Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

30/09/2011

Hayat Kadar Gerçek



İnsanoğlu, bebeğin korumasını ve beslenmesini sağlayan amniyon sıvısı sayesinde daha anne karnında su ile yüzleşiyor. Dünyamızın yüzde yetmiş (70%)’i su ile kaplı. Bu miktarın yüzde doksan yedi (97%)’si tuzlu su olduğundan sadece yüzde üç (3%)’ü içilebilir nitelikte. Bugün hayatımızın devamı için ihtiyaç duyduğumuz tatlı suyun çoğu kuzey ve güney kutuplarda bulunan buzullarda saklı. Toplam su miktarından bunu da çıkarınca, toplam suyun sadece yüzde bir (1%)’i insanlar, bitkiler, ve hayvanların kullanımı için hale hazırda bulunuyor!

Su, tarım başta olmak üzere birçok sektörde olmazsa olmaz bir malzeme. Tüm canlıların devamı için geçmişten günümüze önemli bir yer taşıyan göl, dere, ve nehirler gibi verimli tatlı su ekosistemleri, eski uygarlıkların da yerleşim yerlerini belirlemede büyük rol oynamıştır. Yeraltı suyunu besleyip seviyesini koruyan ve bulundukları bölgenin iklimini ılımanlaştıran ekosistemler, sadece içme suyu değil, tarım ve birçok darklı endüstrilerin de ihtiyaç duyduğu suyu sağlarlar. Aynı zamanda sudaki fazla kirli maddelerin sudan arıtılmasını sağladıklarından bir doğal arıtma tesisi olarak da görev görürler. Tüm bunlar bir yana, bu tatlı su birikintileri, estetik yapılarıyla doğayı ve insan hayatını güzelleştirdikleri gibi ruhsal bütünlüğümüz üzerinde de olumlu bir etkiye sahiptirler.

Dünyadaki toplam su kullanımının yüzde yetmiş (70%)’i sulama ve ekin yetiştirme için ayrılıyor. 1960’tan beri sulama için kullanılan global su miktarı yüzde atmış (60%)’dan daha fazla artmış, zaten kısıtlı miktarda olan tatlı su üzerindeki küresel su talebi ise hızla artan dünya nüfusuna paralel olarak son 10 yılda 6–7 kat artmıştır. Ancak belirtmek gerekir ki bu oran, dünya nüfüsünun artış oranının 2 katından fazladır. Bu da şunu kanıtlıyor ki, günümüzde yoksul ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan 2.6 milyar insan hala daha yeterli temiz suya erişimleri olmadığı için sağlıksız koşullarda yaşıyor, hatta çoğu zaman yaşayamıyor.

Her 8 dakikada bir çocuğun yeterli ve temiz içilebilir suya erişimi olmadığı için öldüğünü biliyor musunuz? Peki şu an elinizi uzattığınız anda temiz suya ulaşamayacağınızı düşünün ve bunun aslında gerçek olduğu bir hayatı kafanızda canlandırın. Hayat ne kadar farklı olurdu değil mi? Amacım acı gerçeklerle içinizi karartmak değil, duygu sömürüsü yapmak hiç değil. Ama durumun ciddiyetini görmezden gelerek hayatımızı sürdüremeyiz.

Bugün en fazla su harcayan alanlardan biri et üretimi! Sürdürülebilir olmayan bir şekilde gerçekleşen hayvan yetiştirilmesinden dolayı dünyadaki tatlı su kaynakları hızla kirlenmekte ve yok olmaktadır. Bunu anlamanız için çok basit bir örnek: yarım kilo buğday üretimi için kullanulan su miktarı 25 galon iken yarım kilo et üretimi için bu miktar 5000 galon! Yani et yiyenler yemeyenlere göre tükettikleri her yarım kilo et için 200 kat daha fazla su sarfiyatına neden oluyor! Ne yazık ki bizim gibi et tüketimine önem veren toplumlarda, bireylerin maddi kazançları arttıkça tükettikleri et miktarı da artıyor. Bu yanlış zihniyetinin değişmesi için insanların et tüketimi hakkında bilinçlendirilmesi, “üzümü ye bağını sorma” anlayışından uzaklaştırılması gerekir.

Tüm üretim ve tüketim süreçlerinde kullanılan toplam su miktarını açıklamak için kullanılan “sudaki ayak izi” kavramı, insanların günlük hayatta kullandıkları su miktarını ölçmelerine ve kontrol altına almalarına yardımcı olur. Sudaki ayak izimizi tamamen anlamak için “embedded water” (Türkçesi “gömülmüş su”) olarak bilinen, yetiştirilen yiyeceklerden giydiğimiz kıyafetlere, ihtiyaç duyuduğumuz herşeyin üretiminden elimize ulaşana kadar kullanılan su miktarını açıklayan terimi kullanmak gerek. Daha iyi anlamak için örneklendirecek olursak, 1 kilo kağıtta 10 litre, 1 kilo ekmekte 440 litre gömülmüş su vardır. Öte yandan 1 kot pantolonda 10850 litre gömülmüş su var! Bir diğer değişle, üzerinde çok da kafa yormadan aldığımız bir kot pantolon, içerisindeki pamuğun yetiştirilmesinden elimize ulaşana kadar nerdeyse 11000 litre suya mal oluyor!

Ülkemizi de içine alan Akdeniz iklim kuşağında, bu yüzyılda küresel ısınma kaynaklı kuraklığın, yüzey sularında yüzde otuz ile kırk arasında (30-40%) azalmaya neden olacağı öngörülüyor. Böyle bir durumda, elimizdeki su ve su kaynaklarına bağlı ekosistemlerin gittikçe daha da zorlanacağı kesin. Uzun lafın kısası, gelecek bugünden daha kolay olmayacak!

Dünyadaki su kıtlığı çeken 80 ülke dünya nüfusunun yüzde kırk (40%)’ını oluşturuyor. Sadece Afrika’da bile insanlar hayatlarını devam ettirmek için ihtiyaç duydukları suya ulaşmak amacıyla senede toplam 40 milyar saat yürüyorlar! Evinin konforunda çeşmeye elinini uzattığı anda hiç zahmet etmeden suya rahatlıkla ulaşan bizler için bu hayal edilemeyecek kadar uzak bir düşünce olsa da milyarlarca insan için hayat kadar gerçek!

Bu ülkelerde evlere temiz su ulaşımı görevini genellikle kadınlar ve çocuklar üstleniyor. Suya ulaşmak için yürüdükleri uzun yolda bu kadın ve çocuklar tamamen korumasız oldukları için taciz ve fiziksel saldırı gibi birçok farklı tehlikeyle karşı karşıya kalıyorlar. Bu yetmezmiş gibi ağır su kaplarını uzun mesafeler taşıdıkları için bu insanlar erken yaşta omurga ve sırt ağrısı sorunları çekiyor ve genellikle uzun ömürlü olmuyorlar. Oysa bu işlem için harcadıkları saatler eğitimleri için harcanabilir, bu şekilde gelecek vaadeden nesiller yetişir, kadınlar da ülkelerinin gelişimine en az erkekler kadar katkı koyabilir.

Çise Ünlüer (2 Ekim 2011)
ciseunluer@gmail.com

24/09/2011

Gerçeğin 24 Saati




İklim değişikliğine inanıyor musunuz? Elimizde bu kadar bilimsel kanıt olmasına rağmen bu gerçeğe hala daha inanmayıp ciddiye almayanlar var! Özellikle rahat hayatlarını “sırf gezegeni kurtarmak için” değiştirerek konforlarını bozmak istemeyen birçok insanın görüşü bu.

Bu durumun farkında olan eski Amerikan Başkan Yardımcısı, siyaset ve iş adamı, Nobel Barış Ödülü sahibi Al Gore, iklim krizine dikkat çekmek amacıyla “The Climate Reality Project”e öncülük yaparak “24 Hours Of Reality/24 Saatlik Realite”yi başlattı. Projenin vermeye çalıştığı esas mesaj basit olduğu kadar etkili: İklim değişikliği gerçeği artık bir tartışma konusu değildir!

İklim değişikliğinin varlığını kanıtlayacak o kadar olay var ki! Son zamanlarda dünyanın çeşitli noktalarında yaşanmakta olan sel, kuraklık ve kasırga gibi normalin dışında gerçekleşen hava koşullarının tümünün “insan yapımı kirlilik” olduğu apaçık ortada. Bu durumda atılması gereken adımlar gelecekte değil, şimdi atılmalıdır!

14 Eylül'den 15 Eylül'e, “24 Saat Realite” başlığı ile 24 saat diliminin altını çizerek 23 aktivist tarafından 13 farklı dilde ulaştırılan sunumlar için Türkiye’yi, yeşilist.com’un kurucusu Ergem Şenyuva, 15 Eylül’de yerel saat 19:00’da sunumunu vererek başarı ile temsil etti. Etkinlik, daha sonra New York'ta Al Gore'un sunumu ile sonlandı.

İklim Gerçekliği Projesi’ne biraz yakından bakacak olursak, proje büyük fırtınalar, seller ve aşırı kuraklığın insan hayatını gittikçe daha çok etkilediğini belirterek başlıyor. Zamanla daha sık gerçekleşmeye başlayan bu normal dışı olayların gittikçe kabul edilen yeni normaller halini alması düşündürücü. Bilim dünyasının, insanoğlunun şu anda yaşamakta olduğu iklim değişikliği gerçekliğine neden olduğunu kanıtlamış durumda olmasına rağmen petrol ve kömür fabrikaları ile diğer güçlü menfaatler, fosil yakıtların yanmasının dünyayı tehdit ettiği gerçeğini görmezden gelmeyi ve hatta aksini savunmayı tercih ediyor! Bu da bizi İklim Gerçeği Projesi’nin esas gerçekleştirilme nedenine getiriyor.

Proje dünyanın farklı noktalarında hayat süren bireylerin iklim değişikliği gerçeğini fark etmesine ve bu sorunu çözebilmeleri için atacakları adımlara yardımcı olmak için gerekli platformu oluşturuyor. Proje kapsamında yapılan sunumlar, farklı ülkelerde uçlarda yaşanan hava koşullarına dikkat çekiyor. Bugüne kadar yapılan tüm ölçümlerde 2010 yılının yaşanan en sıcak yıl olarak kayıda geçtiğini akılda tutacak olursak, bizi bekleyen gelecek yılları düşünmek bile insanı korkutuyor. Artan sıcaklığa ek olarak yoğun fırtınalar, ağır kuraklık ve sıcak hava dalgaları daha sık yaşanıyor, bu olaylardan etkilenen insan sayısı gittikçe artıyor.

Şimdi diyeceksiniz ki bu fırtına ve seller gibi meteorolojik olaylar doğanın bir gerçeği değil midir? Aslında evet, ancak durum şu ki, iklim değişikliği uç noktalara ulaşan hava koşullarını, hem daha sık hem de daha ağır yaşanır kıldığından çok daha fazla insanın hayatına mal oluyor, evini elinden alıyor, yaşamını olumsuz etkiliyor.

Milyonların ziyaret ettiği climaterealityproject.org adresinden hakkında daha fazla bilgi alabileceğiniz 24 Saat Realite Kampanyası'nın sayesinde iklim değişikliğini inkar eden lobi grupları ve benzeri kurumların elinde milyonlarca dolar olsa da, gerçeğe inanların, gerçekliğe sahip olanların elindeki avantajın daha güçlü olduğunu anlıyorsunuz. Tabii gerçek anlamda bir değişimin, her daim mevcut durumu muhafaza etmek isteyen köklü çıkarlar olacağından daha zor olduğunu inkar edemeyiz. Örneğin insan ürünü olan petrol ve kömür endüstrilerinin neden olduğu kirlilik iklim değişikliğine sebep olmasına rağmen bu endüstriler kendi kısa dönemli çıkarları için atmosferi kirletmeyi sürdürmeyi seçiyor.

Ancak şanslıyız ki iklim değişikliğiyle ilgili bilimsel kanıtlar sürekli bir şekilde artıyor ve gittikçe daha iyi algılanıyor. Bunun farkında olan birçok insan, birşeyler yapılması gereken zamanın şimdi olduğunu biliyor ve dünyanın farklı yerlerinden bu doğrultuda katkı koyuyor. Tabii gerçek bir değişim için daha çok insanın gerçeklerin farkına varmasına ve bu gerçeğe karşı adım atmasına ihtiyaç var.

İklim krizinin tüm dünyayı etkilemesi sebebiyle, 24 saat dilimini temsil edecek şekilde dünya çapında aralarında Hawaii, Jakarta, Dubai, Rio De Janeiro, ve Beijing’in bulunduğu 24 şehire odaklanan The Climate Reality Project’in bir ayağı da İstanbul’da gerçekleşti. Yapılan çalışmalara göre Türkiye’nin bu yüzyılın ikinci yarısında, bölgesel farkılılıklar ile birlikte, daha sıcak hale geldiğinin altı çiziliyor. İklim modelleri, bu yüzyılın sonunda, Doğu Akdeniz'de sıcaklıkların 2-8 santigrat derece yükseleceğini ve bölgede yağışların azalacağını gösteriyor.

Türkiye adına İklim Gerçekliği sunumunu İstanbul’dan tüm dünyaya ulaştıran Ergem Şenyuva, konuşmasının sonunda iklim değişikliği ve küresel ısınma ile ilgili bizim nasıl katkı koyabileceğimizi, çözümün nasıl parçası olabileceğimizi de anlatıyor. Bizi küresel ısınmanın etkilemediğini düşünen tüm insanlara serbestçe konuşarak bu gerçekliği anlatmamızı, inkarın tartışmasız olmasına izin vermemizi teşvik ediyor konuşmacı. Bu alanda dünyaya yayılmak için sosyal ve geleneksel medyadan yararlanmanın faydalı olacağını eklemekte yarar var.

İklim Gerçekliği Projesi’ne veya ağaçlandırmayı yaygınlaştırmak için çalışan TEMA (tema.org.tr) gibi kendini iklim krizini çözmeye adamış diğer organizasyonlara katılmayı düşünür müsünüz? Bunlara ek olarak, günlük hayatta yaptığımız seçimlerde enerji kullanımını azaltan tercihler yapmak ve satın aldığımız ürünlerin çevreye etkisini göz önünde bulundurarak hareket etmek büyük etki yaratacaktır. Örneğin, mümkün oldukça uzaktan gelmeyen yerel ürünleri tercih etmek hem ekonomimize yardımcı olur hem çevreye verilen zararı büyük ölçüde azaltır.

Bu konuda atabileceğimiz en önemli adımlardan bir diğeri vazgeçmemek! Değişen yasaların değişen ampüllerden daha etkili olacağını unutmadan bizi yönetenlere bunun bizim için önemini anlatmalı, siyasetçilerimizi iklim krizini çözmek için ne söylediklerine ve yaptıklarına bağlı olarak destekleyeceğimizi veya tam tersi bir durumda güçlü bir şekilde karşı çıkacağımızı belirtmeliyiz.

“Şimdi artık hareket, eylem zamanı!” sözleri ile tamamlanıyor sunum. Çünkü bir yerlede, iklim değişikliği gerçeğinin önemli olmadığı bir dünya olabilir ama bu bizim gezegenimiz değil! Üzerinde yaşadığımız dünya, sahip olduğumuz, sevdiğimiz, üzerinde çocuklarımızı yetiştirebileceğimiz, yaşayabileceğimiz TEK yer! Buna göre sadece bir gerçek var: şimdi hareket zamanı!


Çise Ünlüer (25 Eylül 2011)
ciseunluer@gmail.com

16/09/2011

Yenilenebilir Enerji ile Geleceği Yakalamak




Bu hafta sizlere yenilenebilir enerji alanında son zamanlarda yapılan sevindirici gelişmelerden bahsetmek istiyorum.

Greenpeace tarafından yayınlanan Yenilenebilir Enerji Ağı Raporu  REN21 (Renewable Energy Policy Network for the 21st Century)’e göre nükleer enerjiye kıyaslandığı zaman, hızla yaygınlaşan kullanımları sayesinde 5 katı daha fazla enerji sağlayan yenilenebilir enerji kaynakları 2010 yılında dünyanın toplam birincil enerji (elektrik, ısı ve ulaşım) ihtiyacının yüzde on altı (16%)’sını karşılayacak boyuta ulaştı.

Özellikle Japonya’da yaşanan Fukuşima felaketinden sonra, 7 santralini kapatarak 2022 yılına kadar nükleer enerji kullanımını tamamen durdurma kararı alan Almanya başta olmak üzere birçok ülke nükleer enerjiden vazgeçiyor. Bu alanda gerçeklerin farkına varıp gözü açılan Japonya, 14 yeni reaktörün inşaatını iptal etti. Japonya’ya ek olarak İsviçre 3 yeni nükleer reaktör planını çöpe attı ve 2034 yılına kadar şu an varolan nükleer santrallerini kapatacağını açıkladı. Nükleer enerjiye yatırım yapmayı planlayan Çin de bu planları durdururken, İtalya’da referanduma taşınan nükleer santral konusu halkın yüzde doksan beş (95%) oyu ile onaylanmadı! Sanırım tüm bu örnekler dünyanın nükleere karşı hislerini ve bu konuda ne kadar dikkatli adım atılması gerekiğini anlamak için yeterli.

Dünyada yeninelenebilir enerjiye yapılan yatırım 2004 yılna göre 5 katı artarak 211 milyar dolar civarına ulaştı. Çin ve Amerika, aynı anda dünyanın hem en çok karbon salımına neden olan hem de yenilenebilir enerji sektörüne yatırımı yapan ülkeler sıralamasında başı çekiyor. Peki bu alanda Türkiye ne kadar başarılı diye soracak olursanız haberler iyi değil. Ülkede kullanımı yaygınlaştırılan sıcak su üreten güneş kolektörleri Kobiler hariç, Türkiye yenilenebilir enerjiler konusunda yüksek potansiyelli bir ülke olmasına rağmen bu potansiyelin sadece yüzde bir (1%)’ini kullanıyor!

Dünyada enerji tüketimi açısından en başta gelen ülkelere bakacak olursak, Amerika’da kullanılan tüm enerji miktarının yüzde on bir (11%)’i yenilenebilir enerji kaynaklarından elde ediliyor. Hızla büyüyen ekonomisiyle nerdeyse her konuda Amerika’ya rakip çıkan yükselen güç Çin, 2010 yılında rüzgar, güneş ve hidroelektrik enerji alanında dünyadaki en yüksek üretim miktarlarıyla şu an lider durumda. Buna göre Çin, toplam enerji ihtiyacının yüzde yirmi altı (26%)’sından daha fazlasını yenilenebilir enerji kaynaklarından elde ediyor. Bu ülkenin tüm dünyada kullanılan birçok ürünü kendi topraklarında ürettiğini akılda tutacak olursak, başka ülkelere kıyasla Çin’de yenilenebilir enerji kullanımının ne kadar yüksek olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Daha küresel bir yaklaşım benimseyecek olursak, her ne kadar da yaşanan ekonomik krizden etkilenmiş olsa da, dünyada kullanılan tüm rüzgar enerjisi miktarının 2017 yılına kadar üç kat büyümesi bekleniyor. Rüzgar enerjisi sektörü, 2008 yılında yüzde yirmi dokuz (29%), 2009 yılında yüzde otuz iki (32%), ve 2010 yılında ise tüm zorluklara rağmen yüzde yirmi iki (22%) büyümeyi başardı.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin hızla yenilenebilir enerji sektörüne yatırım yaptığı bu günlerde, komşumuz Türkiye aynı hızla nükleer enerjiye yöneliyor. Bu alanda yapılan çalışmaları destekleyenlerden biri AKP’nin Mersin İl Genel Meclis üyesi İbrahim Gül. Gül’e göre, nükleer santral konusunda gerekli bilgiye sahip olmadan yorum yapanların sayısı çok ve çevreciler halkı yanlış bilgilerle yanıltıyor. “Dünyadaki en temiz enerji kaynağı nükleer santrallar. Bunların dumanı yok, isi yok” şeklinde bu konudaki düşüncelerini belirten Gül, gazetecilerin soruları karşısında dayanamayıp, nükleer enerji konusundaki bilgileri google’dan araştırarak elde ettiğini itiraf etmek zorunda kalıyor! Her ne kadar da kendisinin “araştırmacı yönünü” takdir etmek istesek de, Türkiye’de teknik açıdan yeterli çalışanlar olmadığından kontrolünün tamamı ile Rusya’ya bırakılacağı Akkuyu nükleer santralının gelecekte çıkaracağı olası sorunları düşünmek bile istemiyorum.

Yenilenebilir enerji konusunda uluslararası liderlik forumu düzenleyen bir küresel politika ağı olarak tanımlanan REN21’in esas hedefi gelişmekte olan ve sanayileşmiş ülkelerde yenilenebilir enerjilerin hızla büyümesi için politika geliştirme işlemlerini hızlandırmak. Rapora göre gelişmekte olan ülkeler küresel yenilenebilir enerji gücünün yarısından fazlasına sahip. Bu doğrultuda, sürekli gelişen teknolojiler sayesinde artık yeninelenebilir enerjiye yatırım yapan ülkeler enerji konusunda söz sahibi olacak. REN21’e göre tüm insanların ihtiyaç duydukları enerjiyi yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamak ekonomik açıdan da mümkün. Bu durumda, nükleer enerjiye yatırım yapan Türkiye’nin yarışın neresinde kalacağını tahmin etmek zor değil.


Çise Ünlüer (18 Eylül 2011)
ciseunluer@gmail.com

09/09/2011

Bir Fika’nın kırk yıl hatırı var!



İsveçliler’in günlük alışkanlıklarından bir tanesi ‘Fika’ diya adlandırdıkları kahve ve yanında yenilen tatlı keyfi. Genellikle günde 2 defa gerçekleştirilen bu aktivite, sabah 9 ve öğleden sonra 3 civarı ülke genelinde çalışma arası molası olarak ortamları renklendiriyor. İsveç’te fika olmadan toplantı olmaz diye hatırlatıyor Manuela.

Eşitliğe verilen önem

Genellikle eşitliğe inanıyor İsveç halkı. Başka ülkelerden çalışmak için gelen insanları eşit görerek, onları halka kazandırmak istiyor. İsveç’e okumak için Amerika, Nijerya ve Almanya gibi başka ülkelerden gelen birçok yabancı öğrenci ile tanışıyorum konferansta. Bu öğrencilerin nerdeyse tümü eğitimleri boyunca kendi istekleri ile İsveççe öğrenmiş. Eğitimlerini tamamlayınca da ülkelerine geri dönmek yerine İsveç’te hayatlarını sürdürmek istemelerinden bu ülkeyi ne kadar sevip benimsedikleri kolaylıkla anlaşılıyor.

İsveçliler’in “Lagom” diye bir sözü var. Lagom “ne çok az ne çok fazla” anlamına geliyor. Kahvenin yanında istenilen şeker miktarını belirlemek gibi basit kullanımlardan insan karakterini anlatmaya kadar geniş bir kullanıma sahip lagom kelimesi. İnsanların ne çok hırslı ne de çok mütevazi, sadece dürüst olmaları teşvik ediliyor. Başarıyı hırslı, rekabete dayalı bir sisteme göre değerlendiren Amerika’ya kıyaslandığı zaman tam tersine, kişisel başarıların gösteriş yapacak şekilde gözler önüne sürülmesi İsveç’te takdir gören bir davranış değil. Tam tersine, insanların iyi oldukları yanlarını başkalarını desteklemek için mütevazi bir şekilde kullanmaları teşvik ediliyor. Belirli yönlerden zayıf olan insanlara fazladan destek veriliyor, herkesin eşit seviyeye gelmesine önem gösteriliyor İsveç’te. Eğitim ve çalışma ortamlarında eksiklik gösteren insanlar arkadaşlarından eleştirinin tersine destekleyici ve yapıcı öneriler alarak gelişimlerine olumlu bir şekilde katkıda bulunuluyor. Çünkü burda “eşitlik” gerçekten önemli bir kavram.

Araba girmeyen yollar

İsveç’in diğer bir güzel yanı yaygın bir şekilde ülkenin tüm noktalarına kolay ulaşımı sağlayan toplu taşımacılığı. Helsingborg dahil olmak üzere çoğu şehirde arabaya ihtyaç duymadan yaşanılabiliyor. Kentin taşlı sokaklarından bisikletleri ile geçen insanları görmek insana mutluluk veriyor. Bisikletle gidilemeyecek mesafeler de rahatlıkla tren veya otobüslerle gidilebiliyor. Ayda 110 Euro kadar bir ücrete 1 ay boyunca Scania şeklinde adlandırılan İsveç’in tüm güney bölgelerini sınırsız miktarda ziyaret edebilirsiniz. Scania (İsveççe’de “Skane”) bölgesi İsveç’in güneyindeki 25 ili içine alan bölge. Scania’nın en büyük şehri olan Malmo 300,000lik nüfusuyla İsveç’de en çok insanın yaşadığı üçüncü büyük şehir.

Helsingborg’da yeşil yaşam

Konferansın yer aldığı Helsingborg kenti tarihi binalarla dolu. İnsanlar tarihle iç içe yaşıyorlar ama çevreye olan saygılarından herşey yüzlerce sene önceki gibi aynen duruyor. Her ne kadar da hayranlık duyulacak bir olay olsa da, İsveç yönetimi, nerdeyse tümü tarihi önem taşıyan binalara verilecek herhangi bir zararı önlemek için bu yapılara güneş panelleri ve benzeri yenilenebilir enerji aygıtları takılmasına izin vermiyor. Ancak bölgede yaşayan gençler bir araya gelerek bu ve benzeri konularda adımlar atıyorlar, tarihlerini yok etmeden geleceklerini kurma yolunda çalışıyorlar. Girişimlerinden bir tanesi yaşadıkları bölgelerde kendi organik yiyeceklerini yetiştirmek. Bu gençler, biraraya gelerek kendi yarattıkları şebekelerde ürettiklierini birbirleri ile paylaşıyor, yetenekli oldukları alanlarda başkalarına yardımcı oluyorlar.

Doğruyu söylemek gerekirse İsveç, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın diğer ülkeleri kadar geri dönüşüm yapmıyor. Konferansın devam ettiği 4 gün boyunca yaklaşık 4000 tane plastik bardak kullanıldığını ve bunların geri dönüşüm yerine çöpe gittiklerini öğreniyorum organizatörlerden. Sürdürülebilirlik konulu bir toplantı olunca insan ister istemez işin bu yönünü de düşünmeden edemiyor. Daha sonra tanıştığım, önceleri politikacı olan ama daha sonra iletişim okumak için üniversiteye geri dönen İsveçli anne Tutti’den öğreniyorum ki yaşam alanlarında da durum çok farklı değil. Tutti’ye göre evlerde de geri dönüşüm yapmaları için her aileye gereken bilgi ve malzemeler verilmiyor. Avrupa’nın İngiltere ve Almanya başta olmak üzere farklı ülkelerindeki yerleşim yerlerinde yaygın olarak görülen geri dönüşüm kutuları burada nadiren karşınıza çıkıyor. İnsanlar evlerinde kullandıkları yiyecek paketlerinin ve diğer tüm malzemelerin geri dönüşümünü yapmak için arabalarına atlayıp en yakın geri dönüşüm malzemelerine götürmeleri gerekiyor. Bu zorluk da ister istemez geri dönüşüme verilen önemi ve bununla bağlantılı olarak yapılan geri dönüşümün miktarını azaltıyor.

Evinizde İsveç’ten bir parça

Bize biraz uzak olsa da çoğumuzun evinde İsveç’ten bir parça var – IKEA! İsveç kökenli uluslararası mobilya mağazasının, çoğu Avrupa, Kuzey Amerika, Asya ve Avustralya’da bulunan, tolam 38 farklı ülkede 313 mağazası bulunuyor. IKEA 1943 yılında o zaman 17 yaşındaki Ingvar Kamprad tarafından İsveç’te kuruldu. Firma kurucusunun isminin baş harflerine ek olarak doğduğu çiftlik Elmtaryd ve evinin bulunduğu İsveç’teki Agunnaryd bölgesinin baş harflerinin bir araya gelmesi ile IKEA ismi oluştu.

Ülkesinin yeşil yaklaşımına paralel olarak, IKEA dünyadaki tüm firmalara örnek olacak bir harekette bulundu ve kullandığı enerjinin tamamını yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamak için 2012 yılının başında İsveç’te inşaatına başlanacak olan rüzgar türibini çiftiğine ek olarak İngiltere’de 39000 adet güneş paneli kurmayı planladığını açıkladı. IKEA’nın bugün Danimarka, Fransa, ve Almanya’da rüzgar santralleri bulunuyor. Bu plana eklemek istediği yeni girişimleri ile birlikte firma yenilenebilir enerji konusundaki yükümlülüklerini yerine getiriyor. IKEA getirdiği bu yenilikler sayesinde 100% yenilenebilir enerji hedefine biraz daha yaklaşarak yenilenebilir kaynaklardan üretilecek olan elektriğin sağlayacağı tasarrufu fiyatlarına da yansıtarak müşterisi sayısını ve memnuniyetini artıracak.

Yaz aylarını arkada bırakmış olsak da, İsveç’i bir sonraki tatil planlarınızı yaparken düşünmenizi tavsiye ederim. Yeşil doğası, insan sevgisi, ve eşitliğe verilen önemi ile İsveç’i ilk görüşte sevmemeniz imkansız!


Çise Ünlüer (11 Eylül 2011)
ciseunluer@gmail.com

02/09/2011

Danimarka’dan İsveç’e



Geçen haftalarda LERU (League of European Research Universities) tarafından organize edilen “Equal and Sustainable Infrastructures” (Eşit ve Sürdürülebilir Altyapılar) konferansına katıldım. Konusundan daha gitmeden çok ilgimi çekeceğini bildiğim konferansın başladığı andan son dakikaya kadar sunulan ve tartışılan her konuyu sizinle paylaşmak, öğrendiklerimi anlatmak için hiç durmadan notlar aldım. Ama önce sizlere biraz konferansın yer aldığı ülkeden ve buranın kültüründen bahsetmek istiyorum.

İsveç’teki Lund Üniversitesi’nin Helsingborg’daki kampüsünde gerçekleşen konferansta sürdürülebilir su kullanımından cinsiyet eşitliğine, atıkların ihtiyaç duyulan kaynaklara dönüştürülmesinden kentsel yenileme projelerine kadar farklı konular tartışıldı. Sabah oturumlarında kendi alanlarında uzman olan araştırmacıların konuşmalarının ardından günün geri kalanında konferansa katılan öğrenciler farklı tartışma guruplarına ayrılarak daha önceden belirlenmiş sürdürülebilirlikle ilgili çeşitli konularda fikir üreterek bilgi alışverişinde bulunma fırsatı buldu.

Avrupa’nın en iyi üniversiteleri arasında yer alan Lund Üniversitesi 1666 yılında kuruldu. Okulda eğitim gören 46000 öğrenciden yaklaşık 3000’i doktora yapıyor. Üniversite’nin toplam 8 fakültesi, 6000 çalışanı var. Burda araştırma yapan 562 profesörden yüzde on sekiz (18%)’i kadın. Üniversite özellikle cinsiyet eşitliği konusuna çok önem verdiğinden bu oranı en az yüzde elli (50%)’ye kadar çıkarmak için çeşitli çalışmalar sürdürüyor. Mühendislik, hukuk, tıp, ve birçok farklı bilim dalında eğitim veren üniversitenin esas kampüsünün bulunduğu Lund şehrine ek olarak Helsingborg, Malmo ve Ljungbyhed bölgelerinde de farklı kampüsleri bulunuyor.

İsveç’in dili bir Kuzey Cermen dili olan ve Norveççe gibi dillerle yakın akraba olan İsveççe’dir. 1 Ocak 1995'ten beri Avrupa Birliği'nin üyesi olan ülke halen kendi para birimi olan İsveç Kronu’nu kullanıyor. Helsingborg ülkenin güneyinde yer alan 95000 nüfuslu bir deniz kenti. Kent, Danimarka'ya ve Avrupa'nın Baltık kentlerine olan yakınlığından ötürü, tarihi boyunca önemli bir konumuda olmuştur. Helsingborg’a Danimarka’nın başkenti Kopenhag’dan trenle veya Danimarka sınırındaki Helsingor şehrinden feribotla ulaşmak mümkün. Biraz daha zahmetli olsa da ben oyumu tren yerine feribottan yana kullandım. Bu yolla Danimarka ve İsveç arasındaki denizde kısa bir seyahat edebilir, İsveç kıyılarına yaklaşırken ülkenin güzelliğine yakından şahit olabilirsiniz.

Helsingborg’a varan feribotun hemen suyun yanındaki tren istasyonunun tam yanında durması ve feribotla ülkeye ulaşan yolcuların direk olarak merkezi tren istasyonuna inmesi büyük bir avantaj. Danimarka ve İsveç birbirine o kadar yakın ki nerdeyse bir ülke hissi veriyorlar. Aralarında tatlı bir rekabet bulunan iki ülke de insanın gözüne yaşanılası bir ortam sunuyor. Buraya okumak için gelen nerdeyse tüm yabancı öğrenciler kısa bir süre içinde kendi istekleriyle aldıkları ek kurslar sayesinde İsveççe öğreniyor, bu dilin öğrenilmesi kolay bir dil olduğunu düşünüyor.

İsveç’in vatandaşlarına sunduğu en iyi olanaklardan biri bedava üniversite eğitimi! Buna ek olarak devlet ihityacı olan tüm öğrencilere kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için her sene belirli bir miktar burs da veriyor. Konferans’a katılan öğrencilerden aslen Alman ama son 6 senedir İsveç’te yaşayan Manuela ile İsveç kültürü ve burda öğrenci hayatı hakkında sohbet etme fırsatı buldum. Manuela tüm sene boyunca kaldığı yurt için yaz aylarında kira ödemediğinden bahsediyor. Öğreniyorum ki İsveç, haziran başından ağustos ayı sonuna kadar yazları 3 ay boyunca yurtlarda kalmak isteyen öğrencilerinden kira almıyor. Çünkü yaz mevsiminde okulların kapanmasını fırsat bilerek farklı mesleklerde çalışan ve bu yolla kendi geçimlerini sağlamaya çalışan öğrencilere devlet de destek olmak istiyor. Üniversite’nin esas kampüsünün bulunduğu Lund şehrinde dönem boyu ödenen öğrenci yurtlarının ücretleri İngiltere’deki fiyatların nerdeyse yarısı kadar.

İsveç’in sınır komşuları batı ve kuzeyden Norveç, doğudan ise Finlandiya'dır. Konferansta Finlandiya’lı Eeva ile tanışıyorum. 5,400,000 nüfuslu Finlandiya’da insanların genellikle yönetimden mutlu olduklarından, finansal açıdan kötü günler geçiriyor olsa da Avrupa Birliği’nin bir parçası olmaktan memnun olduklarını konuşuyoruz Eeva ile. Günün sonunda Finlandiya küçük bir ülke olduğundan büyük bir gücün parçası olmak onlara güven veriyor. İsveç gibi Findlandiya da öğrencilerine tamamen ücretsiz üniversite eğitimi sunuyor. Bu yetmezmiş gibi bir de üniversitede okumak isteyenleri ödüllendirmek, üniversite eğitimini teşvik etmek için her ay 350 Euro civarında bir miktarı her öğrencisine destek olarak veriyor. Yani öğrenciler okudukları süre boyunca ödeniyorlar! Eğitime önem veren insanların bu ülkeleri imrenmemesi mümkün değil.

Güneyinde yer alan Öresund Köprüsü ile Danimarka'ya bağlı olan İsveç’in kültürünü anlatıyor Manuela. Anlattıklarından insanların birbirine olan saygısı ön plana çıkıyor. İnsanlar arasında hiyerarşinin pek olmadığını öğreniyorum. Bunun en güzel örneği ülkedeki aile yapısı. İsveçli aileler çocuklarını birer yetişkin birey olarak görüyor. Bizim alışkın olduğumuz aile yapısının tersine, İsveç’te anne babalar çocuklarının küçük yaştan itibaren kendi seçimlerini yapmalarını teşvik ediyor. Aile içinde çocukları da ilgilendiren konularda çocukların da fikrini alan veliler, çocuklarının düşüncelerine saygı duyuyorlar. Bu şekilde yetişen çocuklar çoğunlukla kendi ayakları üzerinde duran, kendinden emin bireylere dönüşüyor. Özellikle ülkesi Almanya’nın otoriter yönetimine kıyaslandığı zaman bunun ne kadar farklı bir yetiştiriliş tarzı olduğuna dikkat çekiyor Manuela.

İnsanlar arasındaki saygı ve hiyerarşi eksikliğinin bir başka güzel örneği çalışma ortamları. İsveçli yöneticilerin çalışanlarına kahve yapması alışılagelmiş bir hareket. Seviye farkı olmaksızın çalışanlar birbirlerine bir takdir ve nezaket göstergesi olarak saygılı davranmayı kültürlerinin bir parçası haline getirmiş. Bunu konferansın açılışını yapan bölüm başkanının tavırlarından bile kolayca anlamak mümkün. Tüm katılımcıları arkadaş canlısı ve güvenilir bir yaklaşımla selamlayan İsveçli profesör, herkesi kısa zamanda rahat hissettirmeyi başarıyor.

Genel olarak İsveçliler birbirlerine güveniyor. Mesela herhangi bir devlet dairesini telefonla arayarak hiçbir kimlik ve benzeri bilgiye gerek duyulmadan işinizi rahatlıkla görebiliyorsunuz. Çünkü kimse sizin yalan söyleyebileceğinizi düşünmüyor, size güvendiğinden işinizi zorluk çıkarmadan hallediyor. Hasta olduğundan dolayı ders kaçıran öğrenciler bir sonraki gün öğretmenlerine bunu söylediklerinde rapor getirmeden rahatlıkla derse katılabiliyor çünkü dersi veren eğitimciler öğrencilerine güveniyor.

Önümüzdeki hafta Helsingborg kentinden ve İsveç geleneklerinden bahsedecek, ülkenin sosyal yapısına değineceğiz.


Çise Ünlüer (4 Eylül 2011)
ciseunluer@gmail.com

26/08/2011

Bali’ye Doyamayanlar İçin




Uzakdoğu kültürünü biraz biliyorsanız, buraların insanının dine verdiği önemi de az çok duymuşsunuzdur. Bu ülkelerin çoğunda yaşayan insanların inançlarına duyduğu saygıyı ihtişamlı tapınaklarından anlamak mümkün olduğu gibi, Bali’de de bu tapınaklara sık sık rastlanılıyor. Görülmesi gerekenlerin başında “Ana Tapınak” olarak bilinen 11. yüzyılda inşa edilmiş Pura Besakih Tapınağı geliyor. Bali Adası’nda bulunan ve yıllar önce binlerce kişinin ölümüne neden olan yanardağların da insanda ilgi uyandırmaması imkansız.

Bali Adası'nda tapınakları gezmek, alışveriş yapmak, başka yerlerde göremeyeceğiniz nerdeyse gerçek dışı doğal güzelliklerini, yanardağları keşfetmek ve tabii göz kamaştıran mükemmel beyaz kumsallarında, masmavi denizinde dilediğiniz gibi keyif yapmak, spor aktivitelerinde bulunmak mümkün. Tapınak, doğa gezisi, orman, ve pirinç tarlaları yerine eğlenceye doymak isteyenler için de Bodrum’u andıran adanın güneyindeki Kuta bölgesi tercih edilebilir.

Bali Adası’nın resim atölyelerinden heykeltraş merkezlerine, tahta oymacılığından gümüş ve altından yapılmış el işi takılara kadar farklı sanat türlerinin merkezi olan Ubud bölgesinde bulunan tapınakların yanında, “Maymunlar Ormanı” olarak adlandırılan alanı ziyaret etmeden dönmemek gerek.

Adaya görsel bir zenginlik katan pirinç tarlalarının görünüşünden anlaşılacağı gibi, Bali’de yenilen nerdeyse tüm yemeklerin yanında gelen kendi yetiştirdikleri pirinçle karşılaşmamak imkansız. Bali halkının hayatta kalma mücadelesinin önemli bir parçası olan pirinç, dini inanışlarında da yer alıyor. Hinduizm inançları ile doğru orantılı olarak nerdeyse her gün dini bir kutlama olarak karnaval havasında geçtiğinden adada geçirilen süreçte Bali halkının yöresel danslarını izlemek mümkün.

Pirince ek olarak değişik bitkilerden yapılan yemeklerin tadına bamak, özellikle taze egzotik meyveler veya muz yaprağı gibi değişik tatların kullanıldığı farklı tabakları denemek gerek. Ada halkının çok büyük bir kısmı daha ekonomik olduğu için ulaşımını motosikletle sağladığından, yollarda arabadan çok motosikletleri üzerinde seyehat eden aileleri görüyorsunuz. Başka ülkelerden gelen ziyaretçiler için de ada içi ulaşım için en sevimli ulaşım seçeneği, kolaylıkla kiralanan bisiklet ya da motosikletler olacaktır. Ancak bu konuda deneyimi olmayanlar için Bali’nin hızlı trafiği tehlikeli olabileceğinden başka alternatifler de düşünülebilir.

Peki Bali’ye nasıl gidilir? Kıbrıs’tan ulaşmanın en kolay yolu İstanbul’dan Singapur, Hong Kong veya Bangkok’tan aktarmalı olarak uçmak. Bu yolculuk yaklaşık 20 saat sürüyor. Bali’den Jakarta'ya uçuş süresi yaklaşık 1.5 saat, Singapur'a 2.5-3 saat, Hong Kong'a 4.5 saat ve Sydney/Melbourne'e 5.5-6 saat civarıdır. İlk bakışta uzun bir yolculuk olduğundan insanın gözünü korkutsa da, bu kadar uzun bir yolun ardından varmak isteyeceğiniz tek yer Bali olacaktır.

Bali ile ilgili bilmeniz gerekenler: para birimi Endonezya Rupiahı, resmi dil Bahaya Endonezyaca’dır. Ancak halkın çoğu İngilizce de anladığından çat-pat anlaşmak mümkün. Gerek sokakta yön sorma gerekse anlamadığınız bir konuda tavsiye olsun, Bali halkı canayakınlığı ile yardım etmeye her zaman hazır. Kasım-Mayıs arasında olan yaz aylarında sıcaklık ortalama 27-35˚C, kışın ise 18-25˚C arasındadır. Nerdeyse her mevsim yağmur görülür. Bali’ye en yakın Türk konsolosluğu Jakarta’da bulunur.

Bali her ne kadar turizm alanında popüler bir yer olsa da, bölge halkı düşündüğünüzden çok daha fakir ve kötü yaşam şartlarıyla savaşmak zorunda. Bunlara rağmen genel olarak “mutlu” bir tablo çizen yerliler, güler yüzlü ve her zaman yardımsever. Ubud bölgesi gibi birçok farklı yerde sanatlarını sergileyen ve gelen turistlerin ilgisini çekerek eserlerini satmaya çalışan halkla pazarlık yapmak fiyatları düşürecek olsa da, bu süreçte alacağınız herhangi bir ürünün onların hayatında ne kadar fark yapacağını unutmadan davranmak en doğrusu olacaktır.

Dünyanın dört bir yanından gelen turistlerle gelişmiş ve büyümüş olsa da, Bali’yi tanınmış birçok tatil yerinden farklı kılan en önemli özelliği özünden, geleneklerinden, göreneklerinden ve inançlarından ödün vermemiş olmasıdır. Bali, her sokağında görebileceğiniz tapınaklar, heykel atölyeleri, binalar, adaya öz yaşam tarzları ile adeta bir kültür mozaiğini gözler önüne seren eşsiz bir yerdir. Turistler’e alışkın yerli halk, adayı ziyaret edenlerin, dini kutlamalar dahil olmak üzere kendi kültürlerini yansıttıkları ortamlarına girmesinden rahatsızlık duymuyor. Bu nedenden bu güzel adayı ziyaret ederken, bölge halkının alışkanlıklarına saygı duymak gerekir.

Eğer Amerikalı komedyen Bob Hope gibi “Başka ülkelerde neler olduğunu başkalarından dinlemektense, kendi gözümle görmek isterim” diyenlerdenseniz, Bali’yi bir sonraki tatil planlarınızı yaparken düşünmenizi tavsiye ederim. İçinizde huzur, yüzünüzde dinlenmiş olmanın getirdiği gülümseme, ve eşi benzeri olmayan bir kültüre tanıklık etmenin verdiği heyecanla Bali’den ayrılırken, bölge halkının kendi geliştirdiği oyma işçiliği sanatıyla yarattığı eserlerden almayı unutmayın.


Çise Ünlüer (28 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com

19/08/2011

Büyülü Bir Cennet: Bali




Öyle bir yer hayal edin ki güneşin doğuşunu seyredeceğiniz plajlardan dalış yapacağınız koylara, zevkle deneyeceğiniz çeşitli egzotik meyvelere, pirinç tarlalarına bakıp dinleneceğiniz ve sonsuz huzur sunan alanlarda tüm sıkıntılarınızı unutacağınız...

Bali Adası, dünyanın en büyük takımada devleti olan Endonezya’nın binlerce adasından sadece biri, ama öyle basite alınacak bir yer değil. İnsanı ilk görüşte kendine hayran bırakacak, insanların zulümüne uğramamış, yeryüzündeki tüm renklerin ahenginin izlenebileceği manzarası ve muhteşem doğasıyla insanı davet eden büyülü bir cennet.

Ama esas konumuz Endonezya’nın en büyük turizm kaynağı Bali’nin tatilcileri mıknatıs gibi çeken doğal güzellikleri, kilometrelerce uzanan enfes kumlu sahilleri, resim gibi pirinç terasları, 3000 metre yükseklikteki aktif yanardağı, krater gölleri ve egzotik yaban hayatı ile tropikal ormanları, denizi veya manzarası değil. Her ne kadar da dünyanın dört bir yanından gelen turistlere sunduğu gelişmiş olanakları ile farklı bir resim çizse de, Bali, özünden, geleneklerinden, göreneklerinden ve inançlarından ödün vermemiş bir yer. Adanın her sokağında görülen tapınaklar, heykel atölyeleri, binalar, yaşam tarzları ile bir kültür mozaiğini gözler önüne seriyor.

Batıda Java ve Lombok, doğuda diğer Lesser Sunda Adaları (Sumbawa, Flores, Sumba and Timor) ile komşu olan 4 milyon nüfuslu Bali’nin başkenti Denpasar'dır. Bu nüfusun yüzde doksan üç (93%)’ü Hindu, geri kalan kesimin çoğunluğu ise müslümandır. Dans, heykelcilik ve resim gibi sanat dalları ile harmanlaşmış Bali’nin para birimi Endonezya Rupiahı, resmi dili ise Bahaya Endonezyaca’dır, ancak İngilizce kullanarak anlaşmak da mümkün. Birkaç asır önce Bali ekonomisi genellikle tarım üzerine kurulmuş olsa da son zamanlarda turizm yüzde seksen (80%) ile adanın en büyük endüstrisi olarak yerini almıştır. Bu nedenden dolayı Bali bugün Endonezya'nın refah seviyesi en yüksek bölgelerinden biridir. Tabii bu “yüksek” refah seviyesi Endonezya genelinde yüksek olmakla birlikte, dünyadaki gelişmiş ülkelere kıyaslandığı zaman Bali vatandaşlarına iyi bir yaşam kalitesi için gereken tüm imkanları sunamayan fakir bir ülkedir.

Ama bu durum ada yerlilerinin ziyaretçilere olan tavrında herhangi bir olumsuzluğa neden olmamıştır. Tam aksine, Bali’nin insanları cana yakınlıkları ile bilinir. Adanın yemyeşil pirinç tarlalarını, mistik kültürünü, renkli törenlerini, egzotik doğasını ve yumuşak iklimini severek paylaşan yerliler, inançlarına uygun bir şekilde düzenledikleri kutsal tapınaklarına ve kutlamalara ziyaretçilerin girmesine izin veriyor. Zaten adaya ilk indiğiniz andan itibaren insanların cana yakınlığı göze çarpan etkenlerden biri.

Bali’nin tarihinden kısaca bahsedecek olursak, milattan önce 2000 yıllarında Tayvan'dan göç eden Avusturonezyalılar tarafından yerleşim birimi olarak kullanıldığından dolayı Bali halkı kültür ve dil yapısı açısından Filipinler ile benzerlikler gösterir. Zamanla kendi şeklini alan Bali kültürü, milattan sonra 1. yüzyıldan itibaren Hint ve Çin kültürlerinden önemli bir biçimde etkilendiği gibi, özellikle çok kapsamlı ve geniş bir din olan Hinduizm’in bölgedeki kültüre güçlü etkileri günümüze kadar gelmiştir. "Bali dwipa" (Bali Adası) ismi ilk kez milattan sonra 914 yılında yazılan kitabelerde "Walidwipa" olarak geçer. Subak adı verilen ve pirinç yetiştiricliğinde kullanılan kompleks sulama sistemi de bugün hala bazı dini ve kültürel geleneklerde izlerine rastlanılan bu dönemde geliştirilmiştir.

1343 yılında Bali'de sömürge kuran Hindu Majapahit İmparatorluğu’nun 15. yüzyılda düşüşe geçmeye başlamasıyla Endonezya'nın başkenti Jakarta'nın da üzerinde bulunduğu Java adasından Bali'ye göç başladı. Bu göçün çoğunluğunu entelektüeller, sanatçılar, din adamları ve müzisyenler oluşturduğundan bugün Ubud başta olmak üzere Bali’nin birçok yerinde sanatla uğraşan birçok insan bulunmaktadır.

Avrupalılar’ın Bali’ye gelmesiyle adadaki dengeler değişir. 1585 yılında bir Portekiz gemisinin Bali adasına varmasından sonra 1597 yılında Hollandalı kaşif Cornelis de Houtman Bali’ye ulaştı. Zamanla gelişen baskılar doğrultusunda, Hollanda sömürgesi 19. yüzyılda bütün Endonezya takımadalarını kontrolü altında tutuyordu. Hollanda'nın Bali üzerindeki ekonomik ve siyasi kontrolü ise 1840'larda adadaki farklı krallıkları birbirlerine düşürmek yoluyla güçlerini azaltma şeklinde başladı. 1890’lı yılların sonlarında adadaki krallıklar Hollanda sömürgesinin kışkırtması ve oyunlarıyla birbirleriyle savaşmaya yöneldi. İkinci Dünya Savaşı boyunca da Japonya tarafından işgal edilmesi ve daha sonra 1963 yılında Agung Yanardağı’nın patlamasıyla Bali halkı zorlu dönemler geçirdi.

Basit bir kıyas yapacak olursak, Avrupa’nın neresine gidersek gidelim, Doğu’nun o mistik duruşunu, tropik iklimini, gizemli doğasını bulmak imkansıza yakın. Ama tabii her ülkenin ziyaretçilerine sunduğu “güzellikler” farklı. Avrupa’nın çoğu yerinde gökdelenler arasında teknolojiye boğulabilir, gelişmiş yollarda konfolu bir şekilde seyahat edebiliriz. Ancak Bali bunlardan çok farklı maceralarla dolu. Gelişmiş ülkelerden nasibini almış insanlara geleneksel dansçıların bölgeye has gösterilerini izleme fırsatı sunan, tropik içkilerin tadına varırken, bir yandan güneşin üzerine doğduğu okyanusun mavisinin ihtişamında sıkıntıları unutturan gizemli bir yer Bali adası...


Çise Ünlüer (21 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com

12/08/2011

Slow Food: İyi, Temiz ve Adil



Bu durumda ilk akla gelen Fast Food türünde besinleri protesto eden bir hareket veya ağır ağır pişirilmiş bir yemeği, tadına vara vara, yavaş yavaş yemekten ibaret bir keyif anlayışı olsa da, Slow Food, uluslar ötesi endüstriyel Fast Food zincirlerine karşı çıkan gelip geçici “zevk” odaklı bir akımın çok daha ötesinde bir anlayış. Gelin daha yakından bakalım.

“Yavaş yavaş... keyifle ve tadına vararak... nereden, nasıl geldiğini, geçmişini bilerek, farkına vararak... keşfederek...”. Bu bilinç, dünyada hızla yayılan Slow Food yiyecek kültürünün tüm insanlara yaymak istediği felsefesinin bir parçası. Hareketi temsil eden sembol sürekli yiyerek ağır ağır ilerleyen ve bir anlamda insanoğlunun dünyadaki yolculuğunu temsil eden “salyangoz”. Salyangoz, attığı yavaş, temkinli ancak kararlı adımlarla cüssesinden beklenmeyecek mesafeler aşar, aynı zamanda geçtiği yerlerde iz bırakır. Buna benzer bir şekilde ilerleyen Slow Food hareketi de aynı sembolü salyangoz gibi, çıkış noktasından bugüne inanılmaz mesafeler kat etmiş, izini takip edenleri yanıltmamıştır.

Biraz detaya inecek olursak, 1986 yılında Amerikan fast-food zinciri McDonalds’ın Avrupa’nın en büyük fast-food restoranını İtalya’da Roma’nın en önemli ve tarihi meydanı olan İspanyol merdivenleri olarak bilinen yerde açmaya karar vermesiyle birlikte bir de bu yeni açacağı lokantada, menüsündeki yiyecekleri 2 dakikadan daha kısa sürede hazırlayıp müşterilerine servis edeceğine dair garanti vermesiyle dengeler değişir. Çünkü rahatlığıyla bilinen İtalyan toplumu, bu noktaya kadar yemek yemeyi bir zevk olarak gördüğü için, bu zevki aceleye getirmek isteyen Amerikan fast-food zinciri, toplumun alışkanlıklarına ters bir kavram teşkil eder. Bunun üzerine, Slow Food hareketi, Roma’da açılan batı tarzı fast-food restoranlarına karşı bir tepki olarak 1986 yılında İtalya’da Carlo Petrini tarafından başlatılır ve daha sonra 1995'te İsviçre'de, 1998'de Almanya'da ve 2000'de New York'ta kurulan ofisler sayesinde çok geçmeden uluslararası bir hareket halini alır. Günümüzde 45 ülkede 65 bin üyeye ulaşan Slow Food hareketinin sadece İtalya'da 35 bin üyesi bulunuyor.

Peki tam olarak nedir bu Slow Food hareketi? Ciddi anlamda bir insan hakları savunucusu olan hareketin merkezinde, toprağın sunduğu, insanoğlunun asırlar boyunca mükemmelleştirdiği lezzetlerin zevkine varmak, eşsiz lezzetlerin doya doya tadını çıkarmak geldiği gibi, hızlanan hayatı normal ritmine döndürerek yavaşlatmak hedeflerinden biridir. Büyüklerimizin büyük emekler sarfederek günümüze kadar getirdikleri geleneksel lezzetlerimizi hiçe sayarak tat zevkimizi basitleştiren, yerel lezzetlerin giderek yok olmasına neden olan, amacı sadece para kazanmak olduğu için bu yolda gözü dönmüş bir şekilde önüne çıkan tüm engelleri kültür ve geleneklerimizi hiçe sayarak yok eden fast food şirket zincirlerleriyle mücadele etkmek de Slow Food’un amaçları arasındadır.

Günlük hayatın yoğunluğunda çoğumuz bir fast-food jenerasyonuna dönüştüğümüzü ve arkamızdan da bu tür zararlı yiyeceklerin bağımlısı nesiller getirdiğimizi görmezlikten geliyoruz. Unutuyoruz ki gıda tüketiminde sadece doymak değil, lezzet almak da insan hakları arasında gelir. Buna paralel olarak, soframıza ulaşan her yiyeceğin arkadasındaki ütreticilerin haklarının korunması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi de ilgilenilmesi gereken unsurların başında gelir. Hareketi başlatan Carlo Petrini, yiyeceklerin iyi, lezzetli ve kaliteli olması kadar temiz ve adil olması gerektiğine dikkat çeken “Buono, Pulito e Giusto” (Türkçesi “İyi, Temiz ve Adil”) adlı kitabında, politika, ekonomi, jeo-poltika kadar tarih, sosyoloji, antropolojinin de tabağımıza koyduklarımızı yönlendirdiğine dikkat çekiyor.

Bu hafta özellikle bu konuya değinmemin nedeni, bu sıralar gündemde olan açlık çeken insanların sorunlarına dikkat çekmek, ve bu konuda çözüm üretmeye çalışan insanların gerçekleştirdiği çalışmaları dile getirmek istememdir.

Hepimiz çok iyi farkındayız ki insanoğlunun açgözlülüğü nedeniyle dünyada yüzbinlerce insan bugün açlıktan ölme tehdidi altında. Ancak bir diğer taraftan, bu rakamın nerdeyse iki katı sayıda insan Amerika başta gelmek üzere “gelişmiş” olarak nitelendirilen ülkelerde şişmanlık ve yanlış beslenmenin getirdiği hastalıklar yüzünden tedavi görüyor. Şu an nüfusu 7 milyara yakın olan dünyamızda nerdeyse 12 milyar insana yetecek kadar yiyecek üretiliyor olmasına rağmen eşit ve adil bir dağılım sağlanmadığından dolayı bir grup insan açlıktan ölürken, diğer bir yandan yiyecek israfının önüne geçilemiyor. Bu dengede devam ettikçe yaşanan açlık ve yoksulluk sorunlarının önüne yapılan geçici maddi yardımlarıyla geçemeyeceğimiz kesin. Her ne kadar da kendimizi iyi hissetmek adına Afrika için organize edilen yardım kampanyalarına katkıda bulunmaya çalışsak da, bu şekilde kalıcı ve sürdürülebilir bir ilerleme kaydetmemiz mümkün değil.

Ziyan edilen yiyecek miktarının önüne geçmek için tüketim alışkanlıklarımızın tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu anlayış doğrultusunda, bilginin esas olduğunu ve öncelikle değerlerimizi tanımamız ve tespit etmemiz gerektiğini savunan Slow Food ve benzeri hareketler, bilinçli bir mücadele için herkesi yüreği iyi, temiz ve adil insanlar olmaya çağırıyor. Hareketin başını çeken Carlo Petrini, gelecek nesillerin yemek alışkanlıklarının dünyanın geleceğini belirleyeceğine inanıyor ve bu nedenle çocukların eğitimine çok önem veriyor.

Peki Slow Food hareketinden nasıl yararlanabiliriz? İşte birkaç basit tavsiye: Öğrenci yaşı ne olursa olsun, tüm eğitim kurumlarının bahçelerinde ufak da olsa çocukların sebze meyve yetiştirmesini ve toprağı yaşayarak öğrenmesini sağlayacak kullanışlı alanlar oluşturulabilir. Yiyecek sektöründe çalışanlar yeni pişirme ve sunum teknikleri, hijyen ile ilgili hususlar ve gıdaların muhafaza ve taşmacılığı konusunda yeni usul ve yöntemler hakkında eğitilebilir. Geleceğimizi temsil eden genç nüfus sağlıklı ve geleneksel lezzetlerin ve kültürün korunmasını sağlayacak şekilde bilgilendirilebilir.

Doğdukları andan itibaren reklam bombardımanına uğrayan ve  tüketim canavarlarına dönüşen çocuklarımızı üretici toplulukların sorunlarını paylaşan sorumlu bireyler haline getirmek ve geleneksel lezzetleri gelecek nesillere sağlıklı şekilde taşıyabilmek için gerekli altyapının oluşturulması gerekir. Bu yolda üreticilerden başlayarak gıda endüstrisinin tüm çalışanlarının ortak bir amaç için organize olması büyük önem taşır. Sağlıklı gıda olmadan, sağlıklı yemekten de bahsetmek mümkün olamayacağı gibi, bu doğrultuda yapılan çalışmaların teşvik edilmesi hepimizin yararına olacaktır.


Çise Ünlüer (14 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com

05/08/2011

Neden Kitap Okumuyoruz?



Ülkemize her yolculuk yaptığımda, saatlerce süren uçak yolculukları boyunca halkımızın çok büyük bir çoğunluğunun yanına bir kitap dahi almaması ve bu zamanı okumak veya çalışmak yerine boş oturarak geçirmesi görmezden gelemediğim bir konu! Ülkemizde sadece gençler değil yaşlılar da boş zamanlarında ne yazik ki kitap okumak gibi kişisel gelişimleri üzerinde olumlu etkileri olacak faaliyetlere yönelmek yerine tamamen zaman öldüren televizyon karşısında veya boş oturarak geçirmeyi tercih ediyor. Peki neden kitap okumuyoruz?

Bunun üç nedeni olabilir. Ya kitap okumayı sevmiyoruz, veya vaktimiz yok, ya da kitapları pahalı buluyoruz. Kıbrıs’ta (veya dünyanın herhangi bir yerinde) insanların kitap okumaya gerçekten vakti olmadığına kesinlikle inanmamakla birlikte, bunun sadece kişinin bu eksikliği üzerine daha iyi hissetmesi için kullandığı bir mazaret olduğunu düşünüyorum. Gelelim kitapların pahalı olmasına. Sürekli yeni kitap almak bazılarımızın bütçesini zorlayabilir ama ülkemizde faaliyet gösteren kütüphaneler ne güne duruyor? Eğer kütüphaneleri yeterli bulmuyorsak, çevremizde kitap okuyan arkadaşlarımızla elimizdeki kitapları okudukça değişerek, bir kitaptan birçok insanın yararlanmasını sağlayabiliriz. Başka bir değişle, insan istedikten sonra tüm engeller ortadan kalkar! Bu durumda neden kitap okumadığımız sorusunun cevabı ortada: Kitap okumayı sevmiyor, bunun yerine internet veya tv karşısında zaman öldürmeyi tercih ediyoruz.

Oku(ma)mak ülkemizin en büyük sorunu olmayı sürdürürken, kitap okumayan bir toplumun gerçeği her geçen gün daha da belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir kere pratik düşünmeye alışkın olan insanımız, bir şekilde kendisine yetecek derecede ve fazla kitap okumayı gerektirmeyen düşünme formatı buluyor. Gün geçtikçe değişen değerlerimizle paralel olarak şekillenen başarının ölçüsü, hayat mücadelesinin içinde gittikçe maddiyata bağlanıyor. Bu sisteme göre, eğitim ve kültür seviyesine bakılmadan, maddi kazanımı yüksek olan kişiler başarılı görülüyor.

Okumaya zaman ayıramadığımız için bilmediğimiz, bilmediğimiz için karar veremediğimiz, karar veremediğimiz için tecrübe etmekten başka seçeneğimiz kalmadığı ve tecrübe de büyük zaman aldığı için kitap okumak (veya yazmak) boş adam işine dönüşüverir gözümüzde. Oysa kitapların bize sunduğu bilgi, en kudretli güçtür. Gelişmiş ve düzgün sistemlerle çalışan ülkelerde yaşayan insanlar, mevki, makam ve saygınlıklarını sahip oldukları bilginin yardımıyla elde ederler. Ancak ülkemizde durum tam anlamıyla böyle olmadığından, insanlarımız gerçek ve kaliteli bilgiye gereken önemi göstermiyor.

Bilgi; öğrenilmiş, ezberlenmiş ve anlaşılmış veriler bütünüdür. Biz bu sunulan veriyi çok çeşitli kaynaklardan alabiliriz. Özellikle de internetten dediğinizi duyar gibiyim. Ancak kitapların sunduğu seçkin ve çeşitli bilgiyi her yerde bulmak mümkün değil. Kitap okuyanlar, kendini yenileyen, geliştiren, eleştiren, demokrasinin temel taşlarını oluşturan insanlar olarak, çevrelerinde yaşanan olayları değerlendirmekte zorlanmayan, genel kültürü geniş, akla ve mantığa dayalı olarak düşünen kişilerdir.

Yapılan bir araştırmaya göre, bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Alman 9, Fransız 7 kitap okuyor. Ülkemizde bu rakamın tam olarak kaç olduğunu bilmesek de kendimiz bir yılda okuduğumuz kitap sayısına göre hangi kategoriye yakın olduğumuzu anlayabiliriz. Yakın olduğumuz Türkiye'de ise durum pek iç açıcı değil: Burda da her 100 kişiden sadece 4’ü kitap okuyor! Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye'de ise bu rakam sadece yılda 8 bin ile 10 bin arasındadır.

Her ne kadar da iç karartıcı bir durum gibi görünse de, bu tehlikeli soruna farklı çözümler getirilebilir. “Bir toplumun kitap okuma alışkanlığı nasıl artar?” sorusundan yola çıkarak, her öğrencinin ilköğretim ve lise eğitimi boyunca toplam 500-1000 arası kitap okutulması sağlanmalıdır. Unutmamak gerekir ki ağaç yaş iken eğilir. Küçük yaştaki çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak önemlidir. Bu yolda alınacak başka bir önlem, kitap fiyatlarının makul düzeyde tutulmasıdır. Bu durum özellikle alım gücü düşük öğrenciler için büyük fark yaratacaktır. Yazılan kitaplarda kullanılan dilin mümkün olduğunca sade olmasına ve doğru kullanılmasına özen gösterilmeli, hiçbir kitap sadece belirli bir grup insana hitap etmemelidir.

Kitap okumaya özendirecek seminerler ve yarışmalar daha sık düzenlenmeli, mevcut kitap fuarları daha sık gerçekleştirilmelidir. Ülkemizde gezici kütüphanelerin sayısı arttırılmalı, halkımızın bu mekanları kullanması kolaylaştırılmalı, tüm kütüphaneler daha modernleştirilmeli ve ülke genelinde yayılmalıdır.

En basit şekliyle düşünecek olursak, yazarlar, kitaplar aracılığıyla yüz binlerce insana seslenir, yazarın düşünceleri kitaplar aracılığıyla ülkeden ülkeye yayılır. Bilgiler en uzak yerlere ulaşarak yazarla okuyucu arasında bir bağ kurulur ve bir yakınlık sağlanır. Kitaplar bize bilmediklerimizi öğretir, görmediğimiz yerleri tanıtır. Okuyan bir insanın doğruyu, güzeli, iyiyi, yararlıyı bulması daha kolay, hayatta aldığı kararlar daha sağlıklı olur. Kitaplar hayatı sevdirir, dünyaya daha açık görüşlü ve bir o kadar da bilinçli gözlerle bakmamızı mümkün kılar.

Kitap okuyanlar bilir, sıkıntımızı unutmak, donuk hayatımıza biraz renk, ışık vermek, daracık dünyamızda bulamadığımız şeyleri yaşamak için dönülecek en iyi dost kitaplardır. Okuyan kişi için kitabına ayırdığı vakitten daha dinlendirici bir yer yoktur. Beden eğitimi vücut için ne ise, okumak da beyin için odur. Kitap sevgisi sevgilerin en güzeli, en sonsuzudur. Uygarlığın temeli olan kitaplar olmadan yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır. Ülkemizde kitap okuyan insan sayısının hızla artması ve genelde bir "bilgi toplumu" haline gelmemiz hepimizin temennisi! Okumak, kendimizi daha iyi tanımamızı, kendimize ait olanın fark edilmesini mümkün kılar. İnsanın kendini tanıması, hayatını renklendir, etrafındakilerle olan temasının gücünü ve kalitesini arttırır.

Bir sonraki ilk boş vaktinizde eliniz bilgisyara ya da kumandaya uzanmadan bir düşünün. Okumaya ilginizi çeken eğlenceli bir kitapla başlayabilirsiniz. Bir kere tattınız mı bu zevkten vazgeçmek istemeyeceğinize garanti verebilirim.


Çise Ünlüer (7 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com

30/07/2011

Gösteriş Tüketimine Bağlı Yaşam Kalitesi



Geçtiğimiz hafta çevreye uyumlu yapılara giriş yapmıştık. Bu yapıların, arazi seçiminden başlayarak yaşam döngüsü çerçevesinde değerlendirildiği, bütüncül bir bakış açısıyla ve sosyal ve çevresel sorumluluk anlayışıyla tasarlandıklarından bahsetmiştik. Ekolojik mimari, pratik ve uygulamalı, işbirliği ve dayanışmaya bağlı bir noktadan hareket ettiğinden, ülkemizde yetişen çok sayıda mimar ve mühendisimizin, ülkemizin geleceğini kurarken bu temellere bağlı bir eğitimden yola çıkarak çevresel sorumululuk anlayışına sahip olmaları hepimizin dileği.

Dünyada yaşanmakta olan teknolojik ve ekonomik gelişmeler yüzünden hızla hepimizi ekseni altına alan küreselleşme süreci ve beraberinde gelen kentsel değişimin hepimizi etkilemekte olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Her ne kadar küçük olursa olsun, bu sürece kapılıp giden ülkemizde uygulanan politikalar plansız, yerleşim alt  yapısız ve yaşam sürdüğümüz çevreler sağlıksız. Bu yolda bir çözüm olarak geliştirilen sürdürülebilir kentsel gelişme, doğru uygulandığı zaman hızla yaşanmakta olan kentsel değişim ve  dönüşüm sürecinin olumsuz yansımalarının engelleyebilecek kapasitededir.

Herhangi bir çözüm yolunda atılacak ilk adım elimizdeki problemi belirlemektir. Gelin kişisel bir eleştirme yapalım. Yaşadığımız alanlarda kendi konforumuzu sağlamak adına yapmayacağımız şey yok! Bu yolda çevreye duyarlı yapıları göz ardı ediyoruz. Belki rahata olan düşkünlüğümüzden belki biraz tembellik, günün sonunda hepimizin tek bir ortak amacı var, o da “rahat yaşamak”. Kişiden kişiye biraz farklılık gösterse de, her Kıbrıs’lı hem kendinin hem de kendisinden sonra gelen çocuklarının “rahat”  bir hayat sürmesi için elinden geleni yapar. Tabii bu amaca ulaşma yolunda herkes geniş alanlara yayılmış büyük evler, bir dokunuşla çalışan elektronik aletler, lüks arabalar hayal eder ve gerisini düşünmez...

Toplum içindeki konum, itibar ve duruşlar olarak tanımlanan sosyal statümüzün tüketim davranışlarımıza bağlantılı olduğunun tamamı ile farkında olarak hareket eden toplumumuz, ilkel kabilelerden beri süregelen bu alışkanlıkları devam ettirmekte kararlıdır. Günümüzde sahip olunan statüyü yükseltmek ve belli sosyal gruplara girebilmek için “gösteriş tüketimi” ilkeleri izlenmektedir. Adından da çok net anlaşılabileceği gibi, gösteriş tüketimi, pratik işlevlerinden çok sembolik işlevleri olan ürünlere yönelme eylemini açıklamak için kullanılır. Tabii bununla doğru orantılı olarak reklamlar da direk ürünlere değil, ürünlerin önerdikleri anlamlara ve yaşam tarzlarına dikkat çekerek tüketimi arttırma amacı güder. Bu noktada ürünler, insanların kendilerini gösterebilmelerinin ve önemli hissedebilmelerinin en kolay yolunun tüketim olduğu toplumlarda daha fazla tüketmenin bir aracı gibidirler.

19. yüzyılda "tüketimin sınıfsal farklılığını" ortaya koymak için "gösterişçi tüketim" kavramını inceleyen Amerikan ekonomist ve sosyolog Thorstein Veblen, her sınıfın gösteriş için tüketim yapmaktan kendini alamadığını öne sürdü. Veblen'in bu kavramla insanları tanıştırmasının üzerine yıllar geçmesine rağmen toplumda yer alan bizler, bir yandan üstün gördüğümüz gruptan kopmamak için aradaki farkları gidermeye çalışmanın yanında, bulunduğumuz grubun içerisinde göze çarpma ve üstün duruma gelme çabaları göstermeye devam ediyoruz. Kavramlar sözlüğünde; "Bir insanın toplumdaki statüsünü mevkiini ve maddi gücünü göstermeye yarayan ve belki de başkalarını kıskandırmaya sevk eden tüketim anlayışı" olarak ifade edilen gösteriş tüketimi, toplumdaki bireylerin birbirleriyle olan rekabetini gösterişe yönelik tüketimi kullanarak gösteriyor.

Gösteriş tüketimini daha iyi anlamak için uzaklara bakmaya gerek yok. Örneğin hepimizin çok iyi bildiği gibi gayet küçük bir ülkede yaşadığımızdan dolayı farklı noktalar arası mesafeler kısadır. Bu mesafeleri rahatlıkla küçük ve doğaya daha az zarar veren araçlarla aşabileceğimize rağmen, elimize geçen ilk fırsatta, sırf etrafımızdakilere daha iyi, daha “önemli” görünme isteğinin verdiği anlamsız çaba yüzünden mümkün olan en büyük ve gösterişli arabalara yöneliyoruz! Ama bilmiyoruz ki aslında “kaliteli yaşamak” bu değil! Son model pahalı arabalarımız var ama gidecek düzgün yollarımız yok! Yakalandığımız ciddi hastalıklarda bizimle yakından ilgilenecek, teknolojinin getirdiği tüm çözümleri sunacak ve içimiz rahat sevdiklerimizi teslim edebileceğimiz bir devlet hastanemiz yok! Rahatlıkla ulaşabileceğimiz bir yeşil alan, çalışma ortamlarında hak, fırsat ve cinset eşitliğimiz yok...

Dünya Sağlık Örgütü, İngilizce’de “quality of life” şeklinde geçen “yaşam kalitesi”ni “hedefleri, beklentileri, standartları, ilgileri ile bağlantılı olarak, kişilerin yaşadıkları kültür ve değer yargılarının bütünü içinde durumlarını algılama biçimi” olarak tanımlar. Bir diğer ifadeyle; yaşam kalitesi, kişinin içinde yaşadığı sosyokültürel ortamda kendi sağlığını öznel olarak algılayışını tanımlamaktadır. Yani bu kavram tıp teknikleri, laboratuar işlemleriyle ölçülen bir nicelik değil, sübjektif olarak yaşatılan bir niteliktir ve aslında pahalı zevklerle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Esas amaç, kişilerin kendi fiziksel, psikolojik ve sosyal işlevlerinden ne ölçüde memnun olduklarının ve yaşamlarının bu yönleri ile ilgili özelliklerin varlığı veya yokluğunun ne ölçüde onları rahatsız ettiğinin saptanmasıdır.

Biz her ne kadar önemli olanın doğayı tahrip edip kaynakları tüketmek, işsizlik, eğitim, sağlık, ve sosyal güvenlik gibi varlığımızı tehdit eden unsurlar değil de başkalarına kendimizi kanıtlamak olduğunu düşünerek büyük evler ve lüks arabalara yönelelim, yaşam kalitesini belirleyen “sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma”, “yeterli beslenme ve korunma”, “sağlıklı bir çevre”, “hak, fırsat ve cinsiyet eşitliği”, “günlük yaşama katılma”, ve “saygınlık ve güvenlik” gibi her biri önemli olan bileşenlerdir. Ve bu bileşenlerden herhangi birinin eksikliği, kaliteli yaşam standartlarına vurulmuş bir damgadır.

Esas konumuza geri dönecek olursak, insanlık olarak toplum ve doğaya karşı sorumluluk ve görevlerimizi yerine getirirken çevreye duyarlı yapıları göz ardı ediyoruz. Herkesin büyük bir evde yaşaması ya da  bir dokunuşumuzla çalışan aletlerin enerjisinin hangi kaynaklardan elde edildiğini düşünmeden bilinçsizce yaşaması gerekmiyor! Günlük hayatımız süresince düşünmeden gerçekleştirdiğimiz tüm hareketlerin geleceğimizi şekillendirdiğini bir saniye bile aklımızdan çıkarmadan, bizden sonraki nesillere hak ettikleri geleceği sunmak için gereken duyarlılığı göstermeliyiz.

Çise Ünlüer (31 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com