Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

30/07/2011

Gösteriş Tüketimine Bağlı Yaşam Kalitesi



Geçtiğimiz hafta çevreye uyumlu yapılara giriş yapmıştık. Bu yapıların, arazi seçiminden başlayarak yaşam döngüsü çerçevesinde değerlendirildiği, bütüncül bir bakış açısıyla ve sosyal ve çevresel sorumluluk anlayışıyla tasarlandıklarından bahsetmiştik. Ekolojik mimari, pratik ve uygulamalı, işbirliği ve dayanışmaya bağlı bir noktadan hareket ettiğinden, ülkemizde yetişen çok sayıda mimar ve mühendisimizin, ülkemizin geleceğini kurarken bu temellere bağlı bir eğitimden yola çıkarak çevresel sorumululuk anlayışına sahip olmaları hepimizin dileği.

Dünyada yaşanmakta olan teknolojik ve ekonomik gelişmeler yüzünden hızla hepimizi ekseni altına alan küreselleşme süreci ve beraberinde gelen kentsel değişimin hepimizi etkilemekte olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Her ne kadar küçük olursa olsun, bu sürece kapılıp giden ülkemizde uygulanan politikalar plansız, yerleşim alt  yapısız ve yaşam sürdüğümüz çevreler sağlıksız. Bu yolda bir çözüm olarak geliştirilen sürdürülebilir kentsel gelişme, doğru uygulandığı zaman hızla yaşanmakta olan kentsel değişim ve  dönüşüm sürecinin olumsuz yansımalarının engelleyebilecek kapasitededir.

Herhangi bir çözüm yolunda atılacak ilk adım elimizdeki problemi belirlemektir. Gelin kişisel bir eleştirme yapalım. Yaşadığımız alanlarda kendi konforumuzu sağlamak adına yapmayacağımız şey yok! Bu yolda çevreye duyarlı yapıları göz ardı ediyoruz. Belki rahata olan düşkünlüğümüzden belki biraz tembellik, günün sonunda hepimizin tek bir ortak amacı var, o da “rahat yaşamak”. Kişiden kişiye biraz farklılık gösterse de, her Kıbrıs’lı hem kendinin hem de kendisinden sonra gelen çocuklarının “rahat”  bir hayat sürmesi için elinden geleni yapar. Tabii bu amaca ulaşma yolunda herkes geniş alanlara yayılmış büyük evler, bir dokunuşla çalışan elektronik aletler, lüks arabalar hayal eder ve gerisini düşünmez...

Toplum içindeki konum, itibar ve duruşlar olarak tanımlanan sosyal statümüzün tüketim davranışlarımıza bağlantılı olduğunun tamamı ile farkında olarak hareket eden toplumumuz, ilkel kabilelerden beri süregelen bu alışkanlıkları devam ettirmekte kararlıdır. Günümüzde sahip olunan statüyü yükseltmek ve belli sosyal gruplara girebilmek için “gösteriş tüketimi” ilkeleri izlenmektedir. Adından da çok net anlaşılabileceği gibi, gösteriş tüketimi, pratik işlevlerinden çok sembolik işlevleri olan ürünlere yönelme eylemini açıklamak için kullanılır. Tabii bununla doğru orantılı olarak reklamlar da direk ürünlere değil, ürünlerin önerdikleri anlamlara ve yaşam tarzlarına dikkat çekerek tüketimi arttırma amacı güder. Bu noktada ürünler, insanların kendilerini gösterebilmelerinin ve önemli hissedebilmelerinin en kolay yolunun tüketim olduğu toplumlarda daha fazla tüketmenin bir aracı gibidirler.

19. yüzyılda "tüketimin sınıfsal farklılığını" ortaya koymak için "gösterişçi tüketim" kavramını inceleyen Amerikan ekonomist ve sosyolog Thorstein Veblen, her sınıfın gösteriş için tüketim yapmaktan kendini alamadığını öne sürdü. Veblen'in bu kavramla insanları tanıştırmasının üzerine yıllar geçmesine rağmen toplumda yer alan bizler, bir yandan üstün gördüğümüz gruptan kopmamak için aradaki farkları gidermeye çalışmanın yanında, bulunduğumuz grubun içerisinde göze çarpma ve üstün duruma gelme çabaları göstermeye devam ediyoruz. Kavramlar sözlüğünde; "Bir insanın toplumdaki statüsünü mevkiini ve maddi gücünü göstermeye yarayan ve belki de başkalarını kıskandırmaya sevk eden tüketim anlayışı" olarak ifade edilen gösteriş tüketimi, toplumdaki bireylerin birbirleriyle olan rekabetini gösterişe yönelik tüketimi kullanarak gösteriyor.

Gösteriş tüketimini daha iyi anlamak için uzaklara bakmaya gerek yok. Örneğin hepimizin çok iyi bildiği gibi gayet küçük bir ülkede yaşadığımızdan dolayı farklı noktalar arası mesafeler kısadır. Bu mesafeleri rahatlıkla küçük ve doğaya daha az zarar veren araçlarla aşabileceğimize rağmen, elimize geçen ilk fırsatta, sırf etrafımızdakilere daha iyi, daha “önemli” görünme isteğinin verdiği anlamsız çaba yüzünden mümkün olan en büyük ve gösterişli arabalara yöneliyoruz! Ama bilmiyoruz ki aslında “kaliteli yaşamak” bu değil! Son model pahalı arabalarımız var ama gidecek düzgün yollarımız yok! Yakalandığımız ciddi hastalıklarda bizimle yakından ilgilenecek, teknolojinin getirdiği tüm çözümleri sunacak ve içimiz rahat sevdiklerimizi teslim edebileceğimiz bir devlet hastanemiz yok! Rahatlıkla ulaşabileceğimiz bir yeşil alan, çalışma ortamlarında hak, fırsat ve cinset eşitliğimiz yok...

Dünya Sağlık Örgütü, İngilizce’de “quality of life” şeklinde geçen “yaşam kalitesi”ni “hedefleri, beklentileri, standartları, ilgileri ile bağlantılı olarak, kişilerin yaşadıkları kültür ve değer yargılarının bütünü içinde durumlarını algılama biçimi” olarak tanımlar. Bir diğer ifadeyle; yaşam kalitesi, kişinin içinde yaşadığı sosyokültürel ortamda kendi sağlığını öznel olarak algılayışını tanımlamaktadır. Yani bu kavram tıp teknikleri, laboratuar işlemleriyle ölçülen bir nicelik değil, sübjektif olarak yaşatılan bir niteliktir ve aslında pahalı zevklerle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Esas amaç, kişilerin kendi fiziksel, psikolojik ve sosyal işlevlerinden ne ölçüde memnun olduklarının ve yaşamlarının bu yönleri ile ilgili özelliklerin varlığı veya yokluğunun ne ölçüde onları rahatsız ettiğinin saptanmasıdır.

Biz her ne kadar önemli olanın doğayı tahrip edip kaynakları tüketmek, işsizlik, eğitim, sağlık, ve sosyal güvenlik gibi varlığımızı tehdit eden unsurlar değil de başkalarına kendimizi kanıtlamak olduğunu düşünerek büyük evler ve lüks arabalara yönelelim, yaşam kalitesini belirleyen “sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma”, “yeterli beslenme ve korunma”, “sağlıklı bir çevre”, “hak, fırsat ve cinsiyet eşitliği”, “günlük yaşama katılma”, ve “saygınlık ve güvenlik” gibi her biri önemli olan bileşenlerdir. Ve bu bileşenlerden herhangi birinin eksikliği, kaliteli yaşam standartlarına vurulmuş bir damgadır.

Esas konumuza geri dönecek olursak, insanlık olarak toplum ve doğaya karşı sorumluluk ve görevlerimizi yerine getirirken çevreye duyarlı yapıları göz ardı ediyoruz. Herkesin büyük bir evde yaşaması ya da  bir dokunuşumuzla çalışan aletlerin enerjisinin hangi kaynaklardan elde edildiğini düşünmeden bilinçsizce yaşaması gerekmiyor! Günlük hayatımız süresince düşünmeden gerçekleştirdiğimiz tüm hareketlerin geleceğimizi şekillendirdiğini bir saniye bile aklımızdan çıkarmadan, bizden sonraki nesillere hak ettikleri geleceği sunmak için gereken duyarlılığı göstermeliyiz.

Çise Ünlüer (31 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com

No comments:

Post a comment