Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

02/09/2011

Danimarka’dan İsveç’e



Geçen haftalarda LERU (League of European Research Universities) tarafından organize edilen “Equal and Sustainable Infrastructures” (Eşit ve Sürdürülebilir Altyapılar) konferansına katıldım. Konusundan daha gitmeden çok ilgimi çekeceğini bildiğim konferansın başladığı andan son dakikaya kadar sunulan ve tartışılan her konuyu sizinle paylaşmak, öğrendiklerimi anlatmak için hiç durmadan notlar aldım. Ama önce sizlere biraz konferansın yer aldığı ülkeden ve buranın kültüründen bahsetmek istiyorum.

İsveç’teki Lund Üniversitesi’nin Helsingborg’daki kampüsünde gerçekleşen konferansta sürdürülebilir su kullanımından cinsiyet eşitliğine, atıkların ihtiyaç duyulan kaynaklara dönüştürülmesinden kentsel yenileme projelerine kadar farklı konular tartışıldı. Sabah oturumlarında kendi alanlarında uzman olan araştırmacıların konuşmalarının ardından günün geri kalanında konferansa katılan öğrenciler farklı tartışma guruplarına ayrılarak daha önceden belirlenmiş sürdürülebilirlikle ilgili çeşitli konularda fikir üreterek bilgi alışverişinde bulunma fırsatı buldu.

Avrupa’nın en iyi üniversiteleri arasında yer alan Lund Üniversitesi 1666 yılında kuruldu. Okulda eğitim gören 46000 öğrenciden yaklaşık 3000’i doktora yapıyor. Üniversite’nin toplam 8 fakültesi, 6000 çalışanı var. Burda araştırma yapan 562 profesörden yüzde on sekiz (18%)’i kadın. Üniversite özellikle cinsiyet eşitliği konusuna çok önem verdiğinden bu oranı en az yüzde elli (50%)’ye kadar çıkarmak için çeşitli çalışmalar sürdürüyor. Mühendislik, hukuk, tıp, ve birçok farklı bilim dalında eğitim veren üniversitenin esas kampüsünün bulunduğu Lund şehrine ek olarak Helsingborg, Malmo ve Ljungbyhed bölgelerinde de farklı kampüsleri bulunuyor.

İsveç’in dili bir Kuzey Cermen dili olan ve Norveççe gibi dillerle yakın akraba olan İsveççe’dir. 1 Ocak 1995'ten beri Avrupa Birliği'nin üyesi olan ülke halen kendi para birimi olan İsveç Kronu’nu kullanıyor. Helsingborg ülkenin güneyinde yer alan 95000 nüfuslu bir deniz kenti. Kent, Danimarka'ya ve Avrupa'nın Baltık kentlerine olan yakınlığından ötürü, tarihi boyunca önemli bir konumuda olmuştur. Helsingborg’a Danimarka’nın başkenti Kopenhag’dan trenle veya Danimarka sınırındaki Helsingor şehrinden feribotla ulaşmak mümkün. Biraz daha zahmetli olsa da ben oyumu tren yerine feribottan yana kullandım. Bu yolla Danimarka ve İsveç arasındaki denizde kısa bir seyahat edebilir, İsveç kıyılarına yaklaşırken ülkenin güzelliğine yakından şahit olabilirsiniz.

Helsingborg’a varan feribotun hemen suyun yanındaki tren istasyonunun tam yanında durması ve feribotla ülkeye ulaşan yolcuların direk olarak merkezi tren istasyonuna inmesi büyük bir avantaj. Danimarka ve İsveç birbirine o kadar yakın ki nerdeyse bir ülke hissi veriyorlar. Aralarında tatlı bir rekabet bulunan iki ülke de insanın gözüne yaşanılası bir ortam sunuyor. Buraya okumak için gelen nerdeyse tüm yabancı öğrenciler kısa bir süre içinde kendi istekleriyle aldıkları ek kurslar sayesinde İsveççe öğreniyor, bu dilin öğrenilmesi kolay bir dil olduğunu düşünüyor.

İsveç’in vatandaşlarına sunduğu en iyi olanaklardan biri bedava üniversite eğitimi! Buna ek olarak devlet ihityacı olan tüm öğrencilere kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için her sene belirli bir miktar burs da veriyor. Konferans’a katılan öğrencilerden aslen Alman ama son 6 senedir İsveç’te yaşayan Manuela ile İsveç kültürü ve burda öğrenci hayatı hakkında sohbet etme fırsatı buldum. Manuela tüm sene boyunca kaldığı yurt için yaz aylarında kira ödemediğinden bahsediyor. Öğreniyorum ki İsveç, haziran başından ağustos ayı sonuna kadar yazları 3 ay boyunca yurtlarda kalmak isteyen öğrencilerinden kira almıyor. Çünkü yaz mevsiminde okulların kapanmasını fırsat bilerek farklı mesleklerde çalışan ve bu yolla kendi geçimlerini sağlamaya çalışan öğrencilere devlet de destek olmak istiyor. Üniversite’nin esas kampüsünün bulunduğu Lund şehrinde dönem boyu ödenen öğrenci yurtlarının ücretleri İngiltere’deki fiyatların nerdeyse yarısı kadar.

İsveç’in sınır komşuları batı ve kuzeyden Norveç, doğudan ise Finlandiya'dır. Konferansta Finlandiya’lı Eeva ile tanışıyorum. 5,400,000 nüfuslu Finlandiya’da insanların genellikle yönetimden mutlu olduklarından, finansal açıdan kötü günler geçiriyor olsa da Avrupa Birliği’nin bir parçası olmaktan memnun olduklarını konuşuyoruz Eeva ile. Günün sonunda Finlandiya küçük bir ülke olduğundan büyük bir gücün parçası olmak onlara güven veriyor. İsveç gibi Findlandiya da öğrencilerine tamamen ücretsiz üniversite eğitimi sunuyor. Bu yetmezmiş gibi bir de üniversitede okumak isteyenleri ödüllendirmek, üniversite eğitimini teşvik etmek için her ay 350 Euro civarında bir miktarı her öğrencisine destek olarak veriyor. Yani öğrenciler okudukları süre boyunca ödeniyorlar! Eğitime önem veren insanların bu ülkeleri imrenmemesi mümkün değil.

Güneyinde yer alan Öresund Köprüsü ile Danimarka'ya bağlı olan İsveç’in kültürünü anlatıyor Manuela. Anlattıklarından insanların birbirine olan saygısı ön plana çıkıyor. İnsanlar arasında hiyerarşinin pek olmadığını öğreniyorum. Bunun en güzel örneği ülkedeki aile yapısı. İsveçli aileler çocuklarını birer yetişkin birey olarak görüyor. Bizim alışkın olduğumuz aile yapısının tersine, İsveç’te anne babalar çocuklarının küçük yaştan itibaren kendi seçimlerini yapmalarını teşvik ediyor. Aile içinde çocukları da ilgilendiren konularda çocukların da fikrini alan veliler, çocuklarının düşüncelerine saygı duyuyorlar. Bu şekilde yetişen çocuklar çoğunlukla kendi ayakları üzerinde duran, kendinden emin bireylere dönüşüyor. Özellikle ülkesi Almanya’nın otoriter yönetimine kıyaslandığı zaman bunun ne kadar farklı bir yetiştiriliş tarzı olduğuna dikkat çekiyor Manuela.

İnsanlar arasındaki saygı ve hiyerarşi eksikliğinin bir başka güzel örneği çalışma ortamları. İsveçli yöneticilerin çalışanlarına kahve yapması alışılagelmiş bir hareket. Seviye farkı olmaksızın çalışanlar birbirlerine bir takdir ve nezaket göstergesi olarak saygılı davranmayı kültürlerinin bir parçası haline getirmiş. Bunu konferansın açılışını yapan bölüm başkanının tavırlarından bile kolayca anlamak mümkün. Tüm katılımcıları arkadaş canlısı ve güvenilir bir yaklaşımla selamlayan İsveçli profesör, herkesi kısa zamanda rahat hissettirmeyi başarıyor.

Genel olarak İsveçliler birbirlerine güveniyor. Mesela herhangi bir devlet dairesini telefonla arayarak hiçbir kimlik ve benzeri bilgiye gerek duyulmadan işinizi rahatlıkla görebiliyorsunuz. Çünkü kimse sizin yalan söyleyebileceğinizi düşünmüyor, size güvendiğinden işinizi zorluk çıkarmadan hallediyor. Hasta olduğundan dolayı ders kaçıran öğrenciler bir sonraki gün öğretmenlerine bunu söylediklerinde rapor getirmeden rahatlıkla derse katılabiliyor çünkü dersi veren eğitimciler öğrencilerine güveniyor.

Önümüzdeki hafta Helsingborg kentinden ve İsveç geleneklerinden bahsedecek, ülkenin sosyal yapısına değineceğiz.


Çise Ünlüer (4 Eylül 2011)
ciseunluer@gmail.com

26/08/2011

Bali’ye Doyamayanlar İçin




Uzakdoğu kültürünü biraz biliyorsanız, buraların insanının dine verdiği önemi de az çok duymuşsunuzdur. Bu ülkelerin çoğunda yaşayan insanların inançlarına duyduğu saygıyı ihtişamlı tapınaklarından anlamak mümkün olduğu gibi, Bali’de de bu tapınaklara sık sık rastlanılıyor. Görülmesi gerekenlerin başında “Ana Tapınak” olarak bilinen 11. yüzyılda inşa edilmiş Pura Besakih Tapınağı geliyor. Bali Adası’nda bulunan ve yıllar önce binlerce kişinin ölümüne neden olan yanardağların da insanda ilgi uyandırmaması imkansız.

Bali Adası'nda tapınakları gezmek, alışveriş yapmak, başka yerlerde göremeyeceğiniz nerdeyse gerçek dışı doğal güzelliklerini, yanardağları keşfetmek ve tabii göz kamaştıran mükemmel beyaz kumsallarında, masmavi denizinde dilediğiniz gibi keyif yapmak, spor aktivitelerinde bulunmak mümkün. Tapınak, doğa gezisi, orman, ve pirinç tarlaları yerine eğlenceye doymak isteyenler için de Bodrum’u andıran adanın güneyindeki Kuta bölgesi tercih edilebilir.

Bali Adası’nın resim atölyelerinden heykeltraş merkezlerine, tahta oymacılığından gümüş ve altından yapılmış el işi takılara kadar farklı sanat türlerinin merkezi olan Ubud bölgesinde bulunan tapınakların yanında, “Maymunlar Ormanı” olarak adlandırılan alanı ziyaret etmeden dönmemek gerek.

Adaya görsel bir zenginlik katan pirinç tarlalarının görünüşünden anlaşılacağı gibi, Bali’de yenilen nerdeyse tüm yemeklerin yanında gelen kendi yetiştirdikleri pirinçle karşılaşmamak imkansız. Bali halkının hayatta kalma mücadelesinin önemli bir parçası olan pirinç, dini inanışlarında da yer alıyor. Hinduizm inançları ile doğru orantılı olarak nerdeyse her gün dini bir kutlama olarak karnaval havasında geçtiğinden adada geçirilen süreçte Bali halkının yöresel danslarını izlemek mümkün.

Pirince ek olarak değişik bitkilerden yapılan yemeklerin tadına bamak, özellikle taze egzotik meyveler veya muz yaprağı gibi değişik tatların kullanıldığı farklı tabakları denemek gerek. Ada halkının çok büyük bir kısmı daha ekonomik olduğu için ulaşımını motosikletle sağladığından, yollarda arabadan çok motosikletleri üzerinde seyehat eden aileleri görüyorsunuz. Başka ülkelerden gelen ziyaretçiler için de ada içi ulaşım için en sevimli ulaşım seçeneği, kolaylıkla kiralanan bisiklet ya da motosikletler olacaktır. Ancak bu konuda deneyimi olmayanlar için Bali’nin hızlı trafiği tehlikeli olabileceğinden başka alternatifler de düşünülebilir.

Peki Bali’ye nasıl gidilir? Kıbrıs’tan ulaşmanın en kolay yolu İstanbul’dan Singapur, Hong Kong veya Bangkok’tan aktarmalı olarak uçmak. Bu yolculuk yaklaşık 20 saat sürüyor. Bali’den Jakarta'ya uçuş süresi yaklaşık 1.5 saat, Singapur'a 2.5-3 saat, Hong Kong'a 4.5 saat ve Sydney/Melbourne'e 5.5-6 saat civarıdır. İlk bakışta uzun bir yolculuk olduğundan insanın gözünü korkutsa da, bu kadar uzun bir yolun ardından varmak isteyeceğiniz tek yer Bali olacaktır.

Bali ile ilgili bilmeniz gerekenler: para birimi Endonezya Rupiahı, resmi dil Bahaya Endonezyaca’dır. Ancak halkın çoğu İngilizce de anladığından çat-pat anlaşmak mümkün. Gerek sokakta yön sorma gerekse anlamadığınız bir konuda tavsiye olsun, Bali halkı canayakınlığı ile yardım etmeye her zaman hazır. Kasım-Mayıs arasında olan yaz aylarında sıcaklık ortalama 27-35˚C, kışın ise 18-25˚C arasındadır. Nerdeyse her mevsim yağmur görülür. Bali’ye en yakın Türk konsolosluğu Jakarta’da bulunur.

Bali her ne kadar turizm alanında popüler bir yer olsa da, bölge halkı düşündüğünüzden çok daha fakir ve kötü yaşam şartlarıyla savaşmak zorunda. Bunlara rağmen genel olarak “mutlu” bir tablo çizen yerliler, güler yüzlü ve her zaman yardımsever. Ubud bölgesi gibi birçok farklı yerde sanatlarını sergileyen ve gelen turistlerin ilgisini çekerek eserlerini satmaya çalışan halkla pazarlık yapmak fiyatları düşürecek olsa da, bu süreçte alacağınız herhangi bir ürünün onların hayatında ne kadar fark yapacağını unutmadan davranmak en doğrusu olacaktır.

Dünyanın dört bir yanından gelen turistlerle gelişmiş ve büyümüş olsa da, Bali’yi tanınmış birçok tatil yerinden farklı kılan en önemli özelliği özünden, geleneklerinden, göreneklerinden ve inançlarından ödün vermemiş olmasıdır. Bali, her sokağında görebileceğiniz tapınaklar, heykel atölyeleri, binalar, adaya öz yaşam tarzları ile adeta bir kültür mozaiğini gözler önüne seren eşsiz bir yerdir. Turistler’e alışkın yerli halk, adayı ziyaret edenlerin, dini kutlamalar dahil olmak üzere kendi kültürlerini yansıttıkları ortamlarına girmesinden rahatsızlık duymuyor. Bu nedenden bu güzel adayı ziyaret ederken, bölge halkının alışkanlıklarına saygı duymak gerekir.

Eğer Amerikalı komedyen Bob Hope gibi “Başka ülkelerde neler olduğunu başkalarından dinlemektense, kendi gözümle görmek isterim” diyenlerdenseniz, Bali’yi bir sonraki tatil planlarınızı yaparken düşünmenizi tavsiye ederim. İçinizde huzur, yüzünüzde dinlenmiş olmanın getirdiği gülümseme, ve eşi benzeri olmayan bir kültüre tanıklık etmenin verdiği heyecanla Bali’den ayrılırken, bölge halkının kendi geliştirdiği oyma işçiliği sanatıyla yarattığı eserlerden almayı unutmayın.


Çise Ünlüer (28 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com

19/08/2011

Büyülü Bir Cennet: Bali




Öyle bir yer hayal edin ki güneşin doğuşunu seyredeceğiniz plajlardan dalış yapacağınız koylara, zevkle deneyeceğiniz çeşitli egzotik meyvelere, pirinç tarlalarına bakıp dinleneceğiniz ve sonsuz huzur sunan alanlarda tüm sıkıntılarınızı unutacağınız...

Bali Adası, dünyanın en büyük takımada devleti olan Endonezya’nın binlerce adasından sadece biri, ama öyle basite alınacak bir yer değil. İnsanı ilk görüşte kendine hayran bırakacak, insanların zulümüne uğramamış, yeryüzündeki tüm renklerin ahenginin izlenebileceği manzarası ve muhteşem doğasıyla insanı davet eden büyülü bir cennet.

Ama esas konumuz Endonezya’nın en büyük turizm kaynağı Bali’nin tatilcileri mıknatıs gibi çeken doğal güzellikleri, kilometrelerce uzanan enfes kumlu sahilleri, resim gibi pirinç terasları, 3000 metre yükseklikteki aktif yanardağı, krater gölleri ve egzotik yaban hayatı ile tropikal ormanları, denizi veya manzarası değil. Her ne kadar da dünyanın dört bir yanından gelen turistlere sunduğu gelişmiş olanakları ile farklı bir resim çizse de, Bali, özünden, geleneklerinden, göreneklerinden ve inançlarından ödün vermemiş bir yer. Adanın her sokağında görülen tapınaklar, heykel atölyeleri, binalar, yaşam tarzları ile bir kültür mozaiğini gözler önüne seriyor.

Batıda Java ve Lombok, doğuda diğer Lesser Sunda Adaları (Sumbawa, Flores, Sumba and Timor) ile komşu olan 4 milyon nüfuslu Bali’nin başkenti Denpasar'dır. Bu nüfusun yüzde doksan üç (93%)’ü Hindu, geri kalan kesimin çoğunluğu ise müslümandır. Dans, heykelcilik ve resim gibi sanat dalları ile harmanlaşmış Bali’nin para birimi Endonezya Rupiahı, resmi dili ise Bahaya Endonezyaca’dır, ancak İngilizce kullanarak anlaşmak da mümkün. Birkaç asır önce Bali ekonomisi genellikle tarım üzerine kurulmuş olsa da son zamanlarda turizm yüzde seksen (80%) ile adanın en büyük endüstrisi olarak yerini almıştır. Bu nedenden dolayı Bali bugün Endonezya'nın refah seviyesi en yüksek bölgelerinden biridir. Tabii bu “yüksek” refah seviyesi Endonezya genelinde yüksek olmakla birlikte, dünyadaki gelişmiş ülkelere kıyaslandığı zaman Bali vatandaşlarına iyi bir yaşam kalitesi için gereken tüm imkanları sunamayan fakir bir ülkedir.

Ama bu durum ada yerlilerinin ziyaretçilere olan tavrında herhangi bir olumsuzluğa neden olmamıştır. Tam aksine, Bali’nin insanları cana yakınlıkları ile bilinir. Adanın yemyeşil pirinç tarlalarını, mistik kültürünü, renkli törenlerini, egzotik doğasını ve yumuşak iklimini severek paylaşan yerliler, inançlarına uygun bir şekilde düzenledikleri kutsal tapınaklarına ve kutlamalara ziyaretçilerin girmesine izin veriyor. Zaten adaya ilk indiğiniz andan itibaren insanların cana yakınlığı göze çarpan etkenlerden biri.

Bali’nin tarihinden kısaca bahsedecek olursak, milattan önce 2000 yıllarında Tayvan'dan göç eden Avusturonezyalılar tarafından yerleşim birimi olarak kullanıldığından dolayı Bali halkı kültür ve dil yapısı açısından Filipinler ile benzerlikler gösterir. Zamanla kendi şeklini alan Bali kültürü, milattan sonra 1. yüzyıldan itibaren Hint ve Çin kültürlerinden önemli bir biçimde etkilendiği gibi, özellikle çok kapsamlı ve geniş bir din olan Hinduizm’in bölgedeki kültüre güçlü etkileri günümüze kadar gelmiştir. "Bali dwipa" (Bali Adası) ismi ilk kez milattan sonra 914 yılında yazılan kitabelerde "Walidwipa" olarak geçer. Subak adı verilen ve pirinç yetiştiricliğinde kullanılan kompleks sulama sistemi de bugün hala bazı dini ve kültürel geleneklerde izlerine rastlanılan bu dönemde geliştirilmiştir.

1343 yılında Bali'de sömürge kuran Hindu Majapahit İmparatorluğu’nun 15. yüzyılda düşüşe geçmeye başlamasıyla Endonezya'nın başkenti Jakarta'nın da üzerinde bulunduğu Java adasından Bali'ye göç başladı. Bu göçün çoğunluğunu entelektüeller, sanatçılar, din adamları ve müzisyenler oluşturduğundan bugün Ubud başta olmak üzere Bali’nin birçok yerinde sanatla uğraşan birçok insan bulunmaktadır.

Avrupalılar’ın Bali’ye gelmesiyle adadaki dengeler değişir. 1585 yılında bir Portekiz gemisinin Bali adasına varmasından sonra 1597 yılında Hollandalı kaşif Cornelis de Houtman Bali’ye ulaştı. Zamanla gelişen baskılar doğrultusunda, Hollanda sömürgesi 19. yüzyılda bütün Endonezya takımadalarını kontrolü altında tutuyordu. Hollanda'nın Bali üzerindeki ekonomik ve siyasi kontrolü ise 1840'larda adadaki farklı krallıkları birbirlerine düşürmek yoluyla güçlerini azaltma şeklinde başladı. 1890’lı yılların sonlarında adadaki krallıklar Hollanda sömürgesinin kışkırtması ve oyunlarıyla birbirleriyle savaşmaya yöneldi. İkinci Dünya Savaşı boyunca da Japonya tarafından işgal edilmesi ve daha sonra 1963 yılında Agung Yanardağı’nın patlamasıyla Bali halkı zorlu dönemler geçirdi.

Basit bir kıyas yapacak olursak, Avrupa’nın neresine gidersek gidelim, Doğu’nun o mistik duruşunu, tropik iklimini, gizemli doğasını bulmak imkansıza yakın. Ama tabii her ülkenin ziyaretçilerine sunduğu “güzellikler” farklı. Avrupa’nın çoğu yerinde gökdelenler arasında teknolojiye boğulabilir, gelişmiş yollarda konfolu bir şekilde seyahat edebiliriz. Ancak Bali bunlardan çok farklı maceralarla dolu. Gelişmiş ülkelerden nasibini almış insanlara geleneksel dansçıların bölgeye has gösterilerini izleme fırsatı sunan, tropik içkilerin tadına varırken, bir yandan güneşin üzerine doğduğu okyanusun mavisinin ihtişamında sıkıntıları unutturan gizemli bir yer Bali adası...


Çise Ünlüer (21 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com

12/08/2011

Slow Food: İyi, Temiz ve Adil



Bu durumda ilk akla gelen Fast Food türünde besinleri protesto eden bir hareket veya ağır ağır pişirilmiş bir yemeği, tadına vara vara, yavaş yavaş yemekten ibaret bir keyif anlayışı olsa da, Slow Food, uluslar ötesi endüstriyel Fast Food zincirlerine karşı çıkan gelip geçici “zevk” odaklı bir akımın çok daha ötesinde bir anlayış. Gelin daha yakından bakalım.

“Yavaş yavaş... keyifle ve tadına vararak... nereden, nasıl geldiğini, geçmişini bilerek, farkına vararak... keşfederek...”. Bu bilinç, dünyada hızla yayılan Slow Food yiyecek kültürünün tüm insanlara yaymak istediği felsefesinin bir parçası. Hareketi temsil eden sembol sürekli yiyerek ağır ağır ilerleyen ve bir anlamda insanoğlunun dünyadaki yolculuğunu temsil eden “salyangoz”. Salyangoz, attığı yavaş, temkinli ancak kararlı adımlarla cüssesinden beklenmeyecek mesafeler aşar, aynı zamanda geçtiği yerlerde iz bırakır. Buna benzer bir şekilde ilerleyen Slow Food hareketi de aynı sembolü salyangoz gibi, çıkış noktasından bugüne inanılmaz mesafeler kat etmiş, izini takip edenleri yanıltmamıştır.

Biraz detaya inecek olursak, 1986 yılında Amerikan fast-food zinciri McDonalds’ın Avrupa’nın en büyük fast-food restoranını İtalya’da Roma’nın en önemli ve tarihi meydanı olan İspanyol merdivenleri olarak bilinen yerde açmaya karar vermesiyle birlikte bir de bu yeni açacağı lokantada, menüsündeki yiyecekleri 2 dakikadan daha kısa sürede hazırlayıp müşterilerine servis edeceğine dair garanti vermesiyle dengeler değişir. Çünkü rahatlığıyla bilinen İtalyan toplumu, bu noktaya kadar yemek yemeyi bir zevk olarak gördüğü için, bu zevki aceleye getirmek isteyen Amerikan fast-food zinciri, toplumun alışkanlıklarına ters bir kavram teşkil eder. Bunun üzerine, Slow Food hareketi, Roma’da açılan batı tarzı fast-food restoranlarına karşı bir tepki olarak 1986 yılında İtalya’da Carlo Petrini tarafından başlatılır ve daha sonra 1995'te İsviçre'de, 1998'de Almanya'da ve 2000'de New York'ta kurulan ofisler sayesinde çok geçmeden uluslararası bir hareket halini alır. Günümüzde 45 ülkede 65 bin üyeye ulaşan Slow Food hareketinin sadece İtalya'da 35 bin üyesi bulunuyor.

Peki tam olarak nedir bu Slow Food hareketi? Ciddi anlamda bir insan hakları savunucusu olan hareketin merkezinde, toprağın sunduğu, insanoğlunun asırlar boyunca mükemmelleştirdiği lezzetlerin zevkine varmak, eşsiz lezzetlerin doya doya tadını çıkarmak geldiği gibi, hızlanan hayatı normal ritmine döndürerek yavaşlatmak hedeflerinden biridir. Büyüklerimizin büyük emekler sarfederek günümüze kadar getirdikleri geleneksel lezzetlerimizi hiçe sayarak tat zevkimizi basitleştiren, yerel lezzetlerin giderek yok olmasına neden olan, amacı sadece para kazanmak olduğu için bu yolda gözü dönmüş bir şekilde önüne çıkan tüm engelleri kültür ve geleneklerimizi hiçe sayarak yok eden fast food şirket zincirlerleriyle mücadele etkmek de Slow Food’un amaçları arasındadır.

Günlük hayatın yoğunluğunda çoğumuz bir fast-food jenerasyonuna dönüştüğümüzü ve arkamızdan da bu tür zararlı yiyeceklerin bağımlısı nesiller getirdiğimizi görmezlikten geliyoruz. Unutuyoruz ki gıda tüketiminde sadece doymak değil, lezzet almak da insan hakları arasında gelir. Buna paralel olarak, soframıza ulaşan her yiyeceğin arkadasındaki ütreticilerin haklarının korunması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi de ilgilenilmesi gereken unsurların başında gelir. Hareketi başlatan Carlo Petrini, yiyeceklerin iyi, lezzetli ve kaliteli olması kadar temiz ve adil olması gerektiğine dikkat çeken “Buono, Pulito e Giusto” (Türkçesi “İyi, Temiz ve Adil”) adlı kitabında, politika, ekonomi, jeo-poltika kadar tarih, sosyoloji, antropolojinin de tabağımıza koyduklarımızı yönlendirdiğine dikkat çekiyor.

Bu hafta özellikle bu konuya değinmemin nedeni, bu sıralar gündemde olan açlık çeken insanların sorunlarına dikkat çekmek, ve bu konuda çözüm üretmeye çalışan insanların gerçekleştirdiği çalışmaları dile getirmek istememdir.

Hepimiz çok iyi farkındayız ki insanoğlunun açgözlülüğü nedeniyle dünyada yüzbinlerce insan bugün açlıktan ölme tehdidi altında. Ancak bir diğer taraftan, bu rakamın nerdeyse iki katı sayıda insan Amerika başta gelmek üzere “gelişmiş” olarak nitelendirilen ülkelerde şişmanlık ve yanlış beslenmenin getirdiği hastalıklar yüzünden tedavi görüyor. Şu an nüfusu 7 milyara yakın olan dünyamızda nerdeyse 12 milyar insana yetecek kadar yiyecek üretiliyor olmasına rağmen eşit ve adil bir dağılım sağlanmadığından dolayı bir grup insan açlıktan ölürken, diğer bir yandan yiyecek israfının önüne geçilemiyor. Bu dengede devam ettikçe yaşanan açlık ve yoksulluk sorunlarının önüne yapılan geçici maddi yardımlarıyla geçemeyeceğimiz kesin. Her ne kadar da kendimizi iyi hissetmek adına Afrika için organize edilen yardım kampanyalarına katkıda bulunmaya çalışsak da, bu şekilde kalıcı ve sürdürülebilir bir ilerleme kaydetmemiz mümkün değil.

Ziyan edilen yiyecek miktarının önüne geçmek için tüketim alışkanlıklarımızın tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu anlayış doğrultusunda, bilginin esas olduğunu ve öncelikle değerlerimizi tanımamız ve tespit etmemiz gerektiğini savunan Slow Food ve benzeri hareketler, bilinçli bir mücadele için herkesi yüreği iyi, temiz ve adil insanlar olmaya çağırıyor. Hareketin başını çeken Carlo Petrini, gelecek nesillerin yemek alışkanlıklarının dünyanın geleceğini belirleyeceğine inanıyor ve bu nedenle çocukların eğitimine çok önem veriyor.

Peki Slow Food hareketinden nasıl yararlanabiliriz? İşte birkaç basit tavsiye: Öğrenci yaşı ne olursa olsun, tüm eğitim kurumlarının bahçelerinde ufak da olsa çocukların sebze meyve yetiştirmesini ve toprağı yaşayarak öğrenmesini sağlayacak kullanışlı alanlar oluşturulabilir. Yiyecek sektöründe çalışanlar yeni pişirme ve sunum teknikleri, hijyen ile ilgili hususlar ve gıdaların muhafaza ve taşmacılığı konusunda yeni usul ve yöntemler hakkında eğitilebilir. Geleceğimizi temsil eden genç nüfus sağlıklı ve geleneksel lezzetlerin ve kültürün korunmasını sağlayacak şekilde bilgilendirilebilir.

Doğdukları andan itibaren reklam bombardımanına uğrayan ve  tüketim canavarlarına dönüşen çocuklarımızı üretici toplulukların sorunlarını paylaşan sorumlu bireyler haline getirmek ve geleneksel lezzetleri gelecek nesillere sağlıklı şekilde taşıyabilmek için gerekli altyapının oluşturulması gerekir. Bu yolda üreticilerden başlayarak gıda endüstrisinin tüm çalışanlarının ortak bir amaç için organize olması büyük önem taşır. Sağlıklı gıda olmadan, sağlıklı yemekten de bahsetmek mümkün olamayacağı gibi, bu doğrultuda yapılan çalışmaların teşvik edilmesi hepimizin yararına olacaktır.


Çise Ünlüer (14 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com

05/08/2011

Neden Kitap Okumuyoruz?



Ülkemize her yolculuk yaptığımda, saatlerce süren uçak yolculukları boyunca halkımızın çok büyük bir çoğunluğunun yanına bir kitap dahi almaması ve bu zamanı okumak veya çalışmak yerine boş oturarak geçirmesi görmezden gelemediğim bir konu! Ülkemizde sadece gençler değil yaşlılar da boş zamanlarında ne yazik ki kitap okumak gibi kişisel gelişimleri üzerinde olumlu etkileri olacak faaliyetlere yönelmek yerine tamamen zaman öldüren televizyon karşısında veya boş oturarak geçirmeyi tercih ediyor. Peki neden kitap okumuyoruz?

Bunun üç nedeni olabilir. Ya kitap okumayı sevmiyoruz, veya vaktimiz yok, ya da kitapları pahalı buluyoruz. Kıbrıs’ta (veya dünyanın herhangi bir yerinde) insanların kitap okumaya gerçekten vakti olmadığına kesinlikle inanmamakla birlikte, bunun sadece kişinin bu eksikliği üzerine daha iyi hissetmesi için kullandığı bir mazaret olduğunu düşünüyorum. Gelelim kitapların pahalı olmasına. Sürekli yeni kitap almak bazılarımızın bütçesini zorlayabilir ama ülkemizde faaliyet gösteren kütüphaneler ne güne duruyor? Eğer kütüphaneleri yeterli bulmuyorsak, çevremizde kitap okuyan arkadaşlarımızla elimizdeki kitapları okudukça değişerek, bir kitaptan birçok insanın yararlanmasını sağlayabiliriz. Başka bir değişle, insan istedikten sonra tüm engeller ortadan kalkar! Bu durumda neden kitap okumadığımız sorusunun cevabı ortada: Kitap okumayı sevmiyor, bunun yerine internet veya tv karşısında zaman öldürmeyi tercih ediyoruz.

Oku(ma)mak ülkemizin en büyük sorunu olmayı sürdürürken, kitap okumayan bir toplumun gerçeği her geçen gün daha da belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir kere pratik düşünmeye alışkın olan insanımız, bir şekilde kendisine yetecek derecede ve fazla kitap okumayı gerektirmeyen düşünme formatı buluyor. Gün geçtikçe değişen değerlerimizle paralel olarak şekillenen başarının ölçüsü, hayat mücadelesinin içinde gittikçe maddiyata bağlanıyor. Bu sisteme göre, eğitim ve kültür seviyesine bakılmadan, maddi kazanımı yüksek olan kişiler başarılı görülüyor.

Okumaya zaman ayıramadığımız için bilmediğimiz, bilmediğimiz için karar veremediğimiz, karar veremediğimiz için tecrübe etmekten başka seçeneğimiz kalmadığı ve tecrübe de büyük zaman aldığı için kitap okumak (veya yazmak) boş adam işine dönüşüverir gözümüzde. Oysa kitapların bize sunduğu bilgi, en kudretli güçtür. Gelişmiş ve düzgün sistemlerle çalışan ülkelerde yaşayan insanlar, mevki, makam ve saygınlıklarını sahip oldukları bilginin yardımıyla elde ederler. Ancak ülkemizde durum tam anlamıyla böyle olmadığından, insanlarımız gerçek ve kaliteli bilgiye gereken önemi göstermiyor.

Bilgi; öğrenilmiş, ezberlenmiş ve anlaşılmış veriler bütünüdür. Biz bu sunulan veriyi çok çeşitli kaynaklardan alabiliriz. Özellikle de internetten dediğinizi duyar gibiyim. Ancak kitapların sunduğu seçkin ve çeşitli bilgiyi her yerde bulmak mümkün değil. Kitap okuyanlar, kendini yenileyen, geliştiren, eleştiren, demokrasinin temel taşlarını oluşturan insanlar olarak, çevrelerinde yaşanan olayları değerlendirmekte zorlanmayan, genel kültürü geniş, akla ve mantığa dayalı olarak düşünen kişilerdir.

Yapılan bir araştırmaya göre, bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Alman 9, Fransız 7 kitap okuyor. Ülkemizde bu rakamın tam olarak kaç olduğunu bilmesek de kendimiz bir yılda okuduğumuz kitap sayısına göre hangi kategoriye yakın olduğumuzu anlayabiliriz. Yakın olduğumuz Türkiye'de ise durum pek iç açıcı değil: Burda da her 100 kişiden sadece 4’ü kitap okuyor! Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye'de ise bu rakam sadece yılda 8 bin ile 10 bin arasındadır.

Her ne kadar da iç karartıcı bir durum gibi görünse de, bu tehlikeli soruna farklı çözümler getirilebilir. “Bir toplumun kitap okuma alışkanlığı nasıl artar?” sorusundan yola çıkarak, her öğrencinin ilköğretim ve lise eğitimi boyunca toplam 500-1000 arası kitap okutulması sağlanmalıdır. Unutmamak gerekir ki ağaç yaş iken eğilir. Küçük yaştaki çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak önemlidir. Bu yolda alınacak başka bir önlem, kitap fiyatlarının makul düzeyde tutulmasıdır. Bu durum özellikle alım gücü düşük öğrenciler için büyük fark yaratacaktır. Yazılan kitaplarda kullanılan dilin mümkün olduğunca sade olmasına ve doğru kullanılmasına özen gösterilmeli, hiçbir kitap sadece belirli bir grup insana hitap etmemelidir.

Kitap okumaya özendirecek seminerler ve yarışmalar daha sık düzenlenmeli, mevcut kitap fuarları daha sık gerçekleştirilmelidir. Ülkemizde gezici kütüphanelerin sayısı arttırılmalı, halkımızın bu mekanları kullanması kolaylaştırılmalı, tüm kütüphaneler daha modernleştirilmeli ve ülke genelinde yayılmalıdır.

En basit şekliyle düşünecek olursak, yazarlar, kitaplar aracılığıyla yüz binlerce insana seslenir, yazarın düşünceleri kitaplar aracılığıyla ülkeden ülkeye yayılır. Bilgiler en uzak yerlere ulaşarak yazarla okuyucu arasında bir bağ kurulur ve bir yakınlık sağlanır. Kitaplar bize bilmediklerimizi öğretir, görmediğimiz yerleri tanıtır. Okuyan bir insanın doğruyu, güzeli, iyiyi, yararlıyı bulması daha kolay, hayatta aldığı kararlar daha sağlıklı olur. Kitaplar hayatı sevdirir, dünyaya daha açık görüşlü ve bir o kadar da bilinçli gözlerle bakmamızı mümkün kılar.

Kitap okuyanlar bilir, sıkıntımızı unutmak, donuk hayatımıza biraz renk, ışık vermek, daracık dünyamızda bulamadığımız şeyleri yaşamak için dönülecek en iyi dost kitaplardır. Okuyan kişi için kitabına ayırdığı vakitten daha dinlendirici bir yer yoktur. Beden eğitimi vücut için ne ise, okumak da beyin için odur. Kitap sevgisi sevgilerin en güzeli, en sonsuzudur. Uygarlığın temeli olan kitaplar olmadan yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır. Ülkemizde kitap okuyan insan sayısının hızla artması ve genelde bir "bilgi toplumu" haline gelmemiz hepimizin temennisi! Okumak, kendimizi daha iyi tanımamızı, kendimize ait olanın fark edilmesini mümkün kılar. İnsanın kendini tanıması, hayatını renklendir, etrafındakilerle olan temasının gücünü ve kalitesini arttırır.

Bir sonraki ilk boş vaktinizde eliniz bilgisyara ya da kumandaya uzanmadan bir düşünün. Okumaya ilginizi çeken eğlenceli bir kitapla başlayabilirsiniz. Bir kere tattınız mı bu zevkten vazgeçmek istemeyeceğinize garanti verebilirim.


Çise Ünlüer (7 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com

30/07/2011

Gösteriş Tüketimine Bağlı Yaşam Kalitesi



Geçtiğimiz hafta çevreye uyumlu yapılara giriş yapmıştık. Bu yapıların, arazi seçiminden başlayarak yaşam döngüsü çerçevesinde değerlendirildiği, bütüncül bir bakış açısıyla ve sosyal ve çevresel sorumluluk anlayışıyla tasarlandıklarından bahsetmiştik. Ekolojik mimari, pratik ve uygulamalı, işbirliği ve dayanışmaya bağlı bir noktadan hareket ettiğinden, ülkemizde yetişen çok sayıda mimar ve mühendisimizin, ülkemizin geleceğini kurarken bu temellere bağlı bir eğitimden yola çıkarak çevresel sorumululuk anlayışına sahip olmaları hepimizin dileği.

Dünyada yaşanmakta olan teknolojik ve ekonomik gelişmeler yüzünden hızla hepimizi ekseni altına alan küreselleşme süreci ve beraberinde gelen kentsel değişimin hepimizi etkilemekte olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Her ne kadar küçük olursa olsun, bu sürece kapılıp giden ülkemizde uygulanan politikalar plansız, yerleşim alt  yapısız ve yaşam sürdüğümüz çevreler sağlıksız. Bu yolda bir çözüm olarak geliştirilen sürdürülebilir kentsel gelişme, doğru uygulandığı zaman hızla yaşanmakta olan kentsel değişim ve  dönüşüm sürecinin olumsuz yansımalarının engelleyebilecek kapasitededir.

Herhangi bir çözüm yolunda atılacak ilk adım elimizdeki problemi belirlemektir. Gelin kişisel bir eleştirme yapalım. Yaşadığımız alanlarda kendi konforumuzu sağlamak adına yapmayacağımız şey yok! Bu yolda çevreye duyarlı yapıları göz ardı ediyoruz. Belki rahata olan düşkünlüğümüzden belki biraz tembellik, günün sonunda hepimizin tek bir ortak amacı var, o da “rahat yaşamak”. Kişiden kişiye biraz farklılık gösterse de, her Kıbrıs’lı hem kendinin hem de kendisinden sonra gelen çocuklarının “rahat”  bir hayat sürmesi için elinden geleni yapar. Tabii bu amaca ulaşma yolunda herkes geniş alanlara yayılmış büyük evler, bir dokunuşla çalışan elektronik aletler, lüks arabalar hayal eder ve gerisini düşünmez...

Toplum içindeki konum, itibar ve duruşlar olarak tanımlanan sosyal statümüzün tüketim davranışlarımıza bağlantılı olduğunun tamamı ile farkında olarak hareket eden toplumumuz, ilkel kabilelerden beri süregelen bu alışkanlıkları devam ettirmekte kararlıdır. Günümüzde sahip olunan statüyü yükseltmek ve belli sosyal gruplara girebilmek için “gösteriş tüketimi” ilkeleri izlenmektedir. Adından da çok net anlaşılabileceği gibi, gösteriş tüketimi, pratik işlevlerinden çok sembolik işlevleri olan ürünlere yönelme eylemini açıklamak için kullanılır. Tabii bununla doğru orantılı olarak reklamlar da direk ürünlere değil, ürünlerin önerdikleri anlamlara ve yaşam tarzlarına dikkat çekerek tüketimi arttırma amacı güder. Bu noktada ürünler, insanların kendilerini gösterebilmelerinin ve önemli hissedebilmelerinin en kolay yolunun tüketim olduğu toplumlarda daha fazla tüketmenin bir aracı gibidirler.

19. yüzyılda "tüketimin sınıfsal farklılığını" ortaya koymak için "gösterişçi tüketim" kavramını inceleyen Amerikan ekonomist ve sosyolog Thorstein Veblen, her sınıfın gösteriş için tüketim yapmaktan kendini alamadığını öne sürdü. Veblen'in bu kavramla insanları tanıştırmasının üzerine yıllar geçmesine rağmen toplumda yer alan bizler, bir yandan üstün gördüğümüz gruptan kopmamak için aradaki farkları gidermeye çalışmanın yanında, bulunduğumuz grubun içerisinde göze çarpma ve üstün duruma gelme çabaları göstermeye devam ediyoruz. Kavramlar sözlüğünde; "Bir insanın toplumdaki statüsünü mevkiini ve maddi gücünü göstermeye yarayan ve belki de başkalarını kıskandırmaya sevk eden tüketim anlayışı" olarak ifade edilen gösteriş tüketimi, toplumdaki bireylerin birbirleriyle olan rekabetini gösterişe yönelik tüketimi kullanarak gösteriyor.

Gösteriş tüketimini daha iyi anlamak için uzaklara bakmaya gerek yok. Örneğin hepimizin çok iyi bildiği gibi gayet küçük bir ülkede yaşadığımızdan dolayı farklı noktalar arası mesafeler kısadır. Bu mesafeleri rahatlıkla küçük ve doğaya daha az zarar veren araçlarla aşabileceğimize rağmen, elimize geçen ilk fırsatta, sırf etrafımızdakilere daha iyi, daha “önemli” görünme isteğinin verdiği anlamsız çaba yüzünden mümkün olan en büyük ve gösterişli arabalara yöneliyoruz! Ama bilmiyoruz ki aslında “kaliteli yaşamak” bu değil! Son model pahalı arabalarımız var ama gidecek düzgün yollarımız yok! Yakalandığımız ciddi hastalıklarda bizimle yakından ilgilenecek, teknolojinin getirdiği tüm çözümleri sunacak ve içimiz rahat sevdiklerimizi teslim edebileceğimiz bir devlet hastanemiz yok! Rahatlıkla ulaşabileceğimiz bir yeşil alan, çalışma ortamlarında hak, fırsat ve cinset eşitliğimiz yok...

Dünya Sağlık Örgütü, İngilizce’de “quality of life” şeklinde geçen “yaşam kalitesi”ni “hedefleri, beklentileri, standartları, ilgileri ile bağlantılı olarak, kişilerin yaşadıkları kültür ve değer yargılarının bütünü içinde durumlarını algılama biçimi” olarak tanımlar. Bir diğer ifadeyle; yaşam kalitesi, kişinin içinde yaşadığı sosyokültürel ortamda kendi sağlığını öznel olarak algılayışını tanımlamaktadır. Yani bu kavram tıp teknikleri, laboratuar işlemleriyle ölçülen bir nicelik değil, sübjektif olarak yaşatılan bir niteliktir ve aslında pahalı zevklerle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Esas amaç, kişilerin kendi fiziksel, psikolojik ve sosyal işlevlerinden ne ölçüde memnun olduklarının ve yaşamlarının bu yönleri ile ilgili özelliklerin varlığı veya yokluğunun ne ölçüde onları rahatsız ettiğinin saptanmasıdır.

Biz her ne kadar önemli olanın doğayı tahrip edip kaynakları tüketmek, işsizlik, eğitim, sağlık, ve sosyal güvenlik gibi varlığımızı tehdit eden unsurlar değil de başkalarına kendimizi kanıtlamak olduğunu düşünerek büyük evler ve lüks arabalara yönelelim, yaşam kalitesini belirleyen “sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma”, “yeterli beslenme ve korunma”, “sağlıklı bir çevre”, “hak, fırsat ve cinsiyet eşitliği”, “günlük yaşama katılma”, ve “saygınlık ve güvenlik” gibi her biri önemli olan bileşenlerdir. Ve bu bileşenlerden herhangi birinin eksikliği, kaliteli yaşam standartlarına vurulmuş bir damgadır.

Esas konumuza geri dönecek olursak, insanlık olarak toplum ve doğaya karşı sorumluluk ve görevlerimizi yerine getirirken çevreye duyarlı yapıları göz ardı ediyoruz. Herkesin büyük bir evde yaşaması ya da  bir dokunuşumuzla çalışan aletlerin enerjisinin hangi kaynaklardan elde edildiğini düşünmeden bilinçsizce yaşaması gerekmiyor! Günlük hayatımız süresince düşünmeden gerçekleştirdiğimiz tüm hareketlerin geleceğimizi şekillendirdiğini bir saniye bile aklımızdan çıkarmadan, bizden sonraki nesillere hak ettikleri geleceği sunmak için gereken duyarlılığı göstermeliyiz.

Çise Ünlüer (31 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com

23/07/2011

Doğal Yapılar


"Bir ev düşünün yaşayan, nefes alan… öyle bir ev ki, iklimlere göre kendi doğal ısısını muhafaza eden, suyunu toplayan, atıklarını yöneten, enerjisini üreten, becerikli eller ve doğal malzemelerle, içinde yaşayanların sağlığı ve refahı için sevgiyle yapılmış bir ev…"

Bu sözler ekolojik mimari ve doğal yapılarla ilgili uygulamalı atölye çalışmaları gerçekleştiren Ekolojik Mimari ve Doğal Yapılar Atölyesi'ne ait. Atölye çalışmasının amacı, inşaat sektöründe kullanılan kaynakların çıkarımı, ve yapı malzemelerinin üretimi, nakliyesi ve uygulanmasından kaynaklanan ekosistemlerin uğradığı ciddi yıkıma dikkat çekmek. Günümüzde sürekli gelişen farklı teknolojiler sayesinde birbirinden güzel ve göz kamaştırıcı binalar inşa edilirken kullanılan kaynakların hiç bitmeyecekmiş gibi harcanması birçoğumuzu rahatsız ediyor. Bunun yanında fosil yakıt kullanılarak yüksek enerji talep eden üretim süreçleri sonrası elde edilen ürünleri tercih ederek, birbirinden zararlı sera gazlarının atmosfere salımını ve bununla birlikte gelen kaçınılmaz iklim değişikliğini desteklemiş oluyoruz.

Dünyanın dört bir yanında gerçekleşen projelerde en yüksek talebi gören inşaat malzemesinin çimento olduğunu biliyor musunuz? Peki çimento üretiminin ve nakliyesinin dünyadaki toplam antropojenik (insan kaynaklı) karbondioksit salımının yaklaşık yüzde on (10%)’una neden olduğunu duydunuz mu? Bu yüksek miktarlara bir de yapı malzemelerinde farklı nedenlerden dolayı kullanılan toksik kimyasalları ekleycek olursak, inşaat sektörünün geleceğimizi kurmaktan çok yok ettiğini düşünebiliriz.

Ancak henüz ümitsizliğe kapılmanın zamanı değil! Bilinçsizce yapılan inşaatların doğaya verdikleri zararı ortadan kaldırmak için sunulan bir alternatif olan “ekolojik” yapılar, içerilerinde yaşayacak canlıların doğal ışık, su, gıda, sağlıklı solunum, ve estetik gibi temel ihtiyaçlarını verimli ve üretken doğal bir ekosistem gibi, döngüsel ve sürdürülebilir bir şekilde bütüncül olarak karşılayabilecek şekilde tasarlanır. Ekolojik yapılar, kil, kum, ahşap, taş, bambu, ve saman gibi sadece doğal malzemeler kullanarak  elde edilir. Bu yapılar, içerilerinde yaşayanların enerji ihtiyaçlarını mümkün oldukça azaltmakla birlikte, ihtiyaç duydukları enerjiyi güneş veya rüzgar gibi tamamen yenilenebilir kaynaklardan  sağladıklarından, bu alanda karbon salınımına neden olmazlar.

Ülkemiz bu alanda gelişmiş ülkelere kıyaslandığı zaman arkadan gelse de, dünyada sürdürülebilir yaşam ve ekoloji bilinci geliştikçe insanlar ellerindeki bilgi ve değerlerin farkına vararak permakültür gibi doğayla birlikte çalışan sistemleri desteklemeye başladı. Sağlıklı ve estetik yaşama hakkımızı yeniden kazanmak adına tasarlanan ve “sürdürülebilir”, “ekolojik”, “yeşil”, ve “çevre dostu” gibi pek çok isim altında karşımıza çıkan çevreye uyumlu yapılar, yapının arazi seçiminden başlayarak yaşam döngüsü çerçevesinde değerlendirildiği bütüncül bir bakış açısıyla ve sosyal ve çevresel sorumluluk anlayışıyla tasarlanırlar. Dünyada ciddi bir harekete dönüşmüş olan ekolojik mimari ve doğal yapılar, iklim verilerine ve bulundukları yere özgü koşullara uygun olmakla birlikte, duyulan ihtiyaç kadar tüketerek yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanırlar. Bununla birlikte, doğal ve atık üretmeyen malzemelerin kullanımını teşvik eden ekolojik yapılar, ekosistemlere duyarlıdırlar.

Ülkemizde gerçekleştirilebilecek bilgilendirme programları sayesinde halkımız yeşil binaların tam olarak ne olduğunu, neden önemli olduğunu ve bu yapılardan nasıl yararlanılabileceğini öğrenebilir. Dünyada yaygın olarak kullanılan değerlendirme sistemleri kriterleri hakkında bilgi edinerek yetiştirilecek uzmanlar aracılığıyla, ülkemizdeki tüm yapıların bu bilgiler ışığında belirlenen kriterlere uygun olarak yenilenmesi ve yeni yapılacak olan binaların bu kriterlere göre inşaa edilmesi sağlanabilir.


Çise Ünlüer (24 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com

16/07/2011

Zehirli Maddelere Son


Eskiden anneannelerimiz temizlik yaparken evi süpürür, çamaşırı küllü sularla yıkayıp güneşte kurutur, yerleri sabunlu sularla fırçalardı. Ancak artık kimsenin bu gibi aktiviteler için ayıracak zamanı ve sabrı yok. Günümüzde tercihimizi en "hoş kokulu", en "beyazdan daha beyaz yapan", en çok "iz bırakmadan pırıl pırıl yıkayan", ve en iyi "mikroplardan arındıran" ürünlerden yana kullanıyoruz. Ancak evimizi, eşyalarımızı, giysilerimizi ve yediğimiz yemeğin artıklarını temizlerken vücudumuzu, suyu, toprağı, havayı, ve doğal ortamları nasıl zehirlediğimizin farkına varmıyoruz.

Zevkli bir zaman geçirmek için yapabileceğimiz o kadar çok farklı aktivite varken kimse ev temizlemek, ovmak veya yıkamak istemez! Başarılı bir reklamcılık sayesinde temizlik ürünleri üzerine yoğunlaşan üreticiler bizi öyle bir inandırmışlar ki hepimiz evlerimizin "tertemiz", "dezenfekte edilmiş", ve "100% mikropsuz" olması gerektiğini ve bunu elde etmek için gereken ürünlere muhtaç olduğumuzu düşünüyoruz. Oysa çevre ve sağlığımız için son derece zararlı temizlik maddeleri yerine ev temizliği konusunda çevreye karşı duyarlı pek çok farklı seçenek bulunuyor. Bu ürünlerin çoğu modern ve sentetik karışımların doğal döngüye saygı ön planda tutularak hazırlanmış versiyonları.

Tuvalet ve fırını temizlemek için asit, çamaşırlarımızı beyazlatmak için klor ve yalnızca evlerimizi temiz tutmak için farklı türlerde zehirli kimyasal maddelere başvuruyoruz. Günlük yaşamda kullandığımız ürünlerin binlerce farklı kimyasal maddeleri içerdiklerini biliyor muydunuz? Peki birçoğunun yeterince test edilmeden ve insan sağlığı üzerindeki etkileri bilinmeden piyasaya sürüldüğünü?

Temizlik boyunca kullandığımız ürünlerin büyük kısmı doğrudan kanalizasyona akıp bu yolla su sistemlerimize karışıyor. Zamanla bu kimyasallar su veya benzeri kullanımlar sayesinde bize geri dönüp vücudumuzda depolanıyor ve zehir miktarı arttıkça farklı alerjiler, karaciğer sorunları, ve lenf kanseri gibi çeşitli sağlık sorunlarına neden oluyor. Raflarda boyalar, fırın temizleyiciler, dezenfektanlar, ve mobilya parlatıcıları şeklinde hayatı kolaylaştırma yolunda gayet kullanışlı görünen tüm sprey ürünler, kullanıldıkları andan itibaren soluyacağımız havanın bir parçası olarak sadece toprağı ve su kaynaklarını değil teneffüs ettiğimiz havayı da tehdit ediyor.

Değişim ilk başlarda kolay görünmese de uzun vadeli düşünülmesi gereken bir adımdır. Zehirli maddeler içermeyen doğal temizlik ürünlerini kullanmak içme suyu ve dolayısı ile insan sağlığı üzerinde olumlu etkilere sahiptir. Örneğin çamaşır sodası diye bilinen sodyum karbonat, çok az miktarda yakıcı olup, katı ve sıvı yağlar, kir ve pek çok petrol ürününün etkin temizleyicisidir. Aynı zamanda su yumuşatıcı ve sabun köpürtücü özellikleri de bulunur. Ama en önemlisi, zararlı kimyasal dumanlara neden olmaz.

Meyve ya da tahılların fermantasyonuyla elde edilen sirke sıvısı, asitli içeriği sayesinde mikropları öldürmekle kalmaz, bizi zehirlemeden yağ içeren kirleri parçalar. Buna benzer bir örnek olan sodyum bikarbonat, sahip olduğu beyazlatıcı ve koku giderici özellikleri yüzünden tercih edilmelidir. Arapsabunu gibi bitkisel yağ tabanlı sıvı sabunlar hayvan yağı içeren ya da petron tabanlı sabunlara tercih edilmelidir.

Evlerimizde sık sık kullandığımız çok amaçlı temizleyicilerin birçoğu amonyak ve klor içermekle birlikte, birlikte kullanıldıklarında ölümcül amonyumklorür gazını oluştururlar. Amonyak akciğerlerimiz için tehlike oluştururken, klorla karıştırıldığında kansere yol açan bileşikler oluşturabiliyor. Bu tür ürünlerin yerine iki tatlı kaşığı boraks ve 1 tatlı kaşığı bitkisel kaynaklı sıvı sabunu 1 litre sıcak suya karıştırarak, veya yarım bardak çamaşır sodasını bir kova suya katarak evimizin farklı noktalarını güvenle temizleyebiliriz. Özellikle yağ lekelerini çıkarmak için, ilk karışıma bir çorba kaşığı sirke veya limon suyu ilave etmek yeterlidir.

Ovarak temizlemek için kullanılan tozların çoğu beyazlatıcı ve leke çıkarıcı etkisi olan klorlu çamaşır suyu içerir. Klor, toz halinde suya karıştığında insan organları için zararlı olan tehlikeli klor gazı meydana gelir. Bu nedenle, klor, tuvalet temizleyicilerinde bulunan amonyak gibi maddelerle karıştırlmamalıdır. Temizlik amaçlı kullandığımız tozlar, deterjana ek olarak, kanserojen asbest ile kirlenmiş olma olasılığı olan hidratlı doğal magnezyum içerirler. Tüm bu tehlikeleri ortadan kaldıran karbonat ve boraks karışımı banyo temizliğini sağlamak için kullanılabilir. Buna benzer başka bir opsiyon olan sirke ve su karışımını kullanarak nemlendirilmiş sünger ile gereken yerlerin temiziğini kendi sağlığımızdan ödün vermeden sağlayabiliriz.


Çise Ünlüer (17 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com

09/07/2011

Neden Organik?


Günümüzde insan sağlığı açısından önemi iyi bilindiği halde günlük hayatta ihmal edilen konulardan biri beslenme. Çoğumuz, yoğun yaşam koşullarının bir getirisi olarak hızlı öğünler atıştırarak günü geçirdiğimiz için gerekli vitamin ve minerallerden mahrum kalıyor, artan kilo sorununlarıyla başa çıkmaya çalışıyoruz.

Dünya nüfusu hızla arttıkça, insanların hayatlarını sürdürmek için ihtiyaç duydukları gıda talebi de artmaktadır. Kontolsuz bir şekilde artan bu talebi karşılamak için, daha hızlı gıda üretimi sağlayan yöntemler geliştirilmiştir. Bu yeniliklerin bir parçası olarak, gıda üretiminde verimi arttırmak amacıyla birtakım hormonlar, gübreler ve benzeri maddeler kullanılmaya başlanmıştır.

Bunları yetmezmiş gibi, aralarında böcek öldürücüleri de içeren zirai ilaçlar kaliteli üretim yapmak amacıyla besin zincirimize girmiştir. Artan insan sayısı için daha yüksek miktarda kaliteli gıda üretmek, gıda çeşitliliği sağlamak, ve yiyeceklerin raf ömürlerini uzatmak hedefinden yola çıkarak gıda katkı maddelerinin kullanımı yaygınlaşmıştır. Bu maddelerin insan vücuduna verdikleri zararlar günümüzde bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Peki çözüm nedir? Sadece iki kelime: Organik tarım!

Bu hafta organik besinlerin tam olarak ne olduklarına ve insan sağlığı üzerindeki faydalarına değineceğiz. İlk defa 1517 yılında kullanılan “organik” terimi, daha sonra 1869 yılında “organik besin” şeklinde hayatımıza girmiştir. Günümüzde organik beslenme lüks olmaktan öte sağlıklı yaşam ve sürdürülebilir çevre için olmazsa olmaz bir gereksinim haline gelmiştir.

Peki organik besin tam olarak ne anlama gelmektedir? “Organik besin”, kimyasal maddeler, hormonlar, antibiyotikler ve tarım ilacına maruz kalmadan hayvan ya da bitki kökenli canlı organizmalardan elde edilen yiyeceklere verilen isimdir. Bir diğer deyişle, doğal olarak elde edilmiş tohumlarla kimyasal kullanmaksızın gübreleme ve kontrolü yapılan topraklardan elde edilen tarımsal gıdalar organik sınıfına girer.

Basit bir kıyaslama yapacak olursak, doğal tarım yöntemleri genelde daha çok iş yükü gerektirir ama çevreye ve sağlığımıza daha az zarar verir. Geleneksel, bir başka değişle “organik olmayan” hasat, ürünlerin üzerine direk olarak sıkılan ya da toprağa enjekte edilen yoğun miktarda kimyasal madde ve gübreleme gerektirdirdiğinden daha hızlı gerçekleştiği gibi kısa zamanda daha çok miktarda, dayanıklı ürünlerin yetişmesini sağlar. Ama önceliklerinin farkında olan her insan bilir ki, bir gıdanın organik olanlarına göre daha ucuz veya dayanıklı olması kesinlikle cezbedici olmamalıdır!

Organik bir beslenme tarzı benimsemek, insana genel olarak basit, sağlıklı ve doğaya yakın bir organik yaşam tarzı sunar. Organik ürünleri tüketmenin faydaları saymakla bitmez. Özellikle ülkemizde sürekli sayısı artan kanser vakalarına karşılık olarak kimyasal madde içermeyen bitki ve besinlerden oluşan organik yiyecekler bu konuda iddialı bir çözüm teşgil eder.

Her ne kadar da yetiştirilişleri zor olsa da, organik besinler doğal sürdürebilir tarım olanağı sunduklarından toprağın yapısını bozmaz, organik gübreleme yoluyla ürün rotasyonuna elverir ve doğal yaşam döngüsüne asla zarar vermezler. Unutmamak gerekir ki, ürün rotasyonu, dikkatli hasat, yerel çevreyi özümseme ve organik gübreleme yöntemleriyle yerel ekolojiyi geliştiren organik tarım, aslında sürdürülebilir bir ekonomik modeldir.

Organik tarım, bu alanda çalışan işçilerinin sağlık güvenlikleri bakımından da avantajlıdır çünkü organik olmayan ürünleri hasat eden işçiler direk olarak tarımsal kimyasallara maruz kalır. Bu durum, deride kızarıklık, akciğerlerin tahribi ve bir çok bilinen kanser türü gibi hastalıklara yol açarken, organik tarımla uğraşan işçilerin bu gibi endişeleri yoktur. Bunlara ek olarak organik tarım, hava, su ve toprak kirliliğine neden olacak maddelerden kaçınır; atıkların yok edilmesi ve kimyasal üretimine asla katkıda bulunmaz.

Günümüzde kanserojen olduğu bilinen 71 farklı tarım ilacı bugün besin ürünlerine sıkılıyor! Uluslararası İşverme Kurumu’ndan alınan bilgiye göre, 1997 yılında yapılan bir araştırmaya göre, tarım sektöründeki meslek yaralanmalarının yüzde on dört (14%)’ü , ve ölümlerin yüzde on (10%)’u tarım ilaçlarından kaynaklanıyor. Birleşik Devletler Genel Finans Ofisi’ne göre ise ithal edilen mevye ve sebzelerin sadece yüzde bir (1%)’i Besin ve İlaç Yönetimi tarafından yasadışı tarım ilacı kullanımı konusunda test ediliyor. Bu istatistiklerin ne kadar korkutucu oldukları açıkça ortada!

Gerçek şu ki, teknolojinin tarlalarda hakimiyeti ele alması ile artık besinlerin içinde bize ve doğaya kalıcı zarar verecek katkı maddeleri mevcut! Buna karışı geliştirilen en etkili yöntem ise organik tarım. İhtiyacımız olan vitamin ve mineraller ise organik beslenme yöntemi ile gayet rahatça alınabilir. Organik ürünleri tercih etmeyerek sadece kendimizi değil, tüm varlığımızı borçlu olduğumuz gezegenimizi de riske atıyoruz! Organik besinleri günlük bir şekilde tüketmek, uzun ve sağlıklı bir yaşam sürme ihtimalimizi arttıracaktır. Unutmamalıyız ki, devamlı bir şekilde tüketilen kimyasal içerikli yiyeceklerin neden olabileceği olası bir hastalığın tedavisi, bugün organik olmayan yiyecekler yerine organikleri tercih ederek harcayacağımız herhangi bir fiyat farkından çok daha pahalı ve eziyetli olacaktır!


Çise Ünlüer (10 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com

02/07/2011

Yeşil Yeme Alışkanlıkları


Yeşil yeme alışkanlıkları hakkında ne kadar bilginiz var? Düşünülenin aksine, yeşil yeme alışkanlıkları, sadece sebze ağırlıklı beslenmeyi içermiyor. Yeşil yemek alışkanlıkları benimsemek, genel olarak bu alanda çıkarılan atık miktarını azaltmak, ve ihtiyaç duyulan enerji miktarını en aza indirerek çevreye olan zararların mümkün oldukça ortadan kaldırılması anlamına geliyor.

Her gün az az almak yerine toplu bir alışveriş yapmak kullandığımız paketlemeden dolayı çıkan atık miktarını azaltmakla kalmaz, toplu bir alışverişten sonra markete daha az sıklıkta uğrama ihtiyacı duyacağımızdan yakıt ve zaman tasarrufu da yapmamıza yardımcı olur.

Seçtiğimiz ürünler arasında en az malzeme kullanılarak paketlenmiş olanları veya paketlerinin büyük bir çoğunluğunun geri dönüşümlü malzemeden sağlanmış ürünleri tercih edebiliriz. Her ne kadar da doğada çözünebilir oldukarı iddia edilse de, bunun çoğu zaman bir pazarlama tekniğinden ileri gitmeyen bir yanıltma olduğunu unutmayarak, çirkin bir görüntü oluşturan plastik poşetler yerine tekrardan kullanılabilen bez torbaları tercih etmeliyiz.

Günümüzde marketlerde satılan şişe sularının, tamamı ile doğaya zarar vermek ve insanların haksız yere parasını almaktan başka birşey olmadığını unutmayınız! Bunun önüne geçmek için evde muslukların ucuna takılacak filtreleri kullanarak kendi suyumuzu arıtabilir, tekrar tekrar kullanabileceğimiz bir şişeyle bu ihtiyacımızı karşılayabiliriz.

Kağıt mendiller yerine bezden yapılmış olanları tercih etmek doğaya verilen zararı azaltacaktır. Evde kullandığımız plastik yiyecek saklama kaplarını cam olanları ile değiştirmek sağlığımız açısından önemlidir çünkü cam, plastikte olduğu gibi insan sağlığına zarar veren kimyasalları içermediği gibi, bir ömür güvenle kullanılabilecek bir maddedir.

Mutfakta kullandığımız temizlik ürünlerinin bizi zehirlediklerinin farkında mıyız? Bu ürünlerin içerdikleri kimyasallar yiyeceklere temas ederek vücudumuza giriyor ve tahmin edebileceğimizden çok tahribata neden oluyor. Bu zararı önlemek için temizlik amaçlı kullanacağımız ürünleri kendimiz kolayca üretebiliriz. Bunun için limon suyu ve sirke gibi hepimizin evinde bulunan basit birkaç ürün yeterli!

Yediklerimizi yakmak için ille de pahalı spor salonlarına üye olmak ve saatlerce kapalı bir ortamda ter dökmeye gerek yok. Bunun yerine çok daha zevkli ve bir o kadar da sağlıklı kilo verme yöntemleri var ki! Örneğin, düzenli bir uyku düzeni benimseyerek kilo verebileceğimizi biliyor muydunuz? Dinlenme sırasında sistemlerimiz dengeye sokularak gün boyunca oluşan arızalar tamir edildiğinden, kilo alımına neden olan hormonal dengesizlikler de ortadan kaldırılıyor.

Aktif kalmanın bir başka yolu gönüllü olarak aktivitelere katılmak. Örneğin kumsallarımızın temiz kalması için çalışmalar düzenleyebilir, yaşlılar evlerini ziyaret ederek hem güzel bir deneyim yaşamış olur hem başkalarını da sevindiririz. Başkaları için zaman ve enerji harcamamızı gerektiren aktiviteler sonunda tüm emeğimiz bize başkaları için güzel birşeyler yapmanın verdiği mutluluk ve kaybolan kilolar olarak geri dönecektir.

Peki, baharatlar sayesinde sağlıklı bir şekilde kilo verilebildiğini duydunuz mu? Evde pişirdiğimiz yemeğe biraz sarmısak ve karabiber ekleyerek sadece yemeklerimizi lezzetlendirilmiş olmaz, aynı anda daha az kilo alırız. Soğan, sarmısak ve acı biber gibi baharatlar koku ve tat açısından zengin oldukları için daha erken doyurur ve böylece daha az yeme ihtiyacı duymamızı sağlar.

Doğru nefes almanın sağlığımız üzerindeki olumlu etkilerinden daha önce bahsetmiştik. Derin bir şekilde diyaframımızı kullanarak alınan nefes, kan basıncını düzenleyip kaslarımıza daha fazla oksijen taşımasının yanında, karın kaslarını daha çok çalıştırararak kalori yakımına neden olduğundan tercih edilmelidir.

Kilo vermek için bahsettiğimiz bütün bu eğlenceli yöntemlerin arasında kuşkusuz en kolayı ve bir o kadar da zevklisi gülmek! Sinir sistemimizi düzenleyen, bağışıklık sistemimizi güçlendiren, ve kalori yakmamızı sağlayan gülme eyleminin önemi o kadar büyük ki, gerçekten hafife alınmaması gerekiyor. Yapılan çalışmalar, günde içten atılan 5 dakikalık bir kahkahanın 10 dakika kürek çekmeye eşdeğer olduğunu öne sürüyor. Özellikle ülkemiz gibi bir yerde, gülmenizi sağlaycak konu sıkıntısı çekmeyeceğinizi düşünüyorum.


Çise Ünlüer (3 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com