Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...
19/08/2011
Büyülü Bir Cennet: Bali
Öyle bir yer hayal edin ki güneşin doğuşunu seyredeceğiniz plajlardan dalış yapacağınız koylara, zevkle deneyeceğiniz çeşitli egzotik meyvelere, pirinç tarlalarına bakıp dinleneceğiniz ve sonsuz huzur sunan alanlarda tüm sıkıntılarınızı unutacağınız...
Bali Adası, dünyanın en büyük takımada devleti olan Endonezya’nın binlerce adasından sadece biri, ama öyle basite alınacak bir yer değil. İnsanı ilk görüşte kendine hayran bırakacak, insanların zulümüne uğramamış, yeryüzündeki tüm renklerin ahenginin izlenebileceği manzarası ve muhteşem doğasıyla insanı davet eden büyülü bir cennet.
Ama esas konumuz Endonezya’nın en büyük turizm kaynağı Bali’nin tatilcileri mıknatıs gibi çeken doğal güzellikleri, kilometrelerce uzanan enfes kumlu sahilleri, resim gibi pirinç terasları, 3000 metre yükseklikteki aktif yanardağı, krater gölleri ve egzotik yaban hayatı ile tropikal ormanları, denizi veya manzarası değil. Her ne kadar da dünyanın dört bir yanından gelen turistlere sunduğu gelişmiş olanakları ile farklı bir resim çizse de, Bali, özünden, geleneklerinden, göreneklerinden ve inançlarından ödün vermemiş bir yer. Adanın her sokağında görülen tapınaklar, heykel atölyeleri, binalar, yaşam tarzları ile bir kültür mozaiğini gözler önüne seriyor.
Batıda Java ve Lombok, doğuda diğer Lesser Sunda Adaları (Sumbawa, Flores, Sumba and Timor) ile komşu olan 4 milyon nüfuslu Bali’nin başkenti Denpasar'dır. Bu nüfusun yüzde doksan üç (93%)’ü Hindu, geri kalan kesimin çoğunluğu ise müslümandır. Dans, heykelcilik ve resim gibi sanat dalları ile harmanlaşmış Bali’nin para birimi Endonezya Rupiahı, resmi dili ise Bahaya Endonezyaca’dır, ancak İngilizce kullanarak anlaşmak da mümkün. Birkaç asır önce Bali ekonomisi genellikle tarım üzerine kurulmuş olsa da son zamanlarda turizm yüzde seksen (80%) ile adanın en büyük endüstrisi olarak yerini almıştır. Bu nedenden dolayı Bali bugün Endonezya'nın refah seviyesi en yüksek bölgelerinden biridir. Tabii bu “yüksek” refah seviyesi Endonezya genelinde yüksek olmakla birlikte, dünyadaki gelişmiş ülkelere kıyaslandığı zaman Bali vatandaşlarına iyi bir yaşam kalitesi için gereken tüm imkanları sunamayan fakir bir ülkedir.
Ama bu durum ada yerlilerinin ziyaretçilere olan tavrında herhangi bir olumsuzluğa neden olmamıştır. Tam aksine, Bali’nin insanları cana yakınlıkları ile bilinir. Adanın yemyeşil pirinç tarlalarını, mistik kültürünü, renkli törenlerini, egzotik doğasını ve yumuşak iklimini severek paylaşan yerliler, inançlarına uygun bir şekilde düzenledikleri kutsal tapınaklarına ve kutlamalara ziyaretçilerin girmesine izin veriyor. Zaten adaya ilk indiğiniz andan itibaren insanların cana yakınlığı göze çarpan etkenlerden biri.
Bali’nin tarihinden kısaca bahsedecek olursak, milattan önce 2000 yıllarında Tayvan'dan göç eden Avusturonezyalılar tarafından yerleşim birimi olarak kullanıldığından dolayı Bali halkı kültür ve dil yapısı açısından Filipinler ile benzerlikler gösterir. Zamanla kendi şeklini alan Bali kültürü, milattan sonra 1. yüzyıldan itibaren Hint ve Çin kültürlerinden önemli bir biçimde etkilendiği gibi, özellikle çok kapsamlı ve geniş bir din olan Hinduizm’in bölgedeki kültüre güçlü etkileri günümüze kadar gelmiştir. "Bali dwipa" (Bali Adası) ismi ilk kez milattan sonra 914 yılında yazılan kitabelerde "Walidwipa" olarak geçer. Subak adı verilen ve pirinç yetiştiricliğinde kullanılan kompleks sulama sistemi de bugün hala bazı dini ve kültürel geleneklerde izlerine rastlanılan bu dönemde geliştirilmiştir.
1343 yılında Bali'de sömürge kuran Hindu Majapahit İmparatorluğu’nun 15. yüzyılda düşüşe geçmeye başlamasıyla Endonezya'nın başkenti Jakarta'nın da üzerinde bulunduğu Java adasından Bali'ye göç başladı. Bu göçün çoğunluğunu entelektüeller, sanatçılar, din adamları ve müzisyenler oluşturduğundan bugün Ubud başta olmak üzere Bali’nin birçok yerinde sanatla uğraşan birçok insan bulunmaktadır.
Avrupalılar’ın Bali’ye gelmesiyle adadaki dengeler değişir. 1585 yılında bir Portekiz gemisinin Bali adasına varmasından sonra 1597 yılında Hollandalı kaşif Cornelis de Houtman Bali’ye ulaştı. Zamanla gelişen baskılar doğrultusunda, Hollanda sömürgesi 19. yüzyılda bütün Endonezya takımadalarını kontrolü altında tutuyordu. Hollanda'nın Bali üzerindeki ekonomik ve siyasi kontrolü ise 1840'larda adadaki farklı krallıkları birbirlerine düşürmek yoluyla güçlerini azaltma şeklinde başladı. 1890’lı yılların sonlarında adadaki krallıklar Hollanda sömürgesinin kışkırtması ve oyunlarıyla birbirleriyle savaşmaya yöneldi. İkinci Dünya Savaşı boyunca da Japonya tarafından işgal edilmesi ve daha sonra 1963 yılında Agung Yanardağı’nın patlamasıyla Bali halkı zorlu dönemler geçirdi.
Basit bir kıyas yapacak olursak, Avrupa’nın neresine gidersek gidelim, Doğu’nun o mistik duruşunu, tropik iklimini, gizemli doğasını bulmak imkansıza yakın. Ama tabii her ülkenin ziyaretçilerine sunduğu “güzellikler” farklı. Avrupa’nın çoğu yerinde gökdelenler arasında teknolojiye boğulabilir, gelişmiş yollarda konfolu bir şekilde seyahat edebiliriz. Ancak Bali bunlardan çok farklı maceralarla dolu. Gelişmiş ülkelerden nasibini almış insanlara geleneksel dansçıların bölgeye has gösterilerini izleme fırsatı sunan, tropik içkilerin tadına varırken, bir yandan güneşin üzerine doğduğu okyanusun mavisinin ihtişamında sıkıntıları unutturan gizemli bir yer Bali adası...
Çise Ünlüer (21 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com
12/08/2011
Slow Food: İyi, Temiz ve Adil
Bu durumda ilk akla gelen Fast Food türünde besinleri protesto eden bir hareket veya ağır ağır pişirilmiş bir yemeği, tadına vara vara, yavaş yavaş yemekten ibaret bir keyif anlayışı olsa da, Slow Food, uluslar ötesi endüstriyel Fast Food zincirlerine karşı çıkan gelip geçici “zevk” odaklı bir akımın çok daha ötesinde bir anlayış. Gelin daha yakından bakalım.
“Yavaş yavaş... keyifle ve tadına vararak... nereden, nasıl geldiğini, geçmişini bilerek, farkına vararak... keşfederek...”. Bu bilinç, dünyada hızla yayılan Slow Food yiyecek kültürünün tüm insanlara yaymak istediği felsefesinin bir parçası. Hareketi temsil eden sembol sürekli yiyerek ağır ağır ilerleyen ve bir anlamda insanoğlunun dünyadaki yolculuğunu temsil eden “salyangoz”. Salyangoz, attığı yavaş, temkinli ancak kararlı adımlarla cüssesinden beklenmeyecek mesafeler aşar, aynı zamanda geçtiği yerlerde iz bırakır. Buna benzer bir şekilde ilerleyen Slow Food hareketi de aynı sembolü salyangoz gibi, çıkış noktasından bugüne inanılmaz mesafeler kat etmiş, izini takip edenleri yanıltmamıştır.
Biraz detaya inecek olursak, 1986 yılında Amerikan fast-food zinciri McDonalds’ın Avrupa’nın en büyük fast-food restoranını İtalya’da Roma’nın en önemli ve tarihi meydanı olan İspanyol merdivenleri olarak bilinen yerde açmaya karar vermesiyle birlikte bir de bu yeni açacağı lokantada, menüsündeki yiyecekleri 2 dakikadan daha kısa sürede hazırlayıp müşterilerine servis edeceğine dair garanti vermesiyle dengeler değişir. Çünkü rahatlığıyla bilinen İtalyan toplumu, bu noktaya kadar yemek yemeyi bir zevk olarak gördüğü için, bu zevki aceleye getirmek isteyen Amerikan fast-food zinciri, toplumun alışkanlıklarına ters bir kavram teşkil eder. Bunun üzerine, Slow Food hareketi, Roma’da açılan batı tarzı fast-food restoranlarına karşı bir tepki olarak 1986 yılında İtalya’da Carlo Petrini tarafından başlatılır ve daha sonra 1995'te İsviçre'de, 1998'de Almanya'da ve 2000'de New York'ta kurulan ofisler sayesinde çok geçmeden uluslararası bir hareket halini alır. Günümüzde 45 ülkede 65 bin üyeye ulaşan Slow Food hareketinin sadece İtalya'da 35 bin üyesi bulunuyor.
Peki tam olarak nedir bu Slow Food hareketi? Ciddi anlamda bir insan hakları savunucusu olan hareketin merkezinde, toprağın sunduğu, insanoğlunun asırlar boyunca mükemmelleştirdiği lezzetlerin zevkine varmak, eşsiz lezzetlerin doya doya tadını çıkarmak geldiği gibi, hızlanan hayatı normal ritmine döndürerek yavaşlatmak hedeflerinden biridir. Büyüklerimizin büyük emekler sarfederek günümüze kadar getirdikleri geleneksel lezzetlerimizi hiçe sayarak tat zevkimizi basitleştiren, yerel lezzetlerin giderek yok olmasına neden olan, amacı sadece para kazanmak olduğu için bu yolda gözü dönmüş bir şekilde önüne çıkan tüm engelleri kültür ve geleneklerimizi hiçe sayarak yok eden fast food şirket zincirlerleriyle mücadele etkmek de Slow Food’un amaçları arasındadır.
Günlük hayatın yoğunluğunda çoğumuz bir fast-food jenerasyonuna dönüştüğümüzü ve arkamızdan da bu tür zararlı yiyeceklerin bağımlısı nesiller getirdiğimizi görmezlikten geliyoruz. Unutuyoruz ki gıda tüketiminde sadece doymak değil, lezzet almak da insan hakları arasında gelir. Buna paralel olarak, soframıza ulaşan her yiyeceğin arkadasındaki ütreticilerin haklarının korunması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi de ilgilenilmesi gereken unsurların başında gelir. Hareketi başlatan Carlo Petrini, yiyeceklerin iyi, lezzetli ve kaliteli olması kadar temiz ve adil olması gerektiğine dikkat çeken “Buono, Pulito e Giusto” (Türkçesi “İyi, Temiz ve Adil”) adlı kitabında, politika, ekonomi, jeo-poltika kadar tarih, sosyoloji, antropolojinin de tabağımıza koyduklarımızı yönlendirdiğine dikkat çekiyor.
Bu hafta özellikle bu konuya değinmemin nedeni, bu sıralar gündemde olan açlık çeken insanların sorunlarına dikkat çekmek, ve bu konuda çözüm üretmeye çalışan insanların gerçekleştirdiği çalışmaları dile getirmek istememdir.
Hepimiz çok iyi farkındayız ki insanoğlunun açgözlülüğü nedeniyle dünyada yüzbinlerce insan bugün açlıktan ölme tehdidi altında. Ancak bir diğer taraftan, bu rakamın nerdeyse iki katı sayıda insan Amerika başta gelmek üzere “gelişmiş” olarak nitelendirilen ülkelerde şişmanlık ve yanlış beslenmenin getirdiği hastalıklar yüzünden tedavi görüyor. Şu an nüfusu 7 milyara yakın olan dünyamızda nerdeyse 12 milyar insana yetecek kadar yiyecek üretiliyor olmasına rağmen eşit ve adil bir dağılım sağlanmadığından dolayı bir grup insan açlıktan ölürken, diğer bir yandan yiyecek israfının önüne geçilemiyor. Bu dengede devam ettikçe yaşanan açlık ve yoksulluk sorunlarının önüne yapılan geçici maddi yardımlarıyla geçemeyeceğimiz kesin. Her ne kadar da kendimizi iyi hissetmek adına Afrika için organize edilen yardım kampanyalarına katkıda bulunmaya çalışsak da, bu şekilde kalıcı ve sürdürülebilir bir ilerleme kaydetmemiz mümkün değil.
Ziyan edilen yiyecek miktarının önüne geçmek için tüketim alışkanlıklarımızın tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu anlayış doğrultusunda, bilginin esas olduğunu ve öncelikle değerlerimizi tanımamız ve tespit etmemiz gerektiğini savunan Slow Food ve benzeri hareketler, bilinçli bir mücadele için herkesi yüreği iyi, temiz ve adil insanlar olmaya çağırıyor. Hareketin başını çeken Carlo Petrini, gelecek nesillerin yemek alışkanlıklarının dünyanın geleceğini belirleyeceğine inanıyor ve bu nedenle çocukların eğitimine çok önem veriyor.
Peki Slow Food hareketinden nasıl yararlanabiliriz? İşte birkaç basit tavsiye: Öğrenci yaşı ne olursa olsun, tüm eğitim kurumlarının bahçelerinde ufak da olsa çocukların sebze meyve yetiştirmesini ve toprağı yaşayarak öğrenmesini sağlayacak kullanışlı alanlar oluşturulabilir. Yiyecek sektöründe çalışanlar yeni pişirme ve sunum teknikleri, hijyen ile ilgili hususlar ve gıdaların muhafaza ve taşmacılığı konusunda yeni usul ve yöntemler hakkında eğitilebilir. Geleceğimizi temsil eden genç nüfus sağlıklı ve geleneksel lezzetlerin ve kültürün korunmasını sağlayacak şekilde bilgilendirilebilir.
Doğdukları andan itibaren reklam bombardımanına uğrayan ve tüketim canavarlarına dönüşen çocuklarımızı üretici toplulukların sorunlarını paylaşan sorumlu bireyler haline getirmek ve geleneksel lezzetleri gelecek nesillere sağlıklı şekilde taşıyabilmek için gerekli altyapının oluşturulması gerekir. Bu yolda üreticilerden başlayarak gıda endüstrisinin tüm çalışanlarının ortak bir amaç için organize olması büyük önem taşır. Sağlıklı gıda olmadan, sağlıklı yemekten de bahsetmek mümkün olamayacağı gibi, bu doğrultuda yapılan çalışmaların teşvik edilmesi hepimizin yararına olacaktır.
Çise Ünlüer (14 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com
05/08/2011
Neden Kitap Okumuyoruz?
Ülkemize her yolculuk yaptığımda, saatlerce süren uçak yolculukları boyunca halkımızın çok büyük bir çoğunluğunun yanına bir kitap dahi almaması ve bu zamanı okumak veya çalışmak yerine boş oturarak geçirmesi görmezden gelemediğim bir konu! Ülkemizde sadece gençler değil yaşlılar da boş zamanlarında ne yazik ki kitap okumak gibi kişisel gelişimleri üzerinde olumlu etkileri olacak faaliyetlere yönelmek yerine tamamen zaman öldüren televizyon karşısında veya boş oturarak geçirmeyi tercih ediyor. Peki neden kitap okumuyoruz?
Bunun üç nedeni olabilir. Ya kitap okumayı sevmiyoruz, veya vaktimiz yok, ya da kitapları pahalı buluyoruz. Kıbrıs’ta (veya dünyanın herhangi bir yerinde) insanların kitap okumaya gerçekten vakti olmadığına kesinlikle inanmamakla birlikte, bunun sadece kişinin bu eksikliği üzerine daha iyi hissetmesi için kullandığı bir mazaret olduğunu düşünüyorum. Gelelim kitapların pahalı olmasına. Sürekli yeni kitap almak bazılarımızın bütçesini zorlayabilir ama ülkemizde faaliyet gösteren kütüphaneler ne güne duruyor? Eğer kütüphaneleri yeterli bulmuyorsak, çevremizde kitap okuyan arkadaşlarımızla elimizdeki kitapları okudukça değişerek, bir kitaptan birçok insanın yararlanmasını sağlayabiliriz. Başka bir değişle, insan istedikten sonra tüm engeller ortadan kalkar! Bu durumda neden kitap okumadığımız sorusunun cevabı ortada: Kitap okumayı sevmiyor, bunun yerine internet veya tv karşısında zaman öldürmeyi tercih ediyoruz.
Oku(ma)mak ülkemizin en büyük sorunu olmayı sürdürürken, kitap okumayan bir toplumun gerçeği her geçen gün daha da belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir kere pratik düşünmeye alışkın olan insanımız, bir şekilde kendisine yetecek derecede ve fazla kitap okumayı gerektirmeyen düşünme formatı buluyor. Gün geçtikçe değişen değerlerimizle paralel olarak şekillenen başarının ölçüsü, hayat mücadelesinin içinde gittikçe maddiyata bağlanıyor. Bu sisteme göre, eğitim ve kültür seviyesine bakılmadan, maddi kazanımı yüksek olan kişiler başarılı görülüyor.
Okumaya zaman ayıramadığımız için bilmediğimiz, bilmediğimiz için karar veremediğimiz, karar veremediğimiz için tecrübe etmekten başka seçeneğimiz kalmadığı ve tecrübe de büyük zaman aldığı için kitap okumak (veya yazmak) boş adam işine dönüşüverir gözümüzde. Oysa kitapların bize sunduğu bilgi, en kudretli güçtür. Gelişmiş ve düzgün sistemlerle çalışan ülkelerde yaşayan insanlar, mevki, makam ve saygınlıklarını sahip oldukları bilginin yardımıyla elde ederler. Ancak ülkemizde durum tam anlamıyla böyle olmadığından, insanlarımız gerçek ve kaliteli bilgiye gereken önemi göstermiyor.
Bilgi; öğrenilmiş, ezberlenmiş ve anlaşılmış veriler bütünüdür. Biz bu sunulan veriyi çok çeşitli kaynaklardan alabiliriz. Özellikle de internetten dediğinizi duyar gibiyim. Ancak kitapların sunduğu seçkin ve çeşitli bilgiyi her yerde bulmak mümkün değil. Kitap okuyanlar, kendini yenileyen, geliştiren, eleştiren, demokrasinin temel taşlarını oluşturan insanlar olarak, çevrelerinde yaşanan olayları değerlendirmekte zorlanmayan, genel kültürü geniş, akla ve mantığa dayalı olarak düşünen kişilerdir.
Yapılan bir araştırmaya göre, bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Alman 9, Fransız 7 kitap okuyor. Ülkemizde bu rakamın tam olarak kaç olduğunu bilmesek de kendimiz bir yılda okuduğumuz kitap sayısına göre hangi kategoriye yakın olduğumuzu anlayabiliriz. Yakın olduğumuz Türkiye'de ise durum pek iç açıcı değil: Burda da her 100 kişiden sadece 4’ü kitap okuyor! Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye'de ise bu rakam sadece yılda 8 bin ile 10 bin arasındadır.
Her ne kadar da iç karartıcı bir durum gibi görünse de, bu tehlikeli soruna farklı çözümler getirilebilir. “Bir toplumun kitap okuma alışkanlığı nasıl artar?” sorusundan yola çıkarak, her öğrencinin ilköğretim ve lise eğitimi boyunca toplam 500-1000 arası kitap okutulması sağlanmalıdır. Unutmamak gerekir ki ağaç yaş iken eğilir. Küçük yaştaki çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak önemlidir. Bu yolda alınacak başka bir önlem, kitap fiyatlarının makul düzeyde tutulmasıdır. Bu durum özellikle alım gücü düşük öğrenciler için büyük fark yaratacaktır. Yazılan kitaplarda kullanılan dilin mümkün olduğunca sade olmasına ve doğru kullanılmasına özen gösterilmeli, hiçbir kitap sadece belirli bir grup insana hitap etmemelidir.
Kitap okumaya özendirecek seminerler ve yarışmalar daha sık düzenlenmeli, mevcut kitap fuarları daha sık gerçekleştirilmelidir. Ülkemizde gezici kütüphanelerin sayısı arttırılmalı, halkımızın bu mekanları kullanması kolaylaştırılmalı, tüm kütüphaneler daha modernleştirilmeli ve ülke genelinde yayılmalıdır.
En basit şekliyle düşünecek olursak, yazarlar, kitaplar aracılığıyla yüz binlerce insana seslenir, yazarın düşünceleri kitaplar aracılığıyla ülkeden ülkeye yayılır. Bilgiler en uzak yerlere ulaşarak yazarla okuyucu arasında bir bağ kurulur ve bir yakınlık sağlanır. Kitaplar bize bilmediklerimizi öğretir, görmediğimiz yerleri tanıtır. Okuyan bir insanın doğruyu, güzeli, iyiyi, yararlıyı bulması daha kolay, hayatta aldığı kararlar daha sağlıklı olur. Kitaplar hayatı sevdirir, dünyaya daha açık görüşlü ve bir o kadar da bilinçli gözlerle bakmamızı mümkün kılar.
Kitap okuyanlar bilir, sıkıntımızı unutmak, donuk hayatımıza biraz renk, ışık vermek, daracık dünyamızda bulamadığımız şeyleri yaşamak için dönülecek en iyi dost kitaplardır. Okuyan kişi için kitabına ayırdığı vakitten daha dinlendirici bir yer yoktur. Beden eğitimi vücut için ne ise, okumak da beyin için odur. Kitap sevgisi sevgilerin en güzeli, en sonsuzudur. Uygarlığın temeli olan kitaplar olmadan yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır. Ülkemizde kitap okuyan insan sayısının hızla artması ve genelde bir "bilgi toplumu" haline gelmemiz hepimizin temennisi! Okumak, kendimizi daha iyi tanımamızı, kendimize ait olanın fark edilmesini mümkün kılar. İnsanın kendini tanıması, hayatını renklendir, etrafındakilerle olan temasının gücünü ve kalitesini arttırır.
Bir sonraki ilk boş vaktinizde eliniz bilgisyara ya da kumandaya uzanmadan bir düşünün. Okumaya ilginizi çeken eğlenceli bir kitapla başlayabilirsiniz. Bir kere tattınız mı bu zevkten vazgeçmek istemeyeceğinize garanti verebilirim.
Çise Ünlüer (7 Ağustos 2011)
ciseunluer@gmail.com
30/07/2011
Gösteriş Tüketimine Bağlı Yaşam Kalitesi
Geçtiğimiz hafta çevreye uyumlu yapılara giriş yapmıştık. Bu yapıların, arazi seçiminden başlayarak yaşam döngüsü çerçevesinde değerlendirildiği, bütüncül bir bakış açısıyla ve sosyal ve çevresel sorumluluk anlayışıyla tasarlandıklarından bahsetmiştik. Ekolojik mimari, pratik ve uygulamalı, işbirliği ve dayanışmaya bağlı bir noktadan hareket ettiğinden, ülkemizde yetişen çok sayıda mimar ve mühendisimizin, ülkemizin geleceğini kurarken bu temellere bağlı bir eğitimden yola çıkarak çevresel sorumululuk anlayışına sahip olmaları hepimizin dileği.
Dünyada yaşanmakta olan teknolojik ve ekonomik gelişmeler yüzünden hızla hepimizi ekseni altına alan küreselleşme süreci ve beraberinde gelen kentsel değişimin hepimizi etkilemekte olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Her ne kadar küçük olursa olsun, bu sürece kapılıp giden ülkemizde uygulanan politikalar plansız, yerleşim alt yapısız ve yaşam sürdüğümüz çevreler sağlıksız. Bu yolda bir çözüm olarak geliştirilen sürdürülebilir kentsel gelişme, doğru uygulandığı zaman hızla yaşanmakta olan kentsel değişim ve dönüşüm sürecinin olumsuz yansımalarının engelleyebilecek kapasitededir.
Herhangi bir çözüm yolunda atılacak ilk adım elimizdeki problemi belirlemektir. Gelin kişisel bir eleştirme yapalım. Yaşadığımız alanlarda kendi konforumuzu sağlamak adına yapmayacağımız şey yok! Bu yolda çevreye duyarlı yapıları göz ardı ediyoruz. Belki rahata olan düşkünlüğümüzden belki biraz tembellik, günün sonunda hepimizin tek bir ortak amacı var, o da “rahat yaşamak”. Kişiden kişiye biraz farklılık gösterse de, her Kıbrıs’lı hem kendinin hem de kendisinden sonra gelen çocuklarının “rahat” bir hayat sürmesi için elinden geleni yapar. Tabii bu amaca ulaşma yolunda herkes geniş alanlara yayılmış büyük evler, bir dokunuşla çalışan elektronik aletler, lüks arabalar hayal eder ve gerisini düşünmez...
Toplum içindeki konum, itibar ve duruşlar olarak tanımlanan sosyal statümüzün tüketim davranışlarımıza bağlantılı olduğunun tamamı ile farkında olarak hareket eden toplumumuz, ilkel kabilelerden beri süregelen bu alışkanlıkları devam ettirmekte kararlıdır. Günümüzde sahip olunan statüyü yükseltmek ve belli sosyal gruplara girebilmek için “gösteriş tüketimi” ilkeleri izlenmektedir. Adından da çok net anlaşılabileceği gibi, gösteriş tüketimi, pratik işlevlerinden çok sembolik işlevleri olan ürünlere yönelme eylemini açıklamak için kullanılır. Tabii bununla doğru orantılı olarak reklamlar da direk ürünlere değil, ürünlerin önerdikleri anlamlara ve yaşam tarzlarına dikkat çekerek tüketimi arttırma amacı güder. Bu noktada ürünler, insanların kendilerini gösterebilmelerinin ve önemli hissedebilmelerinin en kolay yolunun tüketim olduğu toplumlarda daha fazla tüketmenin bir aracı gibidirler.
19. yüzyılda "tüketimin sınıfsal farklılığını" ortaya koymak için "gösterişçi tüketim" kavramını inceleyen Amerikan ekonomist ve sosyolog Thorstein Veblen, her sınıfın gösteriş için tüketim yapmaktan kendini alamadığını öne sürdü. Veblen'in bu kavramla insanları tanıştırmasının üzerine yıllar geçmesine rağmen toplumda yer alan bizler, bir yandan üstün gördüğümüz gruptan kopmamak için aradaki farkları gidermeye çalışmanın yanında, bulunduğumuz grubun içerisinde göze çarpma ve üstün duruma gelme çabaları göstermeye devam ediyoruz. Kavramlar sözlüğünde; "Bir insanın toplumdaki statüsünü mevkiini ve maddi gücünü göstermeye yarayan ve belki de başkalarını kıskandırmaya sevk eden tüketim anlayışı" olarak ifade edilen gösteriş tüketimi, toplumdaki bireylerin birbirleriyle olan rekabetini gösterişe yönelik tüketimi kullanarak gösteriyor.
Gösteriş tüketimini daha iyi anlamak için uzaklara bakmaya gerek yok. Örneğin hepimizin çok iyi bildiği gibi gayet küçük bir ülkede yaşadığımızdan dolayı farklı noktalar arası mesafeler kısadır. Bu mesafeleri rahatlıkla küçük ve doğaya daha az zarar veren araçlarla aşabileceğimize rağmen, elimize geçen ilk fırsatta, sırf etrafımızdakilere daha iyi, daha “önemli” görünme isteğinin verdiği anlamsız çaba yüzünden mümkün olan en büyük ve gösterişli arabalara yöneliyoruz! Ama bilmiyoruz ki aslında “kaliteli yaşamak” bu değil! Son model pahalı arabalarımız var ama gidecek düzgün yollarımız yok! Yakalandığımız ciddi hastalıklarda bizimle yakından ilgilenecek, teknolojinin getirdiği tüm çözümleri sunacak ve içimiz rahat sevdiklerimizi teslim edebileceğimiz bir devlet hastanemiz yok! Rahatlıkla ulaşabileceğimiz bir yeşil alan, çalışma ortamlarında hak, fırsat ve cinset eşitliğimiz yok...
Dünya Sağlık Örgütü, İngilizce’de “quality of life” şeklinde geçen “yaşam kalitesi”ni “hedefleri, beklentileri, standartları, ilgileri ile bağlantılı olarak, kişilerin yaşadıkları kültür ve değer yargılarının bütünü içinde durumlarını algılama biçimi” olarak tanımlar. Bir diğer ifadeyle; yaşam kalitesi, kişinin içinde yaşadığı sosyokültürel ortamda kendi sağlığını öznel olarak algılayışını tanımlamaktadır. Yani bu kavram tıp teknikleri, laboratuar işlemleriyle ölçülen bir nicelik değil, sübjektif olarak yaşatılan bir niteliktir ve aslında pahalı zevklerle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Esas amaç, kişilerin kendi fiziksel, psikolojik ve sosyal işlevlerinden ne ölçüde memnun olduklarının ve yaşamlarının bu yönleri ile ilgili özelliklerin varlığı veya yokluğunun ne ölçüde onları rahatsız ettiğinin saptanmasıdır.
Biz her ne kadar önemli olanın doğayı tahrip edip kaynakları tüketmek, işsizlik, eğitim, sağlık, ve sosyal güvenlik gibi varlığımızı tehdit eden unsurlar değil de başkalarına kendimizi kanıtlamak olduğunu düşünerek büyük evler ve lüks arabalara yönelelim, yaşam kalitesini belirleyen “sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma”, “yeterli beslenme ve korunma”, “sağlıklı bir çevre”, “hak, fırsat ve cinsiyet eşitliği”, “günlük yaşama katılma”, ve “saygınlık ve güvenlik” gibi her biri önemli olan bileşenlerdir. Ve bu bileşenlerden herhangi birinin eksikliği, kaliteli yaşam standartlarına vurulmuş bir damgadır.
Esas konumuza geri dönecek olursak, insanlık olarak toplum ve doğaya karşı sorumluluk ve görevlerimizi yerine getirirken çevreye duyarlı yapıları göz ardı ediyoruz. Herkesin büyük bir evde yaşaması ya da bir dokunuşumuzla çalışan aletlerin enerjisinin hangi kaynaklardan elde edildiğini düşünmeden bilinçsizce yaşaması gerekmiyor! Günlük hayatımız süresince düşünmeden gerçekleştirdiğimiz tüm hareketlerin geleceğimizi şekillendirdiğini bir saniye bile aklımızdan çıkarmadan, bizden sonraki nesillere hak ettikleri geleceği sunmak için gereken duyarlılığı göstermeliyiz.
Çise Ünlüer (31 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com
23/07/2011
Doğal Yapılar
"Bir ev düşünün yaşayan, nefes alan… öyle bir ev ki, iklimlere göre kendi doğal ısısını muhafaza eden, suyunu toplayan, atıklarını yöneten, enerjisini üreten, becerikli eller ve doğal malzemelerle, içinde yaşayanların sağlığı ve refahı için sevgiyle yapılmış bir ev…"
Bu sözler ekolojik mimari ve doğal yapılarla ilgili uygulamalı atölye çalışmaları gerçekleştiren Ekolojik Mimari ve Doğal Yapılar Atölyesi'ne ait. Atölye çalışmasının amacı, inşaat sektöründe kullanılan kaynakların çıkarımı, ve yapı malzemelerinin üretimi, nakliyesi ve uygulanmasından kaynaklanan ekosistemlerin uğradığı ciddi yıkıma dikkat çekmek. Günümüzde sürekli gelişen farklı teknolojiler sayesinde birbirinden güzel ve göz kamaştırıcı binalar inşa edilirken kullanılan kaynakların hiç bitmeyecekmiş gibi harcanması birçoğumuzu rahatsız ediyor. Bunun yanında fosil yakıt kullanılarak yüksek enerji talep eden üretim süreçleri sonrası elde edilen ürünleri tercih ederek, birbirinden zararlı sera gazlarının atmosfere salımını ve bununla birlikte gelen kaçınılmaz iklim değişikliğini desteklemiş oluyoruz.
Dünyanın dört bir yanında gerçekleşen projelerde en yüksek talebi gören inşaat malzemesinin çimento olduğunu biliyor musunuz? Peki çimento üretiminin ve nakliyesinin dünyadaki toplam antropojenik (insan kaynaklı) karbondioksit salımının yaklaşık yüzde on (10%)’una neden olduğunu duydunuz mu? Bu yüksek miktarlara bir de yapı malzemelerinde farklı nedenlerden dolayı kullanılan toksik kimyasalları ekleycek olursak, inşaat sektörünün geleceğimizi kurmaktan çok yok ettiğini düşünebiliriz.
Ancak henüz ümitsizliğe kapılmanın zamanı değil! Bilinçsizce yapılan inşaatların doğaya verdikleri zararı ortadan kaldırmak için sunulan bir alternatif olan “ekolojik” yapılar, içerilerinde yaşayacak canlıların doğal ışık, su, gıda, sağlıklı solunum, ve estetik gibi temel ihtiyaçlarını verimli ve üretken doğal bir ekosistem gibi, döngüsel ve sürdürülebilir bir şekilde bütüncül olarak karşılayabilecek şekilde tasarlanır. Ekolojik yapılar, kil, kum, ahşap, taş, bambu, ve saman gibi sadece doğal malzemeler kullanarak elde edilir. Bu yapılar, içerilerinde yaşayanların enerji ihtiyaçlarını mümkün oldukça azaltmakla birlikte, ihtiyaç duydukları enerjiyi güneş veya rüzgar gibi tamamen yenilenebilir kaynaklardan sağladıklarından, bu alanda karbon salınımına neden olmazlar.
Ülkemiz bu alanda gelişmiş ülkelere kıyaslandığı zaman arkadan gelse de, dünyada sürdürülebilir yaşam ve ekoloji bilinci geliştikçe insanlar ellerindeki bilgi ve değerlerin farkına vararak permakültür gibi doğayla birlikte çalışan sistemleri desteklemeye başladı. Sağlıklı ve estetik yaşama hakkımızı yeniden kazanmak adına tasarlanan ve “sürdürülebilir”, “ekolojik”, “yeşil”, ve “çevre dostu” gibi pek çok isim altında karşımıza çıkan çevreye uyumlu yapılar, yapının arazi seçiminden başlayarak yaşam döngüsü çerçevesinde değerlendirildiği bütüncül bir bakış açısıyla ve sosyal ve çevresel sorumluluk anlayışıyla tasarlanırlar. Dünyada ciddi bir harekete dönüşmüş olan ekolojik mimari ve doğal yapılar, iklim verilerine ve bulundukları yere özgü koşullara uygun olmakla birlikte, duyulan ihtiyaç kadar tüketerek yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanırlar. Bununla birlikte, doğal ve atık üretmeyen malzemelerin kullanımını teşvik eden ekolojik yapılar, ekosistemlere duyarlıdırlar.
Ülkemizde gerçekleştirilebilecek bilgilendirme programları sayesinde halkımız yeşil binaların tam olarak ne olduğunu, neden önemli olduğunu ve bu yapılardan nasıl yararlanılabileceğini öğrenebilir. Dünyada yaygın olarak kullanılan değerlendirme sistemleri kriterleri hakkında bilgi edinerek yetiştirilecek uzmanlar aracılığıyla, ülkemizdeki tüm yapıların bu bilgiler ışığında belirlenen kriterlere uygun olarak yenilenmesi ve yeni yapılacak olan binaların bu kriterlere göre inşaa edilmesi sağlanabilir.
Çise Ünlüer (24 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com
16/07/2011
Zehirli Maddelere Son
Zevkli bir zaman geçirmek için yapabileceğimiz o kadar çok farklı aktivite varken kimse ev temizlemek, ovmak veya yıkamak istemez! Başarılı bir reklamcılık sayesinde temizlik ürünleri üzerine yoğunlaşan üreticiler bizi öyle bir inandırmışlar ki hepimiz evlerimizin "tertemiz", "dezenfekte edilmiş", ve "100% mikropsuz" olması gerektiğini ve bunu elde etmek için gereken ürünlere muhtaç olduğumuzu düşünüyoruz. Oysa çevre ve sağlığımız için son derece zararlı temizlik maddeleri yerine ev temizliği konusunda çevreye karşı duyarlı pek çok farklı seçenek bulunuyor. Bu ürünlerin çoğu modern ve sentetik karışımların doğal döngüye saygı ön planda tutularak hazırlanmış versiyonları.
Tuvalet ve fırını temizlemek için asit, çamaşırlarımızı beyazlatmak için klor ve yalnızca evlerimizi temiz tutmak için farklı türlerde zehirli kimyasal maddelere başvuruyoruz. Günlük yaşamda kullandığımız ürünlerin binlerce farklı kimyasal maddeleri içerdiklerini biliyor muydunuz? Peki birçoğunun yeterince test edilmeden ve insan sağlığı üzerindeki etkileri bilinmeden piyasaya sürüldüğünü?
Temizlik boyunca kullandığımız ürünlerin büyük kısmı doğrudan kanalizasyona akıp bu yolla su sistemlerimize karışıyor. Zamanla bu kimyasallar su veya benzeri kullanımlar sayesinde bize geri dönüp vücudumuzda depolanıyor ve zehir miktarı arttıkça farklı alerjiler, karaciğer sorunları, ve lenf kanseri gibi çeşitli sağlık sorunlarına neden oluyor. Raflarda boyalar, fırın temizleyiciler, dezenfektanlar, ve mobilya parlatıcıları şeklinde hayatı kolaylaştırma yolunda gayet kullanışlı görünen tüm sprey ürünler, kullanıldıkları andan itibaren soluyacağımız havanın bir parçası olarak sadece toprağı ve su kaynaklarını değil teneffüs ettiğimiz havayı da tehdit ediyor.
Değişim ilk başlarda kolay görünmese de uzun vadeli düşünülmesi gereken bir adımdır. Zehirli maddeler içermeyen doğal temizlik ürünlerini kullanmak içme suyu ve dolayısı ile insan sağlığı üzerinde olumlu etkilere sahiptir. Örneğin çamaşır sodası diye bilinen sodyum karbonat, çok az miktarda yakıcı olup, katı ve sıvı yağlar, kir ve pek çok petrol ürününün etkin temizleyicisidir. Aynı zamanda su yumuşatıcı ve sabun köpürtücü özellikleri de bulunur. Ama en önemlisi, zararlı kimyasal dumanlara neden olmaz.
Meyve ya da tahılların fermantasyonuyla elde edilen sirke sıvısı, asitli içeriği sayesinde mikropları öldürmekle kalmaz, bizi zehirlemeden yağ içeren kirleri parçalar. Buna benzer bir örnek olan sodyum bikarbonat, sahip olduğu beyazlatıcı ve koku giderici özellikleri yüzünden tercih edilmelidir. Arapsabunu gibi bitkisel yağ tabanlı sıvı sabunlar hayvan yağı içeren ya da petron tabanlı sabunlara tercih edilmelidir.
Evlerimizde sık sık kullandığımız çok amaçlı temizleyicilerin birçoğu amonyak ve klor içermekle birlikte, birlikte kullanıldıklarında ölümcül amonyumklorür gazını oluştururlar. Amonyak akciğerlerimiz için tehlike oluştururken, klorla karıştırıldığında kansere yol açan bileşikler oluşturabiliyor. Bu tür ürünlerin yerine iki tatlı kaşığı boraks ve 1 tatlı kaşığı bitkisel kaynaklı sıvı sabunu 1 litre sıcak suya karıştırarak, veya yarım bardak çamaşır sodasını bir kova suya katarak evimizin farklı noktalarını güvenle temizleyebiliriz. Özellikle yağ lekelerini çıkarmak için, ilk karışıma bir çorba kaşığı sirke veya limon suyu ilave etmek yeterlidir.
Ovarak temizlemek için kullanılan tozların çoğu beyazlatıcı ve leke çıkarıcı etkisi olan klorlu çamaşır suyu içerir. Klor, toz halinde suya karıştığında insan organları için zararlı olan tehlikeli klor gazı meydana gelir. Bu nedenle, klor, tuvalet temizleyicilerinde bulunan amonyak gibi maddelerle karıştırlmamalıdır. Temizlik amaçlı kullandığımız tozlar, deterjana ek olarak, kanserojen asbest ile kirlenmiş olma olasılığı olan hidratlı doğal magnezyum içerirler. Tüm bu tehlikeleri ortadan kaldıran karbonat ve boraks karışımı banyo temizliğini sağlamak için kullanılabilir. Buna benzer başka bir opsiyon olan sirke ve su karışımını kullanarak nemlendirilmiş sünger ile gereken yerlerin temiziğini kendi sağlığımızdan ödün vermeden sağlayabiliriz.
Çise Ünlüer (17 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com
09/07/2011
Neden Organik?
Günümüzde insan sağlığı açısından önemi iyi bilindiği halde günlük hayatta ihmal edilen konulardan biri beslenme. Çoğumuz, yoğun yaşam koşullarının bir getirisi olarak hızlı öğünler atıştırarak günü geçirdiğimiz için gerekli vitamin ve minerallerden mahrum kalıyor, artan kilo sorununlarıyla başa çıkmaya çalışıyoruz.
Dünya nüfusu hızla arttıkça, insanların hayatlarını sürdürmek için ihtiyaç duydukları gıda talebi de artmaktadır. Kontolsuz bir şekilde artan bu talebi karşılamak için, daha hızlı gıda üretimi sağlayan yöntemler geliştirilmiştir. Bu yeniliklerin bir parçası olarak, gıda üretiminde verimi arttırmak amacıyla birtakım hormonlar, gübreler ve benzeri maddeler kullanılmaya başlanmıştır.
Bunları yetmezmiş gibi, aralarında böcek öldürücüleri de içeren zirai ilaçlar kaliteli üretim yapmak amacıyla besin zincirimize girmiştir. Artan insan sayısı için daha yüksek miktarda kaliteli gıda üretmek, gıda çeşitliliği sağlamak, ve yiyeceklerin raf ömürlerini uzatmak hedefinden yola çıkarak gıda katkı maddelerinin kullanımı yaygınlaşmıştır. Bu maddelerin insan vücuduna verdikleri zararlar günümüzde bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Peki çözüm nedir? Sadece iki kelime: Organik tarım!
Bu hafta organik besinlerin tam olarak ne olduklarına ve insan sağlığı üzerindeki faydalarına değineceğiz. İlk defa 1517 yılında kullanılan “organik” terimi, daha sonra 1869 yılında “organik besin” şeklinde hayatımıza girmiştir. Günümüzde organik beslenme lüks olmaktan öte sağlıklı yaşam ve sürdürülebilir çevre için olmazsa olmaz bir gereksinim haline gelmiştir.
Peki organik besin tam olarak ne anlama gelmektedir? “Organik besin”, kimyasal maddeler, hormonlar, antibiyotikler ve tarım ilacına maruz kalmadan hayvan ya da bitki kökenli canlı organizmalardan elde edilen yiyeceklere verilen isimdir. Bir diğer deyişle, doğal olarak elde edilmiş tohumlarla kimyasal kullanmaksızın gübreleme ve kontrolü yapılan topraklardan elde edilen tarımsal gıdalar organik sınıfına girer.
Basit bir kıyaslama yapacak olursak, doğal tarım yöntemleri genelde daha çok iş yükü gerektirir ama çevreye ve sağlığımıza daha az zarar verir. Geleneksel, bir başka değişle “organik olmayan” hasat, ürünlerin üzerine direk olarak sıkılan ya da toprağa enjekte edilen yoğun miktarda kimyasal madde ve gübreleme gerektirdirdiğinden daha hızlı gerçekleştiği gibi kısa zamanda daha çok miktarda, dayanıklı ürünlerin yetişmesini sağlar. Ama önceliklerinin farkında olan her insan bilir ki, bir gıdanın organik olanlarına göre daha ucuz veya dayanıklı olması kesinlikle cezbedici olmamalıdır!
Organik bir beslenme tarzı benimsemek, insana genel olarak basit, sağlıklı ve doğaya yakın bir organik yaşam tarzı sunar. Organik ürünleri tüketmenin faydaları saymakla bitmez. Özellikle ülkemizde sürekli sayısı artan kanser vakalarına karşılık olarak kimyasal madde içermeyen bitki ve besinlerden oluşan organik yiyecekler bu konuda iddialı bir çözüm teşgil eder.
Her ne kadar da yetiştirilişleri zor olsa da, organik besinler doğal sürdürebilir tarım olanağı sunduklarından toprağın yapısını bozmaz, organik gübreleme yoluyla ürün rotasyonuna elverir ve doğal yaşam döngüsüne asla zarar vermezler. Unutmamak gerekir ki, ürün rotasyonu, dikkatli hasat, yerel çevreyi özümseme ve organik gübreleme yöntemleriyle yerel ekolojiyi geliştiren organik tarım, aslında sürdürülebilir bir ekonomik modeldir.
Organik tarım, bu alanda çalışan işçilerinin sağlık güvenlikleri bakımından da avantajlıdır çünkü organik olmayan ürünleri hasat eden işçiler direk olarak tarımsal kimyasallara maruz kalır. Bu durum, deride kızarıklık, akciğerlerin tahribi ve bir çok bilinen kanser türü gibi hastalıklara yol açarken, organik tarımla uğraşan işçilerin bu gibi endişeleri yoktur. Bunlara ek olarak organik tarım, hava, su ve toprak kirliliğine neden olacak maddelerden kaçınır; atıkların yok edilmesi ve kimyasal üretimine asla katkıda bulunmaz.
Günümüzde kanserojen olduğu bilinen 71 farklı tarım ilacı bugün besin ürünlerine sıkılıyor! Uluslararası İşverme Kurumu’ndan alınan bilgiye göre, 1997 yılında yapılan bir araştırmaya göre, tarım sektöründeki meslek yaralanmalarının yüzde on dört (14%)’ü , ve ölümlerin yüzde on (10%)’u tarım ilaçlarından kaynaklanıyor. Birleşik Devletler Genel Finans Ofisi’ne göre ise ithal edilen mevye ve sebzelerin sadece yüzde bir (1%)’i Besin ve İlaç Yönetimi tarafından yasadışı tarım ilacı kullanımı konusunda test ediliyor. Bu istatistiklerin ne kadar korkutucu oldukları açıkça ortada!
Gerçek şu ki, teknolojinin tarlalarda hakimiyeti ele alması ile artık besinlerin içinde bize ve doğaya kalıcı zarar verecek katkı maddeleri mevcut! Buna karışı geliştirilen en etkili yöntem ise organik tarım. İhtiyacımız olan vitamin ve mineraller ise organik beslenme yöntemi ile gayet rahatça alınabilir. Organik ürünleri tercih etmeyerek sadece kendimizi değil, tüm varlığımızı borçlu olduğumuz gezegenimizi de riske atıyoruz! Organik besinleri günlük bir şekilde tüketmek, uzun ve sağlıklı bir yaşam sürme ihtimalimizi arttıracaktır. Unutmamalıyız ki, devamlı bir şekilde tüketilen kimyasal içerikli yiyeceklerin neden olabileceği olası bir hastalığın tedavisi, bugün organik olmayan yiyecekler yerine organikleri tercih ederek harcayacağımız herhangi bir fiyat farkından çok daha pahalı ve eziyetli olacaktır!
Çise Ünlüer (10 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com
02/07/2011
Yeşil Yeme Alışkanlıkları
Yeşil yeme alışkanlıkları hakkında ne kadar bilginiz var? Düşünülenin aksine, yeşil yeme alışkanlıkları, sadece sebze ağırlıklı beslenmeyi içermiyor. Yeşil yemek alışkanlıkları benimsemek, genel olarak bu alanda çıkarılan atık miktarını azaltmak, ve ihtiyaç duyulan enerji miktarını en aza indirerek çevreye olan zararların mümkün oldukça ortadan kaldırılması anlamına geliyor.
Her gün az az almak yerine toplu bir alışveriş yapmak kullandığımız paketlemeden dolayı çıkan atık miktarını azaltmakla kalmaz, toplu bir alışverişten sonra markete daha az sıklıkta uğrama ihtiyacı duyacağımızdan yakıt ve zaman tasarrufu da yapmamıza yardımcı olur.
Seçtiğimiz ürünler arasında en az malzeme kullanılarak paketlenmiş olanları veya paketlerinin büyük bir çoğunluğunun geri dönüşümlü malzemeden sağlanmış ürünleri tercih edebiliriz. Her ne kadar da doğada çözünebilir oldukarı iddia edilse de, bunun çoğu zaman bir pazarlama tekniğinden ileri gitmeyen bir yanıltma olduğunu unutmayarak, çirkin bir görüntü oluşturan plastik poşetler yerine tekrardan kullanılabilen bez torbaları tercih etmeliyiz.
Günümüzde marketlerde satılan şişe sularının, tamamı ile doğaya zarar vermek ve insanların haksız yere parasını almaktan başka birşey olmadığını unutmayınız! Bunun önüne geçmek için evde muslukların ucuna takılacak filtreleri kullanarak kendi suyumuzu arıtabilir, tekrar tekrar kullanabileceğimiz bir şişeyle bu ihtiyacımızı karşılayabiliriz.
Kağıt mendiller yerine bezden yapılmış olanları tercih etmek doğaya verilen zararı azaltacaktır. Evde kullandığımız plastik yiyecek saklama kaplarını cam olanları ile değiştirmek sağlığımız açısından önemlidir çünkü cam, plastikte olduğu gibi insan sağlığına zarar veren kimyasalları içermediği gibi, bir ömür güvenle kullanılabilecek bir maddedir.
Mutfakta kullandığımız temizlik ürünlerinin bizi zehirlediklerinin farkında mıyız? Bu ürünlerin içerdikleri kimyasallar yiyeceklere temas ederek vücudumuza giriyor ve tahmin edebileceğimizden çok tahribata neden oluyor. Bu zararı önlemek için temizlik amaçlı kullanacağımız ürünleri kendimiz kolayca üretebiliriz. Bunun için limon suyu ve sirke gibi hepimizin evinde bulunan basit birkaç ürün yeterli!
Yediklerimizi yakmak için ille de pahalı spor salonlarına üye olmak ve saatlerce kapalı bir ortamda ter dökmeye gerek yok. Bunun yerine çok daha zevkli ve bir o kadar da sağlıklı kilo verme yöntemleri var ki! Örneğin, düzenli bir uyku düzeni benimseyerek kilo verebileceğimizi biliyor muydunuz? Dinlenme sırasında sistemlerimiz dengeye sokularak gün boyunca oluşan arızalar tamir edildiğinden, kilo alımına neden olan hormonal dengesizlikler de ortadan kaldırılıyor.
Aktif kalmanın bir başka yolu gönüllü olarak aktivitelere katılmak. Örneğin kumsallarımızın temiz kalması için çalışmalar düzenleyebilir, yaşlılar evlerini ziyaret ederek hem güzel bir deneyim yaşamış olur hem başkalarını da sevindiririz. Başkaları için zaman ve enerji harcamamızı gerektiren aktiviteler sonunda tüm emeğimiz bize başkaları için güzel birşeyler yapmanın verdiği mutluluk ve kaybolan kilolar olarak geri dönecektir.
Peki, baharatlar sayesinde sağlıklı bir şekilde kilo verilebildiğini duydunuz mu? Evde pişirdiğimiz yemeğe biraz sarmısak ve karabiber ekleyerek sadece yemeklerimizi lezzetlendirilmiş olmaz, aynı anda daha az kilo alırız. Soğan, sarmısak ve acı biber gibi baharatlar koku ve tat açısından zengin oldukları için daha erken doyurur ve böylece daha az yeme ihtiyacı duymamızı sağlar.
Doğru nefes almanın sağlığımız üzerindeki olumlu etkilerinden daha önce bahsetmiştik. Derin bir şekilde diyaframımızı kullanarak alınan nefes, kan basıncını düzenleyip kaslarımıza daha fazla oksijen taşımasının yanında, karın kaslarını daha çok çalıştırararak kalori yakımına neden olduğundan tercih edilmelidir.
Kilo vermek için bahsettiğimiz bütün bu eğlenceli yöntemlerin arasında kuşkusuz en kolayı ve bir o kadar da zevklisi gülmek! Sinir sistemimizi düzenleyen, bağışıklık sistemimizi güçlendiren, ve kalori yakmamızı sağlayan gülme eyleminin önemi o kadar büyük ki, gerçekten hafife alınmaması gerekiyor. Yapılan çalışmalar, günde içten atılan 5 dakikalık bir kahkahanın 10 dakika kürek çekmeye eşdeğer olduğunu öne sürüyor. Özellikle ülkemiz gibi bir yerde, gülmenizi sağlaycak konu sıkıntısı çekmeyeceğinizi düşünüyorum.
Çise Ünlüer (3 Temmuz 2011)
ciseunluer@gmail.com
25/06/2011
Küresel Isınma Geliyorum Demez
Belli bir düzen ve belki biraz da monotonlukla geçen günlük hayatımızda çoğumuz küresel ısınmanın dünya üzerindeki varlığımızı ne kadar yakından etkilediğini ve belki de tahmin edebileceğimizden çok daha yakın bir süre içinde sonumuzu getirebileceğini düşünmeyiz. Ancak yakından bakılacak olursa durum çok farklıdır.
Güney Kutbu ve Grönland'da yapılan ölçümlere göre erimesi son 20 yıl içinde giderek hızlanan buzulların yakın gelecekte deniz seviyesindeki artışın baş nedeni olması kaçınılmaz olacak. Özellikle iklim modelleri ve uyduların gönderdiği verilerden yararlanan bilim adamları, kutuplarda giderek eriyen buz tabakasının her yıl deniz seviyesinde 1.3 milimetrelik bir artışa neden olduğunu öne sürüyor. Bu olayın boyutu, eğer hemen önlem alınmazsa, geleceğin hiç de parlak olmadığının iyi bir göstergesi.
Bu noktada dikkatimizi çekmesi gereken en önemli nokta buz tabakasındaki kaybın iklim modellerinde öngörülenden daha hızlı gerçekleşiyor olması ve erimenin 2050 yılına kadar devam etmesi ile dünyanın deniz seviyesine 15 santimetre eklemiş olacağıdır. Su seviyelerinin bu şekilde hızla artması, en başta bizim gibi ada ülkelerini ve Bangladeş gibi sığ sahiller boyunca büyük nüfuslar barındıran ülkelerin geleceğini tehdit ediyor.
Bulunduğu konumdan dolayı Akdeniz’deki deniz seviyesindeki herhangi bir artış, Kıbrıs adasını yakından ilgilendiriyor. Bundandır ki, 20. yüzyılda, Akdeniz'in deniz seviyesinde ani bir artış görülerek 19. yüzyıla göre 20 santimetre yükselmiş olması ve 21. yüzyılda 35 santimetre daha yükselmesinin beklenmesi, istesek de istemesek de bizim de bu sorunla ne kadar yakından ilgilenmemiz gerektiğini kanıtlıyor. Artan deniz seviyesine ek olarak, son yıllarda Akdeniz’deki diğer değişiklikler arasında deniz sıcaklığının ortalama 0.8 derece artması ve tuzluluk oranının yükselmesi gibi denizdeki canlı yaşamını tehlikeye atan değişiklikler meydana geliyor.
Buzulların erimesinin bu hızla sürmesi halinde, dünya üzerindeki bir çok dağ buzulunun bu yüzyılın sonunda ortadan kaybolması ve milyonlarca insanın içme suyu, tarım, endüstri ve enerji üretimi konularında doğrudan veya dolaylı olarak bağımlı oldukları doğal su kaynaklarına zarar vermesi bekleniyor.
Fosil kökenli yakıtların kullanımındaki artışla paralel olarak artan ve dünya üzerindeki tüm canlıların yaşamını etkileyen kürsel ısınmanın bir diğer getirisi yağmur ve kar yağışlarındaki artan şiddet. 1950’li yıllara kıyaslandığı zaman, 1990’lı yıllarda yüzde yedi (7%) oranında gözlemlenen yağış oranlarındaki artış, dünyanın birçok yerinde sel felaketlerine neden olmaktadır.
Her durumda olduğu gibi, iklim değişikliğine bağlı artacak olan göç oranlarını kontrol altına alacak uluslararası bir yönetmeliğin bulunmaması, ileride yaşanacak olan plansız nüfus artışlarının önüne geçmeyi daha da zorlaştıracak. Bu alanda ülkelerin biraraya gelerek bir işbirliği mekanizması oluşturması ve özellikle büyük kıyı kentlerinde göçlerin kontrol altına alınması gerekiyor. Sadece 2010 yılında Malezya, Pakistan, Çin Halk Cumhuriyeti, Filipinler ve Sri Lanka başta olmak üzere birçok Asya ülkesinde yaşanan doğal felaketlerin milyonlarca insanı geçici ya da kalıcı göçlere zorladığı ve kırsal bölgelerden şehirlere kaçan insanların bu şehirlerde ciddi altyapı problemlerine yol açtığı göz önüne alınacak olursa; tayfunlar, hortumlar, seller ve kuraklık yüzünden göç edenlerin sayısının sürekli artacağına kesin gözle bakılmalıdır.
Amacımız hiçbir zaman korkutmak değil, tam aksine, toplum içinde farkındalığı arttırmak ve böylece korkuya yer verebilecek olayların meydana gelmesini önceden engellemek. Dünya kimsenin etrafında dönmediği gibi, Kıbrıs’ın da etrafında dönmez. Bunun için, kendi iç sorunlarımızın yanında hiç kaldığı doğal felaketler karşısında insan hayatının devamının tek yolu bilinçlenme ve bu olaylarla yüzleşilmesi durumunda doğru adımları atarak hazırlanmaktır. Başka ülkelerin yaşadıklarını örnek alarak etrafımızda bizi bekleyen sorunları belirlemek ve bunların meydana gelmesini önlemek için atılacak her adım, her ne kadar küçük olursa olsun, hayatta kalma şansımızı arttıracak, bizden sonraki nesillere yaşanılacak bir dünya bırakma yolunda etkili olacaktır.
Çise Ünlüer (26 Haziran 2011)
ciseunluer@gmail.com
18/06/2011
Doğru Nefes Almak
Dikkat ederseniz masa başında çalışan kişiler, genellikle yorgunluktan, uykusuzluktan, ve bunlara bağlı halsizlikten şikayet eder. Böyle bir çalışma ortamı, beraberinde dalgın ve sinirli insanları getirir. Bunun esas sebebi, kişiden kişiye farklılık gösterse de, genelde beyne giden oksijen azlığıdır.
Günlük hayatta üzerine hiç düşünmeden gerçekleştirdiğimiz bir eylem: nefes alıp verme. İnsanın hayatta kalmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri olan solunum, gerçekleştirmeden günlerce yaşayabileceğimiz yemek yeme veya su içme gibi gereksinimlerle bile kıyaslanınca çok daha kritik bir pozisyonda. Bugüne kadar yiyeceklerin sağlık üzerindeki etkilerinden sudaki ayak izimize kadar birçok konuya değinmiş olsak da, doğru nefes alma üzerine hiçbir bilgimiz olmaması bu alandaki eksikliğin varlığı için iyi bir kanıt.
Nefesimiz fazla sık ve fazla sığ olduğunda yeterince oksijen almıyor, yeterince karbon dioksit vermiyoruz. Sonuç olarak vücutlarımız oksijene aç ve fazla toksinle yüklü kalmaktadır. Vücuttaki her hücrenin oksijene ihtiyacı vardır ve canlılık seviyemiz tüm hücrelerimizin sağlıklı olmalarıyla doğrudan ilişkilidir. Birçoğumuzun soluk alışverişi yüzeysel ve çabuk olduğu için akciğerler tam kapasitesiyle kullanılamamaktadır. Yüzeysel solunum, beden hücrelerinin oksijenden mahrum olmasına ve akciğerlerin solunum sırasında ortaya çıkan toksinlerden arındırılamamasına yol açar.
Böyle bir solunum sürecinde diyafram hareketsiz kaldığından böbrekler, bağırsaklar ve tüm vücut sistemi pasifleşir. Yetersiz ve düzensiz alınan nefes organlarımıza oksijen taşınmasına yardımcı olan kalbimizi sıkıntıya düşürerek kalp krizi geçirme olasılığımızı arttırır. Düzgün nefes alınmaması, kan basıncının yükselmesiyle kanser, ani sancılar, astım, ve konuşma problemleri gibi problemlere neden de olabilir. Bu nedenden dolayı, doğru ve kontrollü nefes alıp vermenin, kalbin ritminin düzelmesiyle kan basıncının düşmesi, kan dolaşımının hızlanması, sindirimin kolaylaşması, stresle daha kolay başa çıkabilme, anti-depresan ilaçlara bağımlılığı ve uyku düzensizliğini ortadan kaldırma gibi düşünebileceğimizden çok faydası vardır.
Tüm bunları okuduktan sonra neden doğru nefes alıp vermeye önem göstermediğimize şaşmamak elde değil. Yoğun hayatın bir getirisi olarak stres ve koşuşturma gibi olumsuz faktörler, nefes alış verişlerimizin değişmesine yol açabiliyor. Aynı zamanda, bilgisayar karşısında genellikle kambur halde uzun süre oturmak da solunumu olumsuz yönde etkiliyor. Bütün bu aktiviteler boyunca daha az nefes alıyor ve aktifliğimizi yitiriyoruz. Vücudumuz da kısıtlı miktardaki oksijenle yetinmek zorunda kaldığı için özellikle spor yaparken fonksiyonlarını yeterince yerine getiremiyor.
Peki doğru nefes alma teknikleri nelerdir? Öncelikle rahat bir pozisyon alarak alıştığımız şekilde nefes almaya başlayabiliriz. Zamanla bu süre boyunca oluşan hareketleri hissederek, her nefesimizde vücudumuza giren oksijeni göğüs bölgemiz yerine karın bölgemizi yükseltecek şekilde derin nefes alarak yöneltebiliriz. Derin ve yavaşça alınan nefes aynı yavaşlıkla dışarıya verilerek nefes alış verişi arasında doğal bir akım yakalanır ve bu egzersiz yaklaşık 3 dakika boyunca sürdürülebilir.
Karın adelelerimizi kullanarak akciğerlerimizin nefes vererek boşalmasına kumanda etmek, yeni bir nefes alıp verme düzenini geliştirmemize yardımcı olur. Bu süreç boyunca diyaframımızın hareket ettiğini hissedebiliriz. Bu egzersiz tekrarlandığı zaman akciğerlerimizin gücünü artırır. Doğru kaynakları kullanarak nefes almanın yanında, derin nefes alabilmek de önemlidir. Bunun için, nefes alımı sonrasında 5 saniye nefesimizi tuttuktan sonra karın adalelerimizi kasarak havayı dışarı itebiliriz. Bu egzersizi doktor rehberliğinde hazıranacak bir programa göre devam ettirmek hayatımızı beklediğimizden çok daha iyi yönde değiştirecektir.
Sürekli bir şekilde yapılan hareketler kalp ile mide arasında yer alan ve gevşememizi sağlayan akciğer-mide sinir sistemini uyarmakla birlikte, hücrelere ve kaslara daha fazla oksijen ulaşmasını ve kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar. Aldığımız oksijen, vücudumuzun ihtiyacı olan iç organlarımızın, bezlerin, beynin, ve sinir sisteminin çalışması için enzim görevindedir. Bunlara ek olarak, doğru nefes alma teknikleri ile bedenimizde biriken atık ve toksinlerin en sağlıklı şekilde atılması sağlanır. Doğru nefes alma tekniklerini kullanan kişilerin iç ve dış organları daha genç ve daha sağlıklı bir hal aldığından bu kişiler doğal olarak daha geç yaşlanır.
Derin ve yavaş solunum kilo kontrolüne de yardımcı olur. Eğer fazla kilolarımızdan kurtulmak istiyorsak, fazladan alacağımız oksijen yağlarımızın daha etkili yakılmasına yardımcı olur. Bu durumun tam tersine, zayıf olanlarımızın doğru nefes teknikleri sayesinde fazladan alacağı oksijen, aç kalmış olan doku ve bezlerin beslenmesine yardımcı olur. Yani doğru nefes, doğru kiloya yardımcı olur. Yavaş, derin ve ritmik solunum kasların yavaşlayarak kalp atışlarımızın yavaşlamasını sağlayacak ve sonuç olarak vücutla birlikte kafamızın da rahatlamasına yardımcı olacaktır.
Özetlemek gerekirse, kaliteli ve sağlıklı bir yaşam doğru nefes alma tekniklerinden geçmektedir. Canlılık ve gençliliğin ana sırlarından biri temiz kan dolaşımıdır. Bunu elde etmenin en kolay yolu da soluduğumuz havada saklıdır. Bu solunum egzersizini her gün iki kere tekrarlayacak şekilde alışkanlık haline getirmek, zamanla nefes alış veriş alışkanlıklarımızın düzelmesini mümkün kılarak olası problemlerin meydana gelmesini engelleyecektir.
Çise Ünlüer (19 Haziran 2011)
ciseunluer@gmail.com
Subscribe to:
Posts (Atom)








