Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

19/05/2010

Uçarken Düşmemek İçin



Ülkemizde, gerek Türkiye’nin farklı bölgelerine, gerek Türkiye üzerinden İngitere’ye ulaşmamızı sağlayan birçok havayolu şirketi bulunmaktadır. Devletimizin en büyük kuruluşlarından olan Kıbrıs Türk Hava Yolları, zaman zaman gerek çalışanları gerek de yolcuları tarafından farklı nedenlerle eleştiriliyor. Ancak bugün konumuz KTHY’nın uçuş düzeni veya çalışanlarının hakları değil. Gelin, farklı bir açıdan yaklaşarak KTHY’nın ve ülkemize uçuş yapan benzeri hava yollarının son derece kritik bir durum teşkil eden küresel ısınmaya olan duyarlılığına bir göz atalım.

Dünyanın küresel ısınmaya önlem için fazla zamanı kalmadı. En yakın zamanda tedbir almak zorundayız! Ülkeler mücadele için toplantılar yaparken, bu konuda bireylere de çok sorumluluk düşüyor. Uçak yolculukları, küresel ısınmaya en çok neden olan karbondioksit salınımlarının artmasında düşündüğümüzden fazla rol oynamaktadır. Hesaplamalar, sık uçak yolculuğu yapan insanların ekolojik ayak izlerinin ortalama bir insanınkinin onlarca katı olduğunu ortaya koyuyor. Son yıllarda uçak üreticileri karbon salımlarını düşürecek önlemler alsa da, her uçak yolculuğu karbon ayak izimizi birkaç kat daha büyütüyor. Örneğin, okyanus ötesi bir uçuş, kişi başına 2.5 ton karbondioksit salımına neden oluyor. Bu, ortalama bir insanın otomobiliyle bir yıl boyunca yapacağı yolculuklarda neden olacağı salımdan daha çok. Uçak yerine otobüsle gidilirse karbondioksit salımları yüzde doksan (90%), trenle gidilirse yüzde doksan dört (94%) oranında azalıyor.

KTHY’nın İngiltere’ye uçuşlarında kullandığı ve Ticari adları “Mağusa”, “Güzelyurt”, ve “Karpaz” olan B737 model uçakların yolcu kapasitesi 177 kişi. Kıbrıs’tan İngiltere’ye direk uçuş olmadığından, uçuşlar Antalya, Dalaman, İzmir, veya Gaziantep üzerinden gerçekleşiyor. Kıbrıs’tan İngiltere’ye ulaşmak için yaklaşık 3500km yol katetmek gerekiyor. Bu yolculuğun neden olduğu karbondioksit salınımına ek olarak, uçakta yolculara servis edilen yemeklerin saklandığı plastik kaplar ve karton bardaklar var. Dolu kapasitede çalışan bir uçakta 177 yolculunun bulunduğunu akılda tutarak, bu yolcuların toplam kullandığı plastik kap ve karton bardak sayısını hesaplayabiliriz. Bu noktada dikkatinizi çekmek istediğim bir konu var. Uçuş boyunca her yolcuya bir yemek sunulmasına rağmen içecek servislerinde nerdeyse her yolcu için 2 bardak iç içe geçirilmiş olarak veriliyor!

Bu durum ilk başlarda önemli bir ayrıntı olarak görülmese bile, aslında büyük resme bakıldığında hayal edebileceğimizden çok daha fazla fark yaratıyor. KTHY’nın Kıbrıs’tan Türkiye veya İngiltere’ye hergün uçan yaklaşık 16 farklı uçuşu var. Bu yolculukların her birinde 150 kişinin seyahat ettiğini varsayarak, günde 2400 yolcunun bu hava yollarının servisinden yararlandığını düşünebiliriz. Uzun yolculuklarda, normal yemek servisinden sonra yolcularının her birine yeniden 2 bardak iç içe geçirilecek şekilde çay ve kahve ikramı yapan KTHY, bu hesaba göre, tek uçuşta her yolcu için 4 tane karton bardak kullanıyor! Bunlara ek olarak, servis saatleri dışında su ihtiyacı duyan yolcular için kullanılan bardakları saymazsak, sadece KTHY’nın günde 9600 karton bardak kullandığını görebiliriz.

Düşünün ki bu sadece KTHY’nın tek bir günde kullandığı miktar! Bu şu anlama geliyor ki, KTHY’nın bir haftalık uçuşlarında toplam 67000’den fazla karton bardak ve 17000 plastik kap kullanılıyor! Bu miktar, senede 3.5 milyon karton bardak ve yaklaşık 1 milyon plastik kaba denk geliyor. Bu sayıları hesaplarken ülkemize uçuş yapan diğer hava yollarını saymıyorum bile! KTHY’nın yanında ülkemize servis veren THY, Atlasjet, ve Pegasus Hava Yolları’nı düşünürsek bu sayıları rahatlıkla 3-4 katına çıkarabiliriz.

Bu noktada sorulacak tek soru var: bu hava yolları uçuşları boyunca kullandıkları malzemeleri daha sonra ne yapıyor? Kullanıldıktan sonra “atık” olarak nitelendirilen karton bardak ve plastik kapların geri dönüşümlerinin mümkün olduğunu bile bile bunu göz ardı ederek bu atıkları çöp alanlarına yığmak, ihmalkârlık ve sorumsuzluktan başka birşey değildir.

Amacımız herhangi bir hava yolunu eleştirmek değil, halkımızın kafasında bu konuda belli bir bilinçlenme ve duyarlılık yaratmaktır. Hepimiz yıl boyunca gerek tatil gerekse iş amaçlı en az bir kez yurt dışına çıkıyoruz. İlk önce bu yolculukların gerçekten gerekli olup olmadığını kendimize bir soralım. Günümüzde karbondioksit salınımlarını azaltmayı hedef alan çoğu şirket yurt dışıyla yapmak istedikleri görüşmelerini, internet ortamında görüntülü olarak gerçekleştirerek, normalde uçarak doğaya sebep olacakları zararı ortadan kaldırıyor. Eğer telefon veya internet üzerinden halledilemeyen bir iş veya tatil amaçlı uçuyorsanız, size servis yapan görevliye, kullanılan karton bardak ve plastik kapların günün sonunda nereye gittiğini bir sorun. Alacağınız cevabın içinizde bir kıvılcım yakacağına, birşeyleri uyandıracağına eminim!


Çise Ünlüer (23 Mayıs 2010)
ciseunluer@hotmail.com

06/05/2010

Farkındalık



Kendinize bir iyilik yapın ve içinde bulunduğunuz zamanın farkında olun! Kalbiniz uyanık, bütün duygularınız açık, bugün sahip olduklarınızın değerini bilin.

Her sabah gözlerimizi açtığımız andan itibaren gece uykuya dalışımız arasında geçen süre boyunca gerçekleştirdiğimiz aktivitelerin büyük bir çoğunluğu telaş içinde geçiyor. Gün boyunca kaç kez başımızı kaldırıp gök yüzüne bakıyoruz? Etrafımızdaki güzelliklerin ne kadar farkındayız? Sürekli olarak zihnimizde yer alan geçici ve aslında çoğu önemsiz meseleler ile meşgul iken, gözlerimizin önünde bize inanılmaz mucizeler sunan doğanın başka hiçbir örnekte göremeyeceğimiz senfonisini ne kadar ciddiye alıyoruz?

Dünyanın, içindeki tüm süsleri ile bizim için ne kadar göz alıcı bir ev oluşturduğunu görmezden gelerek yaşadığımız reddedilemez bir gerçek. Gelişen teknoloji ve bununla doğru orantılı olarak değişen hayat tarzlarımızın bir getirisi olarak yavaş yavaş doğadan uzaklaştık. Günümüzde, senede bir piknik yapmak veya pencere arkasından yağmurun yağışını seyretmek doğa ile içiçe olmak şeklinde tanımlanmaktadır. Oysa doğanın en küçük ayrıntılarının bile ne kadar önemi var!

İnsanlığın varoluşundan beri bize hiç acımadan tüm nimetlerini sunan evimizin mavi halısını kirletmekle kalmayıp, çatısında delikler açtık, yeşil olan tüm kısımlarını harap ettik ve bunların yerine birbirinden çirkin tablolar astık. Kendi düzeninde inanılmaz bir harmonide çalışan evimizin içini zehirli gazlarla doldurduk, sularını içilmez hale getirdik. Sanki herşey sonuna kadar tüketilip sindirilmek için varmış gibi davranarak bizimki gibi bir hayat yaşayan evimiz, dünyamızın, ömrünü kısalttık.

Bugün sizlere “farkındalık” felsefesinden bahsetmek isitiyorum. Londra’da yayınlanan Sunday Times tarafından 20. yüzyılın en önemli insanlarından biri olarak tarif edilen Hintli felsefeci ve mistik Osho’nun çalışmalarında verilen esas mesaj olan farkındalık duyusu, hem Doğu’nun sonsuz bilgileğini hem de Batı’nın bilim ve teknolojisinin en yüksek potansiyelini birlikte işlemektedir. Kişisel gelişim ve bilinçlenme alanında büyük ilerlemeler kaydedilmesini sağlayan farkındalık, aynı şekilde dünyaya ve onu dünya yapan diğer tüm elementlere gösterilen duyarlılık şeklinde de tanımlanabilir. Bu alanda belirli bir seviyeye ulaşmak için yaşayan herşeyi elimizden gelen en iyi şekilde korumak esas görev olarak bilincimize yerleşmelidir.

Bugün içerisinde bulunduğumuz uyku halinden uyanmanın tek yolu dünyayı hissetmekten, onun bize vermek istediği mesaji ciddiye almaktan geçer. Yolda yürürken ağaçlara dokunup ellerimizle hissederek, çiçekleri koklamak için zaman ayırarak, ve etrafımızdaki herşeye hasret hisleri ile yaklaşarak dünyadaki yaşamın farkına varabiliriz. İnsan, ilişkiler, dengeler, ölçüler, ve yaşam döngülerinden oluşan ekosistemin en önemli parçalarından biridir. Ancak, sadece farkında olduğumuz oranda canlıyız.

Yaşadığımız an-a çok daha duyarlı olarak etrafımızda gelişen durumların daha iyi farkında olabiliriz. Arzu edilen değişim sadece tüm enerjimizi ona verdiğimizde gerçekleşir ve bir şekil almaya başlar. Tüm enerjimizi doğayı kendi harmonisinde yaşatmak amacına yönelttiğimizde, bu hedefe emin adımlarla yaklaşmakla kalmaz, bu konuda artan bilincimiz sayesinde aydınlanırız. Böyle bir vizyonda şekillenen hayat daha yoğun bir şekilde sevinç, berraklık, ve yaratıcılığa yol gösterir; yaşamın tüm boyutlarında zenginliğe ulaşmamızı mümkün kılar.

Çise Ünlüer (9 Mayıs 2010)
ciseunluer@hotmail.com

01/05/2010

Atıkların Ortadan Kaldırılması



Ne kadar çok alışveriş yaparsak yapalım aynı oranda mutlu olmadığımızın farkında mısınız? Her sıkıntı veya mutluluğumuzda kendimizi alışverişe verir olduk! Daha önce hiç olmadığı kadar çok şeyimiz olmasına rağmen yapılan anketlerin sonucunda görmekteyiz ki, ulusal mutluluk endeksi aslında düşüyor. İlgiçtir ki bu mutluluk endeksi tüketim çılgınlığının patladığı dönemde düşüşe geçmiş, alışverişin beklenen mutluluğu getirmediğini bir daha kanıtlamıştır.

Peki bunun nedeni tam olarak nedir? Düşündüğümüzde daha fazla eşyamız olmasına rağmen kendimizi gerçekten mutlu edecek şeyler için çok daha az zamanımız var. Çalıştığımız zaman dışında ailemiz, arkadaşlarımız, ve kendimiz için boş zamanı yaratmak dünyanın en zor işlerinden biri oldu. Peki ilk fırsatta bulduğumuz boş zamanda yaptığımız iki ana aktivite nedir biliyor musunuz? TV seyretmek ve alışveriş yapmak!

Modern insanın günlük programını inceleyecek olursak ne kadar bir gülünç bir durumda olduğumuzu anlayabiliriz. Hafta içi çalışan insanlar olarak günün büyük bir çoğunluğunu işte ve işe gitmek ve eve geri dönmek için yolda geçiririyoruz. Eve döndüğümüzde yorgun halde yeni aldığımız koltuğa çöküp televizyon seyrederiyoruz. Televizyonda gördüğümüz tüm programların bize verdiği tek mesaj hayatımızda eksikler olduğu ve bu can sıkıcılığı gidermek için en yakın alışveriş merkezine gitmek ve alışveriş yapmamız gerektiğidir. Tabii bu sisteme göre, yeni aldığımız eşyaların parasını ödeyebilmek için daha fazla çalışmamız gerekir. Daha fazla çalıştıkça daha da yorgun yine eve gelip, eskisinden daha fazla koltuğa çöküyor ve daha fazla televizyon seyrediyoruz.

Farklı formatlarda sununlan reklamlar bize tekrar tekrar alışveriş merkezine gitmemizi söyler. Çılgın bir çalışma – izleme – harcama döngüsünde sıkıştığımızı ve buna sadece kendimizin son verebileceğini artık çok geç bir noktada anlamış bulunmaktayız. Bu hızlı tempoya rağmen alışveriş boyunca satın aldığımız bu şeylere zamanla ne olduğunu pek düşünmüyoruz. Bu noktada atıkların ortadan kaldırılması aşamasına gelmiş oluyoruz. Bu konu, materyal ekonomisinin en iyi bildiğimiz tarafı çünkü bütün bu istenmeyen kısmı biz kendi elimizle çöpe atıyoruz.

Daha önceden büyük bir heyecanla aldığımız ve kısa sürede çöp statüsüne laik gördüğümüz bu şeyler, ya yerde kocaman bir delik oluşturulup içerisine yığılıyor ya da önce bir çöp fırınında yakılıyor, sonra bu deliğe konuyor. Her iki yöntem de havayı, toprağı, suyu kirletiyor ve de en önemlisi, iklimi değiştiriyor. Üretim aşamasında kullanılan zehirli maddeler çöplerin yakılması ile yeniden açığa çıkıyor, soluduğumuz havaya karışıyor.

Bu sistem içerisinde geri dönüşümün önemi ve yararları ne? Geridönüşüm bir uçta çöpü azaltırken, diğer uçta da kaynakların tüketilmesi üzerindeki baskıyı azaltıyor. Kayıtsız ve şartsız hepimiz geri dönüşüme katkıda bulunmalıyız. Ancak bunu yaparken geri dönüşümün yeterli olmadığını aklımızın bir köşesinde bulundurmak ileride yaşanılması mümkün olan olası hayal kırıklıklarını ortadan kaldırır.

Peki geri dönüşüm neden tam olarak yeterli değildir? Birincisi, evlerimizden çıkan atıklar buzdağının sadece görünen parçası. Çöpe gönderdiğiniz her bir kutu ıvır zıvırın üretimi için 70 kutu atık meydana geliyor. Yani ev atıklarımızın yüzde yüz (100%)’ünü bile dönüştürebilsek problem çözülmüyor. Buna ek olarak, atıkların bir kısmı dönüştürülemiyor çünkü ya çok miktarda zehirli madde içeriyorlar ya da en baştan geri dönüştürülemeyecek şekilde tasarlanıyorlar. Mesela metal, kağıt ve plastiğin karıştırılmasıyla üretilen meyve suyu kutularında olduğu gibi, o maddeleri gerçek bir geri dönüşüm için birbirinden ayırmak imkansız.

Özetlemek gerekirse, içinde bulunduğumuz sistem tamamı ile batık bir durumda. Bütün yol boyunca pek çok sınırı zorlayarak bu sistemi ayakta tutmaya çalışıyoruz. En basiti, eski zamanlara göre daha çok şeye sahip olduğumuz halde mutluluk seviyelerinin hızla düşmesinden başlayarak iklim değişikliğine kadar uzanan bu yolda kurduğumuz sistem kriz halinde. Ama bu kadar yaygın bir problemin tek avantajı pek çok müdahele noktasının bulunması. Bütün zararlara rağmen ormanları kurtarmaya çalışan ve temiz üretimle ilgili çalışan insanlar var. İşçi hakları, adil ticaret, bilinçli tüketim, atıkgömülerin ve çöp yakım tesislerinin bloke edilmesi ve en önemlisi hükümetin tekarar halkın yanında ve halk için olması için çalışan insanlar var.

Bu sistemin yenilenmesi ve kendisine bağlı olan insanları ve kaynakları sonuna kadar harcamaması için tüm insanların ortak bir amaçla bir araya gelmesi şarttır. Bugünkü alıştığımız hayat stiline farklı olarak ihtiyacımız olan değişiklik kullan-at zihniyetinden vazgeçerek eşitlik ve sürdürülebilirlik ilkelerinden yola çıkan yeni bir düşünce sistemini benimsemek. Yeşil kimya, sıfır atık, kapalı döngü üretim, yenilenebilir enerji, ve yaşayan yerel ekonomiler gibi konseptleri içeren yeşil yaşam yaklaşımları bu durumda tek çözüm olarak düşünülebilir.

Bütün bunlar şu anlama geliyor. Bazı insanların gerçekçi olmadığını ve fazla idealist bir yaklaşım izlediğini iddia ettiği bu yaşam stilinin kurtuluşumuz için tek çözüm yolunun olduğunu biliyor musunuz? Peki bu yoldan sapmanın bizi kaybetmeye mahkum bırakacağına inanıyor musunuz? Unutmayın ki o eski zihniyet ve sistem de kendiliğinden ortaya çıkmadı ve yer çekimi gibi birlikte yaşamamız gereken bir gerçeklik değil. Nasıl ki eski sistemi bizden önceki insanlar yarattı, biz de artık yeni bir sistem yaratmak için gerekli girişimlerde bulunmalıyız.


Çise Ünlüer (2 Mayıs 2010)
ciseunluer@hotmail.com

23/04/2010

ISTE KIBRIS: Yenilenebilir Enerji Kullanimi

Iste Kibris Dergisi'nin 4. sayisinda yayinlanan "Yenilenebilir Enerji Kullanimi" konulu yazimi basligin uzerine tiklayarak okuyabilirsiniz.

22/04/2010

Dağıtım ve Tüketim



Geçtiğimiz hafta Şeylerin Hikayesi’nin ilk kısmı olan kaynak edinimi ve üretim konularını incelemiştik. Bu hafta dağıtım ve tüketim konularına değinerek Şeylerin Hikayesi’ne geçen hafta bıraktığımız yerden devam edeceğiz.

Belirli aşamalardan geçerek ürünlere dönüşen doğal kaynaklar, dağıtım için yola çıkar. Bu noktada hedeflenen esas amaç ürünlerin biran önce satılmasıdır. Müşterinin ilgisini çekmek ve stoğu en kısa zamanda azaltmak için fiyatlar mümkün oldukça düşük tutulur. Bunu sağlamanın diğer yolları da mağaza çalışanlarının maaşlarını kısmak ve sağlık sigortalarını aksatmaktan geçer. Bugün mağazalarda gördüğümüz ürünlerin maliyetleri gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarını tüketerek ve çocuk yaşta işçiler çalıştırarak en aza indirgenmektedir.

Bütün bu sistemin esas noktası olarak görünen “tüketim”, sistemi ayakta tutan ve hareketlilik katan faktörlerin en başında gelir. Değişen zaman sayesinde anne, öğretmen, çiftçi gibi esas anılmamız gereken kimliklerimizden uzaklaşarak “tüketici ulusları” oluşturmaya başladık. Bir başka değişle, meseleği, inancı, hayat görüşü ne olursa olsun insanoğlu için ilk planda hep tüketim ve tüketime yapılan katkının büyüklüğü gelmeye başladı. Zamanla oluşturduğumuz sistemde, bu tüketim zincirine yaptığımız katkıya göre birbirimizi yargılamaya ve sınıflandırmaya bile başladık!

Yapılan bir araştırmaya göre Kuzey Amerika’da bu sistem üzerinden akan materyallerin sadece yüzde bir (1%)’i 6 ay sonra kullanılabilir halde bulunmaktadır! Yüzde bir’in ne kadar küçük bir rakam olduğunun farkında mıyız? Bir materyalin bize ulaşana kadar geçtiği hasat etme, yer altından çıkarma, işlenme, ve naklenme gibi adımları düşünecek olursak, 6 ay gibi kısa bir sürecin bu ürünlerin kullanılamayacak şekilde çöpe dönüşmelerine neden olması, yeryüzündeki tüketim oranının ne kadar hızlı hareket ettiğinin güzel bir göstergesi.

Bugüne kıyaslandığı zaman 50 yıl önce yaşayan anneannelerimizin zamanında idareli olmak, elindekilerin kıymetini bilmek ve tutumlu olmak değerli sayılırdı. O noktadan bugün bulunduğumuz noktaya nasıl geldiğimiz ise düşünce kaldıran bir konu. Ekonomilerini büyütmeye çalışan ülkeler toplumlarını, tüketimi bir hayat biçimi haline getirmeye teşvik etmişlerdir. Herhangi bir mutluluk veya üzüntü durumunda alışverişi bir çeşit terapi olarak görmek artık yaygın bir davranış şekli. Bu durum, etrafımızdaki şeylerin giderek artan bir hızla tüketilmesine, kısa bir süre sonra yerine yenilerinin konmasına ve eskilerin çöpe atılmasına neden olmuştur.

Üreticiler ise bu durumu desteklemek amaçlı olan girişimlerinin bir parçası olarak geliştirdikleri ürünleri, mümkün mertebe çabuk bir şekilde kullanılmaz hale gelecek şekilde tasarlıyorlar. Durum böyle olunca tüketiciler de daha ilk kullanımdan ellerindeki ürünü çöpe atıyor ve koşarak yenisini alıyor! Bunun en güzel örneği plastik torbalar, kahve bardakları, ve tekstil ürünleri. Başka bir örnek olarak nerdeyse her sene teknolojiye akak uydurmak adına değiştirdiğimiz bilgisayarları ve bir bilgisayarın elimize gelene kadar üzerinde ne kadar çalışıldığını düşünecek olursak durumun vahimliğini kavrayabiliriz.

Şeylerin Hikayesi’nin yaratıcısı Annie Leonard’a göre moda, bu konuyu açıklayıcı iyi bir örnek. Kadın ayakkabılarının neden bir yıl kalın topuklu, diğer yıl ince topuklu, sonra yine kalın topuklu olduğunu merak ettiniz mi hiç? Tabii ki bunun nedeni, hangi topuk yapısının kadınların ayakları için daha sağlıklı olduğu konusundaki tartışmalar değil. Bu daha çok ince topuklu yılında kalın topuklu giymenizin tüketim okuna son zamanlarda hiç katkıda bulunmadığınızı ve yanı başınızdaki ince topuklu kişiye göre daha değersiz olduğunuzu herkese göstermek içindir. Bu rahatsız durum sadece ve sadece yeni ayakkabılar satılsın, tüketim okuna katkı hiç durmasın diye tasarlanmıştır.

Reklamlar ve genel olarak medya, bunda büyük rol oynar.Her birimiz, 50 yıl önce yaşayanların tüm hayatları boyunca görebilecekleri reklamlardan fazlasını bir yıl içinde görüyoruz. Ama reklamların mutluluk mu getirdikleri yoksa kendimize olan güvenimizi elimizden mi aldıkları düşünce kaldıran bir konu. Şeylerin Hikayesi’ne göre, günde 3000 kez, etrafımızda çeşitli şekilde sunulan reklamlar tarafından saçımızın, cildimizin, kıyafetlerimizin, mobilyalarımızın, arabamızın ve hatta kendimizin yanlış olduğu ve hemen alışveriş yapmaya giderek, bütün bu yanlışlıkları düzeltebileceğimiz mesajı veriliyor!

Bir düşünürseniz, yukarda bahsettiklerime hak vereceğinizden eminim. Bütün bu hikaye boyunca materyal ekonomisinin bize görünen tek yüzü alışverişten ibaret! Topraktan çıkartma, üretim ve atıkların yok edilmesi, tamamen bizim görüş alanımızın dışında gerçekleşmektedir. Bunu düşünerek, bu alanda bilinçlenmenin ne kadar gerekli olduğunun farkına varmalı, bu sistemin esiri olmadan kendimizi ve düşüncelerimizi kontrol altına almalıyız.


Çise Ünlüer (25 Nisan 2010)
ciseunluer@hotmail.com

14/04/2010

Kaynak Edinimi ve Üretim



Bir ürünün yaratılışından tüketildiği noktaya kadar geçirdiği evrelerin ilk adımı kaynak edinimidir. Kaynak edinimi, gerçek anlamda, belirli bir ürünün ham maddelerini elde etmek için bir şekilde yeryüzünün doğal haline zarar verilmesi anlamına geliyor. Suyun plansızca kullanılması, ağaçların düşünülmeden kesilmesi, dağların maden çıkarmak adına deşilmesi, ve hayvanların yok olması, kaynak edinimi için dünya üzerinde yapılan değişiklikler arasında geliyor.

Elimizdekileri kullanma hızımız ve verdiğimiz tahripten dolayı kontrolsüz tüketilen bu kaynaklar gün geçtikçe tükeniyor. Bütün bunlar, yeryüzünün insanlar için yaşanabilir olma özelliğini kaybetmesine neden oluyor. Örnek olarak, ABD dünya nüfusunun sadece yüzde beş (5%)’ine sahip olmasına rağmen dünyadaki kaynaklarının yüzde otuz (30%)’unu tüketmekte ve dünyadaki atıkların yüzde otuz (30%)’unu yaratmaktadır. Dünyadaki herkes kaynakları bu oranda tüketiyor olsaydı, 3-5 tane yeryüzüne ihtiyacımız olurdu. Bu sayede, dünyanın eski ormanlarının yüzde seksen (80%)’i yok olmuştur. Sadece Amazon ormanlarında dakikada alan olarak 7 futbol sahası büyüklüğüne denk gelen 2000 ağaç yok oluyor. Özetlemek gerekirse, hakkımıza düşenden daha fazlasını kullanıyoruz!

Kaynak ediniminin bir sonraki adımı olan üretim süreci, doğal kaynakların zehirli kimyasallarla karıştırılması işlemini içerir. Günümüzde tükettiğimiz ürünlerin üretiminde kullanılan yüzbinden fazla sentetik kimyasal olduğunu ve bunların büyük bir çoğunluğunun insan sağlığı üzerindeki etkilerinin test edilmemiş olduğunu düşünürsek, tükettiğimiz ürünler sayesinde vücudumuza giren zehirli maddelerin sağlığımıza ve doğaya olan etkilerini tam olarak bilmediğimizi anlayabiliriz. Bu zehirli maddeler gıda zincirinde birikiyor ve zamanla vücutlarımızda konsantre halinde toplanıyor. Bunlardan en ilginci, gıdalar arasında en fazla zehirli madde içereni olan anne sütü!

Bebeklerimiz doğdukları ilk günden itibaren emzirme aracılığı ile anne sütü ile beslendikleri için, zehirli maddeleri daha hayata gözlerini açar açmaz almak zorunda kalıyorlar. İnsanın en doğal haklarından biri olan bu aktivitenin bile zehirlenmiş olması, zararın büyüklüğünü gözler önüne koyuyor. Bu zehirli kimyasallardan en çok etkilenenler, aralarında doğurganlık döneminde olan kadınların da bulunduğu, ve başka bir seçenekleri olmadığı için kanserojen madde ve toksikle temas halinde çalışan fabrika işçileri.

Bu kurulu sistemde doğal kaynaklara ek olarak insanlar, ve toplumlar da heba ediliyor. Dünyada her gün ikiyüzbin insan kendilerini kuşaklar boyunca besleyip yaşam kaynağı olmuş alanlardan şehirlere taşınıyor, burdaki gecekondu mahallelerinde yaşıyor, ve ne kadar zehirli olduğuna bakmadan, ne iş olursa yapıyor. Zehirli maddelerin büyük kısmı fabrikaları ürün olarak terk ediyor ama daha da büyük kısmı yan ürün ya da büyük bir kirlilik olarak ortaya çıkıyor.

Amerika’da endüstri her yıl 4 milyon tondan fazla zehirli kimyasal saldığını kabul ediyor. Her yıl bu 4 milyon ton zehirli kimyasalla kim uğraşmak istesin ki? Amerika gibi büyük ülkeler bu duruma kendilerince “zekice” bir çözüm getirerek fabrikalarını başka fakir ülkelere taşıyor ve oradaki insanların topraklarını kirletiyor. Ancak kaynağı ne kadar uzakta olursa olsun, fabrikaların yarattığı hava kirliliğinin büyük bir bölümü rüzgarlarla taşınarak, bu kirliliği kendinden uzaklaştırmak için tüm kurnazlığı denemiş olan gelişmiş ülkelere geri geliyor.

Geçen hafta giriş yaptığımız Şeylerin Hikayesi, ilk iki adım olan kaynak edinimi ve üretimden sonra, dağıtım, tüketim, ve atıkların ortadan kaldırılması şeklinde 5 kategoriye ayrılmıştır. Önümüzdeki hafta dağıtım, tüketim, ve atıkların ortadan kaldırılması konularına da değinerek hayatımızın tüm evrelerini net bir şekilde ortaya koyan bu hikayeye devam edeceğiz.


Çise Ünlüer (18 Nisan 2010)
ciseunluer@hotmail.com

12/04/2010

Şeylerin Hikayesi



Alışverişteyken iki kere düşünmeden aldığımız şeylerin nereden geldiğini ve işimiz bitip de çöpe attığımızda hangi aşamalardan geçerek Dikmen veya diğer toplama alanlara gittiklerini hiç merak ettiniz mi? Ya da bu işlemlerin hayatımızın üzerindeki etkilerini?

Günlük hayatta kullandığımız “şeyler”, dünyanın her yerinde, kaynak edinimi, üretim, dağıtım, tüketim ve atıkların ortadan kaldırılması şeklinde tanımlanan 5 ayrı evreden geçer. Bunun tümüne materyal ekonomisi deniliyor. Ancak, her ne kadar düzenli ve herşey düşünülmüş gibi görünse de, bu sistemde birçok sorun var. Bu sorunların esas sebebi de bu sistemin çizgisel bir yapıda olması ve bizim sınırları olan bir gezegende yaşıyor olmamız. Sınırları olan bir gezegende çizgisel bir sistemi sonsuza kadar sürdürebilmek imkansız ve biz bunu daha yeni yeni anlıyoruz!

Orjinali İngilizce “Story of Stuff” olan “Şeylerin Hikayesi”, 2007 yılında Annie Leonard tarafından, tüm insanlığa üretim ve tüketim ekseninde hızlı ve etkili bir şekilde bilmemiz gereken gerçekleri eğlenceli ama bir o kadar da iğneleyici bir yöntemle anlatıyor. Ekolojik ve sosyal srounlar arasındaki ilişkiyi gözler önüne sererken bizleri daha adil ve sürdürülebilir bir dünya yaratmaya çağırıyor. Dünya ve ekonomiye ilginç bir yaklaşım sunan 20 dakikalık bu kısa film sayesinde, etrafımızdaki herşeye başka bir gözle ve değişik bir açıdan bakmamız sağlanıyor.

Hayatımızı sürdürmek için parçası olduğumuz sistem, her aşamada geçek dünyayla ve dolayısı ile toplumlar, kültürler, ekonomiler ve en de çok zarar verdiği doğa ile etkileşim halindedir. Her aşamasında büyük rol oynayan insanlar, sistem boyunca yaşarlar ve çalışırlar. Sisteme dahil olan bazı insanların diğerlerine göre daha fazla sözü geçtiği için, bu insanlar sistem boyunca verilen kararlarda daha fazla etkili olurlar. Bu “önemli” insanların en başında hükümetler gelir.

Normal koşullarda hepimiz, hükümetlerin, ait oldukları halkın değerlerini ve vizyonunu temsil ettiğini varsayarak, bu gücün, halkın yanında olması ve onu koruması gerektiğini düşünüyoruz. Hükümetlere ek olarak, sistem boyunca sözü geçen insan toplulukları arasında şirketler vardır. Yeryüzündeki en büyük 100 ekonominin 51’ini şirketlerin oluşturduğunu düşünürsek, şirketlerin hükümetler ve onların verdiği kararlar üzerindeki gücünü anlayabiliriz.

Günlük hayatımıza giren şeylerin hikayesi, kaynak edinimi, üretim, dağıtım, tüketim, ve atıkların ortadan kaldırılması şeklinde 5 kategoriye ayrılabilir. Önümüzdeki hafta, filmde geçen “kaynak edinimi” ve “üretim” konularına değinerek Şeylerin Hikayesi’ne bir giriş yapacak, etrafımızda olup bitenleri daha iyi anlamak için yeterli altyapıyı oluşturma yolunda ilk adımı atmış olacağız.


Çise Ünlüer (11 Nisan 2010)
ciseunluer@hotmail.com

02/04/2010

Ada Gitti Kavga Bitti



Senelerdir aynı sorunla yatıp kalkıyoruz. Herkesin üzerine fikir yürüttüğü ama yıllardır bir türlü çözünemeyen Kıbrıs çıkmazı! Müzakerelerin gidişatı ve politikacıların verdikleri kararlar 7’den 70’e halkın büyük bir çoğunluğunun ilgilendiği konular listesinde en başta gelsede de, farkında olmadığımız kocaman bir gerçek var: Adadaki su bitiyor!

Kıbrıs üzerine yapılan tüm konuşmalar ve geliştirilen tüm stratejilerin görmezlikten geldiği su sorunu, düşündüğümüzden çok daha ciddi boyutlarda. Adadaki iki toplum, üzerine sürekli görüşmeler gerçekleştirdikleri ada topraklarının yavaş yavaş ölmekte olduğunu farketmiyor. İki toplum arasında olan toprak anlaşmazlığından çok daha kritik bir durumda olan doğa ile aramızdaki anlaşmazlık er ya da geç herşeye noktayı koyacak bir hızda ilerliyor.

Buna çok güzel bir örnek olarak Bengal Körfezi’nde yer alan ve 30 yıla yakın bir süre boyunca Hindistan ve Bangladeş arasında bir sorun teşgil eden New Moore adasını verebiliriz. Bu ülkelerin her ikisi de uzunluğu 3.5, genişliği 3 kilometre olan ada üzerinde hak iddia etmekteydiler. New Moore üzerinde henüz kimse yaşamıyor olmasına rağmen kıyıları civarlarında bulunma ihtimali yüksek olan petrol ve doğal gaz birikimleri yüzünden adaya olan talep yüksek.

Ancak New Moore, durmadan artan su seviyesinin bir getirisi olarak, Mart ayının sonlarına doğru tamamen suya gömüldü ve yıllardır iki ülkenin kendi aralarında çözemedikleri sorun, küresel ısınma tarafından tüm dünyanın gözü önünde sonuçlandırıldı! 2000 yılına kadar her yıl 3 milimetre civarı artan su seviyeleri, son 10 yılda her sene 5 milimetre şeklinde artmaya başlayınca adanın sular altında kalması da beklenenden hızlı oldu.

Bölgedeki başka bir ada, Lohachara, aynı şekilde 1996 yılında batmış, adada yaşayan insanların hepsini göç etmek zorunda bırakmıştı. Bu durumda olan yakınlardaki başka 10 adanın da batma riski taşıdığı belirtilmiştir. 150 milyon kişinin yaşadığı Bangladeş, küresel ısınmadan en çok etkilenen ülkeler arasında en başlarda geliyor. Uzmanlara göre, 2050 yılına kadar 1 metre artması beklenen su seviyesi, ülkenin yüzde on sekiz (18%)’ini sunlar altında bırakmakla kalmaycak, yaklaşık 20 milyon insanın da bu bölgelerden göç etmesine neden olacak.

Tüm bunlar bizim için ne anlama geliyor? Kıbrıs bu sene beklenenden çok yağış görmüş, dereler dolmuş olabilir. Ancak kontol altına alınmadan boşa akan suyun hiçbir yararı olmadığı gibi belli alanlarda zararı bile olabilir. Üzerine sürekli bir sahiplenme kavgası içerisinde olduğumuz toprakların ne kadar gelecek vaad ettikleri düşünce kaldıracak boyutlardadır.

Varlığımız ve bağımsızlığımız için büyük önem taşıyan ülkemizin topraklarının üzerinde yaşamın sürdürülebilmesini sağlamak istiyorsak, geleceği düşünerek hareket etmeliyiz. Bugün kullandığımız arabanın, evimizde harcadığımız elektriğin, düşünmeden akıttığımız suyun gelecekteki yaşam standartlarımızı belirlediğini akılda tutarak, çocuklarımıza bırakacağımız en güzel miras olan doğayı mümkün oldukça korumaya çalışmalıyız.


Çise Ünlüer (4 Nisan 2010)
ciseunluer@hotmail.com

25/03/2010

Mutfakta Enerji Tasarrufu



Günlük hayattaki enerji harcamalarımızı belirli bir ölçüde kısmak her ay ödediğimiz elektrik masraflarını azaltmakla kalmaz, çevreye karşı gösterdiğimiz duyarlılıktan dolayı iyi hissetmemizi de sağlar. Evlerimizdeki enerji harcamalarını kısmanın çok basit ve etkili yöntemleri bulunmasına rağmen bugüne kadar bunları duymamış ya da önemsememiş olabiliriz. Gerek evimizdeki elektrikli aletleri çalıştırmak için gerek ısıtma ve soğutmada kullandığımız elektriğin miktarını azaltmak mümkün. Peki nasıl?

Öncelikle mutfağımızdaki harcamalarımızı inceleyelim. Yemek pişirirken kullandığımız küçük tencereleri büyük başlı bir ocağın üstüne koymak enerji sarfiyatına neden olur. Pişirme süresince kullanılan tencerenin etrafından alevler çıkmaması için tencereyi kendi boyutlarına uygun bir ocak başı üzerine yerleştirmek gereklidir. Yemekte kullanılan malzemeleri küçük boyutlara doğramak ve bunları pişirirken tencerenin üzerini bir kapakla örtmek daha çabuk pişmelerini mümkün kılar. Pişirilen her yemeğe uygun olan ısı ayarını yapmak yemeğin lezzeti ve pişerken kullandığı enerji miktarı açısından büyük önem taşır. Yemekte kullanılacak olan suyu ısıtmak için enerji tasarrufu sağlayan su ısıtıcılarını kullanmak sadece o anda ihtiyacımız olan miktarda suyu ısıtmamızı sağlar. Zamanla bu ısıtıcıların içerisinde biriken kireç, ısıtıcının suyu ısıtmada gereken fazla enerjiye ihtiyaç duymasına neden olduğundan bu kirecin belirli aralıklarla temizlenmesi gerekdir.

Yeni geliştirilen fırınların çoğu önceden ısıtma gerektirmediğinden, özellikle fanlı fırınlarda pişirilecek olan yemekleri, fırına yerleştirmek için fırının ısısının belli bir seviyeye gelmesi açısından bekletmeye gerek yoktur. Fırının çalıştığı süre boyunca yüksek miktarda enerjiye ihtiyaç duyduğunu aklımızda bulundurarak, bu süreyi en değerli şekilde değerlendirmek için, aynı anda birkaç farklı yemek pişirilebilir. Fırının ön kapağını her zaman temiz tutmak, içerisinde pişen yemeğin durumunu görmek için sürekli fırın kapısını açma gereksinimini ortadan kaldırır ve böylece gereksiz ısı kaybını önler.

Diğer yöntemlere kıyaslandığında daha sağlıklı bir opsiyon sunan grill yöntemi, yemeklerin fırında pişmek için ihtiyaç duyacakları zamandan çok daha kısa bir sürede hazırlanmalarını sağlar. Normal tencerelere kıyaslandığında, düdüklü tencereler, yemekleri hızlı pişirmek için buhar gücünden yararlanarak çalıştıkları için aynı yemeği daha az enerji harcayarak pişirirler. Suda kaynatılarak pişirilen sebzelerin altındaki ateşi mümkün olan en kısık ayarda tutmak, bu sebzelerin hem daha iyi pişmelerini hem de bunun için çok daha az enerji kullanmalarına neden olur.

Buzluk ve dondurucuların arkasını temiz tutmak daha etkili ve verimli çalışmalarını mümkün kılar. Buzluğun içini gereğinden fazla doldurmak içerideki soğuk hava dolaşımını zorlaştırdığı için buzluğun zorlanmasına ve böylece fazladan enerji harcanmasına neden olur. Ancak bu durum dondurucular için geçerli değil. Buzluktan farklı olarak, dondurucunun içinin dolu olması verimliliğini arttırır. Buzluğumuzun içerisindeki soğuk havanın mümkün oldukça dışarıya kaçmaması ve gerekenden fazla enerji harcamaması için gün boyunca kapısının iyi bir şekilde kapandığından emin olmalı ve kapıdaki lastiğin eskidiğini farkettiğimiz anda yenilemeliyiz.

Mutfak düzenlemesi yaparken buzluk ve dondurucuyu fırın gibi ısıyla çalışan aletler ve direk gün ışığı alan yerlerden uzak tutmak gereklidir. Buzluk seçiminde her zaman enerji harcaması ‘A’ kategorisinde olanları tercih etmeli, buzluk termometresinin ayarını 0-5 derece arasında tutmalıyız. Ailemizdeki kişi sayısına uygun büyüklüke olan buzluklara yönelmek gereksiz enerji harcamalarını önler ve ev ekonomimize katkıda bulunur. Sıcak yemekleri tam soğumadan buzluğa yerleştirmek buzluk içerisindeki sıcaklığın artmasına neden olduğundan içerideki diğer yiyeceklere zarar vermekle kalmaz aynı zamanda buzluğun normal soğukluğuna dönmesi için daha çok çalışmasına neden olur. Bu yüzden sıcak yemekleri oda derecesinde soğutmadan buzluğa yerleştirmemeliyiz. Dondurucunun çalışma süresi boyunca içerisinde biriken buzları belirli aralıklarla eritmek bu buzların normalde neden olacakları verimsizliği ortadan kaldırır.

Aynı duyarlılığı evlerimizdeki diğer makinelerine karşı göstermek elektrik harcamalarımızın kontrol altına alınmasında büyük önem taşır. Çamaşır ve bulaşık makinelerini sadece tam olarak dolduklarında çalıştırmalı, böylece gereksiz harcamalardan kaçınmalıyız. Bir çamaşır makinesinin toplam enerjisinin yaklaşık yüzde doksan (90%)’ını yıkamada kullanılacak olan suyu ısıtmaya harcadığını düşünerek, bu işlevi soğuk su kullanarak çalışan programları tercih ederek gerçekleştirmeye ağırlık vermeliyiz. Yıkamadan sonra çamaşırlarımızı makinede kurutmak yerine ülkemizde nerdeyse her mevsimde mümkün olan açık havada kurutma yöntemine yönelmeliyiz. Bu yöntem hem daha sağlıklı hem de güneş enerjisinden başka hiçbir enerjiye ihtiyaç duymadığından bir ekstra maliyeti olmadığı gibi tamamı ile doğa dostu!

Anlayacağınız günlük yaşamımızı doğaya mümkün olan en az zararı verecek şekle getirmek hiç de zor değil. Yeter ki belirli bir bilinçlenme ve sağduyu oluşsun! Mutfakta alacağımız önlemlerin devamı olarak önümüzdeki haftalarda ısıtma ve ışıklandırmada yapılacak doğru tercihler, ve binalarda insulasyonun öneminden bahsedeceğiz.


Çise Ünlüer (28 Mart 2010)
ciseunluer@hotmail.com

19/03/2010

İlk Ekolojik Başkent



Çevreci yatırımları ve ülke ekonomisine olan katkıları ile bilinen Stockholm, AB Komisyonu tarafından 2010 yılının ekolojik başkenti seçildi. Kültür başkenti ünvanından farklı olarak, ekolojik başkentlik ünvanı, hak ederek kazanılan bir başarı. Bu kategoride düşünülen ülkelerin atmosfere zararlı sera gazı salımlarını uyguladıkları yöntemler sayesinde ne miktarda azaltılmış oldukları en önemli ölçü olarak belirtilmiştir.

Ekolojik başkent seçimine katılan 30 civarı ülke arasında birinciliğe oynayan Stockholm, bu alanda gayet başarılı olduğundan dolayı dünyaya örnek gösteriliyor. Stockholm, 1990 yılından bu yana fosil enerji kaynaklarını bırakıp emin adımlarla yenilenebilir enerji kaynaklarına geçerek şehirdeki sera gazı salımını ülke ortalamasının yarısına düşürdü. Atmosfere saldıkları sera gazı miktarları kişi başına yılda ortalama 20 ton olan ABD ve Avustralya’ya kıyaslandığı zaman bu miktar Stockholm’de sadece 4 ton!

Elbette ki bu başarı kolay elde edilmedi. Çevre kirliliğinin insan hayatını ciddi şekilde tehdit ettiği gerçeğinin belirginleşmeye başladığı 1990’lı yıllarda insanlık, "sürdürülebilir yaşam" kavramı ile tanıştı. İngilizce “sustainable” sözcüğünden gelen “sürdürülebilirlik” anlayışı, bir kaynağı tüketmeden veya kalıcı zarar vermeden kullanmaktır. Sürdürülebilirlik, bugünü geleceğe bağlıyor ve sorumlu kılıyor. Bu kavram ile öne atılan tüm fikirlerin bize verdiği esas mesaj bugün bizim hayatımızın devamı için gereken kaynakları kullanış şeklimizin, bu kaynaklara gelecekte yaşamak için ihtiyaç duyacak nesillerin hayatta kalma şartlarını birebir etkilediği ve bu durumun gün geçtikçe daha da kritik bir seviyeye geldiğidir.

Hümanist politik gelenekleri ile bilinen ülkeler, sürdürülebilir yaşam için ne yapılması gerektiği üzerine fikir geliştirmeye ve bu doğrultuda önlemler almaya başladılar. İsveç bu ülkelerin başında gelenlerinden biri olarak, fosil enerji kaynaklarından vazgeçilip yenilenebilir enerji kaynaklarına geçilmesine karar verildi. Bu planın devamı olarak 2050 yılında da fosil enerji kaynakları tamamen bırakılacaktır. Ülke stratejisiyle paralel olarak yeni yerleşim projeleri de sürdürülebilir yaşam anlayışına göre biçimlenmiştir.

Stockholm’ün Hammarby Sjöstad semti bu anlayış temelinde inşa edildi. Eskiden bakımsız bir sanayi bölgesi olan bu semt, şimdi bütün dünyadan meraklıların ziyaret ettiği ekolojik bir alan. Bu mahallede ısınma ve aydınlanma için tamamen yenilenebilir enerji kaynakları kullanılmakla kalmayıp, atıklardan enerji elde edilecek şekilde gerekli altyapı kurulmuştur. Aynı zamanda, Hammarby Sjöstad’da yer altına tüm atıkların yeniden dönüşümünü sağlamak için kurulan altyapı sistemi sayesinde organik çöplerin, kağıt cinsi maddelerin ve dönüşüme elverişsiz çöplerin toplandığı bölümler oluşturulmuştur.

Bu bölgede kullanılan çöplerin toplandıkları kutuların farklı renkteki kapakları çöplerin baştan itibaren kolaylıkla kategorilere ayrılmasına yardımcı oluyor. Burada toplanan çöpler günde iki kez hava basıncı sistemiyle yeraltındaki boru sistemine boşaltılıyor. Bunların arasındaki organik atıklar gübre üretim merkezine gönderilirken, diğer çöpler de yakılarak imha ediliyor. Bu yakma aşamasında elde edilen enerji, merkezi ısıtma sisteminde kullanılıyor. Atık sıvılardan ise arıtma tesislerinde daha sonradan ocaklarda ve otobüslerde kullanılan biyogaz elde ediliyor.

Bu yatırımlar sayesinde sera gazı emisyonlarını büyük ölçüde azaltan Stockholm’u, 2011 yılı için ekolojik başkent ünvanını kazanan Hamburg takip ediyor. Çevreci yatırımlar alanında başarılı olan bu şehirler, tüm dünyaya örnek olacak kapasitedeki girişimleri sayesinde doğaya olan zararlarını azaltmak ve sürdürülebilir yaşama katkıda bulunmakla kalmıyor, aynı zamanda da ülke ekonomisine faydalı bir ortam sağlıyorlar.

Çise Ünlüer (21 Mart 2010)
ciseunluer@hotmail.com