Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...
25/06/2011
Küresel Isınma Geliyorum Demez
Belli bir düzen ve belki biraz da monotonlukla geçen günlük hayatımızda çoğumuz küresel ısınmanın dünya üzerindeki varlığımızı ne kadar yakından etkilediğini ve belki de tahmin edebileceğimizden çok daha yakın bir süre içinde sonumuzu getirebileceğini düşünmeyiz. Ancak yakından bakılacak olursa durum çok farklıdır.
Güney Kutbu ve Grönland'da yapılan ölçümlere göre erimesi son 20 yıl içinde giderek hızlanan buzulların yakın gelecekte deniz seviyesindeki artışın baş nedeni olması kaçınılmaz olacak. Özellikle iklim modelleri ve uyduların gönderdiği verilerden yararlanan bilim adamları, kutuplarda giderek eriyen buz tabakasının her yıl deniz seviyesinde 1.3 milimetrelik bir artışa neden olduğunu öne sürüyor. Bu olayın boyutu, eğer hemen önlem alınmazsa, geleceğin hiç de parlak olmadığının iyi bir göstergesi.
Bu noktada dikkatimizi çekmesi gereken en önemli nokta buz tabakasındaki kaybın iklim modellerinde öngörülenden daha hızlı gerçekleşiyor olması ve erimenin 2050 yılına kadar devam etmesi ile dünyanın deniz seviyesine 15 santimetre eklemiş olacağıdır. Su seviyelerinin bu şekilde hızla artması, en başta bizim gibi ada ülkelerini ve Bangladeş gibi sığ sahiller boyunca büyük nüfuslar barındıran ülkelerin geleceğini tehdit ediyor.
Bulunduğu konumdan dolayı Akdeniz’deki deniz seviyesindeki herhangi bir artış, Kıbrıs adasını yakından ilgilendiriyor. Bundandır ki, 20. yüzyılda, Akdeniz'in deniz seviyesinde ani bir artış görülerek 19. yüzyıla göre 20 santimetre yükselmiş olması ve 21. yüzyılda 35 santimetre daha yükselmesinin beklenmesi, istesek de istemesek de bizim de bu sorunla ne kadar yakından ilgilenmemiz gerektiğini kanıtlıyor. Artan deniz seviyesine ek olarak, son yıllarda Akdeniz’deki diğer değişiklikler arasında deniz sıcaklığının ortalama 0.8 derece artması ve tuzluluk oranının yükselmesi gibi denizdeki canlı yaşamını tehlikeye atan değişiklikler meydana geliyor.
Buzulların erimesinin bu hızla sürmesi halinde, dünya üzerindeki bir çok dağ buzulunun bu yüzyılın sonunda ortadan kaybolması ve milyonlarca insanın içme suyu, tarım, endüstri ve enerji üretimi konularında doğrudan veya dolaylı olarak bağımlı oldukları doğal su kaynaklarına zarar vermesi bekleniyor.
Fosil kökenli yakıtların kullanımındaki artışla paralel olarak artan ve dünya üzerindeki tüm canlıların yaşamını etkileyen kürsel ısınmanın bir diğer getirisi yağmur ve kar yağışlarındaki artan şiddet. 1950’li yıllara kıyaslandığı zaman, 1990’lı yıllarda yüzde yedi (7%) oranında gözlemlenen yağış oranlarındaki artış, dünyanın birçok yerinde sel felaketlerine neden olmaktadır.
Her durumda olduğu gibi, iklim değişikliğine bağlı artacak olan göç oranlarını kontrol altına alacak uluslararası bir yönetmeliğin bulunmaması, ileride yaşanacak olan plansız nüfus artışlarının önüne geçmeyi daha da zorlaştıracak. Bu alanda ülkelerin biraraya gelerek bir işbirliği mekanizması oluşturması ve özellikle büyük kıyı kentlerinde göçlerin kontrol altına alınması gerekiyor. Sadece 2010 yılında Malezya, Pakistan, Çin Halk Cumhuriyeti, Filipinler ve Sri Lanka başta olmak üzere birçok Asya ülkesinde yaşanan doğal felaketlerin milyonlarca insanı geçici ya da kalıcı göçlere zorladığı ve kırsal bölgelerden şehirlere kaçan insanların bu şehirlerde ciddi altyapı problemlerine yol açtığı göz önüne alınacak olursa; tayfunlar, hortumlar, seller ve kuraklık yüzünden göç edenlerin sayısının sürekli artacağına kesin gözle bakılmalıdır.
Amacımız hiçbir zaman korkutmak değil, tam aksine, toplum içinde farkındalığı arttırmak ve böylece korkuya yer verebilecek olayların meydana gelmesini önceden engellemek. Dünya kimsenin etrafında dönmediği gibi, Kıbrıs’ın da etrafında dönmez. Bunun için, kendi iç sorunlarımızın yanında hiç kaldığı doğal felaketler karşısında insan hayatının devamının tek yolu bilinçlenme ve bu olaylarla yüzleşilmesi durumunda doğru adımları atarak hazırlanmaktır. Başka ülkelerin yaşadıklarını örnek alarak etrafımızda bizi bekleyen sorunları belirlemek ve bunların meydana gelmesini önlemek için atılacak her adım, her ne kadar küçük olursa olsun, hayatta kalma şansımızı arttıracak, bizden sonraki nesillere yaşanılacak bir dünya bırakma yolunda etkili olacaktır.
Çise Ünlüer (26 Haziran 2011)
ciseunluer@gmail.com
18/06/2011
Doğru Nefes Almak
Dikkat ederseniz masa başında çalışan kişiler, genellikle yorgunluktan, uykusuzluktan, ve bunlara bağlı halsizlikten şikayet eder. Böyle bir çalışma ortamı, beraberinde dalgın ve sinirli insanları getirir. Bunun esas sebebi, kişiden kişiye farklılık gösterse de, genelde beyne giden oksijen azlığıdır.
Günlük hayatta üzerine hiç düşünmeden gerçekleştirdiğimiz bir eylem: nefes alıp verme. İnsanın hayatta kalmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri olan solunum, gerçekleştirmeden günlerce yaşayabileceğimiz yemek yeme veya su içme gibi gereksinimlerle bile kıyaslanınca çok daha kritik bir pozisyonda. Bugüne kadar yiyeceklerin sağlık üzerindeki etkilerinden sudaki ayak izimize kadar birçok konuya değinmiş olsak da, doğru nefes alma üzerine hiçbir bilgimiz olmaması bu alandaki eksikliğin varlığı için iyi bir kanıt.
Nefesimiz fazla sık ve fazla sığ olduğunda yeterince oksijen almıyor, yeterince karbon dioksit vermiyoruz. Sonuç olarak vücutlarımız oksijene aç ve fazla toksinle yüklü kalmaktadır. Vücuttaki her hücrenin oksijene ihtiyacı vardır ve canlılık seviyemiz tüm hücrelerimizin sağlıklı olmalarıyla doğrudan ilişkilidir. Birçoğumuzun soluk alışverişi yüzeysel ve çabuk olduğu için akciğerler tam kapasitesiyle kullanılamamaktadır. Yüzeysel solunum, beden hücrelerinin oksijenden mahrum olmasına ve akciğerlerin solunum sırasında ortaya çıkan toksinlerden arındırılamamasına yol açar.
Böyle bir solunum sürecinde diyafram hareketsiz kaldığından böbrekler, bağırsaklar ve tüm vücut sistemi pasifleşir. Yetersiz ve düzensiz alınan nefes organlarımıza oksijen taşınmasına yardımcı olan kalbimizi sıkıntıya düşürerek kalp krizi geçirme olasılığımızı arttırır. Düzgün nefes alınmaması, kan basıncının yükselmesiyle kanser, ani sancılar, astım, ve konuşma problemleri gibi problemlere neden de olabilir. Bu nedenden dolayı, doğru ve kontrollü nefes alıp vermenin, kalbin ritminin düzelmesiyle kan basıncının düşmesi, kan dolaşımının hızlanması, sindirimin kolaylaşması, stresle daha kolay başa çıkabilme, anti-depresan ilaçlara bağımlılığı ve uyku düzensizliğini ortadan kaldırma gibi düşünebileceğimizden çok faydası vardır.
Tüm bunları okuduktan sonra neden doğru nefes alıp vermeye önem göstermediğimize şaşmamak elde değil. Yoğun hayatın bir getirisi olarak stres ve koşuşturma gibi olumsuz faktörler, nefes alış verişlerimizin değişmesine yol açabiliyor. Aynı zamanda, bilgisayar karşısında genellikle kambur halde uzun süre oturmak da solunumu olumsuz yönde etkiliyor. Bütün bu aktiviteler boyunca daha az nefes alıyor ve aktifliğimizi yitiriyoruz. Vücudumuz da kısıtlı miktardaki oksijenle yetinmek zorunda kaldığı için özellikle spor yaparken fonksiyonlarını yeterince yerine getiremiyor.
Peki doğru nefes alma teknikleri nelerdir? Öncelikle rahat bir pozisyon alarak alıştığımız şekilde nefes almaya başlayabiliriz. Zamanla bu süre boyunca oluşan hareketleri hissederek, her nefesimizde vücudumuza giren oksijeni göğüs bölgemiz yerine karın bölgemizi yükseltecek şekilde derin nefes alarak yöneltebiliriz. Derin ve yavaşça alınan nefes aynı yavaşlıkla dışarıya verilerek nefes alış verişi arasında doğal bir akım yakalanır ve bu egzersiz yaklaşık 3 dakika boyunca sürdürülebilir.
Karın adelelerimizi kullanarak akciğerlerimizin nefes vererek boşalmasına kumanda etmek, yeni bir nefes alıp verme düzenini geliştirmemize yardımcı olur. Bu süreç boyunca diyaframımızın hareket ettiğini hissedebiliriz. Bu egzersiz tekrarlandığı zaman akciğerlerimizin gücünü artırır. Doğru kaynakları kullanarak nefes almanın yanında, derin nefes alabilmek de önemlidir. Bunun için, nefes alımı sonrasında 5 saniye nefesimizi tuttuktan sonra karın adalelerimizi kasarak havayı dışarı itebiliriz. Bu egzersizi doktor rehberliğinde hazıranacak bir programa göre devam ettirmek hayatımızı beklediğimizden çok daha iyi yönde değiştirecektir.
Sürekli bir şekilde yapılan hareketler kalp ile mide arasında yer alan ve gevşememizi sağlayan akciğer-mide sinir sistemini uyarmakla birlikte, hücrelere ve kaslara daha fazla oksijen ulaşmasını ve kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar. Aldığımız oksijen, vücudumuzun ihtiyacı olan iç organlarımızın, bezlerin, beynin, ve sinir sisteminin çalışması için enzim görevindedir. Bunlara ek olarak, doğru nefes alma teknikleri ile bedenimizde biriken atık ve toksinlerin en sağlıklı şekilde atılması sağlanır. Doğru nefes alma tekniklerini kullanan kişilerin iç ve dış organları daha genç ve daha sağlıklı bir hal aldığından bu kişiler doğal olarak daha geç yaşlanır.
Derin ve yavaş solunum kilo kontrolüne de yardımcı olur. Eğer fazla kilolarımızdan kurtulmak istiyorsak, fazladan alacağımız oksijen yağlarımızın daha etkili yakılmasına yardımcı olur. Bu durumun tam tersine, zayıf olanlarımızın doğru nefes teknikleri sayesinde fazladan alacağı oksijen, aç kalmış olan doku ve bezlerin beslenmesine yardımcı olur. Yani doğru nefes, doğru kiloya yardımcı olur. Yavaş, derin ve ritmik solunum kasların yavaşlayarak kalp atışlarımızın yavaşlamasını sağlayacak ve sonuç olarak vücutla birlikte kafamızın da rahatlamasına yardımcı olacaktır.
Özetlemek gerekirse, kaliteli ve sağlıklı bir yaşam doğru nefes alma tekniklerinden geçmektedir. Canlılık ve gençliliğin ana sırlarından biri temiz kan dolaşımıdır. Bunu elde etmenin en kolay yolu da soluduğumuz havada saklıdır. Bu solunum egzersizini her gün iki kere tekrarlayacak şekilde alışkanlık haline getirmek, zamanla nefes alış veriş alışkanlıklarımızın düzelmesini mümkün kılarak olası problemlerin meydana gelmesini engelleyecektir.
Çise Ünlüer (19 Haziran 2011)
ciseunluer@gmail.com
10/06/2011
Biomimetri ile Gelen Yenilikler
Geçtiğimiz hafta, insanlığın günlük hayatta karşılaştığı sorunları, doğadaki beceri, sezgi, ve bilmi kullanarak, başka bir deyişle doğaya dönerek, çözme sanatı olan biomimetriden bahsetmiştik. Bu hafta, biomimetrinin ışık tuttuğu farklı alanlardaki ürün ve projelerin insanların hayat kalitesini nasıl arttırılabileceğine değineceğiz.
Hepimiz bilgisayarlarımızı enfekte ederek birçok soruna neden olan virüslerin nasıl çalıştığının farkındayız. Bu vüruslerin yarattıkları sorunlara çözüm getirmek amaçlı olarak, karıncalardan yola çıkarak bilgisayarlarımızı koruyacak metodlar geliştiren bilgisayar güvenliği uzmanları, karıncaların birbirleri ile yardımlaşarak sağladıkları çoğunluk gücüyle düşmanlarıyla savaşmasını örnek alarak bilgisayarları koruyacak olan “dijital karıncalar” geliştiriyorlar.
Tavus kuşları, çiftleşme döneminde veya tehdit ile karşı karşıya kaldıklarında, kuyruklarında bulunan "telek" adlı rengarenk tüylerini açıp, inanılmaz bir renk gösterisi ortaya koyarlar. Ancak tavus kuşunun tüyleri gerçekte renkli olmamakle birlikte yalnızca kahverengi renk pigmentlerinden oluşur. Normalde kahverengi olan bu tüylerin birbirinden göz alıcı renklere dönüşmesinin arkasındaki sır, kuşların tüylerinde bulunan keratin proteinin güneş ışığını çeşitli şekillerde kırıp yansıtması ve böylece o kahverengi tüylerin, göz kamaştırıcı renkler almasıdır. Bunu gözlemleyen bir Japon bilim adamı, biomimetri kullanarak, tavus kuşunun sahip olduğu bu yeteneği, trafik ve okul ikaz levhalarına aktarıyor ve yeniden kullanılabilmesinin yanında toksik olmayan, tamamen ışığın yansıması ile renk kazanan levhalar üretiyor. Norveçli başka bir bilim adamı ise bu bilgiyi, bilgisayar ekranlarındaki renklerin ışık yoluyla, düşük enerji ile üretilmesi için kullanıyor.
Başka bir örnek ise bir tür kertenkele olan ve herhangi bir yüzeye kolayca tırmanıp; kaymadan, düşmeden, farklı yüzeylere asılı kalabililen Geko’lar. Bu kertenkeleler, asılı kalmalarını sağlayacak herhangi bir yapışkan ya da vakum kullanmak yerine, tırmandıkları yüzeye düşük seviyede statik elektrik uygulayarak o yüzeyde düşmeden, kaymadan durmayı başarabiliyorlar. Kumaş üreten şirketler bu noktadan hareket ederek, yüzeye statik elektrik ile tutunabilen, sandalye, ve koltuk yüzleri üretiyor.
Amerika’nın Ohio eyaletinde yapılan araştırlmalar sayesinde nilüfer yaprağının üzerinde su tutmaması özelliğini örnek alarak, kendi kendini temizleyen camlar geliştirildi. Nilüfer yaprağının “hidrofobik” özelliği yaprağın üzerinde bulunan metrenin birkaç milyonda biri boyutundaki pürüzler sayesinde sağlanıyor. Nanoteknolojinin bir mucizesi olarak düşünülen bu camların aslında doğanın bir mucizesi olması hiç de şaşırtıcı değil!
Askerlerin kullandığı kasketlerin kaplumbağa kabuğundan, veya askeri alanda kullanılan helikopterlerin helikopter böceğinden esinlenilerek tasarlandıklarını çoğumuz biliyoruz. Buna benzer bir tasarım deniz altarının çalışma prensibinde de ele alınmış ve kum balığının solungaçlarına su alarak batma, aldığı bu suyu boşaltarak yüzeye çıkma eylemi kullanılmıştır.
Günümüzde biomimetri, enerjiden sağlığa kadar uzanan geniş bir yelpazedeki sektörlerde gerçekleşen yenilikler için ışık tutuyor. Biomimetri, canlıların, en iyi, en başarılı olduğu uzmanlık alanlarını, günümüz ürün ve projelerine uygulayarak insanların hayat kalitesini arttırmayı hedefliyor. Yukarda verdiğimiz örnekler ve daha birçoğu doğayı gözlemleyerek ondan öğrendiklerimizde yaratabileceklerimizin sınırı olmadığının bir göstergesi! Özellikle yenilenebilir enerji ve teknoloji konularında yapılan yenilikçi tasarımlarda, doğanın bilim adamlarına ve araştırmacılara ışık tutacağı kesin.
Çise Ünlüer (12 Haziran 2011)
ciseunluer@gmail.com
03/06/2011
Daha İyi Bir Dünya İçin: Biomimetri
Spor ayakkabılardan bildiğimiz yapışkan özellikli “cırt cırt”ların, 1941 yılında dağcı George de Mistral’ın köpeğiyle ormanda yürüyüş sonrasında kendinin ve köpeğinin her tarafına yapışan bir bitkinin dikenli kabuklarından esinlenmasinden geliştirildiğini biliyor muydunuz? Mistral, bu bitkinin dikenlerinin herşeye yapıştığını görünce, naylon ve çeşitli materyaller kullanarak bugün sıkça kullandığımız “cırt cırt”ı yarattı.
Günümüzde hayatı kolaylaştıran buna benzer birçok buluşa yol veren “biomiometri”, gittikçe doğadan uzaklaşan insanların yine de doğanın klavuzluğunda en eksiksiz tasarımları geliştirmesini mümkün kılıyor. Biomimetri, insanlığın günlük hayatta karşılaştığı sorunları, doğadaki beceri, sezgi, ve bilmi kullanarak, başka bir deyişle doğaya dönerek, çözme sanatıdır. İngilizce “Biomimicry” olarak bilinen biomimetri kelimesi, Latince’de “bios” hayat, “mimesi” taklit anlamına geliyor. Buna göre, biomimetri, doğanın yöntemlerini kullanarak ve araştırarak insanlığın problemlerine çözüm getirme sanatı ve bilmi dalı olarak tanımlanabilir.
Milyonlarca yıldır çeşitli sorunların üstesinden gelmek için kusursuz işleyen modeller üreten dünya üzerindeki tüm canlılar, karşılaştıkları sorunlara çözüm getirecek şekilde kendilerini geliştirmeye devam etmiştir. Bu modellerin birçoğu, yine milyonlarca yıllık test ve yanılgılardan geçti, olgunlaştı ve olgunlaşmaya devam ediyor. Biomimetri, bu çözüm modellerinin örnek alınarak taklit edilmesi yoluyla, çeşitli ürünler ve sorunlar üzerinde uygulanmasını içeren bir bilim dalı olarak algılanmaktadır.
Bu yaklaşıma ışık tutan biyolog Janine Benyus’un 1997’de basılan “Biomimicry: Innovation Insired by Nature” kitabı, ekolojik olarak farklı olmak isteyen şirketlerin, kültürlerin ve ekonomilerin yapabileceklerini anlatmakla kalmıyor, birçok insanın düşünce yapısını ve yaşam şeklini değiştiren bir kavramdan bahsediyor. Benyus, insanların doğaya “örnek, önlem, ve danışıman” olarak bakmalarını tavsiye ederek, biomimetrinin en önemli hedeflerinden birinin sürdürülebilirlik olduğunu vurguluyor.
Biomimetri’nin kullanımına bir başka güzel örnek, 1496 yılında kuşların uçma kabiliyetine hayranlık duyan Leonardo da Vinci’nin, kuşların uçuşlarını detaylı çizim ve çalışmalar yaparak analiz etmesiyle bir “uçma makinesi” yapmasıdır. Günümüzde biomimetri, enerjiden sağlık sektörüne kadar birçok farklı alanda yapılan yeniliklere ışık tutuyor. Örneğin, kambur balinaların vücutlarının büyüklüğüne rağmen son derece çevik olduklarını gözlemleyen Kanadalı Whalepower şirketi başkanı Frank Fish, bu balinaların suya girip çıkarken, bedenlerine göre sadece bir buçuk metre çapında su baloncukları yaptıklarını farkediyor. Bunun üzerine, şirket, balina yüzgeçlerinin tasarımından yola çıkarak, rüzgâr tribünlerinin pervanelerini verimi arttıracak ve sessizce çalışabilecek şekilde tasarlıyor.
Teknolojisi hiç durmadan ilerleyen bir başka ürün elektronik ekranlar. Peki kelebek kanatlarının benzersiz özelliklerinin ekran teknolojisini geliştirmek için kullanılabileceği hiç aklınıza geldi mi? Kelebeklerin parlak renkli kanatlarının ışığı farklı biçimde yansıtmasından değişik dalga boylarının birbirleriyle kesişerek kusursuz denilecek kadar parlak renkler yaratıyor olması, günümüzde mobil cihazlarda daha az enerji kullanarak daha parlak ekranlar yaratmak için kullanılıyor.
Önümüzdeki hafta biomimetrinin ışık tuttuğu farklı alanları inceleyerek, canlıların, en iyi ve en başarılı olduğu uzmanlık alanlarını, günümüz ürün ve projelerine uygulayarak insanların hayat kalitesinin nasıl arttırılabileceğinden bahsedeceğiz.
Çise Ünlüer (5 Haziran 2011)
ciseunluer@gmail.com
26/05/2011
Plastik Kirliliği ve Lastik Geri Dönüşümü
Dünyanın birçok yerine kıyasla daha temiz olduğunu düşündüğümüz Akdeniz’in atık plastik parçalarıyla dolu olduğunu ve bu plastiklerin denizdeki balıkların beslenme sistemine girerek sofralarımıza kadar ulaşabileceğini hiç aklınıza getirdiniz mi?
Fransız Deniz Araştırmaları Enstitüsü tarafından yapılan çalışma sonrasında, mikro boyuttaki plastik atık parçalarının Akdeniz genelinde 250 milyar civarında olduğu belirtildi. Avrupa’daki birçok kuruluş, bu bulguların endişe verici olduğu konusunda hemfikir. Çalışmaların devamı olarak 2011 yılı boyunca Akdeniz’in farklı noktalarından örnekler toplanarak bunların incelenmesine devam edilecek. Çalışma boyunca toplanan örneklerin, plastik atıkların deniz içerisinde ne kadar büyük bir alana yayıldıklarını anlamamıza yarcımı olacağı kesin.
Denizlerde sadece atık olarak kalmayan ve farklı yollardan yaşam zincirimize giren plastiğin varlığının insan sağlığı üzerindeki etkileri düşündüğümüzden daha kritik. Yapılan araştırmalar, okyanustaki bazı bakterilerin plastik atıklarla beslendiklerini ortaya koyuyor. Laboratuvarda mikroskop altında incelenen küçük plastik atıkların her birinin bakteri yuvası halinde olduğu görüldü. Bu bakteriler, plastikler üzerindeki küçük çukurlarda yaşadıklarından yapıları da zamanla içinde yaşadıkları plastiğin yapısına benziyor. Plastikle beslenen bu bakteriler sayesinde plastiğin denizlerdeki yaşam zincirine girip girmediği ise merak konusundan çok gerçeklik kazanmış bir bulgu.
Denizlerden karaya hareket edecek olursak, ülkemizde toplu taşımacılığın en düşük seviyede kullanıldığını ve nerdeyse her ailenin en az bir arabası olduğunu düşünürsek, araç lastiklerine olan yüksek talebi az çok tahmin edebiliriz. Peki ömrünü tamamlamış lastiklere daha sonra ne olduğunu biliyor muyuz?
Ülkemizde bu alanda henüz bir girişim olmamasına rağmen, Türkiye’de ömrünü tamamlamış lastikler, 2010 yılında onaylanan ''Atık Yönetimi Planı'' kapsamında, lastik üretici ve ithalatçılarının kurduğu LASDER tarafından geri kazanım amacıyla ülke çapında toplanmaya başlanacak. Çalışma kapsamında 2010 yılında, gözardı edilemeyecek bir miktar olan 63 bin ton ömrünü tamamlamış lastik ekonomiye kazandırıldı.
Aralarında Continental, Goodyear, Michelin, ve Pirelli gibi lastik firmalarının yer aldığı LASDER üyeleri, ömrünü tamamlamış lastiklerin toplanması konusunda Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yetkilendirildi. Esas amacı, üyelerinin yenileme pazarına sattıkları lastiklerin oluşturduğu toplam tonajın yönetmelikte belirtilen oranı kadar olan kısmını toplatmak, taşımak, geçici olarak depolatmak, ve öncelikle malzeme geri kazanımı firmalarına ve daha sonra alternatif enerji kaynağı olarak kullanılmak üzere çimento fabrikaları ve enerji üretim tesislerine teslim etmek olan LASDER, insanların bir yerden bir yere ulaşımını sağlamak için lastik sanayicilerinin üzerine düşen görevin yerine getirilmesini mümkün kılıyor.
Kullanıldıkları süre boyunca insan güvenliği ön planda tutularak tasarlanan lastikler, ömürlerini tamamladıkları zaman değişik yollarla tekrardan ekonomiye ya ham madde ya da alternatif enerji ham maddesi olarak kazandırılmalıdır. Bu şekilde hem bu malzemelerin çevreye zarar vermesi engellenir hem de tekrar toplama sayesinde üretime faydalı olmaları sağlanır.
Plan kapsamında faydalı ömrünü tamamlamış, araçtan sökülen orijinal veya kaplanmış, bir daha kullanılamayacak olan lastikler ve üretim sırasında ortaya çıkan ıskartalar “ömrünü tamamlamış lastik”, ya da bir diğer adıyla ÖTL olarak tanımlanıyor. Bu kampanya sayesinde topluma lastiklerle ilgili neler yapılabileceği anlatılmakla birlikte toplum bilincininin arttırılması planlanıyor.
Bu yönetmelik, ÖTL'lerin çevreye zarar vermesini önleyerek, malzeme geri kazanımı ve enerji geri dönüşümü amaçlı toplama ve taşıma sisteminin kurulması, ve yönetim planının oluşturulmasını sağlayacak. LASDER'in 2011 yılı yükümlülüğü 87 bin ton civarında olmakla birlikte, 2012 yılının kotası Çevre ve Orman Bakanlığı ile birlikte kararlaştırılacak.
Peki ÖTL toplama sistemi nasıl çalışmaktadır? Program kapsamında tüm ülke 8 toplam bölgeye ayrıldı. Bu ayrımı gerçekleştirmek için bölge sınırları ÖTL birikim potansiyeli, bölgenin ÖTL tüketim kapasitesi ve coğrafi koşullara göre belirlendi. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından lisanslandırılan Türkiye’nin farklı yerlerinde 13 adet malzeme geri kazanım firması programa dahil edildi. Bu tesislerin toplam ÖTL kapasitesi yaklaşık olarak 150 bin ton olmakla beraber, kullanılabilen kapasitenin 40 bin ton civarında olduğu belirtildi.
Program sonrasında ortaya çıkacak olan ÖTL kaynaklı ürünlerin kullanılacakları alan bulma sıkıntısı da yaşanmayacağı kesin. Bu ürünler, çocuk oyun alanları ve parklar, koşu pistleri, hayvan barınak alanlarının zemin kaplamaları, kaldırım kaplamaları, eğlence ve dinlenme alanları, motor sporları için düzenlenmiş alanlar, okul ve eğitim kurumları, ve tenis oyun sahaları gibi eğlence ve eğitim alanlarında yaygın olarak görülecektir. Bunlara ek olarak, sızdırmazlık sağlanması gereken alanlar, rıhtım, iskele benzeri gemi, tekne yanaşma alanları, kauçuk bazlı çatı kaplama malzemeleri, su tahliye sistemi izolasyon malzemeleri, bidon ve benzeri saklama malzemeleri, çizme ve ayakkabı tabanları, kalıplı-kalıpsız her türlü esnek uygulama alanları, hortumlar, bariyer ve benzeri trafik uygulamaları, drenaj malzemeleri, bina zemin yalıtım malzemeleri, karayolları asfalt katkı malzemesi uygulamaları, dolgu lastikler için kullanım, otomotiv sanayi uygulamaları, ve oto paspasları için de kullanılabilecek.
İster plastik, ister eski lastikler olsun, kullanım ömrünü tamamlayan maddelerin geri dönüşümü ve yeninden kullanıma kazandırılması mümkündür ve ne kadar küçük olursa olsun, her ülke tarafından gerçekleştirilmesi gereken bir yatırımdır.
Çise Ünlüer (29 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com
20/05/2011
Ada Var.... Ada Var!
Geçtiğimiz hafta küçük bir ada devleti olan Singapur’dan bahsetmiş, bu gelişmiş ülkenin tarihine kısa bir göz atmıştık. Bu hafta Singapur’un halkına ve ziyaretçilerine sunduğu fırsatlardan bahsedecek, bu gelişmiş ülkeyi kendimize nasıl örnek alabileceğimiz konusuna değineceğiz.
Şehrin inanılmaz temizliğinden sonra, ülkeye ayak basan tüm ziyaretçilerin ilgisini çeken ilk şey halkın büyük bir çoğunluğunun konuştuğu akıcı İngilizce. Etrafındaki diğer Asya ülkelerine kıyaslandığında, Singapur’da nerdeyse herkesin İngilizce konuşabilmesi batı ülkelerinden gelenler için büyük bir avantaj! Ancak konuştukları İngilizce, Avrupa ve Amerika’da duyabileceğiniz İngilizce’den çok farklı bir şiveye sahip olduğundan özgünlüğünü koruyor. Singapurlular, gayet akıcı konuşmalarına rağmen kelimelerin çoğunu yutarak konuştuklarından, ilk duyuluduğunda kulağa Çince gibi duyulan bu İngilizce aksanına “Singlish” adı veriliyor. Sistemin bir parçası olarak Singapur’da eğitim gören her öğrenci, okulda İngilizce’nin yanında, Malay, Tamil ya da Mandarin anadillerinden birini de öğrenmek zorunda.
Singapur hakkında söylenecek önemli bir diğer konu ise ülkenin tam bir “ceza” kenti olduğu. Kentte dolaşırken birçok şeyin yasak olduğuna dair uyarı tabelaları ve kurallara uymama durumunda uygulanan yüksek cezaları görmek mümkün. Ancak Singapur’u görünce, bu kadar küçük bir adada yaşayan yüksek bir insan yoğunluğunda yönetimin ne kadar başarılı bir iş çıkardığını anlayıp cazaların gerekliliğini onaylayabiliyorsunuz.
Şehrin en ilginç bölgeleri “Little India”, “Chinatown”, “Sentosa Island”, “Quays”, ve “Orchard Road”. Bunlardan en popüleri Orchard Road, tam bir piyasa ve alışveriş caddesi. İki kilometrelik bu geniş cadde üzerinde tapınak, müze ve benzeri sanat mekanları yerine, içerisinde bildiğiniz ve bilmediğiniz nice markalar ve elit butiklerin mağazalarını barındıran görkemli alışveriş merkezleri mevcut. Özellikle elektronik ürünleri burda Avrupa ve Amerika’ya kıyasla çok daha düşük fiyatlara bulmak mümkün.
Singapur’da dikkat çeken bir diğer bölge Little India. Meşhur “Tekka Centre”, “Mustafa Center”, ve “Sakaya Muni Buddha Gaya Tapınağı” gibi birçok inancı temsil eden farklı binaları bünyesinde bulunduran Little India bölgesi, Singapur’un geri kalanına göre daha eski ve geri kalmış irtibası yaratsa da, muhakkak görülmesi ve vakit ayırılması gereken bir bölge.
Dünyadaki birçok büyük şehirde olduğu gibi, Singapur’daki Chinatown bölgesi otantik yapıların yanında, Çin kültürünü gözler önüne sunan özel bir bölge. Buradaki “Chinatown Heritage Centre” ve “Buddha Tooth Relic Tapınağı” gibi görkemli tapınaklarda gerçekleştirilen budist rahiplerin dua seansları, sadece yerel halkın değil turistlerin de ilgi merkezi halinde.
Tapınaklardan uzaklaşıp modern şehrin tadına varmanın en iyi yollarından biri, nehir kıyısı bölgesi olan Quays’daki restaurantlarda ve nehrin yanında organize edilen çeşitli aktivitelerle zaman geçirmek. Bu bölgede “Boat Quays”, “Clarke Quays” ve “Robertson Quays” adında Singapur’un en trendi bölgelerinden olan 3 ayrı alan bulunuyor. Geceleri Singapur gençliği ve turistlerin akın ettiği nehirde kısa mesafeli tekne gezintileri yapmak mümkün.
Bu bölgeye çok yakın olan Sentosa adasında da yer alan Singapur’un simgesi yarı balık yarı arslan “Merlion” heykeline ek olarak, dünyanın en büyük su altı akvaryumu, içerisinde yaşayan her tür kelebek ve böceğin çeşitliliği ile göz kamaştıran bahçeleri, ve yunuslarla yüzme fırsatları Sentosa adasının ziyaretçilerine sunduğu olanaklardan sadece birkaçı.
Şehrin kesinlikle görülmesi gerekli noktalarından birisi de 1899 yılında hizmet vermeye başlayan “Raffles Hotel”. Bu prestijli otelinin lobisi halka açık olmakla birlikte, oteli görmek isteyen ziyaretcilerin lobiye sandelet ve şort ile girmesi yasak. “Asian Civilazations Museum”, Singapore Art Museum”, ve “National Museum of Singapore” gibi müzeler de çevre alanlarda bulunduklarından, hepsi birarada görülebiliyor.
Ülkenin “olmazsa olmaz” yerlerinden biri olan Singapur hayvanat bahçesi, dünyanın en büyük ve en iyi hayvanat bahçelerinden biri. Özellikle doğal ortamın inanılmaz iyi düzenlenmesi ile öne çıkan bahçede, hiçbir hayvanın önünde kafes veya cam gibi bir engel bulunmuyor. “Bengal Kaplanı”, “Kutup Ayısı”, ve “Beyaz Gergedan” gibi nadir türleri burada yakından görmek mümkün. Güneş batınca düzenlenen “Night Safari” turları, hayvanları tamamen zifiri karanlıkta sadece onların olduğu bölgelerin loş aydınlatılmış hali ile sunduğundan biraz korkutucu ama kesinlikle kaçırılmaması gereken bir aktivite.
Konu ne olursa olsun, çoğumuzda gittiğimiz yerleri Kıbrıs ile kıyaslama huyu vardır. Singapur’un Kıbrıs’tan çok daha gelişmiş ve yüksek yaşam kalitesi sergileyen bir ülke olduğu kesin. Basit bir kıyaslama yapacak olursak, Kıbrıs’ın kuzey ve güneyinin toplam yüzölçümü 9248 km2. Singapur ise sadece 710 km2! Yani adamız Singapur’un yaklaşık 13 katı büyüklüğünde olmasına rağmen Singapur’un nüfusunun sadece beşte biri kadar insan barındırıyor. Singapur’da birçok farklı ırk ve dinlerden insanlar huzur içinde birbirini rahatsız etmeden yaşayabiliyor.
“Ön yargı, taassup ve dar görüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir” demiş Amerikan mizahçı ve yazar Mark Twain. İnsanın, küçük bir adada yaşamanın kaçınılmaz getirisi olan sorunlardan kurtulması ve vizyonunu geliştirmesi için en verimli yol farklı hayatları görmesi, yaşaması, ve öğrenmesidir. Bildiğimiz düzen ve alıştığımız ortamlardan mümkün oldukça çıkmaya çalışmak, kişisel gelişimimize katkı sağlamakla kalmaz, bazı şeylerin nasıl olabileceklerini düşünmek yerine onları oldukları gibi görmemizi sağlar.
Çise Ünlüer (22 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com
12/05/2011
Singapur, Kapitalist Bir Cennet
“Gezmek vahşi bir şeydir. Sizi yabancılara güvenmeye ve alışık olduğunuz ev ve arkadaş konforunu kaybetmeye zorlar. Dengenizi kaybedersiniz. Zorunlu şeyler (hava, uyku, rüyalar, deniz, gökyüzü) haricinde hiçbirşey sizin değildir. Her şey, sonsuzluğa veya ne hayal edersek ona yönelir.”
Bu sözler 1908 ve 1950 yılları arasında yaşayan ünlü İtalyan şair, romancı, çevirmen ve eleştirmen Cesare Pavese’ye ait. Bugün size her yönden örnek alınması gereken bir ülkeyi anlatmak istiyorum. Konumuz, Lüksemburg ve Katar’dan sonra, dünyadaki ülkelerin kişi başına düşen milli gelir sıralamasında 56 bin 522 dolar ile başı çeken ve insanın hayata bakış açısını değiştiren Singapur.
Singapur'u birkaç kelime ile tarif etmek gerekirse, dünyanın her yerinden insanın barış içinde ama birbirinden uzak yaşadığı son derece gelişmiş, temiz ve kapitalist bir ülke. Singapur, ana ada olan Singapur şehri ve irili ufaklı birkaç adadan kuruludur. Ekvatorun sadece 137 kilometre kuzeyinde yer alan ülkede 5 milyondan fazla kişi yaşıyor olmasına rağmen bunların sadece 3 milyonu Singapur’lu, geriye kalanı farklı ülkelerden göç etmiş.
Singapur’un modern tarihi 1819 yılından itibaren, yani zamanın sömürgeci milleti olan İngilizler’in istilasıyla başlar. İngiliz sömürgesi 1959 yılına kadar devam eder. Daha sonra 1963 yılında Malaya, Saravak ve Sabah ile birleşerek Malaya Federasyonunu meydana getirirler. Fakat bu birleşme fazla uzun sürmez ve yapılan yeni anlaşma ile Singapur 9 Ağustos 1965’te ayrı bir devlet olarak ilan edilir. Buna rağmen antikomünist bir yapıya sahip olan Singapur’da, Malaylar ve Çinliler’in olay çıkarmasından dolayı bölgedeki iç huzursuzluklar devam eder. 1969 yılında ırkçı bir ayaklanmaya bürünen şiddet eylemleri, birçok tutuklamalar sonucu bastırılır ve ülkedeki idareyi, 1959 yılında ülkenin ilk başbakanı seçilen Lee Kuan Yew’in kurduğu Halk Partisi (PAP) iktidarı ele geçirir. Bunun üzerine 1971 yılında İngilizler adadan çekilmek zorunda kalır.
Singapur, Endonezya ve Malezya toprakları arasına sıkışmış, küçücük bir ada devletidir. Kuzey ve batıdan Johore boğazı ve doğu ve güneyden Singapur Boğazı ile kapalı dikdörtgen şeklini andıran bir ülke olan Singapur, Malay Yarımadası’na 1200m uzunlukta olan bir demir ve karayolu ile irtibatlıdır. Singapur tropikal bir iklime sahip olduğundan yıl boyunca fazla değişmeyen sıcaklık ve nem miktarı genelde yüksek, yağışları çok fazladır. Etrafı Hint Okyanusu ile çevrili bu küçük ada devletinin bir zamanlar toprakları tamamen tropikal ormanlarla kaplı olmasına rağmen bugün bunların yüzde seksen beş (85%)’i kalmamıştır. Dolayısıyla vahşi hayvanlar ve doğal kaynaklar da çok azalmıştır.
Nüfusun yüzde yetmiş yedi (77%)’si Çin asıllı olmakla birlikte, yüzde onbeş (15%)’i Malaylar ve yüzde altı (6%)’sı Hintliler, gerisi de diğer azınlıklardan meydana gelir. Ülkedeki nüfus yoğunluğu, 710 km2’lik bir yüzölçüme sahip olması bakımından çok yüksek olup, nüfusun çoğu genç ve şehirlidir. Nüfusun büyük bir kısmını teşkil eden Çinliler, beş ana grupta toplanırlar ve beş büyük lehçeyi kullanırlar; Hokkien, Cantonese, Teochev, Hainanese ve Hakka. Malaylar ise ikinci büyük grup olup, Malay dilini konuşurlar ve tamamına yakın kısımları müslümandır. Nüfusun geri kalanını meydana getiren Hintli ve Pakistanlılar’ın da büyük bir kısmı müslümadır ve genellikle Tamil lisanını kullanırlar. Bunlara ek olarak ülkede az miktarda da Avrupalı ve Avrasyalı nüfus vardır. Din ve dil farklılıklarının büyük boyutlara ulaşması üzerine Singapur hükümeti, Malay, Mandarin (Çin lehçelerinden bir kısmı), Tamil ve İngilizce olmak üzere 4 farklı dili resmi diller olarak kabul etmiştir.
Singapur, diğer Asya ülkelerine kıyaslandığında okuma-yazma oranı yüksek olmakla birlikte; halkın sağlık, sosyal ve kültürel hayatları oldukça iyidir. Singapur ekonomisinin büyük bir kısmı ticarete dayanır. Ayrıca ulaştırma, bankacılık, sigortacılık, haberleşme, tamirat ve depolama gibi hizmetlerden de önemli ölçüde gelir elde edilmektedir. Singapur ekonomisinin beslendiği diğer önemli gelir kaynağı ise gemi yapımcılığı, petrol rafinerileri, elektronik aletler, tekstil, gıda ve kereste gibi alanları içeren endüstridir. Bunların yanında turizm ve balıkçılık da ülke ekonomisine önemli ölçüde gelir sağlamaktadır.
Singapur “Changi” Havaalanı, bugüne kadar Amerika ve Avrupa’nın birçok ülkesi de dahil olmak üzere ziyaret ettiğim birçok gelişmiş havaalanına kıyaslanamayacak kadar gelişmiş ve hayal edemeyeceğiniz kadar organize ve temiz, dünyanın devamlı ödül alan sayılı havaalanlarından birisi. Havaalanına indiğiniz andaki ilk izleniminize dayanarak sizi nasıl bir ülkenin beklediğini az çok tahmin edebiliyorsunuz.
Singapur, ziyaret amacınınız ne olursa olsun, hiçbir masraftan kaçınılmadan tasarlanmış son moda alışveriş merkezleri bir yana; tarihi eserler, dini mekanlar, müzeler, sevimli köyler, parklar, bahçeler ve diğer doğa harikası alanlar, küçük adalar, etnik semtler, ve sıra dışı hayvan türlerinin yaşadığı alanlarla dolu görkemli bir ülke. Bütün bu zenginliklerin harmanlandığı bu turizm cenneti, her yönden yaşaması zevkli, modern, ziyaretçi dostu bir kent.
Önümüzdeki hafta Singapur’un halkına ve ziyaretçilerine sunduğu fırsatlardan bahsedecek, bu gelişmiş ülkeyi kendimize nasıl örnek alabileceğimiz konusuna değineceğiz.
Çise Ünlüer (15 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com
07/05/2011
Sağlıklı Zayıflamanın Yeşil Yolları
Çoğumuz yılın belirli zamanlarında fazla kilolarımızdan kurtulmak için denemediğimiz yöntem bırakmıyor, daha zayıf görünmek uğruna sağlıklı sağlıksız birçok yola başvuruyoruz. Oysa diyet ya da egzersiz yapmadan zayıflamanın kolay ve bir o kadar da sağlıklı olan yeşil yaklaşımlarla mümkün olduğu hiç aklınıza geldi mi?
Sık sık dışarda yemek yerine mümkün oldukça evde pişirmek sevdiklerinizle sıcak bir ortamda daha fazla vakit geçirmenizi sağladığından hem daha eğlenceli hem de pişirdiğiniz malzemeleri kendiniz seçtiğinizden daha sağlıklı ve bilinçli bir seçimdir! Bir de nedense dışarda yediğimizde daha fazla yiyecek tüketiyoruz, bu aktiviteyi çoğunlukla evde gerçekleştirerek bunun da önüne geçebiliriz.
Her ne kadar da kolay görünse de, dışarda yediğimiz birçok yemeğin içinde tam olarak ne olduğunu ve bu yemeklerin hangi ortamlarda hazırlanarak önümüze sunulduğunu bilmiyoruz! Oysa evde kolayca deneyebileceğiniz taze sebzelerden yapılan lezzetli çorbalardan, farklı bitkileri bir araya getirerek oluşturabileceğiniz salatalara kadar birçok farklı yemeği kısa sürede pişirerek sağlıklı bir yeme alışkanlığı oluşturmak ve aynı zamanda biraz da tasarruf yapmak mümkün.
Doğaya ve kendinize bir iyilik yapmak istiyorsanız, bugünden itibaren et tüketiminizi azaltın! İçerdiği hormonlar ve diğer kimysal maddeler yüzünden neden olduğu çoğu ölümcül hastalıkları geçiyorum, sırf insanların bitmek tükenmek bilmeyen açlığını gidermek için, çiftliklerde karanlık ortamlarda tüm ömürleri boyunca sıkışık bir pozisyonda hareket etmeden büyütülen hayvanlara yapılan eziyetleri bile bile bu ürünleri zevkle tüketmek ancak bilinçsiz insanlara sunulmuş bir zevk olsa gerek! Uzun yaşama şansınızı biraz daha arttırmak ve çevreye verilen zararın az da olsa önüne geçmek için daha çok sebze ağırlıklı bir yeme alışkanlığı edinin. Et seçimlerinde de etik bir şekilde yetiştirilmiş, bir başka deyişle, koşa oynaya büyümüş, mutlu bir hayat sürmüş hayvanları tercih edin.
Marketlerden aldığınız yiyeceklerin tam olarak ne içerdiklerini ne kadar iyi biliyorsunuz? Ülkemizde satılan ürünlerin çoğunun üzerindeki “doğal” gibi tanımlamalar ne yazık ki pek bir anlama gelmiyor. Etiketlere dikkatli bakacak olursanız, satın aldığınız çoğu ürün, belli belirsiz birçok koruyucu madde içeriyor. Kim ister ki bilmediği kimyasalları vücudunda barındırsın? Bu nedenden dolayı, dışarıdan aldığımız tüm ürünlerin üzerindeki etiketleri inceleyerek, mümkün oldukça içerisinde daha az koruyucu madde ve kimyasal içeren ürünlere yönelmek gerekir.
Büyüklerimizin “yiyecek’” olarak bile tanımlamayacağı şeyleri tüketmemeye özen gösterin. Unutmayın ki, ninenizin veya annenizin evde pişirmeyeceği çoğu şey zararlı madde içeriyordur! Soframıza gelene kadar birçok farklı işlemden geçmemiş, doğal halini kaybetmemiş ürünler, ismini bile bilmediğimiz birçok kimyasalın vücudumuza girmesini engellemekle kalmaz, aynı zamanda üretimlerinde daha az enerji ve kaynak gerektirdiklerinden çevreye de daha duyarlı bir seçim teşgil eder.
Ülkemizde yetişen ürünlerin hangileri olduklarını ve tam olarak hangi mevsimlerde yetiştiklerini öğrenmek gerekir. Bu sayede kendi üreticimizi desteklemiş ve ekonomimize katkıda bulunmuş oluruz. Mevsiminde tüketilen yiyecekler daha taze ve doğal olduklarından daha lezzetli ve sağlıklıdırlar.
Organik yiyecekler tüketmenin en kolay yolu kendi bahçenizi kurmaktır! Dışarıdan alacağınız hiçbir ürün, kendi bahçenizde, kendi toprağınızı kullanarak, kendi emeğinizi katarak yetiştirdiğiniz meyve ve sebzeler kadar temiz ve sağlıklı olamaz! Buna ek olarak dışarıda doğa ile iç içe olmanın verdiği mutluluk ve kendi ellerinizle birşeyler üretmenin sağladığı tatmin olma duygusu bile bu tecrübeyi denemek istemeye yeter! Bunu gerçekleştirmek için büyük bir alana da gerek yok – küçük bir kutuya domates ekerek başlayabilir, türlü türlü baharatları yetiştirmeyi deneyebilirsiniz.
Çünkü insanın kendi ürettiğini tüketmesi, kendi sağlığını ve dolayısıyla hayatını kontrol altına alması demektir...
Çise Ünlüer (8 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com
29/04/2011
Çöpte Yatan Zenginlik
Çöplerden para elde edilebileceğini hiç düşündünüz mü? Ordu Belediyesi'nin 2009 yılında hizmete açtığı Katı Atık Ayrıştırma Tesisi’nde çöpten 800 ton pet, 960 ton plastik, 80 ton alüminyum, 720 ton metal, 400 ton cam ve 1600 ton kağıdı ekonomiye geri kazandırılarak, 2 yılda yaklaşık 2 milyon lira gelir elde edildiği bildirildi. Ordu Belediyesi, kendi imkanları ile 2 yıl önce kurduğu Katı Atık Ayrıştırma Tesisi ile maddeleri yeniden işlenir hale getirerek kentin çöp sorununu çözerken, kendine de çöpten yıllık 1 milyon TL ekonomik gelir sağladı. 400 bin liraya kurulan ve çalışanlarına hijyenik bir çalışma ortamı sunan Katı Atık Ayrıştırma Tesisi’nde ayrıştırılan çöplerin paket haline getirilmesi sağladıktan sonra bu çöpler il dışındaki çeşitli fabrikalara gönderiliyor.
Akdeniz Üniversitesi Ekoloji Topluluğu, “Kapaklarla Engellere Yol Olalım” projesi altında 2 ayda 1.5 ton kapak toplayarak çöplerin nasıl fırsata çevrilebileceğine dair güzel bir örnek oluşturdu. Öğrencilerin yanında vatandaşların da projeye katkı sağlamasıyla toplanan kapaklar bir plastik firmasına satılarak elde edilen gelirle bölgede yaşayan engellilerin hayatlarını biraz da olsa kolaylaştırmak için 14 tekerleki sandalye alındı.
Türkiye’de çöpü paraya dönüştüren bir başka kuruluş ise oluşturdukları tesiste her gün yüzlerce ton atığı ayıştırarak sadece çevreyi korumakla kalmayıp ekonomik kazanç da sağlayan Çanakkale Belediyesi’ne bağlı Katı Atık Yönetim Birliği. Avrupa Birliği kapsamında gerçekleştirilen katı atıkla ilgili projeyi hayata geçirmek için, atık ambalajla ilgili geri kazanım kumbaraları, vinçli araç, ve 20 metreküplük konteynerler temin edilerek geri dönüşüm merkezi oluşturuldu. Ambalaj atıklarının toplanarak ayrıştırıldığı tesisin oluşturulması yönündeki ilk çalışma olarak yaklaşık 16bin konutu içeren halka yönelik bilgilendirme çalışması gerçekleştirildi.
Yaklaşık bir senedir faaliyet gösteren merkez, 2 bin 554 ton kağıt, karton, plastik, cam, metal, ve alüminyumu çöpten ayrı olarak kaynağından toplayıp, depolama sahasına götürmeden geri kazanılmasını sağlamıştır. Bu sayede, 50 bin ağacın kesilmesine engel olarak 100 hektar ormanın kurtarılmasına ek olarak, 51 bin ton petrol, 3 milyon 500 bin ton su tasarrufu, ve 37 bin megavat elektrik tasarrufu sağlanarak 115 bin ton karbondioksitin de atmosfere salınımının önlendiğini düşünmek bile insanı motive etmeye yetecek cinsten!
Projenin bir diğer avantajı ise önceden ayrıştırma işiyle uğraşan hurdacıları da sisteme dahil etmesi. Hurdacıların kendi imkanlarıyla yapıldığı zaman sağlıksız iş koşullarında ve çoğu zaman kayıt dışı gerçekleştirilen bu işlem, hurdacıların proje kapsamında hizmet vermesiyle planlı ve programlı bir şekilde kayıt altına alarak tüm çöplerin daha verimli bir şekilde toplanılıp ayrıştırılmasını mümkün kılıyor.
Bir zamanlar severek kullandığınız ama artık eski model kaldığı veya çalışmadığı için elden çıkarmak istediğiniz elektronik atıkların daha sonra ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Örnek verecek olursak, Avrupalılar yılda kişi başı ortalama 20 kilo elektronik hurda üretiyor. Büyük bir çoğunluğunu vadesini dolduran buzdolabı, video ve bilgisayar gibi elektronik cihazların oluşturduğu bu atıklar, değerli hammadenin ziyan olmasına neden olmakla birlikte, insan sağlığı açısından gayet zararlı zehirli maddelerin ev atıklarına karışmasına neden oluyor.
Bu hammadelerin, gelecekte birşeyler üretmek isteyecek olan çocuklarımıza ait olduğunu düşünen Avrupa Parlamentosu, vadesini doldurmuş elektronik cihazlardan oluşan atıkların imha edilmesiyle ilgili yasa tasarısını görüşüyor. Yasanın esas amacı, bu hammadelerin verimli bir şekilde kullanılmasını ve geri dönüştürülmesini sağlamak. Bu sayede, geri dönüştürülmek üzere toplanan elektronik hurda miktarı arttırılabilir ve doğal kaynaklara olan bağımlılık azaltılabilir. Avrupa Parlamentosu, tasarı sayesinde 2016 yılına kadar ev atıklarına karışan elektronik hurdaların yüzde seksen beş (85%)'inin yine Avrupa’da geri dönüşüm için ayrıştırılmasını planlıyor. Bunu mümkün kılmak için, elektronik cihaz satıcılarının, aralarında eski elektrikli diş fırçası ve bir milyonun tanesinin 250 kilogram gümüş ve 25 kilogram altın anlamına geldiği halde günümüzde sadece yüzde iki (2%)’sinin toplandığı mobil telefonlar gibi ürünlerin bulunduğu eski cihazları tüketiciden geri alarak sisteme katması sağlanacaktır.
Evdeki atıkları “çöp” olarak düşünmeden elden çıkarmak ancak eğitim seviyesi düşük toplumların benimsediği bir yaklaşımdır! Bugün sizin işinize yarayamayan bir malzeme, basit birkaç işlemden geçerek yeniden değerlendirilebilir ve başkalarının hayatını kolaylaştırmak üzere yeniden piyasaya sürülebilir.
Atıkların geri dönüşümünü sağlamak hem doğal kaynaklara olan bağımlılığımızı azaltır, hem de enerji tasarrufu yapmamızı sağlar. Özellikle kağıt, karton, cam şişeler, ve teneke kutular gibi malzemeler dünyanın çoğu yerinde yeniden değerlendirilmek üzere belediyeler tarafından toplanılıyor. Yurkarda bahsedilen her bir projeyi kendimize örnek alarak ülkemizin de dünyanın gelişmiş ülkeleri ile yarışır duruma gelmesi kendi elimizdedir...
Çise Ünlüer (1 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com
21/04/2011
Dünya Günü
22 Nisan Dünya Günü’nün ne olduğunu ve hangi amaçla kutlandığını biliyor musunuz? Bu gün, ilk olarak 1969 yılında San Francisco’da düzenlenen Ulusal UNESCO Dünya Konferansında bir barış aktivisti olan John McConnell tarafından ortaya atılmış bir fikirdir. İsminden de anlaşılacağı gibi, Dünya Günü, dünyamızın yaşamı ve güzelliğini kutlayarak karşı karşıya kaldığı çevresel tehditlere dikkat çekmek ve duyarlılığı arttırmak amacı ile başlatılan bir girişimdir.
İlk olarak Amerika’da 1970 yılında kutlanan Dünya Günü için belirlenen tarih gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart olmuştur. Daha sonra, çevre sorunlarına büyük dikkat çekmeyi başaran Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson’un desteği ile, 22 Nisan 1970 günü, ilk Dünya Günü kutlamaları olarak tarihe geçmiştir. Bu kutlamalara 20 milyon kişi katılmış, düzenelenen birçok konferans ve sempozyum sonrasında ABD’nin ilk “Temiz Hava” ve “Temiz Su” yasaları hazırlanmıştır.
2011 yılında 41. yıldönümü kutlanılan Dünya Günü’nü günümüzde de kutlayan ve destek veren birçok kamu, yerel, sivil ve özel kuruluşlar bulunuyor. Bu kutlamalar çerçevesinde bu güne kadar işlenilen konular arasında suya erişim imkanları, sağlık ve doğru kullanma gibi insan sağlığı açısından büyük önem taşıyan başlıklar yer alıyor.
Özetlemek gerekirse, Dünya Günü, ulusal, yerel ve bölgesel boyutta dünyamızın devamlılığı için gerekli olan konulara dikkat çekiyor. Ancak sadece bu günün varlığının farkında olmak, geleceğimizi garanti altına almaya yetmiyor! Dünya üzerindeki varlığımızın devamı ve bu süre boyunca dünyaya verilecek zararın en aza indirilmesi için harekete geçmemiz şart!
Peki, Dünya Günü çerçevesinde yerel ölçekte neler yapılabilir? Öncelikle çevremizdekilerin bu konudan haberdar olduklarına emin olarak mümkün olan herkesin biraraya gelmesi ile fikirler üretilebilir. Eğitmenler ve öğrencilerle birlikte çevre korunması başlığı altında, neden olduğumuz atık miktarının azaltılması, enerji tasarrufu, ve geri dönüşüm gibi alanlarda çalışmalar düzenlenebilir.
Bilinçli bir toplum yaratma yolunda, daha az plastik poşet kullanımını teşvik etmek için marketler önünde tekrar tekrar kullanılabilen bez torbalar dağıtılabilir; su ve enerji tasarrufu konusunda herkesin ilgisini çekebilecek seminerler düzenlenebilir. Çocuklarımızın eğlenerek çevreyi korumayı öğrenebilecekleri aktiviteler planlanabilir, bunlara büyüklerin de katılımı teşvik edilebilir.
Örneğin su konusunu ele alalım. Bu konuda uluslararası ve ulusal veriler bir araya getirilerek su eğitim klavuzuna dönüştürülebilir. Halkımızın su kullanma alışkanlıkları incelenerek suyu ekonomik kullanma yolları tartışılabilir ve bu konuda gerekli kampanyalar başlatılabilir. Ülke çapında farkındalığı arttırmak için seminer ve konferanslar düzenlenebilir, okullarda ise çevre panoları ve farklı aktivitelerle Dünya Günü tanıtılabilir. Bu günün bir parçası olarak, fidan dikimleri ve doğa yürüyüşleri düzenlenebilir; çevredeki doğal su kaynakları, içme suyu veya atık su arıtma tesisleri gezilebilir, bilgi alınabilir.
Ülkemizde yapılan yatırılmlar hakkında bilgi almak ve bu bilgiyi başkalarına aktarmak büyük önem taşır. Dünya Günü için yerel çevre grupları ile iletişime geçip bu gün için neler planladıklarını ve nasıl katkıda bulunacağınızı öğreniniz. Bireysel aktivitelerin yanında, kuruluşlar da, çevre konularında herkesi bir araya getirerek harekete geçirecek Dünya Günü panayırı, uçurtma şenliği, piknik, doğa yürüyüşü, konser, ve kermesler gibi bir eğitim faaliyetleri planlayabilir; halkımızı bu konuda yaptıkları girişimlerden haberdar edebilir.
Bir günlüğüne bile olsa, dünya üzerinde olan etkinizi bir düşünün. Hayatınızda büyük değişiklikler yapmadan yeni şeyler deneyin. Mesela bugün arabanızı kullanmak yerine otobüse binin, markete giderken yanınızda kendi çantanızı götürüp aldıklarınızı bunun içine yerleştirin, saatlerce televizyon karşısında oturumak yerine yürüyüşe çıkın, daha kısa süren duşlar alın... Göreceksiniz ki bu aktivitelerin hiçbiri kişisel anlamda büyük değişiklikler gerektirmeden, bir araya geldiği zaman dünya üzerinde büyük fark yaratacak bir etkiye sahip.
Dünyamıza bir gün değil, her gün sahip çıkın!
Çise Ünlüer (24 Nisan 2011)
ciseunluer@gmail.com
Subscribe to:
Posts (Atom)








