Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

10/06/2011

Biomimetri ile Gelen Yenilikler



Geçtiğimiz hafta, insanlığın günlük hayatta karşılaştığı sorunları, doğadaki beceri, sezgi, ve bilmi kullanarak, başka bir deyişle doğaya dönerek, çözme sanatı olan biomimetriden bahsetmiştik. Bu hafta, biomimetrinin ışık tuttuğu farklı alanlardaki ürün ve projelerin insanların hayat kalitesini nasıl arttırılabileceğine değineceğiz.

Hepimiz bilgisayarlarımızı enfekte ederek birçok soruna neden olan virüslerin nasıl çalıştığının farkındayız. Bu vüruslerin yarattıkları sorunlara çözüm getirmek amaçlı olarak, karıncalardan yola çıkarak bilgisayarlarımızı koruyacak metodlar geliştiren bilgisayar güvenliği uzmanları, karıncaların birbirleri ile yardımlaşarak sağladıkları çoğunluk gücüyle düşmanlarıyla savaşmasını örnek alarak bilgisayarları koruyacak olan “dijital karıncalar” geliştiriyorlar.

Tavus kuşları, çiftleşme döneminde veya tehdit ile karşı karşıya kaldıklarında, kuyruklarında bulunan "telek" adlı rengarenk tüylerini açıp, inanılmaz bir renk gösterisi ortaya koyarlar. Ancak tavus kuşunun tüyleri gerçekte renkli olmamakle birlikte yalnızca kahverengi renk pigmentlerinden oluşur. Normalde kahverengi olan bu tüylerin birbirinden göz alıcı renklere dönüşmesinin arkasındaki sır, kuşların tüylerinde bulunan keratin proteinin güneş ışığını çeşitli şekillerde kırıp yansıtması ve böylece o kahverengi tüylerin, göz kamaştırıcı renkler almasıdır. Bunu gözlemleyen bir Japon bilim adamı, biomimetri kullanarak, tavus kuşunun sahip olduğu bu yeteneği, trafik ve okul ikaz levhalarına aktarıyor ve yeniden kullanılabilmesinin yanında toksik olmayan, tamamen ışığın yansıması ile renk kazanan levhalar üretiyor. Norveçli başka bir bilim adamı ise bu bilgiyi, bilgisayar ekranlarındaki renklerin ışık yoluyla, düşük enerji ile üretilmesi için kullanıyor.

Başka bir örnek ise bir tür kertenkele olan ve herhangi bir yüzeye kolayca tırmanıp; kaymadan, düşmeden, farklı yüzeylere asılı kalabililen Geko’lar. Bu kertenkeleler, asılı kalmalarını sağlayacak herhangi bir yapışkan ya da vakum kullanmak yerine, tırmandıkları yüzeye düşük seviyede statik elektrik uygulayarak o yüzeyde düşmeden, kaymadan durmayı başarabiliyorlar. Kumaş üreten şirketler bu noktadan hareket ederek, yüzeye statik elektrik ile tutunabilen, sandalye, ve koltuk yüzleri üretiyor.

Amerika’nın Ohio eyaletinde yapılan araştırlmalar sayesinde nilüfer yaprağının üzerinde su tutmaması özelliğini örnek alarak, kendi kendini temizleyen camlar geliştirildi. Nilüfer yaprağının “hidrofobik” özelliği yaprağın üzerinde bulunan metrenin birkaç milyonda biri boyutundaki pürüzler sayesinde sağlanıyor. Nanoteknolojinin bir mucizesi olarak düşünülen bu camların aslında doğanın bir mucizesi olması hiç de şaşırtıcı değil!

Askerlerin kullandığı kasketlerin kaplumbağa kabuğundan, veya askeri alanda kullanılan helikopterlerin helikopter böceğinden esinlenilerek tasarlandıklarını çoğumuz biliyoruz. Buna benzer bir tasarım deniz altarının çalışma prensibinde de ele alınmış ve kum balığının solungaçlarına su alarak batma, aldığı bu suyu boşaltarak yüzeye çıkma eylemi kullanılmıştır.

Günümüzde biomimetri, enerjiden sağlığa kadar uzanan geniş bir yelpazedeki sektörlerde gerçekleşen yenilikler için ışık tutuyor. Biomimetri, canlıların, en iyi, en başarılı olduğu uzmanlık alanlarını, günümüz ürün ve projelerine uygulayarak insanların hayat kalitesini arttırmayı hedefliyor. Yukarda verdiğimiz örnekler ve daha birçoğu doğayı gözlemleyerek ondan öğrendiklerimizde yaratabileceklerimizin sınırı olmadığının bir göstergesi! Özellikle yenilenebilir enerji ve teknoloji konularında yapılan yenilikçi tasarımlarda, doğanın bilim adamlarına ve araştırmacılara ışık tutacağı kesin.


Çise Ünlüer (12 Haziran 2011)
ciseunluer@gmail.com

03/06/2011

Daha İyi Bir Dünya İçin: Biomimetri



Spor ayakkabılardan bildiğimiz yapışkan özellikli “cırt cırt”ların, 1941 yılında dağcı George de Mistral’ın köpeğiyle ormanda yürüyüş sonrasında kendinin ve köpeğinin her tarafına yapışan bir bitkinin dikenli kabuklarından esinlenmasinden geliştirildiğini biliyor muydunuz? Mistral, bu bitkinin dikenlerinin herşeye yapıştığını görünce, naylon ve çeşitli materyaller kullanarak bugün sıkça kullandığımız “cırt cırt”ı yarattı. 

Günümüzde hayatı kolaylaştıran buna benzer birçok buluşa yol veren “biomiometri”, gittikçe doğadan uzaklaşan insanların yine de doğanın klavuzluğunda en eksiksiz tasarımları geliştirmesini mümkün kılıyor. Biomimetri, insanlığın günlük hayatta karşılaştığı sorunları, doğadaki beceri, sezgi, ve bilmi kullanarak, başka bir deyişle doğaya dönerek, çözme sanatıdır. İngilizce “Biomimicry” olarak bilinen biomimetri kelimesi, Latince’de “bios” hayat, “mimesi” taklit anlamına geliyor. Buna göre, biomimetri, doğanın yöntemlerini kullanarak ve araştırarak insanlığın problemlerine çözüm getirme sanatı ve bilmi dalı olarak tanımlanabilir. 

Milyonlarca yıldır çeşitli sorunların üstesinden gelmek için kusursuz işleyen modeller üreten dünya üzerindeki tüm canlılar, karşılaştıkları sorunlara çözüm getirecek şekilde kendilerini geliştirmeye devam etmiştir. Bu modellerin birçoğu, yine milyonlarca yıllık test ve yanılgılardan geçti, olgunlaştı ve olgunlaşmaya devam ediyor. Biomimetri, bu çözüm modellerinin örnek alınarak taklit edilmesi yoluyla, çeşitli ürünler ve sorunlar üzerinde uygulanmasını içeren bir bilim dalı olarak algılanmaktadır.

Bu yaklaşıma ışık tutan biyolog Janine Benyus’un 1997’de basılan “Biomimicry: Innovation Insired by Nature” kitabı, ekolojik olarak farklı olmak isteyen şirketlerin, kültürlerin ve ekonomilerin yapabileceklerini anlatmakla kalmıyor, birçok insanın düşünce yapısını ve yaşam şeklini değiştiren bir kavramdan bahsediyor. Benyus, insanların doğaya “örnek, önlem, ve danışıman” olarak bakmalarını tavsiye ederek, biomimetrinin en önemli hedeflerinden birinin sürdürülebilirlik olduğunu vurguluyor.

Biomimetri’nin kullanımına bir başka güzel örnek, 1496 yılında kuşların uçma kabiliyetine hayranlık duyan Leonardo da Vinci’nin, kuşların uçuşlarını detaylı çizim ve çalışmalar yaparak analiz etmesiyle bir “uçma makinesi” yapmasıdır. Günümüzde biomimetri, enerjiden sağlık sektörüne kadar birçok farklı alanda yapılan yeniliklere ışık tutuyor. Örneğin, kambur balinaların vücutlarının büyüklüğüne rağmen son derece çevik olduklarını gözlemleyen Kanadalı Whalepower şirketi başkanı Frank Fish, bu balinaların suya girip çıkarken, bedenlerine göre sadece bir buçuk metre çapında su baloncukları yaptıklarını farkediyor. Bunun üzerine, şirket, balina yüzgeçlerinin tasarımından yola çıkarak, rüzgâr tribünlerinin pervanelerini verimi arttıracak ve sessizce çalışabilecek şekilde tasarlıyor.

Teknolojisi hiç durmadan ilerleyen bir başka ürün elektronik ekranlar. Peki kelebek kanatlarının benzersiz özelliklerinin ekran teknolojisini geliştirmek için kullanılabileceği hiç aklınıza geldi mi? Kelebeklerin parlak renkli kanatlarının ışığı farklı biçimde yansıtmasından değişik dalga boylarının birbirleriyle kesişerek kusursuz denilecek kadar parlak renkler yaratıyor olması, günümüzde mobil cihazlarda daha az enerji kullanarak daha parlak ekranlar yaratmak için kullanılıyor.

Önümüzdeki hafta biomimetrinin ışık tuttuğu farklı alanları inceleyerek, canlıların, en iyi ve en başarılı olduğu uzmanlık alanlarını, günümüz ürün ve projelerine uygulayarak insanların hayat kalitesinin nasıl arttırılabileceğinden bahsedeceğiz.


Çise Ünlüer (5 Haziran 2011)
ciseunluer@gmail.com

26/05/2011

Plastik Kirliliği ve Lastik Geri Dönüşümü


Dünyanın birçok yerine kıyasla daha temiz olduğunu düşündüğümüz Akdeniz’in atık plastik parçalarıyla dolu olduğunu ve bu plastiklerin denizdeki balıkların beslenme sistemine girerek sofralarımıza kadar ulaşabileceğini hiç aklınıza getirdiniz mi?

Fransız Deniz Araştırmaları Enstitüsü tarafından yapılan çalışma sonrasında, mikro boyuttaki plastik atık parçalarının Akdeniz genelinde 250 milyar civarında olduğu belirtildi. Avrupa’daki birçok kuruluş, bu bulguların endişe verici olduğu konusunda hemfikir. Çalışmaların devamı olarak 2011 yılı boyunca Akdeniz’in farklı noktalarından örnekler toplanarak bunların incelenmesine devam edilecek. Çalışma boyunca toplanan örneklerin, plastik atıkların deniz içerisinde ne kadar büyük bir alana yayıldıklarını anlamamıza yarcımı olacağı kesin.

Denizlerde sadece atık olarak kalmayan ve farklı yollardan yaşam zincirimize giren plastiğin varlığının insan sağlığı üzerindeki etkileri düşündüğümüzden daha kritik. Yapılan araştırmalar, okyanustaki bazı bakterilerin plastik atıklarla beslendiklerini ortaya koyuyor. Laboratuvarda mikroskop altında incelenen küçük plastik atıkların her birinin bakteri yuvası halinde olduğu görüldü. Bu bakteriler, plastikler üzerindeki küçük çukurlarda yaşadıklarından yapıları da zamanla içinde yaşadıkları plastiğin yapısına benziyor. Plastikle beslenen bu bakteriler sayesinde plastiğin denizlerdeki yaşam zincirine girip girmediği ise merak konusundan çok gerçeklik kazanmış bir bulgu.

Denizlerden karaya hareket edecek olursak, ülkemizde toplu taşımacılığın en düşük seviyede kullanıldığını ve nerdeyse her ailenin en az bir arabası olduğunu düşünürsek, araç lastiklerine olan yüksek talebi az çok tahmin edebiliriz. Peki ömrünü tamamlamış lastiklere daha sonra ne olduğunu biliyor muyuz?

Ülkemizde bu alanda henüz bir girişim olmamasına rağmen, Türkiye’de ömrünü tamamlamış lastikler, 2010 yılında onaylanan ''Atık Yönetimi Planı'' kapsamında, lastik üretici ve ithalatçılarının kurduğu LASDER tarafından geri kazanım amacıyla ülke çapında toplanmaya başlanacak. Çalışma kapsamında 2010 yılında, gözardı edilemeyecek bir miktar olan 63 bin ton ömrünü tamamlamış lastik ekonomiye kazandırıldı.

Aralarında Continental, Goodyear, Michelin, ve Pirelli gibi lastik firmalarının yer aldığı LASDER üyeleri, ömrünü tamamlamış lastiklerin toplanması konusunda Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yetkilendirildi. Esas amacı, üyelerinin yenileme pazarına sattıkları lastiklerin oluşturduğu toplam tonajın yönetmelikte belirtilen oranı kadar olan kısmını toplatmak, taşımak, geçici olarak depolatmak, ve öncelikle malzeme geri kazanımı firmalarına ve daha sonra alternatif enerji kaynağı olarak kullanılmak üzere çimento fabrikaları ve enerji üretim tesislerine teslim etmek olan LASDER, insanların bir yerden bir yere ulaşımını sağlamak için lastik sanayicilerinin üzerine düşen görevin yerine getirilmesini mümkün kılıyor.

Kullanıldıkları süre boyunca insan güvenliği ön planda tutularak tasarlanan lastikler, ömürlerini tamamladıkları zaman değişik yollarla tekrardan ekonomiye ya ham madde ya da alternatif enerji ham maddesi olarak kazandırılmalıdır. Bu şekilde hem bu malzemelerin çevreye zarar vermesi engellenir hem de tekrar toplama sayesinde üretime faydalı olmaları sağlanır.

Plan kapsamında faydalı ömrünü tamamlamış, araçtan sökülen orijinal veya kaplanmış, bir daha kullanılamayacak olan lastikler ve üretim sırasında ortaya çıkan ıskartalar “ömrünü tamamlamış lastik”, ya da bir diğer adıyla ÖTL olarak tanımlanıyor. Bu kampanya sayesinde topluma lastiklerle ilgili neler yapılabileceği anlatılmakla birlikte toplum bilincininin arttırılması planlanıyor.

Bu yönetmelik, ÖTL'lerin çevreye zarar vermesini önleyerek, malzeme geri kazanımı ve enerji geri dönüşümü amaçlı toplama ve taşıma sisteminin kurulması, ve yönetim planının oluşturulmasını sağlayacak. LASDER'in 2011 yılı yükümlülüğü 87 bin ton civarında olmakla birlikte, 2012 yılının kotası Çevre ve Orman Bakanlığı ile birlikte kararlaştırılacak.

Peki ÖTL toplama sistemi nasıl çalışmaktadır? Program kapsamında tüm ülke 8 toplam bölgeye ayrıldı. Bu ayrımı gerçekleştirmek için bölge sınırları ÖTL birikim potansiyeli, bölgenin ÖTL tüketim kapasitesi ve coğrafi koşullara göre belirlendi. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından lisanslandırılan Türkiye’nin farklı yerlerinde 13 adet malzeme geri kazanım firması programa dahil edildi. Bu tesislerin toplam ÖTL kapasitesi yaklaşık olarak 150 bin ton olmakla beraber, kullanılabilen kapasitenin 40 bin ton civarında olduğu belirtildi.

Program sonrasında ortaya çıkacak olan ÖTL kaynaklı ürünlerin kullanılacakları alan bulma sıkıntısı da yaşanmayacağı kesin. Bu ürünler, çocuk oyun alanları ve parklar, koşu pistleri, hayvan barınak alanlarının zemin kaplamaları, kaldırım kaplamaları, eğlence ve dinlenme alanları, motor sporları için düzenlenmiş alanlar, okul ve eğitim kurumları, ve tenis oyun sahaları gibi eğlence ve eğitim alanlarında yaygın olarak görülecektir. Bunlara ek olarak, sızdırmazlık sağlanması gereken alanlar, rıhtım, iskele benzeri gemi, tekne yanaşma alanları, kauçuk bazlı çatı kaplama malzemeleri, su tahliye sistemi izolasyon malzemeleri, bidon ve benzeri saklama malzemeleri, çizme ve ayakkabı tabanları, kalıplı-kalıpsız her türlü esnek uygulama alanları, hortumlar, bariyer ve benzeri trafik uygulamaları, drenaj malzemeleri, bina zemin yalıtım malzemeleri, karayolları asfalt katkı malzemesi uygulamaları, dolgu lastikler için kullanım, otomotiv sanayi uygulamaları, ve oto paspasları için de kullanılabilecek.

İster plastik, ister eski lastikler olsun, kullanım ömrünü tamamlayan maddelerin geri dönüşümü ve yeninden kullanıma kazandırılması mümkündür ve ne kadar küçük olursa olsun, her ülke tarafından gerçekleştirilmesi gereken bir yatırımdır.


Çise Ünlüer (29 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com

20/05/2011

Ada Var.... Ada Var!


Geçtiğimiz hafta küçük bir ada devleti olan Singapur’dan bahsetmiş, bu gelişmiş ülkenin tarihine kısa bir göz atmıştık. Bu hafta Singapur’un halkına ve ziyaretçilerine sunduğu fırsatlardan bahsedecek, bu gelişmiş ülkeyi kendimize nasıl örnek alabileceğimiz konusuna değineceğiz.

Şehrin inanılmaz temizliğinden sonra, ülkeye ayak basan tüm ziyaretçilerin ilgisini çeken ilk şey halkın büyük bir çoğunluğunun konuştuğu akıcı İngilizce. Etrafındaki diğer Asya ülkelerine kıyaslandığında, Singapur’da nerdeyse herkesin İngilizce konuşabilmesi batı ülkelerinden gelenler için büyük bir avantaj! Ancak konuştukları İngilizce, Avrupa ve Amerika’da duyabileceğiniz İngilizce’den çok farklı bir şiveye sahip olduğundan özgünlüğünü koruyor. Singapurlular, gayet akıcı konuşmalarına rağmen kelimelerin çoğunu yutarak konuştuklarından, ilk duyuluduğunda kulağa Çince gibi duyulan bu İngilizce aksanına “Singlish” adı veriliyor. Sistemin bir parçası olarak Singapur’da eğitim gören her öğrenci, okulda İngilizce’nin yanında, Malay, Tamil ya da Mandarin anadillerinden birini de öğrenmek zorunda.

Singapur hakkında söylenecek önemli bir diğer konu ise ülkenin tam bir “ceza” kenti olduğu. Kentte dolaşırken birçok şeyin yasak olduğuna dair uyarı tabelaları ve kurallara uymama durumunda uygulanan yüksek cezaları görmek mümkün. Ancak Singapur’u görünce, bu kadar küçük bir adada yaşayan yüksek bir insan yoğunluğunda yönetimin ne kadar başarılı bir iş çıkardığını anlayıp cazaların gerekliliğini onaylayabiliyorsunuz.

Şehrin en ilginç bölgeleri “Little India”, “Chinatown”, “Sentosa Island”, “Quays”, ve “Orchard Road”. Bunlardan en popüleri Orchard Road, tam bir piyasa ve alışveriş caddesi. İki kilometrelik bu geniş cadde üzerinde tapınak, müze ve benzeri sanat mekanları yerine, içerisinde bildiğiniz ve bilmediğiniz nice markalar ve elit butiklerin mağazalarını barındıran görkemli alışveriş merkezleri mevcut. Özellikle elektronik ürünleri burda Avrupa ve Amerika’ya kıyasla çok daha düşük fiyatlara bulmak mümkün.

Singapur’da dikkat çeken bir diğer bölge Little India. Meşhur “Tekka Centre”, “Mustafa Center”, ve “Sakaya Muni Buddha Gaya Tapınağı” gibi birçok inancı temsil eden farklı binaları bünyesinde bulunduran Little India bölgesi, Singapur’un geri kalanına göre daha eski ve geri kalmış irtibası yaratsa da, muhakkak görülmesi ve vakit ayırılması gereken bir bölge.

Dünyadaki birçok büyük şehirde olduğu gibi, Singapur’daki Chinatown bölgesi otantik yapıların yanında, Çin kültürünü gözler önüne sunan özel bir bölge. Buradaki “Chinatown Heritage Centre” ve “Buddha Tooth Relic Tapınağı” gibi görkemli tapınaklarda gerçekleştirilen budist rahiplerin dua seansları, sadece yerel halkın değil turistlerin de ilgi merkezi halinde.

Tapınaklardan uzaklaşıp modern şehrin tadına varmanın en iyi yollarından biri, nehir kıyısı bölgesi olan Quays’daki restaurantlarda ve nehrin yanında organize edilen çeşitli aktivitelerle zaman geçirmek. Bu bölgede “Boat Quays”, “Clarke Quays” ve “Robertson Quays” adında Singapur’un en trendi bölgelerinden olan 3 ayrı alan bulunuyor. Geceleri Singapur gençliği ve turistlerin akın ettiği nehirde kısa mesafeli tekne gezintileri yapmak mümkün.

Bu bölgeye çok yakın olan Sentosa adasında da yer alan Singapur’un simgesi yarı balık yarı arslan “Merlion” heykeline ek olarak, dünyanın en büyük su altı akvaryumu, içerisinde yaşayan her tür kelebek ve böceğin çeşitliliği ile göz kamaştıran bahçeleri, ve yunuslarla yüzme fırsatları Sentosa adasının ziyaretçilerine sunduğu olanaklardan sadece birkaçı.

Şehrin kesinlikle görülmesi gerekli noktalarından birisi de 1899 yılında hizmet vermeye başlayan “Raffles Hotel”. Bu prestijli otelinin lobisi halka açık olmakla birlikte, oteli görmek isteyen ziyaretcilerin lobiye sandelet ve şort ile girmesi yasak. “Asian Civilazations Museum”, Singapore Art Museum”, ve “National Museum of Singapore” gibi müzeler de çevre alanlarda bulunduklarından, hepsi birarada görülebiliyor.

Ülkenin “olmazsa olmaz” yerlerinden biri olan Singapur hayvanat bahçesi,  dünyanın en büyük ve en iyi hayvanat bahçelerinden biri. Özellikle doğal ortamın inanılmaz iyi düzenlenmesi ile öne çıkan bahçede, hiçbir hayvanın önünde kafes veya cam gibi bir engel bulunmuyor. “Bengal Kaplanı”, “Kutup Ayısı”, ve “Beyaz Gergedan” gibi nadir türleri burada yakından görmek mümkün. Güneş batınca düzenlenen “Night Safari” turları, hayvanları tamamen zifiri karanlıkta sadece onların olduğu bölgelerin loş aydınlatılmış hali ile sunduğundan biraz korkutucu ama kesinlikle kaçırılmaması gereken bir aktivite.

Konu ne olursa olsun, çoğumuzda gittiğimiz yerleri Kıbrıs ile kıyaslama huyu vardır. Singapur’un Kıbrıs’tan çok daha gelişmiş ve yüksek yaşam kalitesi sergileyen bir ülke olduğu kesin. Basit bir kıyaslama yapacak olursak, Kıbrıs’ın kuzey ve güneyinin toplam yüzölçümü 9248 km2. Singapur ise sadece 710 km2! Yani adamız Singapur’un yaklaşık 13 katı büyüklüğünde olmasına rağmen Singapur’un nüfusunun sadece beşte biri kadar insan barındırıyor. Singapur’da birçok farklı ırk ve dinlerden insanlar huzur içinde birbirini rahatsız etmeden yaşayabiliyor.

“Ön yargı, taassup ve dar görüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir” demiş Amerikan mizahçı ve yazar Mark Twain. İnsanın, küçük bir adada yaşamanın kaçınılmaz getirisi olan sorunlardan kurtulması ve vizyonunu geliştirmesi için en verimli yol farklı hayatları görmesi, yaşaması, ve öğrenmesidir. Bildiğimiz düzen ve alıştığımız ortamlardan mümkün oldukça çıkmaya çalışmak, kişisel gelişimimize katkı sağlamakla kalmaz, bazı şeylerin nasıl olabileceklerini düşünmek yerine onları oldukları gibi görmemizi sağlar.


Çise Ünlüer (22 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com

12/05/2011

Singapur, Kapitalist Bir Cennet



“Gezmek vahşi bir şeydir. Sizi yabancılara güvenmeye ve alışık olduğunuz ev ve arkadaş konforunu kaybetmeye zorlar. Dengenizi kaybedersiniz. Zorunlu şeyler (hava, uyku, rüyalar, deniz, gökyüzü) haricinde hiçbirşey sizin değildir. Her şey, sonsuzluğa veya ne hayal edersek ona yönelir.”

Bu sözler 1908 ve 1950 yılları arasında yaşayan ünlü İtalyan şair, romancı, çevirmen ve eleştirmen Cesare Pavese’ye ait. Bugün size her yönden örnek alınması gereken bir ülkeyi anlatmak istiyorum. Konumuz, Lüksemburg ve Katar’dan sonra, dünyadaki ülkelerin kişi başına düşen milli gelir sıralamasında 56 bin 522 dolar ile başı çeken ve insanın hayata bakış açısını değiştiren Singapur.

Singapur'u birkaç kelime ile tarif etmek gerekirse, dünyanın her yerinden insanın barış içinde ama birbirinden uzak yaşadığı son derece gelişmiş, temiz ve kapitalist bir ülke. Singapur, ana ada olan Singapur şehri ve irili ufaklı birkaç adadan kuruludur. Ekvatorun sadece 137 kilometre kuzeyinde yer alan ülkede 5 milyondan fazla kişi yaşıyor olmasına rağmen bunların sadece 3 milyonu Singapur’lu, geriye kalanı farklı ülkelerden göç etmiş.

Singapur’un modern tarihi 1819 yılından itibaren, yani  zamanın sömürgeci milleti olan İngilizler’in istilasıyla başlar. İngiliz sömürgesi 1959 yılına kadar devam eder. Daha sonra 1963 yılında Malaya, Saravak ve Sabah ile birleşerek Malaya Federasyonunu meydana getirirler. Fakat bu birleşme fazla uzun sürmez ve yapılan yeni anlaşma ile Singapur 9 Ağustos 1965’te ayrı bir devlet olarak ilan edilir. Buna rağmen antikomünist bir yapıya sahip olan Singapur’da, Malaylar ve Çinliler’in olay çıkarmasından dolayı bölgedeki iç huzursuzluklar devam eder. 1969 yılında ırkçı bir ayaklanmaya bürünen şiddet eylemleri, birçok tutuklamalar sonucu bastırılır ve ülkedeki idareyi, 1959 yılında ülkenin ilk başbakanı seçilen Lee Kuan Yew’in kurduğu Halk Partisi (PAP) iktidarı ele geçirir. Bunun üzerine 1971 yılında İngilizler adadan çekilmek zorunda kalır.

Singapur, Endonezya ve Malezya toprakları arasına sıkışmış, küçücük bir ada devletidir. Kuzey ve batıdan Johore boğazı ve doğu ve güneyden Singapur Boğazı ile kapalı dikdörtgen şeklini andıran bir ülke olan Singapur, Malay Yarımadası’na 1200m uzunlukta olan bir demir ve karayolu ile irtibatlıdır. Singapur tropikal bir iklime sahip olduğundan yıl boyunca fazla değişmeyen sıcaklık ve nem miktarı genelde yüksek, yağışları çok fazladır. Etrafı Hint Okyanusu ile çevrili bu küçük ada devletinin bir zamanlar toprakları tamamen tropikal ormanlarla kaplı olmasına rağmen bugün bunların yüzde seksen beş (85%)’i kalmamıştır. Dolayısıyla vahşi hayvanlar ve doğal kaynaklar da çok azalmıştır.

Nüfusun yüzde yetmiş yedi (77%)’si Çin asıllı olmakla birlikte, yüzde onbeş (15%)’i Malaylar ve yüzde altı (6%)’sı Hintliler, gerisi de diğer azınlıklardan meydana gelir. Ülkedeki nüfus yoğunluğu, 710 km2’lik bir yüzölçüme sahip olması bakımından çok yüksek olup, nüfusun çoğu genç ve şehirlidir. Nüfusun büyük bir kısmını teşkil eden Çinliler, beş ana grupta toplanırlar ve beş büyük lehçeyi kullanırlar; Hokkien, Cantonese, Teochev, Hainanese ve Hakka.  Malaylar ise ikinci büyük grup olup, Malay dilini konuşurlar ve tamamına yakın kısımları müslümandır. Nüfusun geri kalanını meydana getiren Hintli ve Pakistanlılar’ın da büyük bir kısmı müslümadır ve genellikle Tamil lisanını kullanırlar. Bunlara ek olarak ülkede az miktarda da Avrupalı ve Avrasyalı nüfus vardır. Din ve dil farklılıklarının büyük boyutlara ulaşması üzerine Singapur hükümeti, Malay, Mandarin (Çin lehçelerinden bir kısmı), Tamil ve İngilizce olmak üzere 4 farklı dili resmi diller olarak kabul etmiştir.

Singapur, diğer Asya ülkelerine kıyaslandığında okuma-yazma oranı yüksek olmakla birlikte; halkın sağlık, sosyal ve kültürel hayatları oldukça iyidir. Singapur ekonomisinin büyük bir kısmı ticarete dayanır. Ayrıca ulaştırma, bankacılık, sigortacılık, haberleşme, tamirat ve depolama gibi hizmetlerden de önemli ölçüde gelir elde edilmektedir. Singapur ekonomisinin beslendiği diğer önemli gelir kaynağı ise gemi yapımcılığı, petrol rafinerileri, elektronik aletler, tekstil, gıda ve kereste gibi alanları içeren endüstridir. Bunların yanında turizm ve balıkçılık da ülke ekonomisine önemli ölçüde gelir sağlamaktadır.

Singapur “Changi” Havaalanı, bugüne kadar Amerika ve Avrupa’nın birçok ülkesi de dahil olmak üzere ziyaret ettiğim birçok gelişmiş havaalanına kıyaslanamayacak kadar gelişmiş ve hayal edemeyeceğiniz kadar organize ve temiz, dünyanın devamlı ödül alan sayılı havaalanlarından birisi. Havaalanına indiğiniz andaki ilk izleniminize dayanarak sizi nasıl bir ülkenin beklediğini az çok tahmin edebiliyorsunuz. 

Singapur, ziyaret amacınınız ne olursa olsun, hiçbir masraftan kaçınılmadan tasarlanmış son moda alışveriş merkezleri bir yana; tarihi eserler, dini mekanlar, müzeler, sevimli köyler, parklar, bahçeler ve diğer doğa harikası alanlar, küçük adalar, etnik semtler, ve sıra dışı hayvan türlerinin yaşadığı alanlarla dolu görkemli bir ülke. Bütün bu zenginliklerin harmanlandığı bu turizm cenneti, her yönden yaşaması zevkli, modern, ziyaretçi dostu bir kent.

Önümüzdeki hafta Singapur’un halkına ve ziyaretçilerine sunduğu fırsatlardan bahsedecek, bu gelişmiş ülkeyi kendimize nasıl örnek alabileceğimiz konusuna değineceğiz.


Çise Ünlüer (15 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com

07/05/2011

Sağlıklı Zayıflamanın Yeşil Yolları


Çoğumuz yılın belirli zamanlarında fazla kilolarımızdan kurtulmak için denemediğimiz yöntem bırakmıyor, daha zayıf görünmek uğruna sağlıklı sağlıksız birçok yola başvuruyoruz. Oysa diyet ya da egzersiz yapmadan zayıflamanın kolay ve bir o kadar da sağlıklı olan yeşil yaklaşımlarla mümkün olduğu hiç aklınıza geldi mi?

Sık sık dışarda yemek yerine mümkün oldukça evde pişirmek sevdiklerinizle sıcak bir ortamda daha fazla vakit geçirmenizi sağladığından hem daha eğlenceli hem de pişirdiğiniz malzemeleri kendiniz seçtiğinizden daha sağlıklı ve bilinçli bir seçimdir! Bir de nedense dışarda yediğimizde daha fazla yiyecek tüketiyoruz, bu aktiviteyi çoğunlukla evde gerçekleştirerek bunun da önüne geçebiliriz.

Her ne kadar da kolay görünse de, dışarda yediğimiz birçok yemeğin içinde tam olarak ne olduğunu ve bu yemeklerin hangi ortamlarda hazırlanarak önümüze sunulduğunu bilmiyoruz! Oysa evde kolayca deneyebileceğiniz taze sebzelerden yapılan lezzetli çorbalardan, farklı bitkileri bir araya getirerek oluşturabileceğiniz salatalara kadar birçok farklı yemeği kısa sürede pişirerek sağlıklı bir yeme alışkanlığı oluşturmak ve aynı zamanda biraz da tasarruf yapmak mümkün.

Doğaya ve kendinize bir iyilik yapmak istiyorsanız, bugünden itibaren et tüketiminizi azaltın! İçerdiği hormonlar ve diğer kimysal maddeler yüzünden neden olduğu çoğu ölümcül hastalıkları geçiyorum, sırf insanların bitmek tükenmek bilmeyen açlığını gidermek için, çiftliklerde karanlık ortamlarda tüm ömürleri boyunca sıkışık bir pozisyonda hareket etmeden büyütülen hayvanlara yapılan eziyetleri bile bile bu ürünleri zevkle tüketmek ancak bilinçsiz insanlara sunulmuş bir zevk olsa gerek! Uzun yaşama şansınızı biraz daha arttırmak ve çevreye verilen zararın az da olsa önüne geçmek için daha çok sebze ağırlıklı bir yeme alışkanlığı edinin. Et seçimlerinde de etik bir şekilde yetiştirilmiş, bir başka deyişle, koşa oynaya büyümüş, mutlu bir hayat sürmüş hayvanları tercih edin.

Marketlerden aldığınız yiyeceklerin tam olarak ne içerdiklerini ne kadar iyi biliyorsunuz? Ülkemizde satılan ürünlerin çoğunun üzerindeki “doğal” gibi tanımlamalar ne yazık ki pek bir anlama gelmiyor. Etiketlere dikkatli bakacak olursanız, satın aldığınız çoğu ürün, belli belirsiz birçok koruyucu madde içeriyor. Kim ister ki bilmediği kimyasalları vücudunda barındırsın? Bu nedenden dolayı, dışarıdan aldığımız tüm ürünlerin üzerindeki etiketleri inceleyerek, mümkün oldukça içerisinde daha az koruyucu madde ve kimyasal içeren ürünlere yönelmek gerekir.

Büyüklerimizin “yiyecek’” olarak bile tanımlamayacağı şeyleri tüketmemeye özen gösterin. Unutmayın ki, ninenizin veya annenizin evde pişirmeyeceği çoğu şey zararlı madde içeriyordur! Soframıza gelene kadar birçok farklı işlemden geçmemiş, doğal halini kaybetmemiş ürünler, ismini bile bilmediğimiz birçok kimyasalın vücudumuza girmesini engellemekle kalmaz, aynı zamanda üretimlerinde daha az enerji ve kaynak gerektirdiklerinden çevreye de daha duyarlı bir seçim teşgil eder.

Ülkemizde yetişen ürünlerin hangileri olduklarını ve tam olarak hangi mevsimlerde yetiştiklerini öğrenmek gerekir. Bu sayede kendi üreticimizi desteklemiş ve ekonomimize katkıda bulunmuş oluruz. Mevsiminde tüketilen yiyecekler daha taze ve doğal olduklarından daha lezzetli ve sağlıklıdırlar.

Organik yiyecekler tüketmenin en kolay yolu kendi bahçenizi kurmaktır! Dışarıdan alacağınız hiçbir ürün, kendi bahçenizde, kendi toprağınızı kullanarak, kendi emeğinizi katarak yetiştirdiğiniz meyve ve sebzeler kadar temiz ve sağlıklı olamaz! Buna ek olarak dışarıda doğa ile iç içe olmanın verdiği mutluluk ve kendi ellerinizle birşeyler üretmenin sağladığı tatmin olma duygusu bile bu tecrübeyi denemek istemeye yeter! Bunu gerçekleştirmek için büyük bir alana da gerek yok – küçük bir kutuya domates ekerek başlayabilir, türlü türlü baharatları yetiştirmeyi deneyebilirsiniz.

Çünkü insanın kendi ürettiğini tüketmesi, kendi sağlığını ve dolayısıyla hayatını kontrol altına alması demektir...


Çise Ünlüer (8 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com

29/04/2011

Çöpte Yatan Zenginlik


Çöplerden para elde edilebileceğini hiç düşündünüz mü? Ordu Belediyesi'nin 2009 yılında hizmete açtığı Katı Atık Ayrıştırma Tesisi’nde çöpten 800 ton pet, 960 ton plastik, 80 ton alüminyum, 720 ton metal, 400 ton cam ve 1600 ton kağıdı ekonomiye geri kazandırılarak, 2 yılda yaklaşık 2 milyon lira gelir elde edildiği bildirildi. Ordu Belediyesi, kendi imkanları ile 2 yıl önce kurduğu Katı Atık Ayrıştırma Tesisi ile maddeleri yeniden işlenir hale getirerek kentin çöp sorununu çözerken, kendine de çöpten yıllık 1 milyon TL ekonomik gelir sağladı. 400 bin liraya kurulan ve çalışanlarına hijyenik bir çalışma ortamı sunan Katı Atık Ayrıştırma Tesisi’nde ayrıştırılan çöplerin paket haline getirilmesi sağladıktan sonra bu çöpler il dışındaki çeşitli fabrikalara gönderiliyor.

Akdeniz Üniversitesi Ekoloji Topluluğu, “Kapaklarla Engellere Yol Olalım” projesi altında 2 ayda 1.5 ton kapak toplayarak çöplerin nasıl fırsata çevrilebileceğine dair güzel bir örnek oluşturdu. Öğrencilerin yanında vatandaşların da projeye katkı sağlamasıyla toplanan kapaklar bir plastik firmasına satılarak elde edilen gelirle bölgede yaşayan engellilerin hayatlarını biraz da olsa kolaylaştırmak için 14 tekerleki sandalye alındı.

Türkiye’de çöpü paraya dönüştüren bir başka kuruluş ise oluşturdukları tesiste her gün yüzlerce ton atığı ayıştırarak sadece çevreyi korumakla kalmayıp ekonomik kazanç da sağlayan Çanakkale Belediyesi’ne bağlı Katı Atık Yönetim Birliği. Avrupa Birliği kapsamında gerçekleştirilen katı atıkla ilgili projeyi hayata geçirmek için, atık ambalajla ilgili geri kazanım kumbaraları, vinçli araç, ve 20 metreküplük konteynerler temin edilerek geri dönüşüm merkezi oluşturuldu. Ambalaj atıklarının toplanarak ayrıştırıldığı tesisin oluşturulması yönündeki ilk çalışma olarak yaklaşık 16bin konutu içeren halka yönelik bilgilendirme çalışması gerçekleştirildi.

Yaklaşık bir senedir faaliyet gösteren merkez, 2 bin 554 ton kağıt, karton, plastik, cam, metal, ve alüminyumu çöpten ayrı olarak kaynağından toplayıp, depolama sahasına götürmeden geri kazanılmasını sağlamıştır. Bu sayede, 50 bin ağacın kesilmesine engel olarak 100 hektar ormanın kurtarılmasına ek olarak, 51 bin ton petrol, 3 milyon 500 bin ton su tasarrufu, ve 37 bin megavat elektrik tasarrufu sağlanarak 115 bin ton karbondioksitin de atmosfere salınımının önlendiğini düşünmek bile insanı motive etmeye yetecek cinsten!

Projenin bir diğer avantajı ise önceden ayrıştırma işiyle uğraşan hurdacıları da sisteme dahil etmesi. Hurdacıların kendi imkanlarıyla yapıldığı zaman sağlıksız iş koşullarında ve çoğu zaman kayıt dışı gerçekleştirilen bu işlem, hurdacıların proje kapsamında hizmet vermesiyle planlı ve programlı bir şekilde kayıt altına alarak tüm çöplerin daha verimli bir şekilde toplanılıp ayrıştırılmasını mümkün kılıyor.

Bir zamanlar severek kullandığınız ama artık eski model kaldığı veya çalışmadığı için elden çıkarmak istediğiniz elektronik atıkların daha sonra ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Örnek verecek olursak, Avrupalılar yılda kişi başı ortalama 20 kilo elektronik hurda üretiyor. Büyük bir çoğunluğunu vadesini dolduran buzdolabı, video ve bilgisayar gibi elektronik cihazların oluşturduğu bu atıklar, değerli hammadenin ziyan olmasına neden olmakla birlikte, insan sağlığı açısından gayet zararlı zehirli maddelerin ev atıklarına karışmasına neden oluyor.

Bu hammadelerin, gelecekte birşeyler üretmek isteyecek olan çocuklarımıza ait olduğunu düşünen Avrupa Parlamentosu, vadesini doldurmuş elektronik cihazlardan oluşan atıkların imha edilmesiyle ilgili yasa tasarısını görüşüyor. Yasanın esas amacı, bu hammadelerin verimli bir şekilde kullanılmasını ve geri dönüştürülmesini sağlamak. Bu sayede, geri dönüştürülmek üzere toplanan elektronik hurda miktarı arttırılabilir ve doğal kaynaklara olan bağımlılık azaltılabilir. Avrupa Parlamentosu, tasarı sayesinde 2016 yılına kadar ev atıklarına karışan elektronik hurdaların yüzde seksen beş (85%)'inin yine Avrupa’da geri dönüşüm için ayrıştırılmasını planlıyor. Bunu mümkün kılmak için, elektronik cihaz satıcılarının, aralarında eski elektrikli diş fırçası ve bir milyonun tanesinin 250 kilogram gümüş ve 25 kilogram altın anlamına geldiği halde günümüzde sadece yüzde iki (2%)’sinin toplandığı mobil telefonlar gibi ürünlerin bulunduğu eski cihazları tüketiciden geri alarak sisteme katması sağlanacaktır.

Evdeki atıkları “çöp” olarak düşünmeden elden çıkarmak ancak eğitim seviyesi düşük toplumların benimsediği bir yaklaşımdır! Bugün sizin işinize yarayamayan bir malzeme, basit birkaç işlemden geçerek yeniden değerlendirilebilir ve başkalarının hayatını kolaylaştırmak üzere yeniden piyasaya sürülebilir. 

Atıkların geri dönüşümünü sağlamak hem doğal kaynaklara olan bağımlılığımızı azaltır, hem de enerji tasarrufu yapmamızı sağlar. Özellikle kağıt, karton, cam şişeler, ve teneke kutular gibi malzemeler dünyanın çoğu yerinde yeniden değerlendirilmek üzere belediyeler tarafından toplanılıyor. Yurkarda bahsedilen her bir projeyi kendimize örnek alarak ülkemizin de dünyanın gelişmiş ülkeleri ile yarışır duruma gelmesi kendi elimizdedir...


Çise Ünlüer (1 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com

21/04/2011

Dünya Günü


22 Nisan Dünya Günü’nün ne olduğunu ve hangi amaçla kutlandığını biliyor musunuz? Bu gün, ilk olarak 1969 yılında San Francisco’da düzenlenen Ulusal UNESCO Dünya Konferansında bir barış aktivisti olan John McConnell tarafından ortaya atılmış bir fikirdir. İsminden de anlaşılacağı gibi, Dünya Günü, dünyamızın yaşamı ve güzelliğini kutlayarak karşı karşıya kaldığı çevresel tehditlere dikkat çekmek ve duyarlılığı arttırmak amacı ile başlatılan bir girişimdir.

İlk olarak Amerika’da 1970 yılında kutlanan Dünya Günü için belirlenen tarih gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart olmuştur. Daha sonra, çevre sorunlarına büyük dikkat çekmeyi başaran Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson’un desteği ile, 22 Nisan 1970 günü, ilk Dünya Günü kutlamaları olarak tarihe geçmiştir. Bu kutlamalara 20 milyon kişi katılmış, düzenelenen birçok konferans ve sempozyum sonrasında ABD’nin ilk “Temiz Hava” ve “Temiz Su” yasaları hazırlanmıştır.

2011 yılında 41. yıldönümü kutlanılan Dünya Günü’nü günümüzde de kutlayan ve destek veren birçok kamu, yerel, sivil ve özel  kuruluşlar bulunuyor. Bu kutlamalar çerçevesinde bu güne kadar işlenilen konular arasında suya erişim imkanları, sağlık ve doğru kullanma gibi insan sağlığı açısından büyük önem taşıyan başlıklar yer alıyor.

Özetlemek gerekirse, Dünya Günü, ulusal, yerel ve bölgesel boyutta dünyamızın devamlılığı için gerekli olan konulara dikkat çekiyor. Ancak sadece bu günün varlığının farkında olmak, geleceğimizi garanti altına almaya yetmiyor! Dünya üzerindeki varlığımızın devamı ve bu süre boyunca dünyaya verilecek zararın en aza indirilmesi için harekete geçmemiz şart!

Peki, Dünya Günü çerçevesinde yerel ölçekte neler yapılabilir? Öncelikle çevremizdekilerin bu konudan haberdar olduklarına emin olarak mümkün olan herkesin biraraya gelmesi ile fikirler üretilebilir. Eğitmenler ve öğrencilerle birlikte çevre korunması başlığı altında, neden olduğumuz atık miktarının azaltılması, enerji tasarrufu, ve geri dönüşüm gibi alanlarda çalışmalar düzenlenebilir.

Bilinçli bir toplum yaratma yolunda, daha az plastik poşet kullanımını teşvik etmek için marketler önünde tekrar tekrar kullanılabilen bez torbalar dağıtılabilir; su ve enerji tasarrufu konusunda herkesin ilgisini çekebilecek seminerler düzenlenebilir. Çocuklarımızın eğlenerek çevreyi korumayı öğrenebilecekleri aktiviteler planlanabilir, bunlara büyüklerin de katılımı teşvik edilebilir.

Örneğin su konusunu ele alalım. Bu konuda uluslararası ve ulusal veriler bir araya getirilerek su eğitim klavuzuna dönüştürülebilir. Halkımızın su kullanma alışkanlıkları incelenerek suyu ekonomik kullanma yolları tartışılabilir ve bu konuda gerekli kampanyalar başlatılabilir. Ülke çapında farkındalığı arttırmak için seminer ve konferanslar düzenlenebilir, okullarda ise çevre panoları ve farklı aktivitelerle Dünya Günü tanıtılabilir. Bu günün bir parçası olarak, fidan dikimleri ve doğa yürüyüşleri düzenlenebilir; çevredeki doğal su kaynakları,  içme suyu veya atık su arıtma tesisleri gezilebilir, bilgi alınabilir.

Ülkemizde yapılan yatırılmlar hakkında bilgi almak ve bu bilgiyi başkalarına aktarmak büyük önem taşır. Dünya Günü için yerel çevre grupları ile iletişime geçip bu gün için neler planladıklarını ve nasıl katkıda bulunacağınızı öğreniniz. Bireysel aktivitelerin yanında, kuruluşlar da, çevre konularında herkesi  bir araya getirerek harekete geçirecek Dünya Günü panayırı, uçurtma şenliği, piknik, doğa yürüyüşü, konser, ve kermesler gibi bir eğitim faaliyetleri planlayabilir; halkımızı bu konuda yaptıkları girişimlerden haberdar edebilir.

Bir günlüğüne bile olsa, dünya üzerinde olan etkinizi bir düşünün. Hayatınızda büyük değişiklikler yapmadan yeni şeyler deneyin. Mesela bugün arabanızı kullanmak yerine otobüse binin, markete giderken yanınızda kendi çantanızı götürüp aldıklarınızı bunun içine yerleştirin, saatlerce televizyon karşısında oturumak yerine yürüyüşe çıkın, daha kısa süren duşlar alın... Göreceksiniz ki bu aktivitelerin hiçbiri kişisel anlamda büyük değişiklikler gerektirmeden, bir araya geldiği zaman dünya üzerinde büyük fark yaratacak bir etkiye sahip.

Dünyamıza bir gün değil, her gün sahip çıkın!


Çise Ünlüer (24 Nisan 2011)
ciseunluer@gmail.com

16/04/2011

Dünyayı Kurtarma Yolunda


Küresel ısınma ve birlikte getirdiği iklim değişikliği hepimizi yakından ilgilendiriyor. Karbon emisyonlarını azaltmak için yapılan tüm girişimlerin tamamı ile işe yaramadığı ortada. Politikacılar bu konuda çeşitli girişimlerde bulunuyor gibi gösteredursunlar, gerçek ilerleme bilim adamları tarafından gerçekleştiriliyor.

Küresel ısınmayı durdurmak artık imkansız olsa da etkilerini yavaşlatmak mümkün. Bu noktadan hareket ederek bilim adamları gökyüzünün ve denizlerin doğasını değiştirecek araştırmalar üzerinde yoğunlaşıyor ve insanlığın geleceğini tehlike altına sokan sorunlara çözümler üretiyor.

Küresel ısınmaya karşı geliştirilen projelerden bazıları diğerlerine göre daha öne çıkıyor. Bunlardan biri yüksek miktarda karbondioksit emen sentetik ağaçlar. Yeni geliştirilen bu teknoloji sayesinde büyüyüp çiçek verme gibi özellikler göstermeden karbondioksit emebilen sentetik ağaçların sadece bir tanesinin, yaklaşık 15 bin aracın yaydığı karbondioksit miktarına eşit olan yılda 90 bin ton karbondioksiti emebileceği bildirildi. Normal ağaçlara kıyaslandığında, sentetik ağaçlar binlerce normal ağacın toplamda emebileceği karbondioksiti bünyelerine alabiliyorlar.

Akademisyenler tarafından geliştirilmiş bir başka olası çözüm ise büyük volkanik patlamalar sonucunda stratosfere püskürtülen sülfür örtülerini kullanılarak dünya çapında sıcaklığın azaltılması. Güneşten gelen ışınların dünyaya ulaşmasını engelleyebilecek kapasitede olan sülfür örtülerini yaratmak için içerisinde sülfür bulunduran yüzlerce roketin stratosfere gönderilmesi söz konusu. Yapılan hesaplamalara göre, dünyayı kurtarmak için yaklaşık bir milyon ton sülfür gerekli. Ancak her projede olduğu gibi bu durumun da belirli olumsuz yanları bulunuyor. Bunlardan bir tanesi, havaya gönderilen yüksek miktarda sülfürün daha sonra asit yağmurlarına yol açabileceği ve ozon tabakasına kalıcı bir zarar verebileceği ihtimali.

Çözüm geliştirme yolunda ortaya atılan fikirlerden bir diğeri, deniz suyundan yararlanılarak dünya üzerindeki bulut miktarlarının arttırılması ve bu sayede dünyanın güneşin radyoaktif ışınlarından korunması. Bu yaklaşım, karbondioksit salınımını aza indirecek en az masraflı projelerden biri olduğu için tercih ediliyor. Üniversitelerde yapılan araştırmalar sonucuna göre birkaç yıl içinde deneme aşamasına geçilmesi bekleniyor. Projenin olası yan etkilerinden en önde geleni neden olabileceği muhtemel hava değişikliklerinin canlılar üzerindeki etkileri.

Güneşin yaydığı radyasyonun, dünyayı ısıtmakla kalmayıp, yaşamın devamlılığını mümkün kıldığını hepimiz biliyoruz. Ancak insan sağlığı üzerindeki istenilmeyen etkilerinden dolayı dünyaya ulaşan radyasyon miktarının kısıtlanması büyük önem taşıyor. Bunu sağlamanın bir yolu uzaya dev aynalar yerleştirmek. California Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarları’nda gerçekleştirilen bu proje kapsamında alüminyum ipliklerle yapılan binlerce metrelik çapı olan ekranları uzaya yerleştirerek güneş ışınlarının bloke edilmesi ve radyasyonun filtrelenmesi planlanılıyor. Gernel olarak maliyetleri yüksek olsa da, ekranlar bir kez yerleştirildiğinde çalıştırılmalarının çok kolay ve ucuz olması bekleniliyor. Güneşten gelen radyasyonun yüzde bir (1%)’ini kısacak aynalar, yaklaşık 1 milyon kilometrekare yer kaplayacak şelkilde tasarlanılıyor.

Küresel ısınmanın etkilerinin yavaşlatılması yolunda öne atılan bir başka fikir ise deniz yüzeyine soğuk su pompalayacak yatay boruların kullanılması. Bu projenin hayata geçmesi ile soğuk su, özel yosunlar sayesinde bazı yaşam formlarıyla etkileşime girerek karbondioksit emilimini sağlayacak. Bu yaşam formları, daha sonra okyanusun dibine çökecek ve karbonu bin yıllığına denizin derinliklerine gömecek. Ancak bu yöntemin gerçeğe dönüşmesi için deniz yaşamı üzerindeki olumsuz etkilerinin ortadan kaldırılması gerekiyor.

Bilim dünyası aynı amaç için farklı türlerde fikirler geliştirirken, dünyanın birçok yerinde kullanıma giren projeler de bulunyor. Örneğin, Hollanda’nın Barendrecht kenti 2009 yılından itibaren, enerji santrallerinden meydana çıkan karbondioksiti yeraltına gömerek öncü bir girişimde bulunmuştur. Projenin ilk parçası olarak, kömür santrallerinden çıkan karbondioksit salımı yerin 2 kilometre altına gömülmüş, şehrin 10 milyon ton karbondioksit gömme olanağına sahip olduğunu hesaplanmıştır.

Küresel ısınmanın yavaşlatılması için geliştirilmiş bir başka örnek iste Avustralya hükümetinin karbondioksiti toprağın altına gömmek amaçlı inşa ettiği “Geosequestration” (karbondioksit gömülüm) tesisleri. Ülkenin güneyindeki Victoria eyaletinde inşa edilen merkez, güney yarım kürede ilk, dünyada ise sayılı tesislerden biri olarak teknik ve çevresel yönden önem taşıdığı gibi, Avustralya'da karbondioksit gömme çalışmalarının tüm dünyaya yayılmasını sağlaması ümit ediliyor. Bu proje sayesinde 100 bin ton karbondioksit yerin 2 kilometre altındaki doğal gaz rezervuarlarına pompalanılarak, fosil yakıtların neden olduğu sera gazlarının Avustralya'daki salınımının önemli oranda azaltılmasını mümkün kılmaktadır. Buna benzer projeler ABD’nin farklı yerlerinde de hayata geçirilmektedir.


Çise Ünlüer (17 Nisan 2011)
ciseunluer@gmail.com

08/04/2011

Nükleer Enerji Gerçekleri


İyi planlanmış bir nükleer santral, elektrik üretiminde önemli avantajlara sahiptir. Bunların en başında, taş kömürü kullanan ve bu nedenle atmosfere tonlarca karbon, sülfür ve fazla miktarda kirletici madde yayan elektrik santralleri ile karşılaştırıldığında, nükleer santrallerin çok daha temiz olması ve atmosfere daha az radyoaktif atık bırakması gelmektedir. Ancak nükleer enerji üretiminde kesinlikle gözardı edilemeyecek engeller olduğu da kaçınılmaz bir gerçektir.

Bu sorunlardan biri, uranyumun çıkartılması ve daha sonra zenginleştirilmesi sürecindeki rafine etme çalışmalarının neden olduğu yüksek miktardaki radyoaktif kirlenmedir. Buna ek olarak, düzgün çalışmayan nükleer santraller, yüksek miktarda radyoaktif atığın açığa çıkmasına sebep olan Çernobil felaketinden de görüldüğü gibi, büyük sorunlara neden olabilir. Nükleer enerjiden yararlanmayı planlayan her ülkenin, santrallerdeki fisyon tepkimelerinin çok iyi kontrol edilmeyi gerektirdiğini ve bu alanda hata toleransının yok denecek kadar az olduğunu bilmesi gerekir.

Alanında uzman eleman, atıkların depolanması ve yeterli güvenlik çalışması yapıldıktan sonra nükleer santrallerin çevrelerine büyük çaplı zararlarlar verdiği herhangi bir olayın gerçekleşme ihtimali düşük olsa da sıfır değildir. Bunun en iyi örneği, bugüne kadar çevreye zarar verebilecek ölçüde yaşanan üç büyük nükleer santral kazasıdır.

1957 yılında İskoçya'da meydana gelen Windscale kazasında reaktörün civarına bir miktar radyasyon yayılmasına rağmen insan ölümüyle sonuçlanan bir olay meydana gelmemiştir. İşletim arızası, ekipman kaybı ve operatör hatasının kazaya dönüşmesiyle 1979 yılında ABD'de meydana gelen Three Mile Island kazasında ise kısmi reaktör kalbi ergimesi meydana gelmesine rağmen reaktörü çevreleyen beton koruyucu kabuğun sayesinde çevreye ciddi bir radyasyon sızıntısı olmamıştır. Ancak her nükleer kaza bu iki örnekte olduğu kadar rahat atlatılmamıştır. İnsan ve inşaat hatalarından kaynaklanan Çernobil reaktör kazası buna verilebilecek en iyi örnek.

26 Nisan 1986'da Ukrayna'daki Çernobil nükleer reaktöründe meydana gelen patlama ve sonucunda yayılan radyoaktif madde, Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya'da yaşayan 336bin insanın tahliyesine, 56 kişinin ölümüne, 4bin doğrudan ilişkili kanser vakasına ve 600bin kişinin sağlığının ciddi şekilde etkilenmesine sebep olmuştur. İnsan ölümüne neden olmuş tek ticari nükleer santral kazası olan Çernobil reaktör kazası, operatörlerin güvenlik mevzuatına aykırı olarak santralde deney yapmaları sonucunda reaktördeki ani güç artışı ve santral tasarımında reaktörü çevrelemesi gereken bir beton koruyucu kabuğun inşa edilmemiş olmasından dolayı meydana gelmiştir.

Nükleer kalıntıların ürettiği radyoaktif bulut patlamadan sonra Türkiye de dahil olmak üzere tüm Avrupa üzerine yayılmış ve birçok insanın hayatını tehlike altına sokmuştur. Bu kazalar sonucunda, en iyi bilinenleri Greenpeace,  Yeşiller Partisi, Nükleer Karşıtı Platfom (NKP) ve Küresel Eylem Grubu (KEG) olan, dünyanın birçok yerinde, günümüze kadar uzayan nükleer karşıtı gruplar oluşmuştur.  Bu gruplara karşı, nükleer enerjinin çevre sorununa hiçbir şekilde neden olmadığını bilimsel ve siyasi olarak da savunan  ve kömüre oranla daha az karbondioksit salınımına sebep olduğu için çevreci olduğunu iddia eden nükleer lobi grupları da mevcuttur.

Nükleer enerjiye karşı olan grupların başında gelen Greenpeace’e göre, güvenlik açıklarından, atık sorununa, artan maliyet ve inşaat sürelerine kadar pek çok konuda harcanan milyarlarca dolara rağmen son 60 yılda hiçbir sorununa çözüm bulunamayan nükleer enerji, dünyanın en kirli ve riskli enerji kaynağı olarak anılıyor. Her ne kadar da yeni, güvenli ve temiz bir enerji kaynağı olarak tanıtılmaya çalışılısa da, nükleer enerji hakkında söylenen yalanları göz ardı etmemek gerek. Japonya’da olduğu gibi, nükleer reaktörlerde gerçekleşebilecek herhangi bir kaza esnasında büyük miktarda radyasyonun doğaya salınması kaçınılmaz olacağından, tam anlamıyla güvenilir reaktörler hep bir masal olarak kalmaya devam edecek.

Söküm, atık ve çevresel maliyetler hesaplığında dünyanın en pahalı enerjisi halini alan nükleer enerji, karbon salımını azaltmadığı gibi; sadece elektrik üretimi için kullanıldığından ısınma, sıcak su ve ulaşım ihtiyaçları için fosil yakıtları kullanmaya mecbur kılıyor ve böylece iklim değişikliğini engellemeye giden yolu tıkıyor. 2030 yılına kadar nükleer santrallerin kapasitesi iki katına çıkartılsa bile, bu miktar genel karbon salım miktarını sadece yüzde beş (5%) oranında azaltacağından küresel ısınmanın etkilerini azaltma yolunda etkili olmayacak.

Peki İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasının yapımı sırasında yürütülen gizlilik politikasının, günümüzde nükleer enerji projeleri için de devam ettirildiğini biliyor muydunuz? Normal işletim halinde dahi havaya ve suya radyoaktif maddelerin salınmasına neden olan nükleer santraller hakkında bilgimiz kısıtılı olmakla birlikte, gereken önlemlerin alınmadığı da bilinen bir gerçek.

Günün sonunda, hiçbir nükleer santralin tamamen güvenli olduğu söylenemez. Herhangi bir olası hataya yer vermemek için, bu konuda uzman ekipler tarafından emniyet katsayısı yüksek tutularak üretim yapılması, ve ortaya çıkan radyoaktif atıkların doğaya zarar vermeyecek şekilde taşınması ve gözetim altında uzun yıllar güvenle saklanması gerekmektedir. Bu kadar dikkat gerektiren bir alanda Türkiye gibi nükleer santral inşaasına yeni adım atmak isteyen ülkeleri bekleyen tehlikeler ciddi sorunların ortaya çıkma riskini artırdığından düşünce kaldıracak boyutlardadır.

Milletvekillerini nükleer yasa için “hayır” oyu kullanmaya çağıran karşıt gruplar, kapalı kapılar ardında hazırlanan bu anlaşmanın yanlış enerji politikalarını devam ettirdiğine ve hiçbir demokratik teamüle uygun olmadığına inanıyor. Gelecekte ihityaç duyacağımız enerjiyi karşılamak için son derece sürdürülebilir, temiz ve güvenli olan yenilenebilir enerji yerine gayet kirletici, riskli, ve pahalı olan nükleer enerji karşısında sesinizi duyurmak istiyorsanız Greenpeace ve benzeri grupların düzenlediği kampanyalar hakkında daha fazla bilgiye nukleer.greenpeace.org adresinden ulaşabilirsiniz. Dünyamızın geleceğine katkıda bulunmanın tam zamanı!


Çise Ünlüer (10 Nisan 2011)
ciseunluer@gmail.com