Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

31/12/2010

Elektrikli Arabalar Çözüm mü?


Geçtiğimiz hafta bahsettiğimiz Better Place projesine yakından bakacak olursak, kurucusu ve CEO’su Shai Agassi 2020 yılına kadar dünyanın çok daha iyi ve yaşanacak bir yer olması için öncelikle petrol ve benzeri yakıtlara olan bağımlılığı azaltmak adına petrol kullanmadan çalışabilecek otomobillerin araştırılması için girişimlerde bulunuyor. Bunun için elektrikle çalışan, maliyeti mümkün oldukça düşük ve petrolle çalışan araçlar kadar güçlü olabilecek elektrikli arabalar araştırılıyor. Bu yolda karşılarına iki esas engel çıkıyor. Birincisi elektrikle çalışan araçların akülerinin çok yüksek miktarlara mal olması ve bu nedenden dolayı petrollü arabalara rakip çıkamamaları, diğeri ise akülerin tam dolduruldukları zaman bile bugünkü petrollü araçların bir depoyla yapacağı mesafenin ancak yarısını yapabilmeleri.

Bu sorunları ortadan kaldırmak için çalışmalar devam ederken, hükümet bu konuda destek çalışmalarına başlamış ve çıkardığı yeni yasalarla petrollü araçlara yüzde yetmiş iki (72%) vergi getirirken, elektrikli araçların satışından alınacak vergiyi yüzde on (10%)’a indirmiştir. Better Place projesi yasal olarak 29 Ekim 2007’de kurulmuş ve Nisan 2009’a kadar 400 milyon dolar kadar parayı ve birçok ülkenin desteğini bünyesinde toplamıştır.

Geleceğin tamamen elektrikli araçta olduğuna inanan Renault-Nissan CEO’su Carlos Ghosn, Shai Agassi’nin projesine destek göstererek şirket bünyesindeki elektrikli otomobil ve akü teknolojisini mevcut sorunları çözmek için ele alıyor. Bu plan çerçevesinde Renault 3 yılda 600 milyon dolar harcayarak değiştirilebilien pillerle çalışan arabaların 2011’de yollarda olmasını planlıyor. Renualt, Megane Sedan gibi şu an elinde olan modellerinin elektronik versiyonlarını benzinle çalışan arabaların fiyatları ile rekabet edebilecek şekilde piyasaya çıkaracak. Özet olarak, daha önce hayal gibi görünen elektrikli araçların yaygın seyahat aracı olma olasılığı, süratle gerçeğe yaklaştırılıyor.

Tamamı ile verimli çalışan bir sistem yaratma yolunda çözülmesi gereken esas problem benzin ile çalışan arabaların dolu depoyla 400-500 km yol gidebilmelerine kıyasla elektrikle çalışan arabaların dolu bir aküyle ancak 200 km yol aşabiliyor olmalarıdır. Öte yandan benzin depolarını doldurmak 5 dakika süren bir işlemken, akü değiştirmek daha zahmetli. Bu soruna gayet zekice bir yaklaşım getiren Better Place, cep telefonu operatörü modelini benimsemiştir. Buna göre, kendilerinden birkaç yıl asgari miktarda hizmet almayı garanti edince müşterisine en pahalı cep telefonunu bile bedavaya veren telefon operatörleri gibi, Better Place şirketi de belli bir süre asgari miktarda hizmet almayı garanti ettiği müşterilerine elektrikli araç aküsünü cep telefonu gibi bedavaya verecek.

Bu sistemi mümkün kılan en büyük yatırım ise kurulacağı ülkelerdeki karayol ağları üzerinde açılacak olan çok sayıda Better Place akü değiştirme istasyonlarıdır. Elektrikli araç kullanıcıları istasyona girdikten sonra otomatik bir aparat aracın altına girerek 5 cm kalınlığındaki akü plakasını sökecek, dışarı alacak ve dolusunu boşalan yere takacak. Tüm bu işlemlerin tamamlanması için gereken süre benzin doldurmaktan çok daha kısa bir süre olan tam tamına 65 saniye! Programın parçası olarak özel elektrik dağıtım şirketleri devletin desteğiyle tüm otoparklar ve yol kenarı parkmetrelere şarj etme prizleri yerleştirecek ve onlar da petrolsüz üretilen elektrik satışından para kazanma fırsatını bulacak. Better Place ülke geneline tamamı ile yerleşince tüm halkın ulaşım alanında petrole olan bağımlılığının ortadan kalkması planlanıyor. Projeyi İsrail’den sonra yürürlüğe geçirmeyi planlayan Danimarka’da ise, Dong Energy şirketiyle ortak bir girişimle bu proje için yeni sermaye bulduktan sonra ülkenin elektrikli otomobil şarj ağıyla donatılması gerçeğe dönüşüyor.

Elektrikli arabalar bugün kullandığımız fosil yaktılarla çalışan arabalar gibi havayı kirletmiyor ve atmosfere karbondioksit salımını önlüyorlar. Bu iyi birşey gibi duyuluyor, değil mi? Ne yazık ki elektrikli arabaların da bazı çevresel dezavantajları var! Eğer doğayı korumak adına “yeşil” bir adım atarak fosil yakıtlardan vazgeçmek ve elektrikli arabalara yönelmek istiyorsanız, bu yolda düşünülmesi gereken iki esas etken vardır. Birincisi bu arabalarda kullanılan bataryaların nerde ve hangi şartlarda üretildiği ve kullanım ömrünü tamamladıktan sonra çevreye zarar vermeden nasıl elden çıkarılacağıdır. Bir diğer etken ise arabalarda kullanılacak elektrik kaynağıdır. Bu arabaların çalışması için ihtiyaç duydukları elektik enerjisinin nasıl elde edilebileceğini hiç düşündünüz mü? Çünkü bu kaynak elektriği elde etmek için kömür yakan bir santral olabilir. Ancak durum böyle olsa bile elektrikli arabalar benzinle çalışanlardan çok daha verimli çalıştıklarından çevreye daha duyarlıdırlar.

Elektriğinin çoğunu hidroelektrik barajlarından veya nükleer santrallerden elde eden Kanada ve Fransa gibi ülkelerde bu durum doğal olarak daha avantajlıdır. Zamanla dünyanın yaşayacağı enerji sıkıntısını sadece yenilenebilir enerji kaynakları ile çözebileceğimizi düşünürsek, bu kaynaklardan elde edilecek enerji ile çalıştırılan arabaların gelecekte insanlığa daha cazip çözümler sunacağı kesin!

Gerçek anlamda doğaya duyarlı olmak istiyorsanız, benzinli veya elektrikli farketmez, tüm araçlardan daha çevre dostu bir çözüm var – o da SİZSİNİZ! İşe her gün kendi gücünüzü kullanarak yürüyebilir, daha uzun mesafeleri bisikletle aşabilirsiniz. Bu opsiyonlar herhangi bir araç kullanımından çok daha sağlıklı ve inanın daha eğlencelidir! Bazılarımız için yürümek veya bisiklete binmek zor olabileceğinden, bir sonraki en iyi ulaşım metodu olan toplu taşımacılığı bir düşünün. Göreceksiniz ki bu dünya için yapabileceğimiz o kadar şey var ki, bu daha bir başlangıç!



Çise Ünlüer (2 Ocak 2011)
ciseunluer@hotmail.com

24/12/2010

Elektrikli Arabalar - 2


2010 yılının Aralık ayında piyasaya çıkması beklenen Nissan LEAF (Leading, Environmentally friendly, Affordable, Family Car) dünyanın ilk tamamı ile elektikle çalışan ve sıfır emisyona neden olan beş kapılı aile arabası olarak tasarlanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı, Nissan LEAF’in enerji tüketimini 100 milde 34 kWsaat (765 kJ/km) olarak belirlemiştir. Bundan once 2009 yılının Haziran ayında BMW, elektrikle çalışan Mini E model arabasını Amerika ve İngitere’de kullanıma sunmuştu.

Otomotiv sanayii sektöründe gelişen teknolojileri yakından takip eden Türkiye, ilk yerli üretim elektrikli arabasını 2012 yılında kullanıma sunmayı planlıyor. 7 saatlik şarjla 300 kilometrenin üzerinde yol yapabilecek olan bu otomobil, 100 kilometre hızın üzerine çıkabilecek. Tam anlamıyla piyasaya sürülmeden fabrikalarda, tesislerde, otellerde ve parklarda kullanılabilecek şekilde üretilen elektrikli arabalar, sessiz olmaları, egzoz gazı salmamaları ve ekonomik olmaları nedeniyle tercih görerek yük ve insan taşımada kullanılabiliyor. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK)’ndan alınan bilgiye göre elektrikli arabaların ihtiyaç duyacağı akü şarjı istasyonlarının yaklaşık beş yıl içerisinde ülkenin çeşitli yerlerine yerleştirilmesi bekleniyor. İşi kolaylaştıran bir başka faktör ise mevcut benzinliklere akü şarj bölümü eklenmesi için kanunlarda herhangi bir değişikliğe gerek olmaması. Bugün Türkiye'de hem benzin hem elektrikle çalışan hibrid otomobiller bulunmasına rağmen tamamen elektrikle çalışanlar henüz kullanımda değil.

Uluslararası denetim, vergi ve danışmanlık şirketi PricewaterhouseCoopers'in (PwC) hazırladığı Araba Sektörünün Küresel Görünümü - 2009 (Global Automotive Perspectives - 2009) raporuna göre, yeni ve köklü araba üreticilerinin piyasaya sürdüğü sadece elektrikle çalışan veya hibrid arabaların sayısı artarken, bu alanda yapılan yatırımlarla birlikte elektrikli arabalarda büyüme potansiyelinin artacağına kesin gözüyle bakılıyor. Ancak elektrikli arabalara olan talebin artması birçok farklı faktöre bağlı olduğundan, sektörün bu alanda ilerlemesinde teknolojinin ne kadar önemli bir etkisi olacağı konusunda bazı belirsizliklerin mevcut olduğu da kaçınılmaz bir gerçek.

Aynı raporda, 2020 yılında sadece elektrikle çalışan arabaların, tüketici maliyetini düşürerek ve Ar-Ge yatırımlarını sürdürerek toplam araba sayısının yüzde 2 ile 5 (2-5%)’ini karşılayacağı belirtilmiştir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir unsur ise elektrikli arabaları tercih eden tüketicilerin benzinli arabalara kıyaslandığında aracın türüne bağlı olarak 7 bin ile 20 bin dolar arasında değişen yüksek maliyetleri karşılamak durumunda olduklarıdır. Bu fiyat farkı esas olarak aracın bataryasını oluşturan lityum ve grafit gibi ham maddelerden kaynaklanmaktadır. Ancak, elektrikli arabaların yüksek araba maliyetini çok çabuk amorti edebilecek ve bu arabalara olan talebi artıracak olan esas unsur petrol yerine elektrik kullanılarak sağlanacak olan tasarruftur.

Elektrikle çalışan arabalar tamamı ile batarya takımının sağladığı sürüş mesafesine bağlı çalıştığından, elektrikli bir aracın temel parçaları arasında en büyük sınırlamayı getireni, kısa batarya ömrüne bağlı olarak sürüş mesafesinin sınırlı olmasıdır. Bu sorunu çözmek için, daha güçlü ve uzun mesafelerde daha etkili olacak bataryalar geliştirmek adına çalışmalar devam etmektedir. Araba sektörünün değişen coğrafyasına bağlı olarak elektrikli araba alanında şu an gerçek anlamda “lider” pozisyonuna konulabilecek bir ülke yok. Ancak Çin gibi ülkeler, yatırımlarını içten yanmalı araba üretimine yaparak bu konuda diğer ülkelere rakip çıkmak yerine yerine sera gazları emisyonlarının kontrol altına alınması açısından tek çözüm olan ve yakın gelecekte büyük talep göreceğini düşündükleri elektrikli arabalara yönelmektedirler.

Günümüzde yetersiz altyapının elektrikli arabaların hızlı bir şekilde yayılmasını engellemesine rağmen, elektrikle çalışan arabalar, karbon emisyonuna neden olmadıkları için, araba üreticilerini bekleyen katı emisyon düzenlemelerine dair yasalara uymalarını mümkün kılacak en etkili çözüm olarak görülmektedir. Bu teknolojinin gerçeğe dönüştürülmesi yolunda İsrail ve Danimarka gibi ülkelerde gerçekleştirilen “Better Place” gibi altyapı projeleri, sürücülerin elektrikli arabalarını hızlı bir şekilde şarj etmelerini sağlayabilmektedir. Bu girişimler henüz belirli miktarlarda başarılı olmuş olsalar bile geniş ölçekli bir şarj istasyonu ağının tamamı ile gerçeğe dönüştürülmesinin büyük bir maliyeti de beraberinde getireceğini unutumamak gerekir.



Çise Ünlüer (26 Aralık 2010)
ciseunluer@hotmail.com

18/12/2010

Elektrikli Arabalar - 1


Her sabah uyanıp hazırlanıyor, işe gitmek üzere arabalarımıza atlıyoruz. İş dönüşü biten benzini yenilemek için petrol istasyonlarına yöneliyoruz. Bu rutinin bir gün bozulacağını ve ihtiyaç duyduğumuz yakıtlara artık ulaşamayacağımızı düşünün. Hayat o zaman nasıl olurdu?

Kömür, petrol ve doğalgaz gibi yakıtlardan oluşan fosil yakıtlar yoğunlaştırılmış enerji kaynağı olarak yeraltından çıkarılır ve nakledilir. Fosil yakıtlı santrallerden yılda yüksek miktarlarda kükürt ve azotoksit gibi kirletici maddeler atmosfere yayılır. Kükürt ve azotoksitler, bitkilerin, nehir ve göllerdeki balıkların ölümüne sebep olan ve metal sanayi ürünlerine zarar veren asit yağmuruna yol açar. Bunlara ek olarak azotoksit, biyosferi ultraviyole ışınlardan koruyan ozon tabakasının incelterek insan sağlığı, ekolojik sistem ve dolayısıyla ekonominin büyük zarar görmesine neden olur.

Endüstriyel alanda, elektrik üretiminde ve ulaşımda yaygın bir şekilde kullanılan fosil yakıtların yanması ile güneşten yere ulaşan ve tekrar yükselen ışınlar dünyaya geri yansıyarak atmosferik sera etkisine yol açan karbondioksit salımı gerçekleşir. Bu miktar, 1990 yılında 0.6 milyar ton olarak belirlenmişse bile, 1998 yılında 5.5 milyar ton’a kadar ulaşmıştır. Türkiye’de fosit yakıt kullanımınından dolayı havaya salınan karbondioksit miktarı 2005 yılında 410 milyon ton, 2010 yılında ise 550 milyon ton olarak hesaplanmıştır.

İnsanların dünya üzerinde gerçekleştirdikleri aktivitelere bağlı olarak karbondioksit ve benzeri sera gazlarının atmosferdeki miktarlarının artması, bölgesel yağışlarda belirgin farklılık, deniz yüzeyinin 10-20cm arasında yükselmesi, hava ve okyanusların uzun süreli ortalama sıcaklığında artışlar, tropik bölgelerde buharlaşmanın artması ve buzulların erimeye başlaması gibi değişikliklere yol açmaktadır.

Fosil yakıtları kullanımının doğa ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkisi düşündüğümüzden çok daha fazla. Bunların en iyi bilinenleri iklim değişikliği, hava kirlenmesi, oksijen azalması, asit yağmurları, ozon tabakası delinmesi, ve petrol savaşları olsa da; fosil yakıtlardan dolayı havaya yayılan diğer gaz ve parçacıkların solunum yolları hastalıklarına, kanserlere ve erken ölümlere sebep olması ve termik santrallerin bazı nükleer tesislerden daha fazla radyoaktivite yayması da başlı başına bir sorundur. Bu yüzdendir ki fosil yakıtların mevcut rezervlerinin bitiyor olması insanlığın yıllardır kendi kendini zehirlemesinin sonu olabilir.

Azalan fosil yakıtları yenilenebilir enerji kaynaklarının ön plana çıkmasına fırsat yaratırken, yaygın olarak kullanıldıkları alanlarda alternatif tasarımların geliştirilmesini de mümkün kılmıştır. Bu yeniliklerin en güzel örneklerinden biri elektrikle çalışan makine ve bataryalardır. Güncel teknolojiyi en iyi kullanıma sokan alanlardan biri olan otomotiv sanayi sektörü, bu alanda üstüne düşen görevi yapmak adına elektrikli araç üretimine geçmiştir. Benzinin yanında elektrikle de çalışan otomobillerin yollara çıkmasının ardından tamamen aküyle çalışanlar ise yakın bir gelecekte insanların hizmetine sunulacak. Bu durumun akaryakıt istasyonlarının çehresini değiştirmesi beklenirken, planın ilk aşamasında benzin pompalarının yanında elektrik pompaları da bulunacak.

Elektrikli arabaların geçmişine biraz bakacak olursak, 19. ve 20. yüzyıllarda benzinin sağlayamadığı konfor ve kullanım kolaylığını kullanıcılarına sundukları için elektrikli arabalar tercih görmeye başlamışlardır. Ford gibi büyük şirketlerin de katkısıyla zamanla gelişen petrol altyapısı sayesinde benzinle çalışan arabaların üretim maliyetleri düşmüş, bu da satış fiyatlarına yansımıştır. Zaman içerisinde petrol ile çalışan arabalar elektrikli arabaların yaklaşık yarı fiyatına satılmaya başlanınca bu durum elektrikli arabalara olan talebin küçümsenemeyecek bir düşüş yaşamasına neden olmuştur. Bunun sonucu olarak 1930 yılına gelene kadar elektrikli arabalar Amerika başta olmak üzere tüm önemli marketlerden çekilmek zorunda bırakılmıştır.

Ancak zamanla gelişen çevre bilincine ve fosil yakıtların dünyada bilinen miktarlarının bitmekte olmasıyla yaşanan fiyat dengesizliklerine bir de benzinli otomobiller için gereken yakıtı tüketicinin karşılama yeteneğinin azalması da eklenince, elektrikli arabalara olan ilgi artmıştır. Araba sektörünün dünya genelinde 8 milyar ton ile küresel ısınmanın en büyük nedeni olan karbon emisyonunun yüzde onbeş (15%)'inden sorumlu olması, yenilelenebilir enerji kaynaklı alternatif çözümlerin daha cazip bir şekil almasını desteklemiştir. Bu fikrin insanlara sunduğu çevre duyarlı seçenekler bir kenara, yüksek başlangıç maliyetine rağmen bakım ve çalıştırma maliyetlerinin düşük olması ve gelişmiş ülkelerdeki hükümetlerin karbon emisyonlarının azaltılması ile ilgili çıkarmak üzere oldukları katı yasalar elektrikli arabalara olan talebi yükseltmeye yetmiştir.

Önümüzdeki hafta elektrikli arabaların bilinen örneklerine değinerek bu teknolojinin gelişimi ve yayılması için gerekli altyapıdan bahsedeceğiz.


Çise Ünlüer (19 Aralık 2010)
ciseunluer@hotmail.com

08/12/2010

Kış Aylarında Üşümemek İçin


Günlük hayatta enerji tasarrufu yapabileceğimiz birçok alan var! Bunların başında ev ve işyerlerimizde kullandığımız ısıtıcılar ve aydınlatmada yapılacak olan basit ayarlamalar sayesinde ihityaç duyulan enerji miktarının büyük ölçülerde azaltılması gibi önlemler gelmektedir. Gelin daha yakından inceleyelim...

Yaklaşan kış ayları ile birlikte bulunduğumuz ortamları ısıtma ihtiyacımız artacaktır. Buna kısalan günler de eklenince kullandığımız aydınlatma miktarının da artacağını düşünürsek, bu anlarda alacağımız basit ama bir o kadar etkili önlemlerle bu kış gelen elektrik faturalarımız üzerinde düşündüğümüzden fazla kontrol elde edebiliriz. Peki bunu başarmak için ne gibi önlemler almak gerekir?

İlk adım olarak, bulunduğumuz ortamların ortalama sıcaklığının 20 dereceden fazla olmamasına özen göstermeliyiz çünkü bina içerisinde sıcaklığı 1 derece düşürme yüzde beş (5%)’lik yakıt tasarrufuna neden olur. Sadece kullandığımız alanları ısıtarak ihtiyacımız olmadığında ısıtıcıları çalıştırmamak gerekir. Boş alanları ısıtmanın israftan başka birşey olmadığını unutmayarak, hafta sonları veya tatil günleri evimizden ayrılıyorsak, ısıtıcının veya radyatörümüzün vanasının kapalı olduğundan emin olarak gereksiz harcamalardan kaçınabiliriz.

Bulunduğumuz ortamlarda sıcak hava hareketini önlememek ve ısınma amaçlı gerekenden fazla enerji harcamamak için ısıtıcı veya radyatörlerin önüne kesinlikle eşya koymamalıyız. Pencerelerimizden güneş çekildiği zaman ısının kaçmasını önlemek için perdelerimizi kapatmak önemlidir çünkü kapalı ve uygun perdeler, pencerelerden ısı kaybını yüzde yirmi beş (25%) oranında önleyebilir. Ancak perdeler radyatörlerin üzerini örtmemelidir.

Kış aylarında dış kapı ve pencereleri rasgele açmamalı ve açtığımız zaman hemen kapatmayı unutmamalıyız. Soğuk aylarda pencereye güneş ışınları değdiği zaman perdeleri açmak güneş enerjisi ile evlerimizin ısınmasına yardımcı olur. Güneş çekildikten sonra perdelerin kapatılmasıyla istenmeyen ısı kaybı önlenmiş olur.

Radyatör bağlantı borularının su sızdırıp sızdırmadığını kontrol etmek sızıntıların hemen tamir ettirilmesi için etkili bir yöntemdir. Gündüzleri odaları havalandırmak istediğimizde tüm pencereleri aynı anda açmak, yarım saat havalandırdıktan sonra tekrar hepsini kapamak ve bu esnada ısıtıcıyı çalıştırmamak gerekir.

Kış aylarında enerji kaybını engellemek açısından büyük önem taşıyan gerekli yalıtımı sağlamak için evlerimizdeki pencerelerin camlarını mutlaka çift cam yaptırmalı, tüm dış kapı ve pencereleri hava sızdırmaz hale getirmeliyiz. Güneşli havalarda pencerelerimizi temizlemek evlerimizin ısınmasına yardımcı olur. Isıtıcıların evdeki enerjinin yüzde kırk beş (45%)’ini tükettigini akılda bulundurarak gerekmediği zamanlarda ısıtıcıların kapalı olduğundan emin olmalıyız. Kış aylarında radyatörlerin üzerine herhangi bir malzeme kesinlikle koymamalı, radyatörlerin üzerinde çamaşır kurutmaktan çekinmeliyiz. Soguk kış aylarında odalarda çamaşır kurutmak odalarımızın zararlı ve toksik gazlarla dolmasına neden olabilir. Son olarak, ev veya apartmanlarımızdaki koridorları ısıtmaya gerek olmadığından koridorlardaki radyatörlerin kapalı olması doğru olacaktır.

Soğuk zamanlarda enerji sarfiyatını önlemek için ilgilenilmesi gerekilen bir diğer önemli alan su ısıtıcılarıdır. Sıcak su tankına dokunduğumuzda bir sıcaklık hissediyorsak, bu, termosifonumuzun çevresini yalıtmamız gerektiği anlamına gelir. Bu işlem sayesinde yüzde on (10%) enerji tasarrufu sağlamış oluruz. Bunun yanında, su tesistındaki sızıntılar tamir edilmeden bırakılırsa, bu sızıntılar yılda tonlarca suyun ve enerjinin israf edilmesine neden olur. Su ısıtıcılarını sıcak ev içerisinde su kullanılan yerlere yakın kurmak suyun istenilen yere gelinceye kadar soğumasını engeller. Isı kaybını azaltmanın bir diğer yolu ise sıcak su borularını yalıtmaktan geçer.

Banyo yapmak yerine duş almayı tercih ettiğimiz takdirde yüzde otuz (30%) daha az su kullanmış oluruz. Banyo yaparken ayarlanabilir aeratörlü duş başlığı kullanmak su sarfiyatını engellemek açısından önemlidir çünkü bu duş başlığı dakikada en fazla 9-12 litre su tüketirken diğer başlıklar 25-30 litre su tüketir. Böylece 5-6 dakikalık banyo esnasında 50-100 litre sıcak su ve benzer oranda enerji tasarrufu etmiş oluruz. Banyodaki kullanılımına ek olarak mutfaktaki belirli ihtiyaçlar için de sıcak suya gereksinim duyulur. Ancak unutmamak gerekir ki, yiyecekleri temizlerken ve kirli kapları çalkalarken sıcak su yerine soğuk veya ılık su kullanmak yeteridir. Mutfakta gerçekleştirdiğimiz işlemler boyunca gerekli sirkülasyonun en verimli şekilde sağlanması için havalandırıcıları yalıtmak gerekir.

Fazla miktarda enerji tüketen yalıtımsız eski su ısıtıcılarımızı iptal ederek bunların yerine yüksek verimli ve yalıtımlı su ısıtıcılarını tercih etmek mantıklı bir yaklaşımdır. Su ısıtıcılarını boş veya yarı dolu iken çalıştırmak ısıtıcıya zarar vereceğinden, kullanmadan önce ısıtıcının dolu olup olmadığını kontrol etmek önemlidir. Isıtıcının üzerindeki sıcaklık veya basınç tahliye vanası evlerimizin ve ısıtıcımızın zarar görmesini önler. Su ısıtıcısının termostatını banyo ve mutfaktaki işler için uygun olan maksimum 50 dereceye ayarlamak yeterlidir.

Su ısıtıcımızın dibinde zamanla tortu oluştuğunu unutmayarak, yılda bir veya iki defa 5 litre tortulu suyu dren etmeliyiz. Isıtıcıyı kullandığımız süre boyunca kesinlikle sert su tercih etmemeli, tatil günleri evden ayrılmadan önce ısıtıcıları mutlaka kapatımalıyız. Su ısıtıcısı satın alırken verimli ömür maliyetini hesaplamak en iyi kararı vermemizde yardımcı olacaktır. Bunu gerçekleştirmek için, ısıtıcının satın alma fiyatının üzerine, yıllık enerji maliyeti, tahmini ömür ve iskonto faktörünün çarpımından ortaya çıkan sayı eklenir. Bu denkleme göre doğru ısıtıcı seçiminde en önemli faktör ısıtıcının yıllık enerji maliyetidir.


Çise Ünlüer (12 Aralık 2010)
ciseunluer@hotmail.com

03/12/2010

Adı Küçük Ama...



Günün sonunda hepimizin geleceğe dair endişeleri var. Her ne kadar herkesin kendine göre bir yorumu olsa da, kimse geleceği tam olarak kestiremiyor. Sorunlarımızı görmezden gelmek ya da karamsarlığa kapılmanın bir sonuç getirmeyeceği ortada. Ancak yapabileceğimiz birşeyler olması insanın içini biraz da olsun rahatlatıyor...

Dünyanın içerisinde bulunduğu durumun hepimizin farkında olduğunu düşünecek olursak, her birimizin hayatında yapacağı küçük değişiklikler günün sonunda çevreye verdiğimiz zararı azaltmakta büyük rol oynayabilir.

Her alanda olduğu gibi bilinçsizce atılan her adım yarardan çok zarar getireceğinden elimizdeki problemi çözme yolunda atılacak ilk adım bilgi edinmektir. Çevreye verdiğimiz zararı anlamak için önce doğanın kendisini tanımak, temel özelliklerini kavramak gerekir. Doğayı yakından tanımanın en güzel yolu onunla bütünleşerek, kendimizi onun parçası olarak görmektir. İnsanlığın devamı birebir doğanın varlığına bağlı olduğu için çevrenin özenle korunması kaçınılmazdır.

Çevreye verilen zarar açısından incelenmesi gereken alanları şöyle ayırabiliriz: ulaşım, enerji, su, gıda, atıklar, ve kişisel seçimler. Ulaşım amaçlı kullandığımız araçlar yarattıkları kirlilik sayesinde çevreye büyük zarar vermenin yanında alıştığımız konforlu hayat çerçevesinde vazgeçilmesi zor bir seçenek teşgil etmektedirler. Ancak bu alanda küçük adımlar atarak bu zararı biraz da olsa azaltmak mümkün. Hergün olmasa bile arasıra toplu taşımayı kullanmak, gideceğimiz kısa mesafelerde yürümenin veya bisiklet kullanmanın ne kadar kullanışlı ve zevkli bir aktivite olduğunu keşvetmek gibi...

Biraz düşündüğünüzde bunların hiçbirinin mantkıksız olmadığını göreceksiniz. Başka bir alternatif, aynı yerde çalıştığınız iş arkadaşlarınızla birlikte farklı araçlar kullanmak yerine aynı arabada işe gitmeyi deneyin. Bu sayede hem enerji tasarrufu yapmış olur hem de eğlenceli sohbetlerin gerçekleşebileceği yolculuklara fırsat yaratırsınız! İş amaçlı yurt dışına gitmeniz gerekiyorsa ilk opsiyon olarak internet üzerinden skype veya benzeri programlarla haberleşmeyi deneyin. Sürekli bir şekilde gelişen teknoloji sayesinde artık dünyanın diğer ucundaki yakınlarımız veya iş arkadaşlarımızla canlı bir şekilde görüntülü görüşmeler yapmak mümkünken ne diye yüksek karbon salınımı açısından kötü bir tercih olan uçak yolculuklarına saatlerce tahammül edelim? Özellikle kısa iş toplantıları için başka ülkelere uçmak yerine görüşmemizi oturduğumuz yerden internet üzerinden çözmek hem daha rahat hem de gerçekten çevreci bir yaklaşım!

Günümüzde tüm ülkelerin odak noktasını oluşturan en “sıcak” tartışma konularından biri enerji! Sürdürülebilir bir yaşam için enerji alanında geliştirilmiş ve halen üzerinde çalışılan o kadar bir yenilik var ki, yeter ki gözlerimizi bu fırsatlara açalım! Örneğin ülkemizin bulunduğu konumdan dolayı tamamen avantajımıza olabilecek olan güneş panellerinin kullanımı, sayıları sürekli bir şekilde artan rüzgar türbinleri, ve diğer birçok yenilenebilir enerji kaynağının ülkemizde yaygın bir şekilde kullanımının artmasının getirilerini düşünebiliyor musunuz? Bunların yanında, kişisel anlamda alabileceğiniz basit birçok önlem arasında dışarı çıkarken ışıkları kapatmak, enerji tasarrufu sağlayan ampüller ve gereçler kullanmak, evinizi yalıtmak, enerji tüketiminizin miktarına dikkat etmek gibi aktiviteler gelmektedir.

Daha önce üstüne basa basa belirttiğimiz ve çoğumuzun farkında olduğu ülkemizin ve dünyanın en büyük sorunlarından biri olan su sıkıntısı çok büyük bir ekolojik sorun. Bu nedenle temiz içme suyunun ne kadar değerli olduğunu unutmayarak en etkin şekilde kullanma zorunluluğumuz var. Kullandığımız her damla suyun filtrelenmesi, temizlenmesi ve ulaştırılması için de fosil yakıt salınımı yapıldığını aklımızda tutarak, suya tüm ihtiyaç duyduğumuz alanlarda mantıklı davranmanın hem bizim hem de gelecek nesillerin devamlılığı için kritik bir önem taşıdığının farkında olmalıyız. Bu alanda kolay alınabilir tedbirler arasında su tasarrufu sağlayan duş başlıkları kullanabilir, diş fırçalarken musluğu kapalı tutabilir, ve bahçe işlerinde kullanmak için yağmur suyunu biriktirebiliriz.

İnsanoğlunun sağlıklı bir hayat sürebilmesi için gerekli olan yemek ihtiyacının çevre üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olduğu ilk başta belli olmayabilir. Küresel gıda endüstrisi ürünlerini dünyanın her bir noktasına gönderdikçe, tarımsal üretim çok daha yoğun bir hal almaktadır. Bu durumun yerel üreticiler üzerindeki olumsuz etkisi malum. Her gün sofralarımıza ulaşan yiyeceklerdeki çeşitliliği arttırmak ve sağlıklı yeme alışkanlıkları benimsemek istiyorsak yerel, mevsimsel ve organik ürünleri tercih etmeli ve daha az et tüketmeliyiz.

Sürdürülebilir yaşam alışkanlıkları aşılama yolunda bir engel teşgil eden atıklar, geri dönüşüm alışkanlıklarının yaygınlaşması ile yeşil duyarlılık sağlayarak çözülemeyecek bir sorun değil. Esas anlamda çevreye duyarlılık, çöpe atılan her öğenin, onun üretimine ve ulaştırılmasına harcanan enerji ve diğer kaynakların da boşa harcanması anlamına geldiğini bilmeyi ve bunun bilincinde hareket etmeyi gerektirir.

Çöpe atılan tüm malzemeler geri dönüştürülecek veya toprağa gömülerek depolanacak olsalar bile, işlenmesi ve yok edilmesi için yine fazladan enerji ve diğer kaynaklar harcanmaktadır. Bu durumda “az kullan, yeniden kullan ve geri dönüştür” şeklinde kısa ve öz bir şekilde en duyarlı yolu gösteren yeşil sloganın doğruluğu halen ve her zaman geçerli. Mutfakta çıkan atıklarımızın bir kısmını gübre olarak kullanabilir, evlerimizde artık ihtiyaç duymadığımız eşyaları yurtdışında bayağı rağbet görmüş Freecycle ve Ebay gibi internet siteleri aracılığı ile ihtiyaç duyan insanlara ulaştırarak elden çıkarabiliriz.

Günün sonunda, dünyamızı gelecek nesiller için yaşanılası bir yer haline getirme yolunda yapılacak o kadar şey var ki! Yeter ki isteyelim...


Çise Ünlüer (5 Aralık 2010)
ciseunluer@hotmail.com

24/11/2010

Çekmecelerimizdeki Altınlar



Cep telefonları hayatımıza gireli kaç yıl oldu? Eminim hepimizin elinde artık yeni modellerin yanında tercih görmediği için bir kenara atılmış ve eskisi gibi kullanılmayan birkaç eski cep telefonu vardır. Peki kullanmadığımız eski cep telefonlarımızı geri dönüştürerek doğal kaynakların korunmasına katkıda bulunabileceğimizi biliyor muyuz? Gelin, daha yakından bakalım...

Kullanılıp bir kenara atılan cep telefonlarının sayısı gün geçtikçe artıyor. Ancak bu mobil cihazlar gümüş ve altın gibi birçok değerli hammaddelerden üretilmiş parçalar içeriyor. Örneğin, bir ton eski mobil telefon, bir kilo gümüş ve 300 gram altın içerebiliyor. Çihazların ömrü dolduğunda bu maddelerin oldukları gibi çöpe gitmesi ve değerlendirilecekleri yerde çevreyi kirletiyor olmarı gerçekten yazık. İçerdikleri madenlere ek olarak, uygun yöntemlerle geri dönüştürülmeyen tek bir cep telefonu bile, sadece pilinde bulunan kadmiyumla, 600bin litre suyu kirletme potansiyeline sahip olduğu gibi, yeniden değerlendirilebileceği halde çekmecelerimizde gereksiz yere bekletilen her telefon, doğal kaynakların gereksiz yere tüketilmesine de sebep olmaktadır.

Bu duruma potansiyel bir çözüm olarak geliştirilen cep telefonu geri dönüşüm planları sayesinde ekonomik zorluklarla yüz yüze olan az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerindeki iletişim ihtiyacına katkıda bulunulabilir ve yeni üretim sürecinde doğal kaynakların tüketilmesinin önüne geçilebilir.

Çoğumuzun çekmecelerinde yatan servet olan eski cep telefonlarından ayrılmak o kadar kolay olmayabilir. Dikkatli düşünecek olursak bu şekilde kullanılmayan binlerce cep telefonu vardır! Rakamlar göz önüne alındığında bu cihazların geri dönüşümleri sayesinde ekonominin potansiyel kazançları önem kazanıyor. Cep telefonlarında altın ve gümüş gibi değerli madenlerden, nikel, kobalt gibi özel metallere, kurşun, civa, kadminyum, gibi toksik maddelere kadar birçok element bulunuyor. Bu nedenden dolayı ülkemizde ikinci el cep telefonlarını yeniden değerlendirerek zararsız hale getiren bir sistemin oluşturularak bu telefonların ekonomiye yeniden kazandırılması hemen ele alınması gereken bir konudur.

Geri dönüşümün doğanın korunmasına hizmet etmenin yanında ekonomik bir değer yaratmakta olduğunun farkında olan bazı telefon şirketleri, eski, kullanılmayan telefonları toplayarak marka ve modellerine göre ayırıyor ve kontrolden geçiriyorlar. Toplanan telefonlar arasında kırılmış olanlar bile yeniden değerlendiriliyor. Bu prosedüre uygun olarak toplanan cep telefonları ve piller, şirket çalışanları tarafından tek tek kontrol edilerek kullanıma uygun olan parçalar belirleniyor ve yeniden kullanılabilecek olanları ayrıştırılıyor. Yeniden değerlendirilebilen bu parçalar başka telefonların tamirinde kullanıldığından yeni parça üretimi için gereken doğal kaynak harcamasını önlemektedirler.

Eski parçaların yeniden değerlendirilmesine ek olarak halen kullanılabilir durumdaki eski cep telefonları, ekonomisi tam olarak gelişmemiş ülkelerdeki gelir seviyesi düşük kişilerin kullanımına sunulabilir. Bu sayede ihtiyacı olan insanların iletişim ihtiyacı karşılanmakla kalmaz, bu satıştan elde edilen gelir sosyal sorumluluk projelerine de bağışlanabilir. Kullanıma uygun olmayan telefonlar ise parçalarına ayrılarak metal dönüşümü için incelenir. En son olarak tekrardan kullanılması mümkün olmayan parçalar kıymetli metal ve demir olarak ayrıştırılmak için ergime ve suda ayırma gibi yöntemler kullanılarak metal dönüşümü sürecine alınır. Bu işlemlere ek olarak ham metaller çeşitli yöntemlerle ayrıştırılarak yeni telefon veya cihaz yapımında kullanılmak için hazırlanır ve bu da doğal kaynaklara olan bağımlılığı azaltır.

Kullanıcılarına benzeri servisleri sunan şirketlerden biri Turkcell. Geri dönüşüm amacı ile Turkcell İletişim Merkezleri’ne getirilen cihazlar şirket tarafından kayıt altına alındıktan sonra projeye destek olanların elektronik posta adreslerine bir sertifika gönderilir. Proje kapsamında geri dönüşüme alınan cihazlar, Turkcell İletişim Merkezleri’nden toplanır ve tek tek kontrol edilir. Bu noktada, cihazların içinde unutulan kişisel bilgi ve SIM kartlar, güvenlik amacı ile mutlaka imha edilir. Tüm bu işlemleri mümkün kılmak ve cep telefonlarının doğaya saygılı yöntemlerle geri dönüşümünü sağlamak amacı için tüm Turkcell İletişim Merkezleri’nde, “Cihaz Geri Dönüşüm Kutuları” yer almaktadır.

Kendi adıma küçük bir adımla büyük bir fark yaratmak için İngiltere’de servis veren Envirofone’a eski telefonlarımı gönderdim. Bu servisin parçası olmak için, Envirofone’un internetteki sayfasından kısa bir üyelik formunu doldurduktan sonra kendi belirlediğiniz şifrenizle hesabınıza giriyorsunuz. Elinizdeki eski telefonların modellerine göre yapabileceğiniz arama sonrasında şirketin size geri dönüşümlerinin mümkün olup olmadığını belirtmesinin yanında bazı telefonların geri dönüşümü için cep telefonu sahibine belli bir ücret gönderiliyor. Yani, telefonunuzun geri dönüşümünü mümkün kılarak hem doğaya saygılı şekilde hareket etmiş oluyorsunuz hem de karşılığında maddi bir kaynak sağlıyorsunuz!

İhtiyaç duymayarak kullanmadığımız cep telefonları doğal kaynakların gereksiz kullanılmasının önüne geçebilir. Bu telefonların kullanılmayan parçalarının eritilmesi ile elde edilen metaller, yeni madde üretiminde kullanılarak alternatif kaynak yaratılabilir. Bozuk, kırık ya da eksik olan telefonlar, geri dönüşüm kapsamında kontrol edip parçalarına ayrıştırılarak, yedek parça ihtiyacında kullanılabilir. Böylece yedek parça üretimi için gerekli doğal kaynakların kullanılmasına gerek kalmaz. Halen çalışan ama kullanılmayan telefonlar ise ekonomik olarak az gelişmiş ülkelerdeki cep telefonu ihtiyacını karşılamak için kullanılabilir. Bir taşta birçok kuş...


Çise Ünlüer (28 Kasım 2010)
ciseunluer@hotmail.com

21/11/2010

Yeşil Kimya



İlaç, temizlik ve gıda sektöründe yer alan ve günlük yaşamımızda sürekli temas halinde olduğumuz ve avaraj bir insanın ortalama yaşam süresinin yükselmesine katkı koyan kimyasallar sayesinde hayatlarımız oldukça kolaylaşmaktadır. Ancak bilimin zamanla gelişmesi ile bazı günlük hayatta kullandığımız ilaçların yan etkileri olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yan etkiler, kimya endüstrisinin toplum gözünde kötü bir unvana sahip olmasına neden olmakta ve yeni kullanım sınırlandırmaları getirmektedir. Bu nedenden dolayı yerküre üzerindeki kirlilik kaynakları içinde en büyük paya sahip sektör olan kimya sektörünün geliştirilmesi amaçlı olarak 1990’lı yıllarda, Çevre Koruma Ajansı (Environmental Protection Agency) Yeşil Kimya (Green Chemistry) terimi ilk olarak ortaya çıkarılmıştır.

Dünya kimya sektörü ve biliminde yeni bir akım olan Yeşil Kimya, kimyasal ürünler ve işlemlerdeki çevre ve insan sağlığına zararlı maddelerin oluşumunu engelleyici ve önleyici yöntemlerin bulunması, planlanması ve geliştirilmesini hedefleme amaçlı bir yaklaşım olarak benimsenir. Yeşil Kimya’nın esas hedefi, kimyasal ürünler ve süreçlerin ekosisteme zararlarının en aza indirilmesi ve bu yolda kimyasal maddelerin zararlı etkilerinin farkında olunması bilincinin aşılanması ve toplumun belirli basamaklarına ulaştırılmasıdır.

Günümüzde farklı endüstri alanında baş gösterecek olan yeni rekabet tarzı, şirketlerin ürettiği malların çevreye olan zararlarına göre belirleneceği Avrupa Birliğin tarafından hazırlanan ve 1 Haziran 2007 de yürürlüğe giren REACH (Registration, Evaluation, Authorization and restrictions of Chemical Substances) kanunun kullanıma girmesi ile kimyasalların kayıt altına alınması, çevre ve insan sağlığı üzerindeki muhtemel riskleri, kullanımları ve sınırlandırmaları bir veri tabanı seklinde toplanması amaçlanmaktadır.

Gelişmiş ülkelerde küçük çocuklardan başlayarak tüm insanların hakkında bilinçlendirilmesi için çeşitli bilim fuarlarında tanıtılan Yeşil Kimya, belli prensipler çerçevesinde mevcut kirlilik sorunlarını ortadan kaldıracak çözümleri içine alan yeni bir akım olarak kimyasal ürünlerin tasarım, üretim ve kullanım alanlarında insan ve çevre sağlığı için tehlike oluşturan materyallerin kullanımı ve ortaya çıkışını ortadan kaldırmak için insanlığın kullanımına sunulmaktadır. Bu yolda insanların yenilikçi teknolojileri tercih etmeleri teşvik edilmektedir.

Yeşil Kimya’nın uygulaması boyunca atom ekonomisi, e-faktör (environmental factor), yaşam döngüsü belirlenmesi (life cycle assessment), temiz teknolojiler havuzu (the clean technology pool), ve çevre-yenilik pusulası (eco-innovatıon compass) gibi parametrelerden yararlanılmaktadır. Bu anlamda elimizdeki bir materyali daha “yeşil” yapma yolunda çevreyle dost seçimler yapmak önemli. Tasarımlarımızın daha güvenli ve tek bir reaksiyon basamağı içerecek en basit şekilde yapılması göz önünde bulundurulmalıdır. Bunun sonunda elde edilen ürünün atık üretimini azaltan, yenilenebilir hammaddelerin kullanılmasını teşvik eden, çevresel olarak kabul edilebilen, ve yüksek verimli olması kaçınılmazdır.

Varolan kirlilik kaynağını azaltacak veya yok edecek önlemlere odaklanmış ve bu sayede de kirliliği ancak ortaya çıktıktan sonra temizleme yolunu arayan yaklaşımlar artık yeterli değildir. Yeşil Kimya ve benzeri yaklaşımlar sayesinde elimizdeki sorunlara üretebildiğimiz çözümler ile belirlenen bir endüstrinin geçerli olduğu günler başlaycaktır. Belirli bir standardın tutturulması için getirilecek olan limitlemeler endüstri için bir risk değil, aksine iyi bir rekabet fırsatı oluşturabilir.

Yeşil Kimya’nın uygulanabileceği esas alanlardan biri alternatif hammadde kaynakları arayışıdır. Örneğin, enerji üretimi dışında kimya endüstrisinde de başlıca hammadde kaynağı olarak kullanılan petrol, günlük hayatta kullandığımız ilaç, temizlik, ve birçok diğer petrol temelli ürünlerde de görülmektedir. Petrol içeren bu ürünler yerine yenilenebilir ve toksik olmayan alternatif hammadde arayışları Yeşil Kimya adı altında gerçekleşmektedir. Buna ek olarak ürün verimliliği üzerinde büyük etkisi olan katalizörlerin kullanım sonrası bozulmayan, toksik özelliği olmayan, ve reaksiyon sonrası kolayca ayrıştırılarak tekrar kullanılabilenlerinin kullanımı Yeşil Kimya tarafından testeklenmektedir.

Özetlemek gerekirse, çevreyi korumaya yönelik kimyasal yöntemlerin
ve maddelerin geliştirilmesini ön plana çıkarmayı amaçlayan bir bilim dalı olan Yeşil Kimya, üretim maliyetini azaltacak yeni reaksiyonların elde edilmesini mümkün kılarak ekonomik fayda sağlamakla kalmaz, daha düşük sıcaklıklarda gerçekleşen verimli reaksiyonlar tasarladığı için enerji tasarrufunu gerçeğe dönüştürür. Yeşil Kimya kullanımı ekonomi ve enerji alanında uygun çözümler sunmasının yanında daha az atık madde oluşumunu sağlar ve güvenli yollardan ilerleyen reaksiyonlar bulunmasına ön ayak olduğu için kaza riskini azaltır. Genel olarak insan ve doğa sağlığının korunmasını sağlayan bu yeni yaklaşım, çevre kirliliğinin önlenmesinde aktif rol oynayacağından ülkemizde de çeşitli uygulamalarda kullanılabilir.


Çise Ünlüer (21 Kasım 2010)
ciseunluer@hotmail.com

11/11/2010

Çöpsüz Yaşam, Atık Piller ve Kızartma Yağları



İnsanlık olarak imkansızları konuşma lüksümüzün olmadığı bir dönüm noktasındayız ve bugün her zamankinden daha çok parçası olmamız gereken bir vizyona ihtiyacımız var. Eskiden toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından “sıradışı” olarak görülen insanların desteklediği çöpsüz yaşamı elde etmek için yapılan girişimler, şu an içerisinde bulunduğumuz durumun ciddiyetini göze alacak olursak, artık toplumun tüm bireyleri tarafından beklenmektedir.

Amerika ve Avrupa ülkelerindeki ev hanımları, tükettikleri ürünleri seçerken daha az ambalajlı olanları tercih edecek kadar bilinçli! Markete giderken plastik poşet kullanmamak için yanında kumaş çantasını götürmeyi ihmal etmeyen bu bayanlar, kasaba uğrayacakları zaman ise alacakları etleri koymak için evlerinden kendi cam kaplarını getiriyorlar. Gelişmiş ülkelerin yaşam stili içerisinde alınan bu önlemlerde hiçbir sıradışılık yok. Bunlara ek olarak hatırısayılır sayıda insan kendi temizlik malzemelerini hazırlıyor, paketli olmayan organik sabunları kullanıyor, ve ellerine geçen tüm cam, plastik, teneke ve kağıtları atlamadan geri dönüştürüyor! Biz bunların hangilerini yapıyoruz?

Yaşadığımız alanlarda “sıfır atık” felsefesini benimsemek o kadar basit ki! Örneğin, hayatımızdan plastik ambalajları tamamı ile çıkarabilir, mümkün oldukça taze gıdalar tüketebiliriz. Dünyada hızla yaygınlaşan “ambalajsız yaşam hareketi”nin bir parçası olmak düşündüğümüzden daha kolay. El çantamızın içine ya da arabamızın bagajına yerleştireceğimiz birkaç kumaş çanta sayesinde market ziyaretlerimizde plastik poşete olan bağımlılığımızı sıfırlayabilir, ambalajsız ürünleri tercih ederek bunun yerine taze gıdalara yönelebiliriz. Bu pratik önlemler sadece çevreye olan duyarlılığımızı artırmakla kalmaz, kendi sağlığımız için de pozitif etki yaratır.

Ülkemizde dikkat edilmesi gereken bir başka konu ise atık pillerdir. Kullanım ömrünü tamamladıktan sonra çöpe atılan pillerdeki ağır metaller zamanla bozularak serbest hale geçtiğinden yer altı ve yüzey sularını kirletmenin yanında toprağı ve doğal olarak bitkileri de zehirler. Türkiye’de bir yılda 11 bin ton pil piyasaya sürülürken, bunun ancak 260 tonu geri toplanabiliyor. İlginçtir ki durum Almanya’da olabileceği kadar iç açıcı değil. 2007 yılı içinde Almanya sınırları içerisinde 1.47 milyar pil satılmış ve bunun ancak yüzde elli (50%)’si geri toplanabilmiştir.

Uzmanlara göre çöp depolama alanlarında bulunan civanın yüzde seksen sekiz (88%)’i, kadmiyumun ise yüzde elli dört (54%)’ü pillerden kaynaklanmaktadır. Atık pillerin açığa çıkmalarına neden oldukları bu kimyasallar akciğer hastalıkları, prostat kanseri, kansızlık, doku tahribi, böbrek üstü bezlerin tahribi ve kanser gibi hastalıklara neden olarak insan sağlığını birebir etkilemektedir. Bu nedenden dolayı görülen olası hastalıklara engel olmanın tek yolu atık pilleri çöpe atmak yerine daha önceden belirlenmiş noktalarda toplamaktır. Ülkemizde bu alanda yapılan atık pil toplama kampanyaları bulunmaktadır. Yapabileceğimiz en basit şey bu pillerin nerde toplandıklarını öğrenerek kullanmadığımız pilleri bu şekilde elden çıkarmaktır.

Çoğumuz evlerimizde kızartma amaçlı kullandığımız bitkisel yağları tekrar tekrar kullanmanın yanlış olmadığını düşünüyoruz. Ancak bilmemiz gerekir ki, kızartma sırasında oluşan fiziksel ve kimyasal reaksiyonlar nedeniyle yağda çok sayıda yan ürün oluştuğundan, sağlık açısından, evsel kullanımda kızartmalık yağın en fazla 2 defa ve kısa aralıklarla kullanıldıktan sonra değiştirilmesi gerekir.

Ekotoksik özellik gösterebilen kızartmalık bitkisel ve hayvansal yağlar kullanım sonrası lavaboya döküldüklerinde atık su kirliliğinin yüzde yirmi beş (25%)’ine neden olmaktadır. Arıtılmayan sulardaki atık yağlar, denizlere ve akarsulara ulaştığında bu alanlardaki suyun kirlenmesine ve sudaki oksijenin azalması sonucu başta balıklar olmak üzere ortamdaki diğer canlılar üzerinde büyük tahribata yol açmaktadır. Buna ek olarak önemli bir içme suyu kaynağı olan yeraltı sularının da kirlenmesine neden olmaktadır.

Çoğu endüstriyel işlemlerde kullanılmak üzere, dünyada 20 milyon ton civarında bitkisel ve hayvansal yağ kızartma amaçlı kullanılmaktadır. Ne yazık ki bu yağların büyük bir miktarının geri dönüşümünü sağlamak kolay olmadığı gibi ekonomik bir seçenek sunmadığından çevreye karşı zararlı bir durum oluşmaktadır. Türkiye'de “Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği” kapsamında atık bitkisel yağların toplanmasının belediyelerin sorumluluğunda olmasına rağmen ülkemizde henüz buna benzer girişimlerde bulunulmamıştır.

İyi bir planlama ile belirli kuruluşlara yetkiler verilerek bu kuruluşların atık yağları ev ve iş yerlerinden toplamasını sağlayabilir, toplanan bitkisel yağların daha sonra içme sularına karışması yerine biyodizel üretiminde kullanılması için gerekli altyapıyı hazırlayabiliriz. Bu yolda eğitim ve bilinçlendirme çalışmaları kaçınılmaz olduğundan, küçük yaştan başlayark tüm toplumun, atık yağların neden olduğu zararlar ve mümkün olan geri dönüşüm metodları hakkında bilgilendirilmesi gerekir.

Atık yağlardan biyodizel üretimiyle çevreyi korumakla kalmaz, aynı zamanda atıktan katma değer sağlayabiliriz. Kızartmalık atık yağlardan üretilen biyodizel, dizel yakıt kullanımına kıyaslandığı zaman iklim değişimine neden olan sera gazı emisyonunda yüzde doksan (90%)’a varan oranlarda azaltım sağlayabildiğinden kesinlikte cazip bir opsiyon sunmaktadır. Ülkemizde de biyodizel üretiminin yolunu açmak için gerekli çalışmaların yapılması ve gerekirse üniversitelerimizle iş birliği içerisinde atık yağları enerjiye dönüştürebilme konusunda araştırmaların yapılması büyük önem taşımakadır. Çünkü ancak bu şekilde toplanan atık yağ oranı artırılabilir ve normalde doğal kaynakları ve insan sağlığını etkileyecek olan bu atıkları yararlı bir kaynağa dönüştürebiliriz.

İnsan ancak tüm seçimlerinde sadece kendisi için değil içerisinde yaşadığı dünya için en güzel, en doğru olanı, ve umut vereni yaparak yaratmaya hiç yılmadan devam ettiği zaman kendini iyi hissetmelidir. Kendinize bir sorun: Ben bugün çevre için ne yaptım?


Çise Ünlüer (14 Kasım 2010)
ciseunluer@hotmail.com