Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

30/03/2012

Kahve İçtim Telveli




Kültürümüzün vazgeçilmez bir parçasıdır Türk kahvesi.  Özel bir tadı, köpüğü, kokusu, pişirilişi, ve ikramıyla kendine özgü bir kimliği, geleneği vardır. Telvesi ile ikram edilen tek kahve türüdür. İster sabahları uyanmamıza yardımcı olması için, ister yemekten sonra sevdiklerimizle geçirdiğimiz keyifli dakikalara keyif eklemesi için, amaç ne olursa olsun kahve adamızda en çok tüketilen içeceklerden biri.


Durum bu olunca kahve sonunda bardakta kalan telveyle neler yapılabilir, bu telveden tekrar nasl yararlanılabilir diye düşünmeden edemedim. Çevreye duyarlılığı yüksek olanlarımız kahve atıklarını daha sonra kompost yapmak için ayırırken, bu atıkların çoğu evde çöpe veya lavaboya döküldüğü de bir gerçek. Gelin kahve telvesi gibi gün boyunca sık miktarlarda elimize geçen bu “atık” üründen nasıl verim elde edebileceğimizi öğrenelim.


Adamızdaki rahat yerleşim yapısının bize sunduğu bir avantaj olarak çoğumuzun evinde az da olsa bitki yetiştirebileceği bir bahçesi veya küçük bir balkonu var. İçerisinde çeşitli besinler bulunduran kahve telvesinin bitkileriniz için doğal bir gübre görevi görebileceğini biliyor muydunuz? Toprağa karıştırıldığı zaman, kahve telvesi, bitkilerinizi böcek ve salyangozlardan korur, asitli toprakta daha iyi yetişen havuç ve turp gibi sebzeler; ve gül ve açelya gibi çiçeklerin de daha kolay büyümesini sağlar. 


Kahve telvesinin içerisinde yüksek miktarlarda nitrojen bulunur. Yağmur ve sulama öncesi toprağa bırakılan kahve telvesinin içerisindeki nitrojen zamanla toprağa ve varsa gübreye karışarak toprağın ısısının artmasını ve bir müddet bu sıcaklıkta kalmasını sağlar. Artan ısı, toprakta istenmeden yetişen tüm yabani otları öldürür. Böylece kısa bir süre içerisinde toprağınızın tüm bu zararlı otlardan kurtulmuş bir şekilde ekime hazır olmasını mümkün kılar.


Kahve telvesinin bir başka kullanım alanı ise güçlü kokusu sayesinde bahçelere girerek burdaki bitkilere zarar veren karınca, yılan, ve kedi köpek gibi sokak hayvanlarını bitkilerinizden uzak tutmak. Bu amaçla telveye ek olarak portakal kabuğu ve benzeri doğal atıkları toprağınıza eklerseniz daha da etkili bir çözüm elde edebilirsiniz.


Sık kullanımdan dolayı mutfak lavabolarına zamanla yerleşen kötü kokulara çözüm olarak da kullanılan kahve telvesini belirli aralıklarda birkaç bardak miktarında kaynatılan su ile dökebilir, böylece kötü kokulardan kurtulabilirsiniz. Buzdolapları veya evdeki farklı noktalarda biriken kötü kokuların tümü için kahve telvesi kullanılabilir. Kuru ve karanlık bir yerde kurutulan kahve telvesini kokusundan rahatsız olduğunuz notkara asarak çözüm getirebilirsiniz.


İçerisinde yanmış veya yapışmış yemekler bulunan ve yıkaması zorlaşan tencere ve tavaları da kahve telvesi ile ovarak daha kolay bir şekilde temizleyebilirsiniz. Uzun kullanım sonrası üzerlerine kereviz, soğan, veya sarmısak gibi yemek kokuları sinen kesme tahtalarınızı kahve telvesi ile yıkayrak bu kokulardan kurtulabilirsiniz. Özellikle sıcak mevsimlerde heryeri kaplayan karıncalardan kurtulmak için tehlikeli kimyasallar kullanmak yerine karıncaların yollarına kahve teli yerleştirerek sizi rahatsız etmelerini engelleyebilirsiniz.


Evde beslediğiniz köpeğinizi yıkadıktan sonra üzerine kahve telvesi ile pudralar gibi masaj yaparak, derisinde barınan pireleri uzaklaştırabilirsiniz. Evdeki mobilyaların üzerindeki çiziklere sürülen ıslak kahve telvesinin çiziklerin ortadan kaldırılmasında yardımcı olması mümkün.


Bahçe ve temizlik alanlarındaki kullanımına ek olarak kahve teli, saçlarınızı yıkadığınız zaman kullandığınızda saçların parlaklığını arttırır. Yapısından dolayı cildiniz üzerinde eksfolian olarak da kullanılabileceğiniz kahve teli, kapalı gözeneklerinizin açılmasına ve derinizin temizlenmesine ve canlanmasına yardımcı olur. Ve bayanlar için büyük önem taşıyacak bir öneri: Dörtte bir bardak sıcak kullanılmış kahve telvesi ile 1 yemek kaşığı zeytinyağını karıştırarak ve problemli bölgenize sürerek çatlaklarınızdan kurtulabilirsiniz. Etkisini göstermesi için, hazırladığınız karışımı sürdükten sonra sarmanız, 10 dakika beklemeniz, ve daha sonra sıcak su ile banyo yapmanız öneriliyor. Kim bilir, bu doğal yöntem bugüne kadar denediğiniz tüm kozmetik ürünlerinden çok daha etkili olabilir!


Günün sonunda, tüm sorunlarımızın çözümü doğada mevcut. Bir sonraki kahvenizin telvesini kullanmadan çöpe dökerken ne kadar yararlı bir üründen vazgeçtiğinizi unutmayın. Elinizde tüm bu bahsettiğimiz amaçlar için yeterli kahve telvesi yoksa size bu ürünü seve seve verecek olan yaşadığınız bölgedeki kafelere veya komşularınıza sorun, eminim düşündüğünüzden daha fazla kahve tiryakisi olduğunu göreceksiniz!




Çise Ünlüer (1 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com




23/03/2012

Neden Bez Torba?




Etrafta görmüş olabileceğiniz bez torbaların pastik poşetlere kıyaslandığı zaman birçok avantajı olduğunu biliyor musunuz? Kullanıldıktan sonra yol kenarlarına atılan plastik poşetler zamanla denizlere ve içtiğimiz suya kadar karışarak sağlığımızı tehdit altına almakla kalmıyor, karada 800, suda 400 yıl gibi uzun bir zaman sonra yok olarak doğayı kirletiyor. Yani biz yok oluyoruz ama etrafa attığımız plastik poşetler bizden sonra yüzyıllar boyu kirlilik yaratmaya devam ediyor.

Plastikler, yapılarında karbon, hidrojen, oksijen, azot ve diğer organik ve inorganik elementler bulunduran monomerlerin bir araya gelerek oluşturduğu polimer yapıdaki bileşiklerdir. Bu poşetlerin yapımında kullanılan plastik, güneşe veya ısıya duyarlı bir madde olduğundan zamanla kimyasal değişime uğruyor. Bu değişimlerin bir ürünü yağ ile çözünüp kanserojen maddeye dönüşen zehirli polimerler. Bu nedenden dolayı, aşırı plastik kullanımının son yıllarda sayısı hızla artan kanser vakalarında büyük rol oynadığı düşünülüyor. Biraz düşünecek olursak, bugün hiç tereddüt etmeden kullandığımız, günlük hayatın bir parçası haline gelen plastik torba ve şişeler bundan bir kaç bin sene önce yoktu! Dolayısı ile beraberinde getirdikleri sorunlar da...

Daha yakın bir geçmişte bu ürünler henüz yaygınlaşmamışken pazardan ve bakkaldan alınan gıdalar kullanılmış gazete veya kaliteli kağıttan yapılmış kase kağıtlarına koyulur, insanlar yanlarında getirdikleri filelere aldıklarını yerleştirir, bu fileleri tekrar tekrar kullanırlardı. Bu alışkanlıklar daha pratik bir çözüm sunuyor gibi görünse de aslında sonumuzu getiren plastik torbalar çıktı çıkalı tamamı ile değişti.

Durumun esas korkutucu yanı plastiğin doğada tamamen yok olmaması ve nerdeyse 1000 yıla kadar uzayabilen ömrü. PET, PVC gibi bazı plastikler geri kazanılabilseler bile düşük yoğunluklu PE malzemeden üretilen plastik torbalar için geri dönüşüm söz konusu olmadığı gibi bu işlemin maliyeti de çok yüksektir. Peki sonuç? Büyük çöp sahalarında toplanan, veya rüzgar ve suyun etkisiyle kanalizasyon kanallarından, okyanus diplerine, tarım arazilerinden çeşitli canlıların sindirim sistemine kadar her yere dağılan plastik poşetler! Denizlerde yaşayan canlıların plastik torbaları yemeye çalışırken boğularak ya da yedikten sonra açlıktan öldüklerini duydunuz mu? Peki ışık etkisiyle fiziksel olarak parçalanarak toprağa karışan plastiklerin besin zincirine dahil olarak sofralarımıza kadar ulaştığını?

Bu soruna biraz da olsa çözüm getirmeyi amaçlayan gelişmiş ülkeler, plastik torbaların kullanımını azaltmak için kampanyalar düzenliyor, hatta bu ürünlerin kullanımını yasaklamaya kadar gidiyor. Bazı ülkelerde kullanılmış plastik şişeler toplatılarak geri dönüştürülüyor, böylece doğaya olan zararları biraz da olsun azaltılmış oluyor. Yakın komşumuz Türkiye'de ise "Bez Torba Kullananlar" girişimi "Dünyayı Bez Torbanda Taşı" sloganı ile bez torba kullanımını yaygınlaştırmaya çalışıyor. Türkiye’de yapılan çalışmalara göre senede kişi başına düşen ortalama plastik torba sayısı 500. Buna göre yılda 35 milyar plastik poşet çöpe atılıyor, doğayı kirletiyor.

Elinize aldığınız poşetlerin ve diğer çoğu plastiğin petrolün bir türevi olduğunu, yani petrol rafinerilerinde kullanılan ham petrolün işlenmesi sonucu arta kalan malzemelerden elde edildiğinin farkında mısınız? Üretimi ucuz olduğu için dünyada her yıl plastik torba üretimi için yaklaşık 250 milyon ton plastik kullanılıyor. Bunların dışında en çok kullanılan ürünler PET şişeler, PVC ambalajlar ve PE torbalar geliyor. Ancak unutmamak gerek ki çoğu plastik ambalaj malzemelerinin tekrar geri kazanılması mümkün olmadığı gibi bu ürünler bir süre sonra molekül yapıları bozularak kullanılmaz hale geliyor ve kirlilik yaratarak doğal kaynaklarımızı kirletiyor.

Geçtiğimiz yıllarda üretilmeye başlayan ve ülkemizdeki marketlerde de kullanılmaya başlanan “doğa dostu” poşetlere de yakından bakacak olursak, durumun o kadar da iç açıcı olmadığını görebiliriz. Doğayı daha az kirleten veya doğada kolay çözülen plastik torbalar doğayı kirletmeye devam ediyor ama bu poşetlerin üretici ve kullananları sanki gerekeni yapmış olduklarından içleri rahat olması gerekirmiş gibi düşünmeden doğayı kirletmeye devam ediyorlar. Oysa durumun farkında olan birçok ülkede tüketiciler plastik torbayı tamamı ile hayatlarından çıkararak kağıt veya bez torba kullanmaya başladı. Bazı ülkelerde ise plastik torba kullanımını caydırmak için plastik torbaya yüksek vergi uygulanıyor, plastik torbada ısrar eden tüketicilerden para talep ediliyor.

Gelin, hem sınırlı fosil kaynakların tüketimi anlamına gelen, hem de geriye dönülmez bir kirliliğin kaynağı olan plastik torbaların kullanımının ülkemizde de sınırlandırılması veya yasaklanması için adımlar atalım. Doğaya daha fazla zarar vermeye hakkımız olmadığını bilerek hep birlikte eskiden olduğu gibi alışverişe giderken filemizi veya bez torbamızı yanımıza alalım. Her insan dayanıklı, doğa dostu, anti bakteriyel ve geri dönüşümlü malzemelerden şık bez torbalar dikebilir ya da çok düşük bir ücrete satın alabilir, tekrar tekrar kullanabilir. Hatta yaratıcılığınızı da katarak farklı sap boylarında ve sınır tanımayan özgün tasarımlarda hazırlanan bez torbaların üzerine aile fotoğraflarınızı veya firmanızın tanıtıcı reklamlarını ekleyebilir, gerçekleştirdiğiniz çeşitli etkinlik veya sosyal sorumluluk projelerine değinebilirsiniz.



Çise Ünlüer (25 Mart 2012)
ciseunluer@gmail.com



09/03/2012

Japonya Depremi Sonrası





Geçen yıl bugün Japonya’nın kuzeydoğusundaki okyanus açıklarında 8.9 büyüklüğünde meydana gelen deprem ve arkasından etkili olan tsunami, pek çok can ve mal kaybına ve binlerce insanın evsiz kalmasına neden oldu. Japonya gibi depreme hazırlıklı bir ülke için bile muazzam bir güce sahip olan deprem, başkent Tokyo da dahil olmak üzere geniş bir bölgeyi etkiledi. Depremden sonra oluşan dev dalgalar Miyagi ve Fukuşima bölgelerini vurdu ve birçok yerleşim yerini yerle bir etti. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bölgedeki nükleer santrallerin iki reaktöründeki soğutma sistemleri bozuldu ve tesislerdeki ısıyı düşürebilmek için deniz suyu pompalandı. Santrallerdeki bu sorundan etkilenen insanlar normallerin üstünde radyasyona maruz kaldı. Japonya halen bu sorunlarla baş etmeye çalışıyor.

Ülkelerindeki bu sorunu daha iyi anlamak için Cambridge Üniversitesi’nde doktora yapan 4 Japon arkadaşımın bu konudaki görüşlerini almaya çalıştım. Deprem anında Tokyo’da olan Ken Koyanagi ve araştırmalarına Cambridge’de devam eden Shun Uchida, Kei Yamamoto ve Takaaki Kobayashi ile geçtiğimiz yıl ülkelerini derinden sarsan doğal afetler ve insan kararlarıyla ilgili görüşleri üzerine yaptımığımız konuşma hem bilgilendirici hem de göz açıcıydı.

Siz ve yakınlarınız meydana gelen deprem ve nükleer krizden nasıl etkilendiniz?

Ken: Öncelikle söylemek isterim ki Japonlar deprem, tayfun ve volkanik patlamalar gibi doğal afetlere hazırlıklı bir toplum. 11 Mart’ta meydana gelen deprem sonrası trenler çalışmadığından Tokyo halkı kilometrelerce yürüyerek evlerine ulaşmak durumunda kaldı, radyasyon korkusu olan birkaç aile ülkenin batı kıyılarına doğru yola çıktı.
Shun: Ailem Tokyo’nun 40 km doğusunda kalan Chiba bölgesinde yaşıyor. Deprem sırasında Tokyo’da olan annem tren ulaşımının durması ile hemen bir bisiklet satın alarak eve kadar bu şekilde geldi.
Kei: Annem depremden sonra nükleer santrallerde çıkan sorunlardan dolayı enerji sıkıntısı çektiklerini ve enerji tasarrufu yapmaya başladıklarını bildirdi.
Takaaki: Nükleer santrallerden yeterince uzak bir konumda yaşadığımız için pek etkilendiğimiz söylenemez.

Fukushima’da deprem ve arkasından gelen tsunamiden sonra hayatta kalan insanların devletten yeterli desteği gördüğünü düşünüyor musunuz?

Ken: Kesinlikle düşünmüyorum. Devlet olaydan etkilenenlere verilecek olan tazminatlarla ilgili herhangi bir yasa geçirmemiş, depremden sonra evsiz kalan insanları güvenli noktalara taşımakta gecikmiştir.
Shun: Yeterli duygusal desteğin verilmediğini düşünüyorum. Bunu zamanla travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin sayısında artış oldukça daha net göreceğiz.
Kei: Devletimizin genelde böyle olaylardan etkilenenlere gerekli yardımı yaptığına inanıyorum.
Takaaki: Bu uzun süreli bir sorun olduğundan zamanla daha iyi anlayacağız.

Sizce kısa zaman içinde Japon’ya için herşey normale dönecek mi? Bu büyük felaketten sonra gelecekte neler değişecek?

Ken: İnsanlar bu olayı İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgimizle kıyaslıyorlar. Çok çalışıp herşeyi tekrardan yapacağız ama insanların olanları unutması ve korkularından tamamen kurtulması imkansız.
Shun: 1995’te meydana gelen Kobe depremi sonrası tüm şehrin tekrardan inşaa edilmesine rağmen halen birçok finansal sorun yaşanmaktadır. Tsunami’nin vurduğu bölgelerde de finansal sorunların devam edeceğini düşünüyorum ancak insanlar zamanla normale dönecek, savaş sonrası zamanlarda olduğumuz gibi daha güçlü olacağız.
Kei: Önümüzdeki on sene içinde yıkılan yapıların tekrar yapılacağını düşünüyorum ancak radyasondan etkilenen bölgeler gittikçe boşaltılacak ve terk edilecek.
Takaaki: Ekonominin ve insanların zamanla toparlayacağına ve normale döneceğine inanıyorum.

Hayatlarımız gittikçe daha fazla enerjiye bağımlı hale geliyor. 11 Mart öncesi hiçbir şekilde yakıt ve enerji sorunu yaşamayan Japonlar, bu durumun sağladığı rahatlıkla kullandıkları enerjinin nerden geldiğine önem vermemeye başladılar. Sizce bu durum 11 Mart’ta nükleer santrallerde yaşanan sorunlar sonrası değişmiş midir? İnsanların artık kullandıkları enerjinin kaynağı hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğuna inanıyor musunuz?

Ken: Herkes nükleer enerjiye olan bağımlılığımızın farkındaydı ama yine de tsunami sonrası çıkan olaylarda bu bağımlılığın boyutlarına hepimiz şaşırdık. Ancak Japonya’da yeterli doğal kaynak bulunmadığından dolayı nükleerden hemen vazgeçmek zor olacak.
Shun: İnsanların artık bu konuda daha bilinçli olacaklarına inanıyorum. Geçen yıl yaşanan tsunami sonrası hayatlarında ilk kez elektrik kesintisi yaşayan Japonlar artık enerjinin nerden geldiğini ve nasıl kullanılması gerektiğinin farkında.
Kei: Japon’ya da enerji hiçbir zaman ucuz olmadı. Eğitimli kısmın nükleer ve başka ülkelerden ithal edilen petrola olan bağımlılığımızın farkında olmasına rağmen hayat kalitemizi etkilememek için bile bile kullanmaya devam ediyoruz.
Takaaki: Evet çoğu insanın bu konudaki farkındalığının arttığına inanıyorum.

Deprem ve TEPCO (Tokyo Electric Power Company)’nun nükleer kazasının insanların gelecekte kullanmak isteyecekleri enerji konusunda görüşlerini değiştirdiğini düşünüyor musunuz?

Ken: Yaşanan olaylar insanların nükleere olan bağımlılığımızı farketmesine neden olmuştur ancak doğal kaynaklarımız olmamasından dolayı yapılan nükleer yatırımlarından nasıl vazgeçeceğimiz ve özellikle yaz aylarında artan enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağımız net değildir.
Shun: Bugüne kadar elektrik kesintisi yaşayacağımızı hayal bile etmememize rağmen bunun mümkün olabileceğini hepimiz gördük. Bir kısım enerji üretimi için kömür kullanımına geçilmesi söz konusu oldu ancak karbondioksit salınımları açısından iyi bir seçim olmayacağını hepimiz biliyoruz. Rahat hayatlarımızdan vazgeçmek ve karbondioksit salınımına neden olmak arasında bir seçim yapmamız gerekiyor.
Kei: Yaşananlar öncesi nükleer enerjiyi destekleyen insan ve politikacıların bu konudaki görüşlerinin artık değişeceğine inanıyorum.
Takaaki: TEPCO’ya olan tepki artmıştır ve halkın gelecekte yapılması planlanan yeni nükleer santrallerin kurulmasının önüne geçeceğine inanıyorum.

Nükleer enerji santralleri hakkında olan kaygılarımız doğrultusunda bu konuda neler yapılabilir?

Ken: Dünyada çoğu ülkenin Japonya’nın yaşadığı kadar fazla doğal afetlerle yüzleşmek zorunda kalmadığını hatırlatmak isterim. Halkı bunlara hazırlamak için gerekli çalışmalar yapılmaktadır.
Shun: Japon halkının zamanla nükleere olan korkusunun tekrardan azalacağını ve nükleer santrallerin çalışmaya devam edeceğini düşünüyorum. Hiroshima ve Nagasaki’de yaşayan insanların daha önceleri nükleer santrallere karşı çıkmalarına rağmen bu gözardı edilerek santraller yapılmaya devam edilmişti. En azından bu yaşanan olaylar sayesinde yeni inşaa edilen santraller daha güvenli olmak durumunda. Fukushima’daki santralde yaşanan olay, tsunami yüzünden bozulan soğutma sistemlerinin devre dışı kalması ile içerideki sıcaklığı çıkaracak bir yol arayışından kaynaklandı. Burdan çıkarılan ders ülkenin geri kalanındaki nükleer santrallerde uygulanacak ve herhangi bir acil durumda kullanılmak üzere kurulacak ekstra soğutma sistemleri planlanacak.
Kei: Halkın kendinin yapabileceği çok birşey yok. Yıkılan santralleri oldukları gibi bırakmak durumunda kalacğız.
Takaaki: Yaşanan kazanın esas olarak eskiyen ekipman ve kötü yönetimden kaynaklandığını düşünüyorum. Kazadan zarar gören nükleer santrallerin tekrardan normale döndürülmesi veya güvenli bir şekilde tamamen ortadan kaldırımlası için gerekli çalışmalar yapılmalıdır.

Önümüzdeki 30 yıl içerisinde Japonya’nın toplam enerji kullanımında nükleerin oranı artmalı yoksa azalmalı mıdır?

Ken: Biraz azalmalıdır. Ancak söylemem gerekir ki ben nükleer santrallerden tamamen vazgeçilmesi gerektiğini düşünen insanları desteklemiyorum. Çünkü bugün birçok işyeri bu santrallerden sağlanan enerji ile işlem görüyor. Nükleerin ortadan kaldırımlası ekonomiyi yakından etkileyecektir. Bunun yerine yavaş yavaş nükleer enerji kullanımını azaltmalı, ve zamanla bu kaynaklara olan bağımlılığımızı nerdeyse sıfıra indirmeliyiz.
Shun: Biraz azalmalıdır ama gerçekte fazla bir değişikliğin olacağına inanmıyorum. Hem enerjiyi kullanmak istiyoruz hem de aynı anda küresel ısınmaya neden olmak istemiyoruz. Japon halkının hayatını büyük bir oranda değiştirmesini beklemek zor. Bundan dolayı 5-10 sene içinde nükleere tam gaz geri döneceğimizi düşünüyorum. Ama yine de aynı olayların tekrarlamaması için yeterli güvenlik önlemleri alınmalı.
Kei: Alıştığımız yaşam standartlarının devamı için ne yazık ki nükleer enerji kullanımının artması gerekiyor. Yabancı ülkelerden ithal ettiğimiz ve gittikçe artan petrol talebimiz de unutulmamalıdır. Nükleer santrallerde yaşadığımız hatalar, normalde sürdüğümüz rahat hayatlar için ödediğimiz bir bedel.
Takaaki: Biraz artmalıdır.

Yaşananlardan sonra sizce günlük hayatta kullandığımız toplam enerji miktarını mı azaltmalıyız yoksa bu talebi karşılamak için güvenilir yenilenebilir enerji kaynaklarına mı yönelmeliyiz?

Ken: Her kisi de - hem kullandığımız enerji miktarını azaltmalı hem güvenilir yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeliyiz. Ancak bugüne kadar nükleer enerjinin sağladığı enerji miktarına yakın bir enerji sağlayan yöntemle karşılaşmadığımızdan başka kaynakların devreye sokulması zaman alacak.
Shun: İhtiyaç duyduğumuz enerjiyi azaltmak önemli. Japonya’da elimize ulaşan enerjiyi düşünmeden kullanıyoruz. Örneğin çoğu şehir 24 saat canlı, büyük şehirlerde çoğu mağaza 24 saat açık, her iki adımda bir atıştırmalık yiyecek satan makineler bulunuyor. En başta bunların sayısı azaltılabilir.
Kei: Kullandığımız enerji miktarını azaltmak kesinlikle daha mantıklı olacaktır ancak bunu gerçekleştirmek o kadar kolay değildir. Japonya için nükleer enerji dışında hiçbir enerji kaynağının toplam enerji talebini karşılayabileceğini düşünmüyorum.
Takaaki: Bence her iki yaklaşım da mümkün. Günün sonunda kullandığımız enerji miktarını azaltabilir, güvenli yollardan elde ettiğimiz enerjiyi saklamanın yollarını bulabiliriz.

Nükleer enerjinin tam anlamı ile güvenilir olmadığının kanıtlanmasından sonra, Japonya’da hangi tür yenilenebilir enerji kaynakları kullanılabilir?

Ken: Jeotermal enerjinin en iyi seçenek olduğuna inanıyorum. Güneş enerjisi de iyi bir opsiyon ancak güneş panallerinin yüksek maliyeti ancak devletten gelecek yardımlarla aşılabilir. Bu konuda Almanya iyi bir örnek.
Shun: Keşke bunun doğru bir yolu olsa. Her şekilde farklı enerji kaynaklarına yönelmemiz gerekir.
Kei: Bir fizikçi olarak pek başka bir alternatif olduğunu düşünmüyorum.
Takaaki: Doğal gaz iyi bir opsiyon olabilir. Güneş ve rüzgar gibi temiz olduğu düşünülen enerji türleri sabit bir enerji miktarı sunmadıklarından tek başlarına kullanılmamalıdırlar.

Çise Ünlüer (11 Mart 2012)
ciseunluer@gmail.com






02/03/2012

Soğukların Nedeni Buzulların Erimesi




Son aylarda ülkemizde yaşanan alışmadığımız kadar soğuk günler, bunun nedeninin küresel ısınma değil de soğuma olduğunu düşünenlerin sayısında bir artışa neden oldu. Ancak unutmamak gerekir ki, birkaç gün veya aylık hava durumunu gözlemleyerek iklim değişiklikleri konusunda kesin verilere varmak mümkün değildir.

Buna getirilecek en iyi yanıt Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen ve dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinin yer aldığı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) adına 220 bilim adamı tarafından 2 yılda tamamlanan "Aşırı Hava Koşulları Özel Raporu"nda belirtilen iklim özellikleridir. Raporda, 21. yüzyılda aşırı soğukların görülme sıklığında azalma olacağı ancak iklim değişikliğinin artan etkisiyle gerçekleşecek şiddetli yağmurlar, sert fırtınalar ve kuvvetli kuraklıkların önümüzdeki yıllarda tüm dünyayı etkisi altına alacağı belirtiliyor. Bu yetmezmiş gibi, aşırı sıcaklıkların görülme sıklığında ise yüzde 99-100 olasılıkla dünya çapında bir artış yaşanacağına değinen rapor, yükselen deniz seviyelerinin kıyı şeritlerinin hassasiyetini arttıracağını ve oluşan aşırı hava koşullarının birçok yerel ekonomiyi zarara uğratıp milyonlarca insanın hayatını yakından etkileyeceğini öngörüyor.

Özetlemek gerekirse havanın soğuk olması tamamen insanların neden olduğu iklim değişikliği, bir diğer bilinen şekliyle “küresel ısınma” yüzünden. Buna biraz daha netlik getirecek olursak, küresel ısınma, Kuzey Kutbu’ndaki deniz yüzeyindeki buzulların miktarında azalmaya neden oldu. Bu durumdan dolayı, Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kuzeylerinde yer alan Kuzey Kutbu’nu kapsayan ve normalde buzlarla kaplı olan Arktik Okyanusu’nun yüzeyi buzdan arındı. Bu buzsuz deniz  yüzeyinin üzerindeki soğuk havayı ısıtması ile ısınan hava yükseldi. Bu sayede oluşan akımla denizden yükselen havanın yerini Avrupa kıtasının ortasındaki hava aldı ve Meksika Körfezi’nden kaynaklanan sıcak su akıntısının ılımanlaştırdığı havanın batıdan Avrupa kıtasına girmesini engelledi. Böylece esas nedeni küresel ısınma olan buzulların erimesi, rüzgar yönlerinde neden olduğu bir değişimle Avrupa’yı daha da soğuk yaptı. Ve sonuç, yıllardan sonra ülkemizde görülen kar!

Dünyanın birçok yerinde, buzulların kapladığı alanlarda, endişe verici boyutlarda büyük bir azalma ve geri çekilme saptanıyor. Buzulların erimesine bir diğer örnek Türkiye’deki Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde bulunan ve son 20 yılda hızlı bir artışla eriyen buzullar ve erimelerinden kaynaklanan temiz su depolarını kaybetme riski. Türkiye’de yaygın olarak Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'da bulunan buzulların azalması, buzul sularıyla beslenen akarsuları ve dolayısı ile geçim kaynaklarını bu sulardan sağlayan insanlara kadar tüm canlıları olumsuz bir şekilde etkileyecek.

Yukarda bahsettiğimiz rapora geri dönecek olursak, bilimsel modeller, yüzde yüz (100%)’e varan ısı dönemlerinin ve sıcaklık dalgalarının karasal alanlarda daha uzun, sık ve yoğun bir biçimde gerçekleşeğini belirtiyor. Bu şu anlama geliyor ki 20 yılda bir yaşanan rekor sıcaklıklar artık nerdeyse her yıl yaşanacak! Bu durumun sıcaklık değişimlerine hassas olan yaşlılar ve çocuklar için ne kadar ciddi tehlikelere neden olacağını söylemeye bile gerek yok! Buna ek olarak, aşırı yoğunlaşma ve metrekareye düşen yağış miktarının 21. yüzyılda dünyanın her yerinde artacağı ve bu yoğun yağış miktarlarıyla doğru orantılı olarak fırtınaların da küresel ısınmanın etkisini arttıracağına değiniliyor. Bu da şimdiden dünyadaki birçok can ve mal kaybına neden olan sel riskini arttıracak.

Dünyanın bir yerinde seller olurken ülkemizin de dahil olduğu başka yerlerinde ise azalan yoğunlaşma ve artan su kaybı ile kuraklıklar şiddetini arttıracak. Sel ve kuraklıklar dünyada yaşanılabilir olan bölgeler azalmasına neden olacak, ve göçlerde artışı ve dolayısı ile birçok dengesizliği beraberinde getirecek. Bu durumda her ne kadar ülkelerin coğrafi konumlarına göre iklim değişikliğinden ne kadar etkilenecekleri değişse de, gün geçtikçe etkisini gösteren iklim değişikliğinin tüm insanoğlunu etkileyeceği kesin! Son yıllarda yaşanan şiddetli doğal afetlerden de anlaşılacağı gibi, hava kouşulları alışılagelenden daha farklı, hızla değişmeye devam ediyor ve edecek.

WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak’ın da dediği gibi, iklim değişikliği ne politik, ne ekonomik, ne de ahlaki bir konudur. İklim değişikliği bir “hayatta kalma meselesi”dir. Bu kadar önemli birşeyi anlamak ve gerekli önlemleri almak bu kadar zor olmamalı. Bugün dışarda karlarla oynarken sevinmek yerine düşünmek ve önlem almak gerekir. Unutmayalım ki eğer ancak gerekli önlemler alınırsa birçok can ve mal kaybına neden olan bu doğal afetlerin ekonomiye ve canlılara olan etkisi büyük ölçüde azalabilir.


Çise Ünlüer (4 Mart 2012)
ciseunluer@gmail.com

24/02/2012

Kasa Fişlerindeki Tehlike



Bundan birkaç sene evvel sigaranın kalp-damar hastalıklarının bir numaralı sebebi olduğu ve kanserlerin çoğunun sigara ile ilişkili olduğu konusunda çok az bilgimiz vardı. Hatta sigara bazı doktorlar tarafından tedavi amacıyla tavsiye bile edilebiliyordu! Ancak yaygınlaşan kullanımına bağlı olarak yapılan araştırmalar sayesinde günümüzde sigaranın çeşitli ölümcül hastalıklara neden olduğunu bilmeyen yok.

Bugün buna benzer bir tehlike ile yüzleşiyoruz: Bisfenol A, veya kısaca BPA. Her ne kadar da kimya endüstrisi tarafından her yıl milyonlarca tonu kullandığımız sayısız ürünlere karıştırılsa da, BPA vücudumuzun alışık olmadığı yabancı bir madde. 2004 yılında Amerika’da yapılan bir araştırma sonucunda halkın yüzde doksan üç (93%)’ünün vücudunda BPA’ya rastlanmıştır. Çeşitli araştırmalara göre, çocuk ve erişkinlerin vücutlarına bir günde giren BPA miktarı kilo başına 0.03-0.07 mikrogram arasındadır. Bu değer biberonla beslenen çocuklar için 0.08 mikrogramdır. Hayvanlarda yapılan araştırmalar, insanların tolere edebileceği günlük BPA miktarının kilogram başına 0.01 miligramın altında olması gerektiğini göstermektedir. Ancak üreme sağlığının bu miktarın altında bile etkilenebileceğini gösteren pek çok araştırma vardır.

Daha önce pet şişeler, biberonlar ve damacanalardaki BPA’nın sağlığımız üzerindeki tehlikesinden bahsetmiştik. 15 ülkeden 60 bilim adamının, Avrupa Gıda Emniyeti İdaresi (EFSA)’ya yazdıkları açık mektupta, BPA'nın başta bebek ve hamileler olmak üzere tüm insanların sağlıkları için ciddi bir tehdit oluşturmasından duydukları endişeyi dile getirmesiyle, ABD'de birçok eyalet, Kanada, Danimarka ve Fransa da dahil olmak üzere birçok ülke çıkardıkları kanunlarla BPA'nın biberonlarda kullanılmasını yasaklamışlardır. Bu ülkelere ek olarak Japonya, BPA’nın kullanımını 1998’de durdurmaya başladı ve 2003’de tamamen sonlandırdı.

Kısaca bir hatırlatma yapacak olursak, BPA, cep telefonları, su ısıtıcıları, kahve makineleri, bilgisayarlar, CD ve DVD'ler, motosiklet kaskları, diyaliz ekipmanı, diş dolgu ve protezleri gibi tıbbi malzemelerde polikarbonat şeklinde; ve metal yiyecek kutularının iç yüzeyinde epoksi resin şeklinde bulunuyor. BPA bu şekillerde zararsız ama bileşiminde bulunduğu ürünlerden serbestleşebiliyor ve sindirim sistemi aracılığıyla vücudumuza girebiliyor. Bunun en yaygın örneği plastikten yapılmış biberon ve kapların sıcak suyla temasları halinde BPA'nın süt veya mamaya karışması.

Ancak BPA sadece bu kaplarda değil, hergün hepimizin elinden düşmeyen kasa fişleri, bankamatik çıktıları ve faks belgeleri gibi günlük hayatta kullandığımız termal (madeni bir parayla çizildiğinde rengi değişen) kağıtlarda çok yüksek miktarlarda bulunuyor. Amerikada’ki Environmental Health Perspectives dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre insanların maruz kaldıkları BPA miktarı arttıkça kandaki erkeklik hormonu olan testosteron düzeyleri de değişme gösteriyor.

Peki fast food restoranları, marketler, benzin istasyonları, bankamatikler ve postane gibi kuruluşlardan toplanan fişlerdeki BPA’nın kağıtla teması olanlara kolayca geçmesi ne anlama geliyor? Temas edilen kağıttan ele bulaşıp daha sonra ağız yoluyla veya deriden emilerek insan vücuduna giren BPA’ya en fazla maruz kalan ve dolayısıyla en  en büyük risk altında olanlar kasiyerler. Yapılan çalışmalar, kasiyerlik ve benzeri işlerde görev alan çalışanların vücudunda diğer insanlara göre yüzde otuz (30%) daha fazla BPA bulunduğunu ortaya koyuyor.

İnsanlardaki hormon sistemini bozan bir madde olan BPA kadın seks hormonlarının etkilerini artırmanın yanında erkek seks ve tiroit hormonlarının etkilerini ise azaltıyor. Bu dengelerdeki değişiklik daha sonra kendisini öğrenme ve davranış bozuklukları olarak da ortaya koyuyor. Doktorlar, BPA’nın özellikle saldırganlığı arttırdığı ve öğrenmeyi güçleştirdiği konusunda uyarmakla kalmıyor, bu kimyasalın obezite, diyabet, astım, ve kalp-damar hastalıkları ile de bağlantılı olduğunu vurguluyor. Vücutta zamanla toplanan BPA, kadınlarda meme, erkeklerde ise prostat kanseri riskini arttırıyor.

Aslında BPA’nın esas olarak insan genleri üzerinde olan kalıcı etkilerine ve bunun sonuçlarına yoğunlaşmak gerekiyor. Meydana gelebilecek herhangi bir sorunu engellemek için gereksiz fişlerin toplanmaması ve saklanmaması gerekiyor. Özellikle çocuklara tutması ve oynaması için asla fiş verilmemeli, fişlerle temastan sonra eller iyice yıkanmalı. Ancak unutmamak gerek ki fişlerle temastan sonra alkol bazlı el temizliyecilerin kullanılmaması gerekiyor çünkü bu ürünlerin BPA’nın vücut tarafından emilimini arttırdığı kanıtlanmıştır.

Ülkemizde de bu bilinç yerleşene kadar fiş kullanımını azaltmanın yanında alabileceğimiz birkaç önlem daha var. Öncelikle plastik yiyecek ve içecek kapları yerine camdan yapılmış olanlar tercih edilmeli, BPA ihtiva eden biberonlar asla kullanılmamalıdır. Metal kutulardaki yiyecek ve içecek tüketimi en aza, mümkünse sıfıra indirilmelidir. Plastik kaplardaki sıcak yiyecek ve içeceklerden özellikle kaçınılmalı, çizilmiş ve hasara uğramış plastik kaplar elden çıkarılmalıdır.


Çise Ünlüer (26 Şubat 2012)
ciseunluer@gmail.com

17/02/2012

Dünyanın En Yüksek Binası: Burj Halife




Bugün sizlere gerek yüksekliği, gerek mimarisi ile göz kamaştıran bir yapıdan bahsetmek istiyorum. 828 metre uzunluğunda Dubai’nin simgesi haline gelen ve şu an dünyanın en yüksek binası olarak kabul edilen Burj Khalifa, yani Burj Halife’yi görmeden ve üzerine çıkmadan Dubai’yi görmüş sayılmazsınız! Yapımı 4 Ocak 2010’da tamamlanan bina adını Birleşik Arap Emirlikleri başkanı Halife Bin Zayed El Nahyan’dan almış.

Ziyaretçi girişi Dubai Mall’dan yapılan Burj Halife girişinde ülkenin başbakanı Mohammed bin Rashid Al Maktoum’a ait olan bir söz altın harflerle gelenleri karşılıyor: “No matter how big the challenge, strong faith, determination and resolve will over come them”. Yani zorluk ne kadar büyük olursa olsun, güçlü bir inanç, azim ve kararlılık üzerinden gelebilir. Yapımında 12,000’den fazla işçi ve müteahhit çalışan, içerisinde 200 den fazla kat bulunduran Burj Halife’nin yapımı da bu sözün iyi bir örneği.

828 metre yüksekliğindeki Burj Halife’nin yapımından önce dünyanın en yüksek binasi olan Tayvan’ın Taipei 101 binası 508 metre, hemen ardına gelen Çin’deki Shanghai World Financial Center 492 metre, Hong Kong’daki International Commerce Center ise 484 metre yüksekliğinde. Binanın baş mimarı ve yapı mühendisi esas merkezi Chicago’da bulunan Skidmore, Owings and Merrill LLP (SOM)’da çalışan Adrian Smith ve Bill Baker. Yapımında sertleştirilmiş beton kullanılan binada yükselirken alanı azaltacak ve incelen bir siluet yaratacak taban levhaları bulunuyor. Yapı ortasında binanın 156. katına kadar uzanan spiral merkezi bir beton çekirdek ve bu beton çekirdek üzerinde yükselen çelik bir makas yer alıyor. Üç ayaklı bir tasarım örneği teşgil eden binada dev bir metal sarmal baca yapının ortasında belli bir noktadan başlayarak en tepesine kadar çıkıyor.

Yapımı 4.1 milyar dolara mal olan gökdeleni ziyaret edenlerin yukarıya çıkmadan önce girişteki bilet gişesinden belli bir miktar ödeyerek bilet almaları gerekiyor. Ancak binaya olan talep o kadar büyük ki ancak 2-3 gün sonrasına yer bulabiliyorsunuz. Oysa aynı anda yüzlerce kişi binanın en üst noktasına çıkıp yukarda birkaç dakika geçirdikten sonra aşağı iniyor, bu tecrübe toplam 1 saatten fazla sürmüyor. Binaya çıkmak için kullanılan asansörler saniyede 10 metre çıkabilecek hızda olduklarından kısa bir sürede binanın en üst noktasına ulaşabiliyorsunuz. Ama yine de sabahtan akşama kadar ziyaretciler için ayrılmış tüm zaman dilimleri dolu. Tabii gelir gelmez beklemeden binaya çıkmak isteyenler normal bilet fiyatının 5 katı miktarda bir ücret ödeyerek o an çıkma şansını elde edebiliyorlar.

Gelenleri 124. kattaki dünyanın halka açık en yüksek ve terası bulunan gözlem katına taşıyacak olan asansörlere binmek için sıra bekleyen ziyaretçilerin hem bu süre boyunca sıkılmaması hem de bina hakkında bilgi sahibi olmaları için bekleme alanalarında Burj Halife ile ilgili birçok ilginç bilgi içeren yazılar ilgi çeken animasyonlar şeklinde duvarlara yansıtılıyor. Burda öğrendiklerimden kısa bir derleme yapacak olursak: Burj Halife 95 kilometre uzaktan bile görünebiliyor. Yapımında kullanılan 31,400 ton inşaat demiri dışında kullanılan betonun toplam ağırlığı 100,000 tane filin ağılırlığına denk geliyor. Binanın dış cephesinde 24,000 ayrı ayrı kesilmiş cam paneller kullanılmış. Binanın duvar alanı 17 tane futbol sahası büyüklüğünde. Bina bünyesinde 57 asansör, 1044 daire, ve 160 lüks otel odası ve suit bulunduruyor.

Her ne kadar da bu şekilde sınırları zorlayan yapıların çevreye verdiği zararın göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünsek bile, Burj Halife’nin dikkate alınacak birkaç “çevreci” yanı var. Bunlardan biri ülkedeki su sıkıntısına koyduğu katkı. Binanın soğutulması işlemi boyunca ortaya çıkan kondens (yoğuşmuş su) toplanarak etraftaki bitkilerin sulamasında kullanıldığından normalde bu işlem için gereken su tasarruf yapılmış oluyor. Bu yöntem sayesinde her yıl 15 milyon galon su sürdürülebilir bir plan çerçevesinde toplanıyor.

Dubai mimarisini sert bir dille eleştiren ünlü Alman mimar Albert Speer Jr tarafından “tamamen kendini beğenmişlik projesi” olarak tanımlanan binanın tepesindeki gözlem kulesinden bakıldığı zaman Dubai göz alıcı mimarisi ile akıllarda kalan bir intiba bırakıyor. Bir gün Birleşik Arap Emirlikeri’ne yolunuz düşerse, dünyanın mimari zirvesi Burj Halife’den Dubai’yi izlemenizi tavsiye ederim.


Çise Ünlüer (19 Şubat 2012)
ciseunluer@gmail.com


10/02/2012

Yiyecek Bankaları ve Paketlemeler




“Tabağında yemek bırakma yoksa arkandan ağlar” diyen annelerimizin ne kadar haklı olduğunu büyüdükçe daha iyi anlıyoruz çünkü artık arkamızdan ağlayanların sayısı koca bir kıta nüfusuna ulaştı. Öyle bir tezatla karşı karşıyayız ki insanın mantığına sığmıyor: Bir köşede yiyecek bulamadığı için açlıktan ölen, diğer bir köşede  yiyecek bolluğundan kurtulmaya çalışırken anoreksiya ve benzeri ölümcül hastalıklara yakalanan insanlar...

Bu haftanın konusu her yıl tonlarcası çöpe giden ve bu şekilde iklim değişikliğini de hızlandıran yiyecekler. Sadece Amerika’da geçen yıl 30 milyon ton yiyeceğin kullanılmadan çöpe gittiğini biliyor muydunuz? Kişi başı 90 kilo yiyecek anlamına gelen bu miktar sadece boşa giden yiyecekler açısından değil, bu yiyeceklerin üretimi sırasında tüketilen enerji açısından da küresel ısınmayı tetikliyor. Bunlara ek olarak ülkemizde de büyük bir sorun teşkil eden çöp sorunu da gittikçe ciddileşiyor çünkü artık çöpümüzü atacak bir yer bulmakta gittikçe zorlanıyoruz. Bir de unutmamak gerek ki yiyecekler çöpe atıldığında iklim değişikliğine sebep veren karbondioksitten yirmi kat daha güçlü bir gaz olan metan gazı salımına neden oluyorlar, ki bu da hafife alınacak bir durum değil!

Bu konuda çözüm geliştirmek için harekete geçen ABD Manavlar Birliği, “Yiyecek Bankları” adı altında başlattıkları girişim bünyesinde hala yenebilecek durumdayken çöpe atılan yiyecekleri kabul ediyor ve bu şekilde çöpe atılan yiyecek sorununu kökünden temizlemeyi hedefliyor. Tabii bu düşünüldüğü kadar kolay bir girişim değil. Önemli olan uzun vadede her bir bireyin gerçekten tüketebileceği kadar yiyecek alması alışkanlığının yerleştirilmesine katkı koymak. Bu durumda fazladan gelen yiyecekler önemli bir miktarda azalacak ve boşa gitmek yerine yiyecek bankalarına ve burdan da ihtiyacı olanlara bağışlanacak.

İnsan düşünmeden edemiyor, neden bu veya benzeri girişimler ülkemizde de uygulanmasın? Her ne kadar nüfusumuz daha az olsa da, kullanılmadan çöpe giden her yiyecek dünyadaki gittikçe büyüyen açlık sorununu artırıyor ve farkında olsak veya olmasak hepimizi yakından ilgilendiren küresel ısınmayı tetikliyor. Bu duruma getirilecek bir başka çözüm ise yiyecekleri çöpe atmak yerine hayvanlara vererek veya kompost yaparak bireysel olarak katkı sağlamak. İşte birkaç basit tavsiye: Artan ekmek veya kuru baklagil gibi yiyecekler kuşların ulaşabileceği pencere kenarlarına bırakılabilir, fazladan yapılan yemekler komşular ile paylaşılabilir veya daha sonra hayvan yetiştiricilerine ulaştırılabilir, artan sütler sokak kedilerine verilebilir, alışveriş yaparken ihtiyacımız kadar alınabilir, bahçeli evlerde biyolojik atıklar ayrılarak küçük öbekler halinde toprağa gömülebilir, ve en basiti sadece ihtiyaç duyulan kadar tüketerek yiyeceklerin tabaktan çöpe gitmesi önlenebilir.

Yiyeceklerden bahsetmişken hızlı hareket eden günlük yaşamda düşünmeden tükettiğimiz hamburger, patates kızartması, ve patlamış mısır paketlerinde bulunan kimyasal maddelerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinden de bahsetmek istiyorum. Kanada’daki Toronto Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre bu yiyeceklerin etrafındaki paketlerde bulunan kimyasal maddeler yiyeceklere ve buradan da yiyen kişilerin kanına geçiyor. Gerçekte su ve yağı geçirmedikleri için yiyecek paketlemesinde tercih edilen bu kimyasallar, leke tutmaz elbiselerde, yapışmaz tencere ve tavalarda, alev geciktiricilerde, ve halı ve kumaşlarda da yüzey koruyucu olarak bulunuyor.

Araştırmanın bir parçası olarak incelenen yiyecek paketlemelerinde kullanılan polyfluoroalkyl phosphate esters (PAPs) ve perfluorinated carboxylic acids (PFCAs) ağız yolu ile farelere verildikten sonra birkaç hafta geçtiğinde bile bu kimyasalların farelerin kanında yüksek miktarlarda bulunduğu ve hormon dengesi ve kolesterolü etkilediği anlaşılıyor. Sonuç olarak bu kimyasallara maruz kalan farelerde gelişme geriliği, tümör oluşumu ve erken ölümler gözleniyor.

İnsanlarda da kısırlık ve troit hastalığına neden olmakla birlikte çeşitli kanser türlerine de yol açtığı bilinen kimyasalların, bağışıklık hücrelerini azaltarak bağışıklığı baskıladıkları görülmüştür. Bazı durumlarda anneyi etkilemeyen miktarlarının bile daha sonraki nesilde ölümlere yol açabileceği de gösterilmiş, büyümeyi, üremeyi ve birçok metabolik olayı düzenleyen hormonlara ciddi hasar verdikleri kanıtlanmıştır.

Peki bu bizim için ne anlama geliyor? Kısaca özetlemek gerekirse, bu kimyasallar çeşitli yollardan insan kanına karışıyor ve ciddi sağlık sorunlarını tetikliyor. Ancak araştırma bu kimyasalların tek kaynağının yiyecek paketleri olduğunu göstermiyor. İnsanlarda saptanan bu kimyasalların başka kaynakları olması da elbette mümkün ve yiyecek paketlerindeki PAP da bu kaynaklardan biri. Buna göre, yağ geçirmez niteliğe sahip yiyecek paketleri ve yanmaz tavalar olmak üzere PAP içeren ürünlerden uzak durulmalı, özellikle hamile kadınlar ve çocuk yapmak isteyen çiftler için tehlikenin daha büyük olabileceği unutulmamalıdır.


Çise Ünlüer (12 Şubat 2012)
ciseunluer@gmail.com


04/02/2012

Yenilenen Dünyada Yenilenebilir Enerji




Bugün sizlere yenilenebilir enerji sektöründe geçtiğimiz yıl göze çarpan ve gelecek vaadeden birkaç projeden bahsetmek istiyorum.

Plastik şişeden bedava ampul

İşte basit bir girişimin insan hayatı üzerinde ne kadar büyük bir etki yaratabileceğinin inanılmaz güzel bir kanıtı. Filipinler'in başkenti Manila’da gerçekleşen yaratıcı bir buluş sayesinde içine sadece su ve çamaşır suyu konulan eski plastik şişelerle evlerin aydınlatılması sağlanıyor. Bu kadar basit bir girişimle aydınlanmak nasıl olur diye soracak olursanız: Bunu mümkün kılmak için önce plastik şişeler genellikle tenekeden yapılmış çatılarda kesilen delikler içerisine yerleştiriliyor, ardından içlerine su ve çamaşır suyu karışımı dolduruluyor. Basit ama bir o kadar etkili olan bu buluş sayesinde güneş ışığı açılan delikten dikey olarak içeriye giriyor ve 360 derece yansıyarak bulunduğu ortamı aydınlatıyor.

İçerisinde su ve çamaşır suyu bulunduran plastik şişeleri 55W ila 60W arasında ışık veren ampullere dönüştüren girişimci, buluşunu güneş enerjisini en ekonomik kullanan buluş olarak nitelendiriyor. Plastik şişeden elde edilen ampullerin ömrü ise yaklaşık 10 ay. Manila’da ortaya çıkan bu buluşu yoksul kitlelere kazandırmak isteyen Massachusetts Institute of Technology (MIT) öğrencileri projeyi geliştirme yolunda gerçekleştirdikleri çalışmalar sayesinde söz konusu ampullerin 5 yıla kadar dayanmasını sağlamayı hedefliyorlar.

Oldukça kuvvetli bir ışık sağlayan plastik şişelerin ekonomik olmalarının yanında, Manila’nın yüzde doksan (90%)’ını oluşturan yoksul kesimin yaşam standardını da doğrudan etkileyecekleri kesin. Tabii sadece Filipinler değil, projenin düşük gelirli başka ülkeler için devrim niteliğinde olduğu düşünülüyor. Tüm dünyada gündüz elektrik için daha az para harcanması anlamına gelen proje ile yoksul ailelerin yiyecek ihtiyaçlarını karşılamaları da kolaylaştırılmış olacak. İçi sadece bir litrelik su ve çamaşır suyu karışımı ile dolu plastik şişelerden sadece Manila’da 10 bin tane üretilmesi planlanıyor.

Binaların ısıtılmasında çığır açan proje

Gelelim geçtiğimiz aylarda haberlerde yer alan başka bir güzel gelişmeye. İsveç`in başkenti Stockholm’daki metro ve otobüs gibi toplu ulaşım araçlarında yolcuların nefesinden enerji üretileceğini duydunuz mu?  Bu alanda hazırlanan proje kapsamında, İsveç'te tren ve otobüs garından gelen-geçen yüzbinlerce kişinin nefes buharı ve vücut ısısı bir havuzda toplanılarak su ısıtma sistemiyle birleştirilecek.

Stockholm’un merkezi tren istasyonundan günde yaklaşık 250 bin insan geçiyor. Bu insanlar istasyonda geçirdikleri zaman boyunca gerçekleştirdikleri aktiviteler sayesinde ısı meydana getiriyor. Bu şekilde toplanan enerji ile ısıtılan sular borular vasıtasıyla Stockholm’un merkezinde yer alan binalara pompalanarak binaların ısıtılması sağlanacak. Bu sistem sayesinde binaların ısınmasında kullanılan enerji talebini yüzde yirmi beş (25%) oranında azalmasına kesin gözle bakılıyor.

Türkiye güneş ve rüzgardan enerji üretecek

Gelelim daha yakımıza. Türkiye Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK)’nun güneş enerjisi santrallerine yönelik hazırladığı, güneşten elektrik üretmek için lisans başvurularının nasıl yapılacağına yönelik yatırımcılara bilgi sunan düzenlemeye göre güneş enerjisine dayalı her bir üretim tesisi için yapılacak yatırım başvurusunun kurulu gücü 50 mw'yi geçemeyecek ve başvurular en yakın trafo merkezine yapılacak.

Peki Türkiye’de bu alanda yatırım yapmak isteyenlerin geçeceği süreç neleri içeriyor? TEİAŞ (Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi) ve Enerji Bakanlığı’nın güneş enerjisi santrallerinin bağlanacağı trafo merkezleri ile kapasitelerini bildirmesi ile yatırımcılar ilgilendikleri bölgelere yönelik belli bir süre güneş ölçümleri yaparak sonuçları ile birlikte EPDK'ya başvuracak.

2011’in Ağustos ayında açıklan düzenleme kapsamında kampüslerinde kendi elektriklerini üretmenin yanında araştırma-geliştirme faaliyeti göstermek isteyen kurumlara yönelik kolaylık sağlanacak. Buna göre, “Kanunla kurulmuş araştırma ile yüksek öğretim kurumlarının, bilimsel araştırma geliştirme ve eğitim faaliyetleri kapsamında aynı dağıtım bölgesinde olmak, kendi ihtiyaçlarını karşılamak ve azami 10 mw kurulu gücü geçmemek kaydıyla yerleşkelerinde nükleer, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisi kurmak amacıyla uhdelerindeki anonim ya da limited şirketleri vasıtasıyla yapacakları lisans başvurularında” kolaylık sağlanacak.
Ülkedeki enerji kaynaklarının geliştirilmesi açısından büyük önem taşıyan by adımı atan EPDK başkanı Hasan Köktaş’a göre bugün 1600 megavatlara ulaşan rüzgar santralı kurulu gücünü uzun vadede 20 bin megavatlara, güneşte de sıfırdan başlayıp önce 600 megavata, sonra da çok daha büyük güçlere çıkarmak üzere bir sistem tasarlanmakta. Bu düzenleme sayesinde güneş yatırımcılarının neyi nasıl yapacaklarını, nasıl yarışacaklarını ve hangi kriterlere uymak zorunda olduklarını görerek yol alacakları kesin.


Çise Ünlüer (5 Şubat 2012)
ciseunluer@gmail.com

20/01/2012

Dubai’den Gözlenimler



En yüksek, en derin, en pahalı, en zengin, en yapay, en egzotik... Dubai’yi anlatmaya kelimeler yetmez. Çünkü dünyanın başka hiçbir yerinde yedi yıldızlı bir otele rastlayamaz, dünyanın ülkeleri şeklinde 200 adet insan yapımı bir ada dizisini ziyaret edemez veya dünyanın en yüksek binasına çıkamazsınız.

Her noktasında canlı ve kozmopolit bir hava esen Dubai’nin tüm modernliği ortasında plaj veya bir iş toplantısı sonrasında bir butiğe, bir golf turuna veya seçkin bir restoranına giderken asırlık çarşılar hala sıkı pazarlık etmek isteyenleri cezbeder. Ve tüm bunlara rağmen, günlük hayatta aklınıza gelmeyecek kadar yakındır şehri çevreleyen çöl. Şehir merkezinden biraz dışarı çıkıldığı zaman hayat daha geleneksel, biraz daha yavaş bir hal alır.

Eğer Dubai’yi ziyaret etmeyi düşünüyorsanız, ülke hakkında bilmeniz gereken bazı bilgiler şunlar: Ülkenin para birimi Birleşik Arap Emirlikleri dirhemi (AED). Dubai’i ile Kıbrıs arasında 2 saat zaman farkı var. Elektrik prizleri ülkemizdeki gibi üç pimlidir. Sıcaklıklar kışın (Aralık-Mart) gece en düşük sıcaklık olan 10°C’den yaz ortasında (Haziran-Ağustos) gündüz en yüksek sıcaklık olan 50°C’ye kadar değişiklik gösterir. Eğer fırsatınız olursa ziyaret etmek için en iyi zaman plajda uzun, rahat gündüzler ve dışarıda ılık geceler geçirebileceğiniz kusursuz ısı seviyesine sahip olan Ekim-Nisan ayları arasıdır. Havaya uygun olacak şekilde genellikle bol pamuklu kıyafetler günün sıcağında şapkalarla birlikte yıl boyu tercih edilmelidir. Ancak kış akşamlarının şaşırtıcı derecede serin olduğundan ve binalarda sürekli çalıştırılan klimalar sayesinde soğuk ortamlarda bulunabileceğinizden yanınızda ince bir kazak getirmek en doğrusu olacaktır.

GCC (Körfez Dayanışma Konseyi) ülkeleri için vize gerekmemektedir. İngiltere, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve çoğu Batı Avrupa ve Uzak Doğu ülkeleri vatandaşlarına geldiklerinde ücretsiz olarak 30 günlük sonradan uzatılabilen ziyaret vizesi verilir. Kıbrıs pasaportuna istenen vize yerel sponsor veya otel kanalıyla alınılabilir. Ülkede uyuşturucu yasaktır ve bu alandaki cezalar gerçekten çok serttir. Alkol tüketimi de lisanslı restoran, bar ve kulüplerde mümkün olmasına rağmen şehir içinde satın alınamaz. Bununla doğru orantılı olarak, alkollü araba kullanmak kabul edilemez bir durumdur ve suçlular için çok ağır cezalar vardır.

20. yüzyılın başlarında gelişen deniz aşırı ve yerel ticaret ile Arabistan’daki en büyük çarşılara sahip olan Dubai tarihindeki en büyük değişiklikler 1950’lerde önce bölgede petrol bulunmasından itibaren başlamıştır. Zengin bir mirasa sahip olan Dubai’nin modern tarihi 1966 yılında Fateh Petrol yatağında petrol bulunması; 1971 yılında ise ortak güvenlik ve refah için Birleşik Arap Emirlikleri kurulması ve Arap Birliği’ne katılması ile bilinir. Daha sonra bu olayları kentin ilk çok katlı yapısı olan Dubai Dünya Ticaret Merkezi’nin açılması ve Emirates Havayolları’nın kurulması takip eder. 1999 yılında açılan Burj Al-Arab dünyanın tek yedi yıldızlı oteli olarak bilinmektedir. Son olarak 2010 yılında dünyanın en yüksek binası olan 828 metrelik Burj Khalifa’nın inşaatı tamamlanır.

Ülke yöneticileri, ülkedeki tüm yatırımlarda güvendikleri petrol kaynaklarının bir gün tükenebileceğini biliyor olmalılar ki buna bağlı kalmayıp turizm ve benzeri alanlarda ülkelerini ön plana çıkarmaya yönelmişler. Birleşik Arap Emirlikleri’nin en çok konusulan ve yabancılar tarafından tercih edilen bölgesinin Dubai olmasında şehir için hazırlanmış başarılı tanıtım politikalarının rolü büyük. Düzenlenen farklı aktiviteler sayesinde ülkeye gelen turist sayısı her geçen gün hızla artıyor.

Biraz da Dubai’de görmeyi bekleyebileceğiniz insan profilinden kısaca bahsetmek istiyorum. Üniformaları boydan boya beyaz çarşaf ve terlikten oluşan erkek havaalanı memurlarından mı yoksa gelenlere vize vermekle görevlendirilmelerine rağmen ellerindeki telefonlar ile saatlerce müzik dinlemeyi tercih eden çalışanlardan mı başlasam. Altın süslemelerle donanmış havaalanı da dahil olmak üzere Dubai’de son birkaç senede yapılan çoğu bina gayet geniş, modern ve göz alıcı. Aralık ayının son haftalarında ziyaret ettiğim Dubai’deki toplumun çoğunu müslümanların oluşturmasına rağmen havaalanı da dahil olmak üzere şehrin birçok farklı noktasında noel baba kıyafetli animatörler ve altında hediye dolu dekoratif yılbaşı ağaçları görmek ve Christmas müzikleri dinlemek mümkün. Daha çok hristiyan dünyasına özgü olan bu süslemeler ve etraflarında dolaşan siyah çarşaflı kadınlar ile beyaz çarşaflı erkeklerin oluşturduğu tezat ilginç olduğu kadar komik. Ama unutmamak gerekir ki Dubai’ye çalışmak amaçlı gelen birçok yabancı var ve şehirdeki birçok şey burada yerleşik olan halka hitap edecek şekilde tasarlanmış.

Dubai nüfusunun büyük bir kısmını Hintliler oluşturmakta. Bindiğim taksilerden birinin şoförü genç yaşta çalışmak için Hindistan’dan Dubai’ye göç ettiğini anlatıyor. Ülkeye ilk geldiği günden itibaren birçok farklı işlerde çalışan ve zor şartlarda hayatta kalmaya çalışan Hintli şoför gerçekten sıfırdan nasıl bir hayat kurulabileceğinin güzel bir örneği. Yolculuk bitmeden, yaklaşık 10 sene Dubai’de çalışarak biriktirdiği para ile ülkesine dönüp kendi işini kurmak istediğini de ekliyor.

Şehri ilk kez ziyaret edenler az da olsa bir kültür şoku yaşayabilir çünkü Dubai’de dünyanın her köşesinden çalışmak için gelen birçok insanın yanında geleneksel Arap kıyafeti olan dishdash (beyaz erkek kıyafeti) ve abayalarıyla (tesettür) dolaşan yerliler ile karşılaşmak kaçınılmaz. Her ne kadar gökdelenlerle dolu olsa da şehirde namaz vakti geldi mi camilerin sesleri dört bir yandan duyuluyor. Hatta dünyanın en büyük alışveriş merkezlerinden olan Dubai Mall veya Mall of the Emirates’de bile mağazaların arasında dolaşan insanlara namaz vaktinin geldiği buradaki elektronik ekranlardan bildiriliyor. Günlük Dubai kültürünün bir başka parçası olarak sokaklarda sıkça Arapça konuşmaları ve nargile kokusunu duymak mümkün.

Her ne kadar da şehirde yaşayan yabancı toplumun da etkisi ile etrafındaki ülkelere kıyaslandığı zaman daha rahat bir tavır sergilense de, Dubai, günün sonunda yine de Müslüman kültürünün kabul gördüğü bir yer olduğundan toplum içinde temkinli davranılmalı, özellikle şehrin geleneksel bölümlerinde mütevazi bir giyim anlayışı benimsenmelidir. Bununla doğru orantılı olarak şehirde suç oranları oldukça düşük olduğundan sokaklarda dolaşmak oldukça güvenlidir.

Gelelim dinin halkın davranışlarının şekillenmesindeki rolüne. İslam dininin önemi Birleşik Arap Emirlikleri toplumu için tartışılmazdır. Halk, toplumun gerçek dokusu içerisinde vazgeçilmez bir rol oynayan dini inançlar doğrulutusunda çok kesin ahlaki esaslar bildiren Kuran’ı günlük hayatın her konusununda bir referans noktası olarak alır. Dubai’yi müslümanların kutsal ayı olan Ramazan’da ziyaret ederseniz bunu daha net bir şekilde görebilirsiniz. Bir İslam ülkesi olarak Dubai kültürü bu konuda çevredeki ülkelerden çok da farklı değildir ve birçok restoran ve kafe gündüz saatlerinde kapalıdır. Bu zamanlarda müslüman olmayanların da toplum içinde yemek yememesi, su içmemesi veya sigara kullanmaması beklenir.

Ülkedeki Arap toplumu için aile kavramı çok önemli olmakla birlikte yerli halk yabancılara karşı genellikle gayet misafirperver. İlk başlarda halkın gösterdiği bu yakınlığa biraz önyargılı davranmakta yarar var diye düşünseniz bile gittikçe bu samimiyet içinizi ısıtıyor. Örneğin Dubai’de altın veya baharatların satıldığı geleneksel pazarlara “souk” ismi veriliyor. Şehrin Deira bölgesinde bulunan baharat pazarındaki göz alıcı renklerdeki baharatların arasından çubuklar halide satılan tarçınlara gözüm takılıyor. Satıcı çocukla kısa bir sohbetin ardından bölgedeki halkın Türkler’e büyük bir sempati beslediğini anlıyorum. Çocuğun kasada oturan babası İngilizce konuşmamasına rağmen önündeki sandalyeyi göstererek bana çay ve yanında hurma ikram ediyor.

Geleneksel ile modern sentezi oluşturan Deira bölgesinden biraz bahsetmek istiyorum. Bölgenin batı tarafında bulunan çarşı etrafında ucuz lokantalara ek olarak her tür mal satan, dolup taşan dükkanları ve dar pasajlardan oluşan kalabalık mahalleleri görebilirsiniz. Deira’nın daha doğusunda körfez kıyısı boyunca kargolarını yükleyip boşaltan antik yelkenlileri ve gelişen iş bölgesinin ışıldayan cam ve çelik kuleleri gibi yükselen çarpıcı binaları mevcut. Dubai’nin bu bölgesindeki ilgi çekici noktaları arasında Deira alışveriş merkezi, Dubai Creek Golf & Yacht Club, Century & Irish Village ve daha birçok mağaza, restoran ve eğlence yerine sahip Dubai Festival Merkezi yer almaktadır.

Dubai'de dikkat çeken bir diğer nokta sadece üç yıl önce kurulan ve bugün 1500’den fazla şirkete ev sahipliği yapan TECOM (Dubai Internet City, Dubai Media City ve Knowledge Village). 2002 yılında yüzde yüz on (110%)’luk bir büyüme yakalayan Dubai Internet City, bu büyümeyi 2003'te de tekrarladı. Üç yıl önce kurulan Dubai Internet City bugün 600'ün üzerinde firmanın katılımı ile uluslararası bir bilişim topluluğu haline geldi. Günümüzde serbest bölgede 44 farklı ülkeden şirket faaliyet göstermekte ve otuz binden fazla bilgi çalışanı görev yapmaktadır.

5 yıldızlı otel cenneti olan Dubai, aynı zamanda dünya üzerindeki tek 7 yıldızlı otele de ev sahipliği yapıyor. Şekli bir yelkeni andıran Burj El Arab’ın önünde fotoğraf çektirmeden Dubai’ye gelmiş sayılmazsınız demek çok da yanlış olmaz sanırım. İsminin anlamı “Arap Kalesi” olan bina 321 metrelik yüksekliği ile dünyanın en uzun dördüncü hoteli. Çok çabuk bir kıyaslama yapacak olursak otel, Paris’teki Eiffel Kulesi’nden daha uzun, New York’taki Empire State Building’den ise sadece 60 metre daha kısa! Tasarımında Arap kültürünü yansıtacak şekilde bolca altın ve kristal parçaları kullanılan Burj Al Arab, Jumeriah plajından 280 metre dışarıda duran yapay bir ada üzerine inşa edilmiş ve bir köprü yardımı ile karaya bağlanmış.

Şanslı bir şekilde otele tam güneşin batmaya yakın olduğu saatlerde gittiğimden otelin güneşin batışıyla farklı renklerle ışıklandırılmasını izleyebiliyorum. Dubai’ye yolunuz düşerse, gözalıcı bu manzarayı kaçırmamanızı tavsiye ederim. Tabii otelde konaklama imkanları tahmin edeceğiniz gibi bayağı yüksek ücretlerle sunuluyor. Burj El Arab yerine biraz daha hesaplı ama yine de Dubai’nin sunduğu ihtişamlı ortamı yaşayarak kalabileceğiniz 5 yıldızlı oteller arasında Le Meridien, Hilton, Crowne Plaza, Ritz Carlton, Jumeirah Beach Hotel, Ramada ve Sheraton geliyor.

Alışveriş, gezilerle ilgili yazıları okuyan çoğu insanımızın merak ettiği bir nokta. Tahmin edebileceğiniz gibi, Dubai tam bir alışveriş cenneti. Elektronik eşya, telefon, fotoğraf makinesi, kıyafet, aksesuar.. İlgilendiğiniz ne olursa olsun Dubai’de bulmak mümkün. Yeter ki gitmeniz gereken yeri önceden öğrenin. Örneğin elektronikler için Al Fahiti sokağı, ayakkabı için City Center Alışveriş Merkezi veya pek çok spor malzemesini çok ucuza bulabileceğiniz Al Karama'da mağazalara uğrayabilirsiniz. Eğer deri çanta almak istiyorsanız Deira'daki dükkanları deneyebilir, yine bu bölgedeki Gold Souk'dan altın, çevre dükkanlardan envai çeşit kumaş, şal, baharat da alabilirsiniz. Dubai’de ne yiyeceğim diye uzun uzun düşünmeye de gerek yok. Fast food konusunda gayet geniş imkanlar sunan alışveriş merkezlerine ek olarak şehrin farklı noktalarında rastlayacağınız yerel tatlara kadar aradığınız her çeşit yemeği Dubai’de bulmak mümkün.

Çoğu zaman saymakta zorlanacağınız kadar şeritli kusursuz yolları olan Dubai’de bu şekilde seyahat etmenin tek zorluğu trafik miktarı. Şehrin çoğu önemli yerine ulaşan metroya ek olarak taksilerin de fiyatları oldukça makuldur. Ancak unutmamak gerekir ki şehirde görülmesi gereken çarşılar, tarihsel miras alanları ve müzelerin keyfini en iyi yürüyerek çıkarabilirsiniz. Tabii yaz aylarında artan sıcaklarda bu aktivitede zorluk yaşanabileceğini de unutmamak gerekir.

İster kafanızı dinlemek, ister gönlünüzce alışveriş yapmak ya da unutulmaz bir tatil yaşamak... Amacınız ne olursa olsun, kış ortasında yazı yaşamak için ideal bir seçim olan Dubai bunu karşılayacak nitelikte bir yer.

Çise Ünlüer (22 Ocak 2012)
ciseunluer@gmail.com










12/01/2012

Çöl Üzerinde Modern Dünya




Bugün sizlere bundan çok kısa süre önce sadece çöl kumlarından ibaret olan ancak 40 yıl gibi kısa zamanda bir alışveriş ve turizm cenneti haline getirilmiş bir yerden bahsetmek istiyorum.

Dubai kimilerine göre eşsiz bir örnek kimilerine göre doğanın katledildiği nokta. Bakış açınız her ne olursa olsun, Ortadoğu'nun modern yüzü, Birleşik Arap Emirlikleri'nin yedi emirliği arasında en popüler olanı Dubai, mutlaka görmeniz gereken bir yer! İstanbul'dan uçakla 4 saat uzaklıktaki Dubai, “Arap kültürüne Avrupa makyajı yapılarak oluşturulmuş bir kent”.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Ortadoğu'da Arap Yarımadası'nın güneydoğusunda bulunuyor. Ülkenin komşuları Umman ve Suudi Arabistan. BAE, Abu Dabi, Dubai, Acman, Füceyre, Resü'l-Hayme, Şerce ve Ummül-Kayveyn adlı yedi emirlikten meydana gelmekle birlikte, ülkenin başkenti ve en büyük ikinci emirliği olan Abu Dabi, aynı zamanda ülkenin siyasi, endüstriyel ve kültürel merkezi konumundadır.

Dubai’ye giderken beni nelerin beklediğini tam olarak tahmin edemiyordum. Hızlı gelişen inşaat şektörü, petrol zengini halkı ve muhafazakar bir kültürü olduğunu az çok biliyordum. Uçak Dubai’ye inerken yukardan gördüğüm yer karşısında şaşırmamak elde değildi. Kocaman bir çölün içerisine kurulu Dubai’de sonradan yapılan birkaç yeşilleştirme çabası dışında nerdeyse hiç ağaç yok! Uçakla Dubai havaalanına inerken sadece birkaç yüksek binayı barındıran bir kum yığını ortasına indiğinizi düşünüyorsunuz. Tüm şehri bir cümle ile özetleycek olursak: çölün ortasında kaybolmuş birkaç gökdelen.

Şehrin finans merkezinde uzun bir yol üzerinde yan yana yer alıyor gökdelenler. Ancak New York ve Singapore gibi finans merkezli şehirlerde görülen o dinamik çalışan insan kalabalığı Dubai’de biraz farklı bir hal almış şekilde. Özellikle metro kullanımı bu farkı daha da belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Ama kıyaslama yapmadan önce belirtmem gerek ki Dubai’nin yolları geniş, metrosu gayet modern, temiz ve düzenli. Trenler zamanında geliyor, insanlar medeni bir şekilde trenin gelmesini bekliyor. Ancak tüm trenlerin içinde sanki her noktası sabunlarla temizlenmiş gibi ağır bir sabun kokusunu andıran rahatsız edici bir koku mevcut. Genel olarak bu ülkelerde yaşayan insanların daha ağır kokuları tercih ettiklerini şehri biraz gezince kısa sürede anlamak mümkün.

Trene girdiğimde bir bütün vagonun tamamı ile kadınlardan oluştuğunu farkediyorum. Trende yolculuk yapan tüm erkek yolcular ise yan vagonlarda toplanmış. Bir sonraki istasyonda trende benim bulunduğum bölüme Dubai’ye yabancı oldukları belli olan turist bir çift giriyor. Trendeki güvenlik görevlisi hemen adamın yanına yaklaşıp o vagonun sadece bayanlar için ayrılmış olduğunu ve erkeklerin seyehat ettiği diğer vagona gitmesi gerektiğini belirtiyor. Böylece çift yolculukları boyunca ayrı vagonlarda seheyat etmek zorunda kalıyor. Bu durum şehirdeki otobüslerde de geçerli. Otobüs bekleme sırasında bir görevli yaklaşıyor, kadınları ve aileleri bir sıraya, yanlız olan erkeklerı ayrı bır sıraya girmeleri için teşvik ediyor. Otobüslerin içinde de ön kısım sadece kadın ve çocouklu aileler için ayrılmış olduğundan erkekler arkada durmak durumunda.

Dubai’de her ne kadar Avrupa standartlarının üstünde bir ulaşım sistemi kurulmuş olsa da, yerli halkın ve buraya işçi olarak çalışmaya gelmiş insanların bu duruma tam olarak adapte olduğu söylenemez. Hemen bir örnek verecek olursak, Avrupa’da tren durur, önce inecek olan insanlar iner, ve o durakta inmek isteyen en son insan ininceye kadar herkes kenarda bekler, sonra yeni binecek olan insanlar yavaşça içeriye girer. Genelde herkesin elinde okuyacak bir kitap veya gazete olur, kimse kimseye bakmaz, ilgilenmez. Dubai’de durum biraz farklı. Trenin gelmesini bekleyen yolcular tren gelince inecek olan insanların tam olarak inmesini beklemeden boş buldukları yerlerden trene girmeye başlıyor, böylece özellikle kalabalık duraklarda küçük bir karmaşa yaşanıyor. Diğer yandan burda geçirdiğim birkaç gün boyunca her gün metroya binmeme rağmen kimsenin elinde yolculuk boyunca boş vakit geçirmemek için okuduğu kitap veya gazete görmedim çünkü genellikle insanlar seyahat vaktini etrafa bakarak geçiriyor. Bunlar küçük noktalar olsa da aslında kültür farkları ile ilgili çok şey anlatıyorlar.

Şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden Mall of Emirates ve Dubai Mall dünyadaki tüm rakiplerini arkada bırakacak kadar lüks ve göz alıcı. Özellikle Mall of Emirates saatlerce gezmekle bitmeyecek kadar büyük ve ne ararsanız bulabileceğiniz bir alışveriş merkezi. İçinde tam donanımlı bir kayak merkezi (evet yanlış duymadınız, çölün ortasında bir kayak merkezi!), yurtdışında göreceğiniz tüm restoran zincirleri ve Avrupa ve Amerika’nın tüm gözde tekstil markalarını barındıran bu merkezlerde bol bol alışveriş yapmayı ihmal etmeyen beyaz çarşaflı erkekler ve yanlarında siyah çarşaflı, çoğunun sadece gözleri görünen eşlerini görmek mümkün.

Daha çok batının etkisinde tasarlanmış olan bu merkezlerde kendinizi mağzaların çeşitliliğinde kaybetmiş dolaşıyorsunuz ki aniden hoparlörlerle tüm alışveriş merkezini kapsaycak şekilde içeriye yansıtılan ezan sesi ile kendinize geliyorsunuz. Hocanın vaazı boyunca bina içerisinde normalde ürün reklamlarını yapan tüm elektronik ekranlarda bir camii resmi üzerinde “its prayer time” (dua etme zamanı) şeklinde geçen hatırlatmalar yayınlanıyor.

Ama bu noktada unutmamak gerek ki Dubai’nin nüfusunun büyük bir bölümü buraya çalışmak için gelen Asya, Hint ve Afrikalı insanlardan oluşuyor. Nüfusun sadece yüzde yirmi (20%)’si Arap, geriye kalanı yabancı uyruklu çalışanlar. Trene binmek için alacağınız bileti veren görevliden gün boyu çalışan ailelerin çocuklarına bakan bakıcılara, mağazalardaki servis görevlilerinden temizlik işçilerine kadar nerdeyse tüm çalışanlar yabancı! Bir de buna batıdaki krizden etkilenen şirketlerin buraya gönderdiği Amerika ve Avrupa’lı çalışanlarlı ekleyecek olursak Dubai’nin ne kadar kosmopolit bir yer olduğunu anlamak zor değil. Ancak her ne kadar da batının etkisinde kalmış olsa da, Dubai yine de bir müslüman şehri olduğundan insanın burda hareketlerine biraz daha dikkat etmesi gerekiyor. Tabii etrafındaki komşu müslüman ülkelere kıyaslandığı zaman Dubai’deki yerli halkın dışarıdan gelen insanlara karşı çok daha anlayışlı olduğunu belirtmekte yarar var. Örneğin sokakta rahat giyinimli bayanları, el ele dolaşan turistleri görmek mümkün, ki bu bazı ülkelerde kabul edilen bir durum değil.

Önümüzdeki hafta, çöller üzerine kurulmuş modern bir dünyayı temsil eden Dubai’deki farklı bölgeler ve ülkenin genel kültürünü anlatmaya devam edeceğiz.


Çise Ünlüer (15 Ocak 2012)
ciseunluer@gmail.com