Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

02/04/2011

Nükleer Enerji Geliyorum Demez



İtiraf edin ki, Japonya’yı vuran felaketten sonra, olası bir depremde Türkiye’nin Akkuyu’ya kuruyor olduğu nükleer enerji santrallerinin hepimizin hayatını nasıl etkileyeceği kafanızı biraz da olsa kurcalamanıza neden oldu! Nasıl olmasın ki? Bugün Japonya, deprem ve ardına gelen tsunami yüzünden zarar gören santrallerinden çıkan nükleer sızıntı ile başetmeye çalışıyor. Radyasyonun yiyeceklere bulaşmış olmasına ek olarak süt ve özellikle içme suyundaki normallerin üzerindeki radyasyon seviyeleri gerçekten düşündürücü. Her ne kadar yetkililer halkı rahatlatmak için panik yapılacak bir durumun olmadığını iddia etmiş olsalar bile, etkilenen bölglere yakın yaşayan insanların sağlığı için endişe etmemek elde değil.

Her zaman savunuyoruz, konu ne olursa olsun, ilk adım bilinçlenmek olmalı diye. Nükleer enerjinin ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu gerçekten biliyor musunuz? İddia ederim ki çoğumuzun bu konuda olan bilgisi, Japonya’daki olayları yansıtan haberlerden öğrendiklerimizle sınırlı.

1896 yılında Fransız fizikçi Henri Becquerel tarafından bir rastlantı sonucu keşfedilen nükleer enerji, atomun çekirdeğinden elde edilen bir enerji türü olmakla birlikte, füzyon, fisyon, ve yarılanma diye tanımlanan üç nükleer reaksiyondan biri ile oluşur. Bu reaksiyonlardan “füzyon”, atomik parçacıkların birleşme reaksiyonuna verilen isimdir. Başka bir değişle, hafif radyoaktif atomların birleşerek daha ağır atomları meydana getirdiği nükleer tepkimelere füzyon tepkimesi denir. Ağır radyoaktif maddelerin, dışardan nötron bombardımanına tutularak daha küçük atomlara parçalanması olayını tanımlayan “fisyon” reaksiyonu, atom çekirdeğinin zorlanmış olarak parçalanmasını anlatır. Üçüncü reaksiyon “yarılanma” ise çekirdeğin parçalanarak daha kararlı hale geçmesidir. Füzyon tepkimelerine örnek olarak güneş patlamaları, fisyon tepkimeleri için ise nükleer santrallerde kullanılan tepkimeler, atom bombası teknolojisi gibi faaliyetler gösterilebilir.

Bugün dünya üzerinde 436 nükleer reaktör bulunuyor. Yapımına 13 ülkede devam edilen 56 reaktörün 12 tanesinin inşaası, 20 yıldan uzun süredir devam etmektedir. Nükleer enerji günümüz elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde onyedi (17%)′sini karşılamaktadır. Enerjilerinin büyük bir kısmını nükleer santrallerden üreten ülkelerin başında elektrik enerjisinin yüzde yetmişbeş (75%)′ini nükleer enerjiden sağlayan Fransa gelmektedir. Buna kıyasla Amerika, enerjisinin yüzde onbeş (15%)′ini buradan karşılıyor olmasına rağmen dünya çapında bulunan 400′den fazla nükleer santralin 100′den fazlası sadece Amerika’da yer almaktadır.

Peki nükleer santraller nasıl çalışır? Kısaca anlatacak olursak, santrallerde kullanılan zenginleştirilmiş Uranyumun fisyon tepkimesine girerek bölünmesi sonucunda açığa çok yüksek miktarda enerji çıkar. Bu bölünme için, nötronlar yüksek bir hızla uranyum elementinin çekirdeğine çarpar. Bu çarpışma çekirdeğin kararsız hale geçmesine ve sonrasında büyük bir enerji açığa çıkartan fisyon tepkimesine neden olur. Gerçekleşen tetikleyici ilk fisyon tepkimesi sonucunda ortama nötronlar yayılır. Bu nötronlar diğer uranyum çekirdeklerine çarparak fisyonu elementin her atom çekirdeğinde gerçekleştirene kadar devam eder.

Uranyumun fisyon tepkimesine girmesiyle oluşan enerji su buharının çok yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılmasını sağlar. Yüksek sıcaklıktaki bu buhar, elektrik jeneratörüne bağlı olan türbinlere verilerek türbin şaftını çevirir ve jeneratörün elektrik enerjisi üretmesi sağlanır. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları sayesinde kullanıcılarına ulaştırılır. Öte yandan türbinden çıkan basınç ve sıcaklığı düşmüş buhar, tekrar kullanılmak üzere yoğunlaştırıcıya yönelip su haline geldikten sonra tekrar bölünme ile açığa çıkan enerji ile ısıtılıp buhar haline getirilir ve döngü devam eder.

İyi kontrol edilen bir sistem içerisinde çalıştırıldığı süre boyunca tehlikesiz görünen nükleer enerjinin, günümüzün ve geleceğin en önemli enerji kaynaklarından biri olduğunu düşünenler ağırlıktadır. Özellikle petrol ve doğalgazın yenilenebilir olmayışından dolayı günümüzde birçok ülke nükleer enerjiden en iyi şekilde faydalanmak için nükleer araştırmalara yönelmiştir. Ancak bugüne kadar insan hatalarından dolayı ortaya gelen nükleer kazaların önüne geçmek mümkün olmadığı gibi bu kazalardan ne kadar ders çıkarıldığı da muammadır.

Önümüzdeki hafta, nükleer enerjinin gerçeklerine ve tarihte meydana gelmiş kazalardan ders almayıp gerçekleri gözardı eden devletleri bekleyen tehlikeler karşısında atılacak adımlara değineceğiz.

Çise Ünlüer (3 Nisan 2011)

25/03/2011

Tsunamiler ve Maya Kehanetleri


Geçtiğimiz hafta, Japonya’da meydana gelen ve henüz etkisinden kurtulamadığımız 8.9 şiddetindeki deprem ve ardından gelen tsunami felaketlerinden bahsetmiş, bu olayların arkasındaki olası teorilere değinerek doğanın bize vermeye çalıştığı mesaja değinmiştik. Bu hafta, insanlık tarihinde büyük zarara neden olan tsunamilerin ne oldukları ve nasıl oluştuklarını inceleyeceğiz.

Tsunamiler, okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesinin neden olduğu zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgalarıdır.

Japonca’da “liman dalgası” anlamına gelen “tsunami” sözcüğü, 15 Haziran 1896’da onbinlerce kişinin hayatını kaybettiği Büyük Meiji Tsunamisi’nden sonra Japonlar’ın yaptığı yardım çağrılarıyla dünya dillerine yerleşti. Tarih boyunca can ve mal kaybı konusunda önemli etkileri olan tsunamiler anında oluşan dalgaların diğer deniz dalgalarından farkı, su zerreciklerinin sürüklenmesi sonucu hareket kazanmalarıdır.

Derin denizde varlığı hissedilmemesine rağmen sığ sular, yamaçlı kıyılar, veya daralan körfez ve koylarda bazen 30 metreye kadar tırmanarak çok şiddetli akıntılara neden olan tsunami dalgaları; insanlar için deprem, tayfun, çığ, yangın ya da sel gibi bir doğal afet haline gelebildiklerinden büyük tehlikeler arz etmektedirler.

Tsunamiler oluşum sırasında 3 evreden geçer. Bunlardan ilki olan “oluşum evresi” boyunca okyanus tabanındaki yer kabuğu kırılarak meydana gelen depremlere bağlı olarak okyanus ya da deniz suyunun dengesi bozulur. İkinci evre “yayılma evresi”nde oluşan dalgalar açık denizlerden kıyılara doğru hızla yayılırken, üçüncü ve son “sel-tufan evresi” karalar, kıyılardaki yerleşim alanları, tesisler, ve limanların sular altında kalmasını içerir.

Tsunami ilk oluştuğunda tek bir dalgadır ancak kısa bir süre içerisinde üç ya da beş dalgaya dönüşerek çevreye yayılmaya başlar. Bu dalgaların birincisi ve sonuncusu çok zayıftır ancak diğer dalgalar etkilerini kıyılarda şiddetli biçimde hissettirebilecek bir enerjiyle ilerlerlediğinden, depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama anormal su düzeyi değişimi ilk dalganın geldiğini gösterir. Bu değişim, genellikle arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların habercisidir.

Kıyı bölgelerinde nüfus arttıkça, tsunamilerin Dünya’da yol açtığı can kaybı da artmaktadır. Bunu mümkün olan miktarda azaltmak için, buna benzer doğa olayları karşısında alınacak önlemler arasında yüksek yerlere doğru hızla gitmek, ve tsunaminin ilk dalgası geldikten sonra tehlikenin geçtiğini düşünmeden ikinci dalganın ilk dalgadan daha büyük olabileceğini bilerek hareket etmek gelir. Tsunami anında yapılacak tek şey kıyıdan uzaklaşarak yüksek yerlere yönelmektir. Tsunami anı öncesi deniz içerisinde seyir halinde bulunanlar ise kıyıdan uzaklara, derin sulara giderek dalganın kendilerine ve deniz taşıtına vereceği zararı önleyebilir.

Japonya’da meydana gelen ve birçok insanın ölümüne neden olan felaketlerden sonra insanın aklına ister istemez çoğumuzun bildiği Maya Kehanetleri geliyor. Mayalar için 2012 yılı zamanların sonu. Özellikle 22 Aralık 2012 tarihinin dünya için çok önemli olduğunu düşünen Mayalar’a göre, bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona erecek ve yeni bir çağ başlayacak. Mayalar 2012'yi insanlığın yeniden yukarı çıkışının yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Büyük bir tufanla gelecek olan bu yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz. Beşinci kutupsal kayma olarak adlandırılan bu değişimde daha önceki değişimlerde olduğu gibi yine kutupların manyetik alanının değişmesi iddiaları ileri sürülüyor ve dünyadaki iklimlerin değişimi de buna bağlanıyor.

Kutupların yer veya açı değiştirmesi ile meydana gelen buzullardaki erime, Mayalar'a göre daha önce yaşanan dört çağın da sonu olduğu için önemli bir olayı temsil ediyor. Zaten kürsel ısınma nedeniyle eriyen buzullar hepimizi düşündürecek boyutlarda soruları ortaya koyuyor. Dünyanın manyetik alanının belirli periyotlarla değiştiği bilimsel olarak açıklanmış olsa bile, bu, Mayalar'ın inanışlarının tamamı ile doğrulandığı anlamına gelmez. Ancak gelecekten kim emin olabilir ki? Siz siz olun, doğanın size yapmasını istemediğinizi siz doğaya yapmayın!


Çise Ünlüer (27 Mart 2011)

18/03/2011

Doğa Bizi Cezalandırıyor mu?


Geçtiğimiz hafta Japonya'nın kuzeyinde 8.9 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Depremin merkez üssü Honşu adasının Sendai bölgesinin 130 kilometre doğusu, başkent Tokyo'nun ise 380 kilometre kuzeydoğusundaydı. Yerin 24 kilometre altında oluşan depremin hemen ardından Tokyo'nun kuzey kıyısını tsunami vurdu. Dev dalgalar karada ilerledikleri alanlarda büyük yıkıma yol açtı, binlerce kişi yaşamını yitirdi.

Japonya’da neden oldukları hasarın arkasına tsunami dalgaların Hawaii'ye de ulaşmasıyla Pasifik'in tamamında tsunami alarmı verildi. Japonya’daki esas depremin ardından ABD Jeolojik Araştırma Kurumu, şiddeti 7.1’e kadar ulaşan 4 artçı depremin olduğunu bildirdi.

Tsunami ile birlikte gelen dev deprem dalgası, depremin merkez üssü yakınındaki sahilde bulunan araçların sularla sürüklenmesine, binaların yıkılmasına ve petrol rafinelerinde yangınlara neden oldu, bir petrokimya tesisinde ise büyük bir patlama meydana geldi. Bunların üzerine bazı nükleer santraller otomatik olarak kapandı, soğutma sisteminde meydana gelen bir arıza dolayısıyla acil durum ilan edildi.

Depremden sonra Tokyo ve civarında 4 milyon evin elektrikleri kesildi, merkezlerde tüm tren seferleri durduruldu, limanlar
tsunami tehdidi dolayısıyla kapatıldı. Özetlemek gerekirse, her ne kadar da kalkınmış bir ülke olsa da, Tokyo’da da dahil olmak üzere Japonya’da hayat adeta felç oldu.

Depremin hemen ardına tsunami vurmamış olsaydı, depreme her zaman hazırlıklı olan Japonya’da kesinlikle bu kadar hasar olmayacağını hepimiz biliyoruz. Depremde gökdelenlerin yerlerinde sallandıkları halde hiçbir yıkım olmadığını canlı gören insanlar, Japonların böylesine büyük depremler karşısında aldıkları tedbirler karşısında hayretler içinde kaldılar. Felaket anlarında geliştirdikleri teknolojinin seviyesi, Japonlar’ın insan hayatına verdiği önemi gösteriyor.

Deprem ve tsunaminin ardından nükleer sızıntı riskiyle boğuşan Japonya, 2. Dünya Savaşı’ndan beri en ciddi krizi yaşıyor. Dünya’da bugüne kadar meydana gelen güçlü depremlerin yüzde yirmi (20%)'si Japonya'da yaşandı. Bu nedenle, Japonya, dünyada en gelişmiş 
deprem teknolojisine sahip ülke olarak kabul ediliyor. Japonlar, dünyanın en iyisi olarak kabul edilen erken uyarı sistemi sayesinde, Cuma günü gerçekleşen 8.9 büyüklüğündeki depremden bir dakika önce haberdar oldu. Erken uyarı sistemi, Japonya’nın dört bir yanındaki yaklaşık bin sismometreye bağlı. Bu sismometreler, depremlerin öncesindeki sarsıntıları tespit ediyor ve sarsıntıların güçlü olması halinde uyarıda bulunuyor.

Depremlerin öncesinde gerçekleşen ilk sarsıntılar, ikinci sarsıntılardan daha güçlü olma özelliği taşıyor. Ayrıca, daha hızlı hareket etmeleri, depremin yaşanmasından dakikalar önce erken uyarı sistemi tarafından tespit edilebilmelerini sağlıyor. Uyarılar, radyo, televizyon ve uydu aracılığıyla olduğu gibi, cep telefonu ve e-mail aracılığıyla üye kullanıcılara iletiliyor. Tokyo'da 2007’de kurulan ve bu depreme kadar 17 tane uyarı veren erken uyarı sistemi ilk olarak normal yayın kesilerek devlet televizyonunun yanı sıra özel kanallarda da siren sesiyle duyuruldu. İlk büyük şok, başkent bölgesinde bu uyarıdan yaklaşık 1 dakika sonra hissedildi. Yüksek binalar sarsıntı ile eğilirken, milyonlarca kişi sokaklara çıktı.

Japonya’yu vuran 8.9 şiddetindeki depremin üzerine geliştirilen farklı teorilerden biri İngilizcesi “Supermoon” olan “Süper Ay” iddiası. Ay 19 Mart’ta, Dünya’ya normalden 27 bin 821 kilometre daha yaklaşarak Dünya’dan bakıldığında yüzde ondört (14%) daha büyük ve yüzde otuz (30%) daha parlak gözükmüş olacak. Ay’ın Dünya’ya son 18 yılda görülen en yakın konuma gelecek olmasının, Dünya’nın farklı yerlerinde olağanüstü hava olaylarına ve doğal afetlere neden olabileceği iddia edilmişti. Ortalıkta bu fikirler dolaşırken Japonya’daki depremin meydana gelmesi ister istemez Süper Ay teorisinin deprem üzerindeki olası etkilerini düşündürüyor.

Bazı bilim adamları, bugüne kadar 1955, 1974, 1992 ve 2005 yıllarında Ay’ın Dünya’ya oldukça yaklaşmasının beraberinde büyük doğal afetleri getirdiği fikrini öne sürerken, birçok bilim insanı Dünya ile Ay arasında kanıtlanmış böyle bir ilişkinin bulunmadığını düşünüyor. Seattle’daki Washington Üniversitesi’nden deprem bilimci John Vidale’e göre, Dünya’ya stres uygulayan Ay ve Güneş, Dünya ile sıraya girdiği zaman tektonik hareketlerin arttığı gözlemleniyor. Buna karşılık ABD Jeolojik Araştırma Kurumu’ndan jeofizikçi John Bellini ve uzaybilimci Dr David Harland, ortaya atılan bu iddiaları kanıtlamaya yetecek herhangi bir bilimsel bulguya henüz rastlanmadığından, Ay’ın Dünya üzerindeki bu etkisinin kesinlik kazanmadığını düşünenlerden.

Ay’ın normalde Dünya’ya olan ortalama uzaklığının 384 bin 399 km’den 356 bin 578 km’ye düşecek olmasının felaketlere neden olmuş olabileceği veya olacağı hakkında şu an kesin bir bulgu yok ama yıllardır düşünmeden zarar veridiğimiz doğanın bize bir mesaj vermeye çalıştığı kesin!

Çise Ünlüer (20 Mart 2011)

03/03/2011

2011’de 11 Yeşil Adım

Gelişimi için çocuğunuza verdiğiniz yiyeceklerin ne gibi maddeler içerdiklerinin farkında mısınız? Avrupa'da yapılan bir araştırmaya göre 10 yaşındaki bir çocuk, yiyecekler yoluyla her gün bir kısmı kanserojen olan ortalama 128 kimyasal kalıntıya maruz kalıyor. Peki 81 değişik ürün aracılığı ile çocuklara taşınan kimyasal kalıntılar neler ve bu maddeler çocukların sağlığını nasıl etkiliyor?

Fransa ve Belçika’nın çeşitli bölgelerinden, dengeli beslenen 10 yaşında bir çocuğun gün boyunca yediği yiyeceklerden satın alınarak yapılan çalışmalar, bu yiyeceklerin farklı laboratuarlara gönderdildikten sonra çıkan sonuçların incelenmesini içeriyor. Çıkan sonuçlar arasında incelenen yiyeceklerde tarım ilacı kalıntısı, dioksin, ve ağır metaller olup olmadığı araştırılıyor.

Çalışmalar ilginç sonuçları gün ışığına çıkarıyor. Örneğin, somon balığı ve peynirde bulunan kimyasal maddelerin bir kısmı kanserojen. Sabah kahvaltısında çocuklara yedirilen tuzsuz tereyağında ise 15 tarım ilacı kalıntısına rastlandı. Bir ürün içerisindeki tüm bu kimyasal kalıntılar tek başlarına yasal sınırlar içinde olmalarına rağmen, gün boyunca tüketilen farklı yiyecekler içindeki kimyasallar bir araya geldikleri zaman insan vücudunda yaratacakları etki endişe yaratacak boyutlarda! Sonuç, farklı yiyeceklerden insan vücuduna giren kimyasalların biraraya gelmesi ile oluşan bir “kimyasal kokteyl” ve insan sağlığı üzerindeki gözardı edilen uzun süreli etkileri.

Greenpeace Akdeniz, 2011 yılında tüm insanların daha adil ve doğaya duyarlı bir dünyada yaşamasına fırsat tanıyacak 11 yeşil adım önerisi sunuyor. Bunların en başında çöplerin ayrıştırılarak yeniden kullanılması geliyor. Kağıt, teneke ve cam şişe gibi maddelerin geri kazanılması veya geri dönüşüm için gerekli yerlere ulaştırılması çevrenin korunmasında büyük önem taşıyor. Dikkatli incelerseniz, çöpe atılan malzemelerin çoğunun yeniden kullanılabilir malzemelerden oluştuğunu göreceksiniz. Bunu farkettikçe, şişe, zarf, ve plastik torbalar gibi tekrar kullanımları mümkün olan elinizdeki tüm maddeleri yeniden değerlendirmeyi deneyebilirsiniz.

Çöp depolama alanlarından yeraltı sularına ve toprağa karışarak kirlilik yaratan ve doğaya zarar veren kimyasal maddeleri içeren atık pilleri çevreye ya da çöpe atmak yerine önceden belirlenen toplama merkezlerinde bulunan atık pil kutularına bırakmak gerekir. Bu sayede, pillerden çıkan kimysalların daha sonra içtiğiniz su ve yiyeceklerinizi yetiştirdiğiniz toprağa karışmasını engelleyerek olası sağlık komplikasyonlarının da önüne geçebilirsiniz.

Daha yeşil olma yolunda atabileceğiniz bir diğer adım daha az et yeme, ve mümkünse vejeteryanlığa yönelmek olacaktır. Tamamı ile vejeteryan olmanın size uygun olmadığını düşünseniz bile, daha az et yemenin sağlık açısından daha yararlı olmasının yanında karbon ayak izini azaltmanın en hızlı yollarından biri olduğu iyi bilinen bir gerçek. Bunların yanında, hayvan endüstrisinin hayvanların eziyet görmesine neden olduğunu ve çoğu zaman ortaya sağlıksız gıdaların çıktığını düşünecek olursanız, haftanın en azından birkaç gününü et yemeden sebze ağırlıklı beslenmeye ayırarak işe başlayabilirsiniz.

Gelişen teknoloji ile yenilenen tarım teknikleri sayesinde nerdeyse tüm yıl boyunca canınızın çektiği tüm meyve ve sebzelere ulaşmak mümkün. Ancak mevsimsel ve yerel meyve ve sebzeleri seçerek bu ürünler sayesinde vücudunuza aldığınız kimyasal maddelerin miktarını azaltmak mümkün. Kış ortasında ananas yemek çok cazip bir fikir gibi gelse de, bu gıdalar ya çok uzak ülkelerden getirildiği ve çok fazla enerji tüketen seralarda yetiştirildiği için sürdürülebilir olmaktan çok uzak ya da farklı kimyasal tarım ilaçları içerdikleri için sağlıklı olmatan çok uzak... Her şekilde, yaşadığınız yerde hangi mevsimde hangi sebze ve meyvelerin yetiştiğini öğrenerek bunları tercih etmek sağlıklı olmakla birlikte doğaya da duyarlı bir yaklaşımdır.

Çoğumuz küçük yaşta öğrenip zevkle sürdüğümüz bisikletlerimizi bir süre sonra tamamı ile unutuyoruz. Ülkemizde bisiklet yolları yok denecek kadar az olduğu için uygulaması zor bir karar olsa da, en azından kısa mesafelerde araba yerine bisikleti tercih ederek hem karbon salımınızı azaltabilir hem de formunuzu koruyabilirsiniz. Bisikletiniz yoksa kısa mesafelerde yürüyüşü tercih etmek de bir diğer çözüm. Ulaşımda yürüyüş ve bisikletten sonra tercih edilmesi gereken en iyi yaklaşım olan toplu taşıma, daha fazla insanın ulaşımını sağladığından trafiği azaltmakla kalmaz, gideceğiniz yere daha rahat gitmenizi de sağlar. Trafiğe çıkan her bir araç daha fazla petrol, daha fazla karbon salımı ve daha fazla trafik anlamına geldiğinden, toplu taşımanın tercih edilmesi, neden olduğunuz karbon salımını da ciddi ölçüde azaltacaktır.

Bir ağacın yaşadığı süre boyunca yüksek miktarlarda karbondioksit emdiği daha önce birçok kez vurgulanan bir gerçek! Bu noktadan hareket ederek ağaç dikin ve mümkün oldukça çevrenize de hediye edin. Unutmayın ki bu aktivite sadece kendi yaşadığınız yerle sınırlı olmak zorunda değil! Ormanlarda belirlenen birçok alana ağaç dikebilir, bu konuda çalışan organizasyonlarla iletişime geçerek ülkemizdeki farklı yerlerin yeşillendirilmesine katkıda bulunabilirsiniz.

Günün uzun bir bölümünü geçirdiğiniz ev ve işyerlerinizin enerji verimliliğini arttırmak sizin elinizde! Örneğin, ampullerinizi enerji tasarruflu olanlarla değiştirmek ve kullanılmadıkları zamanlar televizyon ve bilgisayarınızı kapatmak enerji tüketiminizi azaltarak yüksek miktarlarda enerji tasarrufu yapmanızı sağlayacaktır. Buna benzer tasarruf yaklaşımlarını bulunduğunuz ortamların ısıtma ve soğutmasında da uygulayarak her ay ödediğiniz faturalarda ciddi azalmalar görebilirsiniz.

Hepimizi ilk görüşte heyecanlandıran yeni elektronik cihazlar, düşündüğünüzden fazla emek ve enerji harcanarak elinize ulaşıyor ve çoğunun geri dönüşümü mümkün değil! Bu yıl yeni bir cep telefonu, bilgisayar ya da televizyon almadan önce bir kez daha düşünerek bu cihazlara gerçekten ihtiyacınız olup olmadığına karar vermeden elinizi cüzdanınıza uzatmayın. Uzun zaman kullanım sonucu bozulan ve yenisi ile değiştirilmesi gereken cihazların eskilerini bir elektronik atık geri dönüşüm tesisine göndermek için girişimlerde bulunun. Çoğu büyük marka, çalışmayan eski elektronik cihazların parçlarını tekrar kullandıkları için bu cihazları kabul ediyor.

Gerçek eğlence veya dinlenmenin televizyon ve bilgisayar karşısında saatler geçirmek olmadığını akılda tutarak, doğada daha çok vakit geçirmeye özen gösterin. Haftada bir kez bile olsa yeşil bir alanda yürüyüş yapma alışkanlığı edinerek doğa ile aranızdaki bağı güçlendirin.

Son olarak, günlük hayattaki plastik kullanımınızı azaltın. Örneğin, naylon torbalar yerine bez torba kullanmayı tercih ederek daha şık bir görüntü oluşturabilir ve doğaya bıraktığınız atık miktarını azaltabilirsiniz. Suya her ihityaç duyduğunuzda marketten alacağınız pet su şişeler yerine tekrar tekrar kullanılabilen kendi şişenizi yanınızda taşımak daha sürdürülebilir bir yaklaşım olacaktır.


Çise Ünlüer (6 Mart 2011)

25/02/2011

Küresel Isınma ve Çocuklar


Küresel ısınma, insanlar tarafından atmosfere salınan gazların sera etkisi yaratması sonucu dünya yüzeyinde sıcaklığın artması etkisine verilen isimdir. Su buharı, karbondioksit ve metan gazı gibi sera gazlarının atmosferdeki miktarlarının artması, güneşten dünyaya varan ışınların tekrar atmosfere yansıtılmasında engel oluşturarak yeryüzünün sıcaklığının artmasına neden olmaktadır.

Özellikle sanayileşen ülkelerdeki insanların ihtiyaç duyduğu fosil yakıtlarının kullanımındaki artış, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumlardaki tüketim eğiliminin artmasıne neden olmaktadır. Bu aktivitelerden dolayı ortaya çıkan karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazlarının atmosferdeki miktarlarında gözlenen artış kaçınılmazdır. Bu gazların artışının insan hayatı üzerinde artık farkedilebilir değişikliklere neden olduğu ve gitgide geri dönüşümü olmayan bir yola giriyor olduğumuz kaçınılmaz bir gerçek.

Bu sıcaklık artışı dünyanın iklim sisteminde değişikliklere neden olarak etkilerini ülkemiz de dahil olmakla birlikte dünyanın her noktasında belli etmeye başlamıştır. İklimlerde yaşanan değişiklikler, eriyen buzullar, yükselen deniz suyu seviyeleri, kuraklık ve toprak kayıpları şeklinde kendisini göstermektedir, ve ne yazık ki, gerçekleşen bu değişikliklere karşı koyamayan bitki ve hayvan türleri yok olmaya doğru gitmektedir.

Küresel ısınmayı önlemek yolunda bazı ülkeler tüm dünyada geniş çaplı önlemlerin alınmasını sağlamak için, karbon salınımlarına kısıtlama getirecek şekilde tasarlanmış Kyoto Anlaşması’nda bir araya gelmişlerdir. Ancak henüz birçok ülkenin bu anlaşmalara katılmadığı gibi, bu gibi girişimlerin ne kadar gerçekçi olduğu belirsizliğini korumakta.

Küresel ısınmanın tehlikelerinin ne kadar farkında olduğumuz düşündürücü. Çocuklarımızı bu konuda ne kadar iyi bilgilendirebiliyoruz?  Onları gelecekte yüzleşmek durumunda olacakları tehlikelere ve bu alanda geliştirmek durumunda kalacakları çözümlere ne kadar iyi hazırlayabiliyoruz? Bu konuyu ele alarak çocuklarımıza yardımcı olabileceğimiz alanları belirlemek, gelecekte bizi bekleyen olası sorunlar karşısında daha güçlü bir altyapı oluşturmamızı mümkün kılar.

Dünya üzerinde üretilen enerjiden yararlanan herkesin alabileceği basit bireysel önlemlerle küresel ısınmanın etkilerinin azaltılmasının mümkün olduğunu artık biliyoruz. Bu noktada, kürsel ısınma ve neden olduğu iklim değişikliğine olan duyarlılığı artırma yolunda çocuklara örnek olacak aileler ve eğitimcilere büyük bir rol düşmektedir.

Bu yolda atılacak ilk adım durumun ciddiyetinin farkına varmak ve çözüm yaratmak için işe koyulmaktır. Çocuklarla birlikte çalışmalar yürüten UNICEF, gerçekleştirdiği Çocuk Hakları Tanıtım Kampanyası kapsamında, çocukların küresel ısınmaya karşı ne gibi önlemler alınması gerektiğini belirten bir deklarasyon hazırlamasına destek olmuştur.

Bu deklarasyonda, küresel ısınmanın önlenmesi için yazıcıdan alınan kağıt çıktıların miktarının mümkün olan mertebede azaltılması, çevreyi yeşillendirmeyi amaçlayan aktivitelerin en büyük hobimiz haline gelmesi, ve bilgisayar ve televizyonların bekleme modunda bırakılmaması gibi yaklaşımlardan söz edilmektedir. Günlük hayatta gereksiz su ve enerji tüketimi, çocukların dikkat çekmek istedikleri bir başka alan. Atık kağıtların geri dönüşümüne de verilmesi gereken önemin kaçınılmaz olduğunu vurgulayan çocuklar, özellikle yiyecekleri korumak için kullanılan ambalaj ve benzeri paketlerin geri dönüşümünün yapılması gerektiğine inanıyorlar.

Çocukların hazırladığı önemler listesine göre, doğaya bırakıldığı zaman yüzlerce yıl kaybolmayan kullanılmış plastik kutuların çöpe atılmadan önce tekrar kullanımlarının mümkün olup olmadığı araştırılması önem taşımaktadır. Bunun yanında kısa mesafeleri yürümek ve gereken zamanlarda toplu taşıma araçlarına yönelmek ulaşımda ihtiyaç duyulan fosil yakıtlara olan bağımlılığın azaltılmasında yardımcı olacaktır.

İnsanların yalnızca kendilerini değil gelecek kuşakları da düşünerek yaşamalarının zamanı gelmiştir! Küresel ısınma ve beraberinde gelen iklim değişikliğinin neden olduğu kritik durumlara karşı farkındalığın arttırılması şarttır. Yeryüzünde hala daha birçok insan bilinçsiz olarak küresel ısınmaya neden olan girişimlerde bulunmaktadır. Bu insanların yetiştirdikleri çocukların bu konuya yeterli duyarlılığı göstermesi beklenemez. Bu nedenden dolayı, tüm insanların hiçbir ayırım olmadan küresel ısınma konusunda bilinçlendirilmesi gerekir. Bunun için iklim değişikliği ile ilgili konferanslar ve tanıtıcı seminerler düzenleyerek toplumun konuya olan hakimiyeti arttırılabilir.

Çocuklarımıza, su gibi hayatın devamlılığı için gerekli kaynaklara gelecekte bu kadar rahat ulaşamayacaklarını, nefes alacak temiz bir hava bulamayabileceklerini, ve bunların önlenmesi için gerekli adımları birlikte atmanın önemini öğretmemiz gerekir. Çocuklara küresel ısınmanın zararlarını anlatmanın en güzel yolu onların ilgisini çekecek yarışma ve oyunlardan yararlanaraktır. Okullarımızda küçük yaştan başlayarak bu konuda eğitim verilmesi duyarlılığın artmasında yardımcı olacaktır.

Çise Ünlüer (27 Şubat 2011)

24/02/2011

GDO’lar ve İnsan Sağlığı


ABD’de yeşil devrim olarak da adlandırılan bu süreci savunan eski başkan George W. Bush, "Dünyanın çok büyük bir kısmı açtır. Genetik olarak değiştirilmiş bitkiler, yüksek verimli, hastalıklara dayanıklı üretimi doğurur. Dolayısıyla dünyanın açlığını önlemenin tek yolu, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların üretimini gerçekleştirmektir" sözleriyle, geleneksel tarımın olumsuzluklarına karşı, genetik tarımı desteklediğini belirtmişti. Oysa Amerikan standardlarındaki bir tüketim seviyesinde ziyan edilen veya atılan gıdanın tasarruf edilmesi ile, GDO ve benzeri araştırmalara gerek duymadan, dünyada açlık sorununa kesin çözümler getirmek mümkün!

GDO’lu tohum üreten şirketlerse, genetik yapısıyla oynanarak oluşturulan yeni tohumların, her türlü böcek ve ot ilacına karşı dirençli hale getirildiğini ve bu şekilde tarımda verimlilik artışı sağlanacağını idda ediyorlar. Tabii herkes böyle düşünmüyor. Çevreye duyarlı birçok insan ve sivil toplum örgütü, üçüncü dünya ülkelerindeki insanların büyük bir çoğunluğunun açlık sınırlarında yaşamak zorunda olmasının esas nedeninin üretim potansiyelindeki eksikliklerden çok, üretimin dağıtımının adil olmayışından kaynaklandığına inanıyor.

Dünya çapında örgütlenen birçok insan, GDO’nun açlığa çözüm olmadığını ve tam tersine doğal yaşamın çok uluslu şirketler tarafından kontrol altına alınarak, gelişmekte olan ülkelerinin ve tarım nüfusunun sömürüye açık hale getirildiğini savunuyor.

Canlıların doğal süreçleri içinde değişikliğe uğradıkları kaçınılmaz bir gerçek. Bugün gıda olarak tükettiğimiz bitkilerin hemen hemen hepsi, insanların müdahalesi ile ya da doğal süreçler sonucu gelişerek, bugünkü özelliklerini kazanmış, çeşitlenmiş, ve ihtiyaçlarımızı karşılayacak şekilde zenginleştirilmiştir. Ancak bu değişikliklerin hiçbiri farklı türler arası genetik alışverişini içermemektedir.

GDO’lu bitkiler ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin tüketilmesi sonucunda ortaya çıkacak olan insan sağlığı üzerindeki etkilerin başında alerjiler gelmektedir. Bu durumun esas nedeni, genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesinin engellenememesidir. Bu duruma verilecek en iyi örneklerden biri, 1996 yılında Brezilya kestanesi ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünlerin bazı insanlarda alerji yapması nedeniyle marketlerden toplatılmış olmasıdır.

Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar potansiyel bir toksisiteye de sahip olduklarından, GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler insanlar için de önemli riskler oluşturmaktadır. Bu genlerin kullanılmasının pestisit (böcek ve yabani ot öldürücü kimyasal maddeler) kullanımını ortadan kaldırmış olması, toksik madde kalıntılarının tamamı ile yok olduğu anlamına gelmemektedir. Bu yiyeceklerin canlılar üzerindeki zararını anlamak için GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenen farelerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir. Toksik etkilerinin yanında, GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırmacı tarafından kanıtlanmıştır. Bunların başında gelen herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinin içerdiği çeşitli kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir.

GDO’lu besinlerin en büyük zararlarından bir diğeri ise besin değerlerindeki hafife alınamayacak kayıptır. Değişime uğrayan bitkinin orjinal yapısında bulunan bazı besin değerlerinde önemli azalmalar olduğu bu alanda yapılan çalışmalar tarafından tespit edilmiştir.

Bilinçli bir yaklaşımla GDO’lu yiyeceklerden kaçınmak mümkün. Bunun için GDO içermeyen ve “100% organik”, “organik”, veya “organik içeriklidir” etiketi taşıyan organik ürünlere yönelmek gerekir. Çeşitli sebeplerden dolayı organik olmayan ürünleri tüketmeyi tercih ediyorsanız, ürünlerini “GDOsuz” olarak etiketleyen şirketleri destekleyin. Mısır, soya fasulyesi, kanola ve pamuk gibi genetiği değiştirilmiş tüm ürünlerden kaçının.

Kullanılmaması gereken mısır içerikli ürünler arasında mısır unu, yağı, nişastası, gluteni, ve şurubuna ek olarak fruktoz, glikoz, ve dekstroz gibi tadlandırıcılar ve modifiye edilmiş gıda nişastası gelmektedir. Soya içerikli ürünler arasında soya unu, lesitini, proteini, ve bitkisel yağ bulunurken; kanola yağı ve pamuk yağı da dikkat edilmesi gereken ürünler arasındadır. ABD’de şeker pancarı da GDO’lu gıda ürünleri içinde yer aldığından, organik ve GDO içermeyen şekerleri veya tamamı ile şeker kamışından elde edilen şekerleri tercih etmek mantıklı olacaktır.

Özetlemek gerekirse, GDO’lu ürünlerin insanların sadece bağışıklık sisteminde değil, sinir yapısında da tahribatlar yapabileceği ve mikroplu hastalıklara karşı kullanılacak antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği gibi, kanser ve alerjik reaksiyonlara neden olabileceğini kanıtlayan bilimsel çalışmalar gözardı edilemeyecek boyutlardadır. GDO tespiti konusunda bilimsel araştırmalar halen tüm dünyada sürmekte ve mevcut testler her gün geliştirilmektedir. Bu noktada ülkemizin de gereken girişimleri yapması şarttır. Her alanda olduğu gibi, sağlıklı bir hayat için bilinçli seçimler yapmak ve bu seçimlerin sürdürülebilir olmalarını sağlamak elimizdedir.


Çise Ünlüer (20 Şubat 2011)

11/02/2011

Tehlike Sinyalleri GDO’lar


Aileniz için hazırladığınız salatanıza doğradığınız domatesin, domates dışında genlere de sahip olabileceği hiç aklınızdan geçti mi? Domatesinin içinde balık geninin olma intimali? Sadece domates yediğinizi düşünürken, aslında balık geni aktarılmış, gen mühendisleri tarafından yaratılmış, yepyeni bir ürün tüketiyor olabilirsiniz.

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye Yem Sanayicileri Birliği (TÜRKİYEM-BİR)’in başvurusu üzerine geçen yıl çıkarılan Biyogüvenlik Kanunu çerçevesinde kurulan Biyogüvenlik Kurulu, ilk kez genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) içeren 3 soya fasulyesi çeşidinin hayvan yemlerinde kullanılmasına izin verdi. Önümüzdeki 10 yıl geçerli olan bu karar sayesinde “A2704-12 soya fasulyesinin taşıdığı herbisit tolerans geni”, “MON40-3-2 soya fasulyesinin taşıdığı herbisit tolerans geni” ve “MON89788 soya fasulyesinin taşıdığı Herbisit Tolerans geni” içeren soya fasulyesi ve ürünleri, belirtilen hususlara uymaları şartıyla, hayvan yemlerinde yem ya da yem hammaddesi olarak kullanılabilecek.

Bu genler soya fasulyesinin yabani otlara dayanılıklığını sağlıyor. Ülkemize de Türkiye’den gelen çeşitli ürünlerin tüketildiğini düşünecek olursak, bu sorun hepimizi yakından ilgilendiriyor. Peki GDO nedir ve GDO’lu gıdaların insan sağlığına ne gibi zararları olabilir?

Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “genetiği değiştirilmiş organizma” ya da “transgenik” deniyor. Ticari kaygılar yüzünden tarım ürünlerinde ilk olarak domates genleriyle oynandı. GDO’lu ürünler üzerinde çalışmalar, ABD’li şirketler tarafından 1985’te tarla denemeleriyle, 1996’da ise GDO’lu ürünlerin ticari anlamda ekimine başlanılarak gerçekleştirildi. 1996'da 6 ülkede 1.7 milyon hektarlık bir alanda başlayan GDO'lu ekim, günümüzde 25 ülkede 125 milyon hektarlık alanda yapılıyor. En son Mısır bu ülkelere katılırken, Tazmanya GDO'lu üretim projesini erteledi, Yunanistan ise GDO'lu mısır ithalatı yasağını 2 yıl uzattı.

Günümüzde GDO’lu bitkilerin büyük bir çoğunluğunu soya, mısır, kolza ve pamuk oluşturuyor. Bunların yanı sıra patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kasava ve papaya da GDO’lu olarak üretiliyor. Muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzda ise çalışmalar devam ediyor. GDO’lu yiyecek yetiştiren ülkelerin başında ABD, Arjantin, Kanada, Çin ve Brezilya bulunuyor.

Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, ve fruktoz içeren gıdalar günlük tüketim maddeleri arasında yer alıyor. Örneğin, bisküvi, kraker, kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk GDO’lu olma riski taşıyan gıdaların başında geliyor.

Tüm dünyada açlık sorununa çözüm bulmak amacıyla geliştirildiği savunulan GDO’lu yiyeceklerin yararları arasında genetik mühendisliğin ürünlerin besleyiciliğini arttırması ihtimali, böceklere ve hastalıklara karşı daha dayanıklı bol miktarda ürünler elde edilmesi, istenilmeyen durumlarda müdahalenin daha kolay olması, verimliliğin on kata kadar çıkarılması, böcek ilaçlarının kullanılmasının azaltılması, bitkilerin oldukça çok ve sıkı test edilmesi, tarıma uygun olmayan alanlarda da üretime imkan tanımasıyla açlık ve yoksulluğa çare olabilmesi, ve şirketlerin müşteri isteği ve güvenliğine göre hareket etkmek zorunda olması geliyor.

İlk bakışta her ne kadar yararlı görünseler de, GDO’lu yiyecekler birçok bilimadamına göre insan sağlığına zararlı. Bu organizmaları içeren ürünler hariç diğerlerinde nasıl bir etki yaptığı bilinmiyor. Bu konuda araştırma yapan bazı uzmanların görüşleri arasında GDO’lu ürünlerden işlenmiş gıda ürünlerinin sofralarımıza ulaşması, insanların daha da ağırlaşan alerjik reaksiyon, antibiyotik dayanıklılık, toksik etki, artan doğum anormalleri ve kısırlık gibi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya bırakma ihtimali geliyor.

GDO’lu ürünlerin tohumlarının çevreye karışması, doğal ürünlerin yapısını bozmakla kalmayıp, etraftaki böceklerin etkilenmesiyle tüm ekosistemin çökmesine neden olabiliyor. GDO’ların kullanımı durumunda, yerel bitki türleri GDO’lu türlerle baş edemeyeceği için yok olacağından, GDO’lar biyoçeşitliliği tehlikeye sokuyor ve biyolojik kirliliğe neden oluyor. GDO’lu tarım yapılan alanlar ne kadar uzak olursa olsun, rüzgar ve arılar yoluyla organik ürünlere de bulaşabiliyor. Bunların yanında, GDO’ların yayılmasıyla birlikte, büyük şirketler küçük çiftçileri iflasa sürükleyebilir.

Mısır, soya, pamuk, kolza, patates, ve domates gibi ürünler Türkiye’nin hemen hemen tüm ekolojik bölgelerinde üretilebileceklerinden, Türkiye’nin GDO’lu yiyeceklere gerçekten ihtiyaç duyup duymadığı düşündürücü. GDO’lu tohumların topraklarımız ve dünyamıza bırakılmış birer saatli bomba olduğunu düşünen ve bu yiyeceklerin kontrolsüz tarım alanlarında ekimine izin verilmesine karşı olan insanların çoğunlukta olması, durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor.

Önümüzdeki hafta, GDO’ların insan sağlığı üzerindeki etkilerini daha yakından inceleyerek, GDO’lardan kaçınmak için benimseyebileceğimiz yaklaşımlara değineceğiz.


Çise Ünlüer (13 Şubat 2011)
ciseunluer@hotmail.com

05/02/2011

DESERTEC Projesi


Son birkaç yıldır medyada yer alan Desertec projesi, finans devleri Munich RE ve Deutsche Bank ile enerji gruplarından E.ON ve mühendislik şirketleri ABB ve Siemens’in biraraya gelmesi ile dünyanın en büyük tek noktaya odaklı solar panel tesislerini kurmak için yapılan 400 milyar avroluk bütçeye sahip bir girişimdir. Güneş kaynaklı yenilenebilir enerji projesi, Kuzey Afrika’da devasa bir güneş enerjisi santrali kurma planıyla başlatıldı. Proje hayata geçirildiğinde, önumüzdeki 40 yıl boyunca Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da 100 gigavatlık enerjinin üretilmesi amaçlanmaktadır.

Projenin başlangıç noktası, sera gazları emisyonlarının azaltılması yolunda birçok Avrupa ülkesinin yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmiş olması ve bu alanda çözüm arayışı içine girmeleridir. Büyük miktarlarda güneş gören Sahra Çölü ve çevresindeki çöl alanlarından elektrik enerjisi üretme fikri yıllardır gündemde olmakla birlikte, uzmanlara göre 400 bin km2’lik kullanılmaya hazır boş bir alan olan Sahra Çölü’ne hergün 6 saat boyunca düşen güneş enerjisi, dünyanın bütün enerji kaynaklarından elde ettiği ve kullandığı bir yıllık enerjiye eşittir. Aynı şekilde, bu alanın 0.3%’ünün solar enerji üreten tesislerle kaplanması durumunda Avrupa'nın enerji ihtiyacı tümüyle karşılanabilir. 560 milyar dolara mal olması beklenen projeyle, güneş enerjisinden üretilen elektrik Akdeniz’in altından geçecek kablolarla Avrupa'da 3 bin kilometrelik bir şebekeye dağıtılacak.

Kurulduğu günden bugüne küçük adımlarla ilerleyen ve “dünyanın en önemli güneş enerjisi projesi” olarak tanımlanan projenin tam olarak tamamlanması 2050 yılını bulacak. Çöle kurulacak olan ayna tarlaları, Sahra bölgesindeki güneş ışınlarını kullanarak suyun ısıtılmasını sağlayacak. Isınan su, tribünleri çalıştırarak elektrik enerjisinin üretilmesine yol açacak. Aynalar, ağırlıklı olarak Kuzey Afrika olmak üzere, Orta Doğu’ya da yerleştirilecek. Proje tamamı ile gerçekleşince, Kuzey Afrika ve Avrupa ekonomilerinin, sera gazı emisyonlarını sınırlı ölçüde tutarak büyümelerine olanak sağlaması bekleniyor.

Yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen bu enerji, hidrokarbon tesislerin kullanımını azaltmakla birlikte, enerji üretmek için tesislerde kullanılan suyun aynı zamanda bölgede sulamada kullanılabilmesini mümkün kılarak tarımın gelişmesinin yolunu açacaktır. Projenin hedefleri arasında, önümüzdeki 10 yıl içerisinde solar tarlaların kullanıma hazır ve çalışır hale gelmesi bulunuyor.

Sahra bölgesinde nüfusun olmaması ve güneş enerjisinin yoğun olması avantajlı bir durum yaratıyor. Ancak projenin gerçeğe dönüşmesi yolunda çözülmesi gereken birçok sorun var. Örneğin, Desertec projesinin maliyetinin çok yüksek olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Bunun yanında Sahra bölgesindeki kum fırtınalarının da sorun yaratabilme ihtimali yüksek. Projenin önünde duran bir başka sorun ise bölgedeki suyun azlığı.

Projenin başarıya ulaşmasına engel oluşturabilecek en büyük sorunlardan bir diğeri ise projenin yapılacağı Kuzey ve Orta Afrika ülkelerinde tesislerin güvenliği. Buna ek olarak, üretilen elektriğin mevcut şebeke üzerinden dağıtılması, bölgedeki altyapı sorununu gündeme getirmektedir. Bu sorunu ortadan kaldırmak için üretilen enerjiyi dağıtacak nitelikte bir şebekenin hazırlanması önem taşımaktadır.

Desertec projesi altında kurulacak solar panel alanlarının Türkiye'den Suudi Arabistan ve Fas'ı da içine alan bir yay içerisinde yer alması planlanıyor. Bugüne kadar enerji ihtiyaçlarının önemli bir bölümünü ithal etmek durumunda kalan Fas, Tunus ve Ürdün gibi Afrika ülkelerinin Desertec projesinden faydalanacakları kesin. Fas yenilenebilir enerji ajansı ajansı CDER, projenin Kuzey Afrika’nın ekonomik ve sosyal gelişimine katkıda bulunabileceğine ve Fas’ın enerji bağımlılığını azaltacağına inanıyor.

Özetlemek gerekirse, Desertec projesi sayesinde Afrika’nın güneşi Avrupa’yı aydınlatacak. Projenin resmi internet sitesine göre, proje ile ilgili politik, sosyal, endüstriyel ve hukuki bütün sorunlara karşı The Desertec isimli bir fon kurulmuş durumda. Amaç, milyarlarca watt’lık enerji elde edebilmek için, geniş çölleri kavuran çöllere varan güneş ışınlarından yararlanmak. Ayrıca atmosfere karbon salınımın azaltılmasına katkıda bulunularak önümüzdeki 40 yıl içinde Avrupa’nın enerji ihtiyacının yüzde onbeş (15%)’ini karşılamak.

Binlerce yeni iş istihdamı yaratacağı söylenen Desertec projesinin, ayrıca bir dizi yasal ve siyasi engeli de aşması gerekiyor. Fakat Desertec daha şimdiden Almanya hükümetinin desteğini kazanmış durumda. Projenin çalışmaya başlaması, kırsal kesimlerdeki yoksulların yaşam standardını yükseltmeye katkı sağlayabilir ve kentsel alanlara kitlesel göçü azaltabilir.

Eğer gerçekleşirse, Desertec projesi, güneş enerjisinden elektrik elde etme teknolojisinin cehresini değiştirecek ölçekte bir girişim olacak. Kurucu şirketler ve bu konuyla iliglenen uzmanlar proje için yatırımcıları cezbetmeye çalışmanın yanında, staj amaçlı veya gönüllü katılmak isteyecek olan insanların da ilgisini çekmeye çalışıyor. Daha fazla bilgi icin desertec.org adresinden bilgi almak mümkün.


Çise Ünlüer (6 Şubat 2011)
ciseunluer@hotmail.com

28/01/2011

2010’dan Neler Öğrendik


Geride bıraktığımız 2010 yılında meydana gelen çevre olaylarına ne kadar dikkat ettik? Yaşananlardan ne kadar ders aldığımız ve öğrendiklerimizin bundan sonra karşılaşacağımız olaylar karșısında bize ne kadar yardımcı olacağı tamamı ile bizim elimizde.


Bizi direk olarak etkilemediğini düșünsek bile, meydana gelen her çevre felaketi, içtiğimiz sudan soluduğumuz havaya kadar dünyadaki varlığımızın devamı için gerekli olan tüm faktörleri tehlike altına sokuyor. Gelin 2010 yılında dünyanın karșılaștığı ve hayatlarımızda etki bırakan olayları yakından inceleyelim.


2010 yılında akıllarda yer bırakan olayların çoğu, iklim felaketlerinin her geçen gün artan bir sıklıkla yașandığının gerçek bir göstergesi. Ancak șanslıyız ki, küresel ısınma ve iklim değișikliği konularında insanlığın farkındalığı ve çözüm üretme yolunda gösterdiği çaba daha önceki yıllara kıyasla artmaktadır.


Amerika Birleșik Devletleri 2010 yılının Nisan ayında, Amerika’nın tarihindeki en kötü çevre felaketi olarak adlandırılan bir petrol felaketiyle sarsıldı. Meksika Körfezi’nde İngiliz petrol devi British Petroleum (BP)'ye ait petrol platformu inflak ederek sulara gömüldü. Kaza 11 işçinin ölümüne neden olmakla birlikte, yaklaşık 5 milyon varil petrolün körfeze yayılmasıyla sonuçlanmıștı. Kazanın BP’ye maliyetinin sekiz milyar doları geçmiș olması ne kadar yıkıcı duyulsa da, petrole bulanmış tüyleri yapışmış pelikanlar, olușan katran tabakaları, ve kıyılara vurmuş ölü balıkların görüntüleri kesinlikle unutulacak gibi değil. Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı’na göre sızıntının deniz yaşamı üzerindeki uzun vadeli etkileri henüz bilinmiyor ve bu etkilerin 20 yıl sonra bile devam edebilmesi mümkün. Aynı şekilde, sızıntıyı önlemek için kullanılan kimyasal maddelerin Meksika Körfezi'ndeki besin zincirine verdiği zararın boyutu da bilinmiyor. Bu eşi benzeri görülmeyen sızıntı hem kıyıdaki hem de uzak denizlerdeki ekosistemleri etkilemiștir.


2010 yılında dünyanın birçok yerinde sıcaklık rekorları kırıldı. Bunlardan en dikkat çekeni Pakistan'da sıcaklığın gölgede 53 derecenin üstüne geçmesi oldu. İklim değişikliği kaynaklı olarak, Pakistan’da İndus nehri normal hacminin 40 katına çıkarak taştı. Bu durum Pakistan için felakete yol açarak ülkenin beşte birinin sulara gömülmesine ve 20 milyon insanın evlerinden olmasına neden oldu. Bu felaketten genel olarak etkilenen insanların sayısının 40 milyona ulaștığı biliniyor. Rusya, insan kaynaklı iklim değişikliğine bağlı olarak yașadığı sıcak hava dalgasıyla bin yılın en yüksek sıcaklığnı gördü, artan sıcaklarla çıkan yangınlar nükleer tehdit yarattı. 


Ekim ayında Macaristan'ın başkenti Budapeşte’nin 160 km güneybatısındaki Ajka kasabasında bir alüminyum fabrikasındaki 2 setin yıkılması ile etrafa yayılan 700 bin metreküp kimyasal kızıl zehir içinde krom, civa, ve arsenik gibi ağır metaller bulundu. Bu tip ağır metallerin havaya, suya ve toprağa karışması tüm canlılar için çok ciddi tehlike oluşturmakla birlikte, içerilerindeki toksik maddelerin etkileri ise uzun yıllar devam etmektedir. Hızla yayılan atığın, Hırvatistan, Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna üzerinden Karadeniz’e kadar uzanan Tuna Nehri’ne ulaşması mümkün. Yașanan olayla bölgedeki ürünlerin tüketilmesi, hasadı, ve avcılık ve balıkçılık tamamı ile yasaklandı.


Hidroelektrik santraller (HES) su gücünü kullanarak elektrik enerjisi üretirler. Bu santrallerdeki mekanik düzen prensip olarak suyun potansiyel enerjisinin kullanılarak elektrik üretilmesi esasına dayanır. Türkiye'nin birçok bölgesinde yapılması planlanan hidroelektrik santraller tüm yıl boyunca tartışma yarattı. HES'lerin doğal yaşama vereceği zararlara dikkat çekmek için farklı yerlerde eylemler gerçekleștirildi.


Nisan ayında İstanbul'da "İstanbul Lüfer'e hasret kalmasın" kampanyası tanıtıldı. Henüz yumurta bırakmamış, üremeye fırsat bulamamış 24 santimden küçük balıklar için çalışmalara bașlandı, bazı balıklar için yasal avlanma boyutları belirlendi. 2010'da Greenpeace Akdeniz tarafından geliștirilen "Seninki kaç santim?" kampanyasnın hedefi henüz üremeye fırsat bile bulamayan yavru balık tüketimini ortadan kaldırabilmek. Kampanyaya katkıda bulunmak istiyorsanız kacsantim.org sayfasından daha fazla bilgi edinebilirsiniz.


Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesi 2010 toplantısı, 29 Kasım ile 10 Aralık tarihleri arasında Meksika’nın Cancun kentinde yapıldı. Zirvede gezegenin geleceği, ve hem insanlar hem de diğer tüm canlılar açısından yaşanılabilir bir sığınak olarak kalabilmesi için yapılması gerekenler konușuldu. Toplantı öncesinde bir fikir birliğine ulaşılması, devletlerin birbirinden tamamen farklı küresel bakış açıları olması nedeniyle çok zayıf bir ihtimal olarak görünüyordu. Zirve sonunda, katılan hükümetler, bilimsel verilere uygun olarak 2020'ye kadar yüzde yirmibeș ve kırk arasında (25-40%) salım azaltımına gitmeleri gerektiği konusunda uzlaşmanın yanında, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliği ve ormansızlaşma ile mücadele etmeleri için bir iklim fonu oluşturdular.


Bu yıl bizi ve dünyamızı ne gibi olaylar bekliyor bilemeyiz, ama önceki olaylardan ders almıș ve gelecekteki olası tehlikeler karșısında daha hazırlıklı olmamız gerekir.


Çise Ünlüer (30 Ocak 2011)
ciseunluer@hotmail.com