Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

11/03/2010

Hayatınızın Farkında mısınız?



Bu yazı sizlerle buluştuğum 40. haftayı simgeliyor. Tam 40 haftadır bugüne kadar dünyadaki tüm davranışlarımız ve alışkanlıklarımız sonucu vardığımız nokta olan küresel ısınmayı konuşuyoruz. Sadece sel felaketleri değil, son derece hızlı bir şekilde artan dayanılmaz sıcaklar, hastalıklar, göç, işsizlik... Bunların hepsi, biz toplu halde bir adım atana dek, çok yakın gelecekte bizi bekliyor. Bugün bunların hiçbirinden etkilenmemiş, sadece etkilenenlerin yaşadıklarını okuyarak olaya tanıklık etmiş olabilirsiniz. Ama kim garanti etmiş ki bundan sonrası gelmeyecek?

2010 yılının daha başlarındayken önümüzdeki aylardaki hedeflerimizi belirlemek için henüz geç değil. Her sabah gözlerinizi açtığınız andan başlayarak gün boyunca devam eden hayat serüveninde, verdiğimiz her karar hiçbir zaman sadece kendimizi etkilemez. Bir düşünün, sabah dişlerimizi fırçalarken ihtiyaç duyduğumuz su miktarının ya da iş yerimize gitmek için kullandığımız ulaşım metodunun hiç mi önemi yok? Peki bilgisayar karşısında günde kaç saat vakit geçirdiğimizin, iş sonrası eve gitmeden uğradığımız alışveriş serüveni sonunda kaç plastik poşet kullandığımızın, ya da ailemizle yemek masasında sohbet etmek yerine saatlerce televizyon seyrederek ne kadar zaman kaybettiğimizin?

Doğanın, insanın varoluş hikayesindeki yerinin önemine inanıyorsak, bu yıl bu konuda kişisel adımlar atmak için vakit ayırmalıyız. 2010’da yeryüzüne biraz daha uyumlu, sağlıklı, ve keyifli yaşamak için atabileceğimiz küçük ama etkili o kadar çok adım var ki! Sürdürülebilir yaşam kavramı, sadece kullandığımız enerji miktarı ya da atıklarımızı nasıl değerlendirdiğimiz konularıyla sınırlı değil. Bütün bu elementlerin bir araya gelmesi, hayatı anlamamızı ve hareketlerimizin evren üzerindeki etkisinin farkına varmamızı sağlar. Hayat boyu varmaya çalıştığımız esas nokta, bilinçlenme ve etrafımızda olup bitenlerin farkında olma!

Sonuçta hepimize dünya üzerinde verilmiş kısa bir süre var. Buna “hayat” diyoruz. Hepimiz bu süre boyunca nasıl yaşayacağımızı, nelere önem verip neleri gözardı edeceğimizi, belirli çevresel faktörlerin de etkisi altında kalarak kendimiz karar veriyoruz. Günün sonunda, yaşadığımız hayat bizim. Ama etkileri biz orda olmasak da devam edecek olan aktivitelerimizden oluştuğu için bilinçlenme şart. Hayat elimizden akıp giderken, kişisel anlamda ve toplum olarak hepimizin mutluluğunu artıran aktivitelerde bulunmak, çevremizle ilgili daha bilinçli ve doğru kararlar vermemizi sağlamakla kalmaz, yaşam standartlarımızı artırır.

Her yeni günün yeni bir başlangıç, her başlangıcın yeni bir şans olduğunu düşünerek, elimizdeki kısıtlı zamanı mümkün olan en verimli şekilde kullanmaya çalışmalıyız. Kendimizle dürüst olmak, bu konuda atacağımız ilk adım. Günde gereksiz yere kaç saat bilgisayar ya da televizyon karşısında vakit geçiriyoruz? Profesyonel anlamda veya eğlence amaçlı yaptığımız aktivitelerin kendimize ve tüm insanlığa ne kadar yararı var? İnsan varoluşu etraftaki diğer canlılarla birebir ilişkilidir. Yaşam ve evrenle olan bağımızı her an güçlü tutmak büyük önem taşır. Hayatımınızın kalitesini artırmak için ilk adım olarak ailemiz ve dostlarımızla bir araya gelerek bizim için önemli olan konularla ilgili sohbet edebilir, onlarla daha çok vakit geçirmenin yollarını arayabiliriz. Günlük yaşamımızda her ne kadar yoğun olursak olalım, kendimize ve çevremizdekilere ayıracak vakti yaratabilmeliyiz. Uzun zamandır okumak istediğimiz bir kitaba dalıp gitmek, yürüyüşe çıkmak, sevdiğimiz bir yemeği yapmak, parkta neşeyle oynayan çocukları seyretmek gibi zevk aldığımız ve yaratıcılığımız üzerinde pozitif etkileri olan aktivitelere ayıracak vaktimiz yoksa, hayattaki önceliklerimizi gözden geçirmenin zamanı gelmiş demektir.

Hem dünyada hem ülkemizde sürdürülebilir yaşam felsefesi ve benzeri alanlar için çalışan, öğrenen, üreten yüzlerce insan ve birçok organizasyon var. Kendi fikirlerinizi paylaşmaktan korkmayın. Hayatınızı bir adım ileriye götürmek, hayallerinizi gerçekleştirmek düşündüğünüz kadar zor değil. Yeterki vaktinizi ve enerjinizi doğru yolda, anlamlı amaçlar uğruna harcayın.


Çise Ünlüer (14 Mart 2010)
ciseunluer@hotmail.com

04/03/2010

ŞOK ŞOK ŞOK mu?



Geçen hafta, altyapı yetersizliği ve çarpık kentleşmenin bir uzantısı olan doğanın isyanı ile ilk kez bu kadar açık ve net bir şekilde karşı karşıya kaldık. Barajlar taşmış, evler ve arabalar sular altında kalmış, yollar çatlamış, hastanelerde elektrik kesintileri gerçekleşmiş ve insanlar perişan olmuştu. Yaşanan sel felaketinin meydana getirdiği zararın büyüklüğü maddi anlamda da hissedilmiş, sadece Lefkoşa’nın zararı bile yaklaşık 50 milyon TL şeklinde belirlenmişti. Peki tüm bulanlara şaşırdık mı? Şaşırmışsak eğer, bu kadar yıldır gözümüz gerçekten kapalıymış!

Yılların ihmalinden kaynaklanan sorunların ortadan kaldırılması, bu olayın tekrarlanmaması yolunda atılması gereken acil bir adımdır. Kendi dikkatsizliğimiz ve vurdumduymazlığımızın sebep olduğu her felakette başkalarından umut beklemek, bırakın çözüm olmayı, sadece bir güçsüzlük belirtisidir. Biz bugüne kadar benzeri görülmemiş bir sel felaketi yaşadığımızı ve tamamı ile hazırlıksız karşılaştığımızı düşünsek de, durum aslında hiç öyle değil. Yıllarca düzensiz bir altyapı üzerine kurulan yerleşim yerleri dere yataklarının doğal akışını engellemiştir. Devlet hastanelerinin bile sular altında kalması ve hastaların madur bir durumda bırakılması ne kadar plansız hareket ettiğimizin bir göstergesi.

Birçok insan tarafından her ne kadar bir “çevre felaketi” olarak görünse de, bence bu durum çevreden çok bir “insan felaketi”dir. Çoğunluğu bulduğu her fırsatta arkasına yaslanıp sorumluluğu başkalarına atarak “bunları düşünmek benim görevim değil, yetkilier önlem alsın” mentalitesi ile yaşayan halkımız, seneler boyu duyarsız yaklaşımlarda bulunarak daha sonra başına gelen ilk olayda isyan etmekten ileriye gitmemektedir. Bu sel felaketinin nedeneleri alt yapı eksikliği ve barajların zamanında temizlenmemiş olması gibi görünse de, bundan daha derinlere inebilmeli ve esas nedenin insan ihmalkarlığı ve doğayla olan ilişkisini ciddiye almaması olduğunun farkına varabilmeliyiz.

Günümüzde çoğumuzun içinde bulunduğu hızlı yaşam temposu, günlük hayatta kullandığımız ileri teknoloji ürünü elektronik aletler, zamanımızın çoğunu geçirdiğimiz kapalı mekânlar, bizi doğadan gitgide uzaklaştırıyor. Oysa gerçek olan şu ki, hepimiz doğanın bir parçasıyız. Toplumlar da doğa-evren gibi uyum ve denge üzerinde korunur, gelişir ve yaşar. Ne zaman yaşamın kendi üzerinde bir güç elde etmeye çalışırız ve doğanın kendi akışına ters giden girişimlerde bulunuruz, işte o zaman doğa ile insan arasındaki o muhteşem ilişkinin dengesi bozulur ver geriye sadece yıkım kalır.

Bu noktadan itibaren önemli olan insanların başkalarını suçlamadan kendilerinde de sorumluluk görerek daha duyarlı yaklaşımlar benimsemeleridir. Altyapısı tamamlanmamış yerleşim yerlerinde bu konu ile ilgilenecek yetkili grupların oluşturulması ve halkın da katılımını sağlayarak bu sorunun en kısa zamanda ortadan kaldırılması gereklidir. Lefkoşa’nın en eski bölgelerinden olan surlar içinin bile yağışlardan fazla etkilenmemsinin nedeninin Venedikliler’den kalma yağmur drenaj sistemleri olduğunu akılda turarak, ne kadar geriden geldiğimizi anlayabiliriz. Başta hangi hükümet olursa olsun, drenaj sistemi projelerinin gerçekleşmesi kritik önem taşımaktadır.

Altyapı eksikliğine ek olarak hızlı artan nüfusumuzdan dolayı çarpık, kaçak ve kural dışı yapılaşmalara izin verilmesi bugün yaşadığımız sel felaketinde büyük bir rol oynamıştır. Bunlara hazırlıksız yakalanan barajlar da eklenince durum ortada! Beklenenden fazla yağış dünyanın her yerinde görülebilir ama bu durum heryerde bu şekilde felakete yol açmaz. Barajlarımızın rutin şekilde yaz aylarında tabanlarının temizlenmesi, eski kapasitelerine ulaştırılması, ve su tutabilecek düzeye getirilmesi gereklidir.

Kabullenmesi zor bir görüntü olsa da olanları görmüş ve bu deneyimi yaşamış olmak hayatımızda bazı şeylerin değişmesine vesile olmalıdır. Varoluşumuzun köklerinden uzaklaşmak ve doğanın içerisinde kendimizi bir misafir gibi algılamak yerine onun bir parçası olduğumuzu unutmamalıyız. Doğanın düzenini bozmadıkça bizi hiç beklemediğimiz şekillerde ödüllendirme devam edecek ve varloşumuzu destekleyecektir.

Çise Ünlüer (7 Mart 2010)
ciseunluer@hotmail.com

25/02/2010

Geri Dönüşüm ve Geri Kazanımı Ülkemizde Görmek İstiyorsak



Geri dönüşüm, çoğumuzun ülkemizde görmeyi sabırsızlıkla beklediği bir yatırım. Bunu gerçekleştirmek için atılacak ilk adım, geri toplama ve toplanan ambalaj atıklarının hammadde olarak üretim sürecine sokulmaya hazır hale getirilmiş net miktarlarını belirlemekten geçer. Kıbrıs’ta bu konuyla ilgili daha önce hiçbir ciddi girişimde bulunulmadığı için, bu rakamları elde etmek birçok yeni düzenleme ve yönetmeliğin geliştirilmesi ile gerçekleşebilir. Bu yönetmelikler altında üzerilerine sorumluluk yüklenen grupların arasında Çevre ve Orman Bakanlığı, belediyeler, malzeme ve ambalaj üreticileri, ithalatçılar, dağıtım kuruluşları, perakende satıcılar, ve tüketiciler gelmektedir.

Ambalaj atıkları yönetiminde sorumluluk paylaşımı ambalaj üreticisinden başlayarak satış noktaları, tüketiciler, ve belediyelere kadar uzanmaktadır. Getirilecek olası bir yönetmelik altında, işletmeler adına toplama, tekrar kullanım, geri dönüşüm ve geri kazanım çalışmalarını yapma yükümlülüğü verilen kurum ve kuruluşların yetkilendirme esaslarını belirlemek Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından gerçekleştirilecektir. Bununla birlikte, geri kazanım tesislerine ön lisans, geçici çalışma izni ve lisans vermek; lisansı yenilemek; faaliyetlerini denetlemek; ve piyasaya sürülen ambalajların üzerine yazılmak üzere kod numarası vermek de bu bakanlığın sorumlulukları arasında gelmektedir.

Geri dönüşüm sistemlerinin sorunsuz olarak çalışması için bakanlıklara ek olarak görevlendirilen belirli işletmeler ve yetkilendirilmiş kuruluşlar da ambalaj atıklarının iade, toplanma, ve geri kazanım sistemleri üzerine belirli girişimlerde bulunmaya hazır olmalıdırlar. Bu kuruluşlar, atıkların kaynağında ayrı toplanması, yeniden kullanımı, geri dönüşümü ve geri kazanımı konularındaki rolleri ile piyasada mevcut ambalaj malzemeleri üzerindeki işaretlemelerin anlamları; ve ambalaj atıklarının kaynağında ayrı toplanması konularında tüketicileri bilgilendirmekle yükümlüdürler. Avrupa ülkelerinde bu görevleri yerine getiren kuruluşlar arasında Fransa’da Eco-Emballages, Çek Cumhuriyeti’nde Ekokom, Belçika’da Fost Plus, Türkiye’de ise ÇEVKO (Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı) ve CAMSİAD (Cam Geri Dönüşüm Sanayicileri ve İş Adamları Derneği) gelmektedir.

Bu planın önemli parçalarından olan ambalaj üreticileri ise, ambalajın tasarım aşamasından başlayarak kullanım ve kullanım sonrasında en az atık üretecek ve çevreye en az zarar verecek şekilde ambalaj üretmekle; ve ambalaj malzemesini tekrar kullanıma, geri dönüşüme ve geri kazanıma uygun olacak şekilde tasarlamak ve üretmekle sorumludurlar. Bunların yanında, ambalajların üzerinde ‘geri kazanılabilir ambalaj’ sembolü ile ambalajın cinsine ait numara ve kısaltmayı bulundurmak gibi hazırlıklar de ambalaj üreticisi tarafından gerçekleştirilir. Getirilecek olan bu sistemle, alternatifi olmayan ambalajlar dışında, geri dönüşümü ve geri kazanılması teknik olarak mümkün olmayan ambalajların üretilmesi ve piyasaya sürülmesi yasaklanır. Ambalaj atıklarının kaynağında ayrı toplanması için yetkilendirilmiş kuruluşlar ile birlikte ambalaj atıkları yönetim planını hazırlamak ve onaylamak ise belediyelerin görevleri arasında gelir. Daha sonra, ambalaj atıkları, kararlaştırılan yönetim planına göre kaynağında ayrı toplanır ve bu amaçla kurulan tesislerde ayrılır.

Peki, geri dönüşüm planının en önemli elementlerinden biri olan tüketiciler olarak halkımızın bu alandaki rolü nedir? İlk olarak, ambalaj atıklarını ayrı biriktirmemiz ve belediyelerin istediği şekilde toplama sistemine hazır bir hale getirmemiz gerekir. Apartmanlar, okullar, üniversiteler, kamu kurumları, terminaller, ve hastahaneler gibi tüketimci trafiğinin yoğun ve ambalaj atığı oluşumunun fazla olduğu yerlerin yönetimleri, ambalaj atıklarının ayrı toplanması konusunda gerekli tedbirleri almakla yükümlüdürler. Ambalajların kaynaklarında ayrıştırılması için her ambalajın üzerinde ambalajın niteliğini belirten kod numarası bulunudurulması ve işaretlemenin etiket üzerinde kolayca görülebilir, okunabilir, ve ambalaj açıldığı taktirde bile kalıcı ve dayanıklı olması gereklidir.

Halkın bu girişimine destek amaçlı olarak, satış noktaları görevlileri, plastik poşet kullanımının en aza indirilmesini sağlamalıdır. Ülke çapında gerçekleştirilecek bir planla, kullandıkları her plastik poşet için halktan belirli bir ücret talep etmek, bu poşetlerin gereğinden fazla kullanılmasını engellemekle kalmaz, insanların zamanla yanlarında kendi poşetlerini getirmelerini, bunları tekrar tekrar kullanmalarını ve daha kalıcı çözümlerin düşünülmesini sağlar. Toptan veya perakende olarak ambalajlı ürünlerin satışını yapan belirli büyüklükteki mağaza ve alışveriş merkezlerinin de ambalaj atıklarının geri kazanılmasını sağlamak için gerekli girişimlerde bulunması beklenir.

Hayatımızın her alanında çeşitli fonksiyonlarda kullandığımız maddelerin geri kazanılması, hammadde kaynaklarını korumak ve depolama alanlarının ömrünü uzatmakla kalmaz, enerji gereksinimini azaltır ve bölgedeki halk için yeni iş alanları oluşturur. Ambalaj atıklarının çöp olmadığı noktasından hareket ederek, bu atıkların maddi değer taşıdıklarını ve ekonomiye geri kazandırılmalarının gerektiğini aklımızda bulundurmalıyız.

Çise Ünlüer (28 Şubat 2010)
ciseunluer@hotmail.com

17/02/2010

Ülkemizde Ambalaj ve Geri Dönüşüm



İlkel ekonomilerde tahta fıçı ve sandıklar, toprak kaplar, ve deri çuvallar şeklinde görülen ambalajlar, günümüzde içine konulan ürünü en iyi şekilde koruyan, temiz kalmasını ve taşınmasını kolaylaştıran, kullanıcının istediği miktarda ürünü saklayabileceği bir malzemedir. Ambalaj türleri satış (birincil), dış (ikincil), ve nakliye (üçüncül) ambalajı olmak üzere üç gruba ayrılır. Ambalajlar içerlerinde bulunan ürünleri koruyup bozulmalarını önlemekle kalmaz, ürünün başkaları tarafından kurcalanmasını önler ve tüketicilerin hayatını kolaylaştırır.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda karton, metal, cam, ve plastik maddelerden oluşan ambalajlar, tasarımları ile ürün satış politikalarının bir parçası haline gelmişlerdir. Dikkat ederseniz, marketlerde gördüğümüz ürünlerin nerdeyse tümü yukarıda bahsettiğimiz çeşitlerden ambalajlarla kaplıdırlar. Henüz ülkemizde gerçekleştirilmese bile, dünyada, metal, cam, kağıt, karton, meşrubat ve içecek kartonları ve plastik maddelerin geri dönüşümleri mümkündür.

Çeşitli minerallerin işlenerek saflaştırılması sonucunda üretilen yağ tenekeleri, konserve ve meşrubat kutularında kullanılan metallerin geri dönüştürülmesi ile her çeşit metal malzeme tekrardan üretilebilir. Bilinen en eski ambalaj maddesi olan cam ise, içerisine konulan ürünü dışarıdan görülebilir kıldığı için tercih edilir. Gelişmiş ülkeler, yeni cam ambalaj üretiminde geri dönüştürülmüş cam kullanılarak büyük ölçüde enerji tasarrufu sağlanabilineceğini bildikleri için, yaklaşık her üç cam şişe veya kavanozdan birini geri dönüştürmektedirler.

Metal ve cam ambalajlara ek olarak, kağıt ve kartonlar günümüzde en çok kullanılan ambalaj malzemesi türü olmakla birlikte, değerlendirilebilir nitelikli atıkların yarısından fazlasını oluşturduklarından dolayı en kıymetli atık cinsi olarak görülmektedirler. Süt ve meyve suyu gibi içeceklerin ambalajlanması yüzde seksen (80%) kağıt ve az oranda plastik ve alüminyumdan oluşmaktadır. Geri dönüşüm işlemi ile bu atıklar küçük parçalara ayrılır ve yüksek ısıda baskıya dayanıklı levhalar haline getirilir. Daha sonra, bu levhalardan masa, sandalye, ve dolap gibi mobilyalar üretildiği gibi inşaat sanayisinde de yardımcı malzeme olarak kullanılabilirler. Son derece hafif ve kolay şekilledikleri için popüler ambalaj çeşitlerinden olan plastikler ise, petrol veya petrol türevlerinden elde edilir. Plastik ambalajlar, kimyasal yapılarına göre PET, PVC, ve PP gibi değişik türlere ayrılır.

İçerilerinde sakladıkları ürünleri koruma görevini tamamladıktan sonra ambalajları doğaya en az zarar verecek şekle getirmek için “azalt, yeniden kullan, geri dönüştür” fikrinden yola çıkmak büyük önem taşır. Günlük hayatta daha az paketlemesi olan ürünleri tercih ederek kullandığımız ambalaj miktarını azaltabilir, önceden aldığımız ürünlerden arda kalan ambalajları yeniden kullanarak yeni ambalaj ihtiyacını ortadan kaldırabiliriz. Geri dönüşümün ilk adımı olan geri kazanım, tekrar kullanılabilir ambaj atıklarının ayrı olarak biriktirilmesi, belediyeler tarafından uygun araçlarla toplanılması, ve cinslerine göre ayırma tesislerinde sınıflandırılması işlemlerini içerir. Bu yöntem sayesinde geri kazanılan atıklar daha sonra geri dönüşüm işlemlerinden geçirilerek doğal kaynaklarımızı korumamıza yardımcı olmakla kalmaz, atık miktarını azaltarak enerji tasarrufu ve ekonomiye katkı sağlar.

Ambalajların ekolojik denge üzerindeki etkilerini daha iyi anlamak için önemli bir metod olan yaşam süreci analizi, hernagi bir ürün veya işlemin hammadden elde edilişinden, tüketim veya yeniden kullanımı dahil olmak üzere çevreye getirdiği yüklerin araştırılmasıdır. Bu alanda, çevreyi daha az etkileyen malzeme ve teknolojilerin seçimi kritik bir önem taşımaktadır. Satın almak için elimizi uzattığımız bir ürünün üzerindeki ambalaji iki kere düşünerek seçmekte büyük yarar vardır: Bu ürünün ambalajlanmamış ve böylece doğaya olan potansiyel zararı azaltılmış başka bir alternatifi mevcut mudur? Eğer ambalajlanmamış bir opsiyon yoksa, ürün ambalajını aynı ya da başka bir alanda tekrar kullanmak mümkün müdür? Son olarak, elimizde birikmiş olan ambalaj ve her türlü pakatlemenin geri dönüşümünü ülkemizde sağlamak için ne gibi adımlar atılmalıdır?

Ambalajların çevreye olan etkisini azaltmak ve çevreye uyumlu ambalajlar üretmek için hammaddeden başlayarak, pazarlama, tüketim ve kullanım süreci boyunca çevreye olan etkilerini azaltan tasarım ve üretim yöntemlerinin seçilmesi gerekmektedir. Ambalajiarın çevre dengesi tüm bir sistem içerisinde düşünülerek, üretim ve tüketimin her aşamasında var olan çevre yükünü göz önünde bulundurmak büyük önem taşır. Denge alanı içerisinde her aşamada toprak, hava, ve su kirlenmesi yaratacak katı, sıvı, ve gaz atıklarının yanında ambalajın kendi katı atıklarından doğan yüklerin söz konusu olduğunu aklımızda bulundurarak, tüm planlama süreci boyunca bunları da hesaba katmalıyız.


Çise Ünlüer (21 Şubat 2010)
ciseunluer@hotmail.com

12/02/2010

Yüzünüzü Güldüren Yeşil



Dünyada yenilenebilir enerji alanlarında ve doğal kaynakların korunması amaçlı o kadar çok girişimlerde bulunuluyor ki, bazılarılarına şaşırmamak elde değil. Bunların en güzel örneklerinden biri de Doğu Afrika ülkesi Kenya’da gerçekleştiriliyor.

Sağlık hizmetlerinin çok yetersiz olduğu Kenya ve Etiyopya’da, insanların ihtiyaç duyduğu ilaçları ucuz, çevre dostu ve güvenilir bir yoldan sağlamak adına geliştirilen bu proje, tüm dünyaya örnek olacak nitelikte. Bu projenin esas kahramanları, ağır hava koşullarına dayanma güçlerine ek olarak, zor arazilerde ulaşım kolaylığı ve tasarruf sağlayan özellikleriyle dikkat çeken develer! Sırtlarına yerleştirilen güneş panelli buzdolapları içinde medikal malzeme taşıyan develer, normal şartlarda ulaşılması güç olan yerleşim yerlerine taşıdıkları ilaç ve benzeri ihtiyaçlar sayesinde dünyanın ilk çevre dostu seyyar klinikleri olarak bir ilke imza atmıştırlar.

Aynen ülkemizde olduğu gibi, Afrika’da da yılın büyük bir kısmında etkili olan güneşin sağladığı enerjiden yola çıkarak insan sağlığı için büyük önem taşıyan bir çözüm üretilmiş. Henüz deneme aşamasında olan tasarım başarı ile devam ettirilebilinir ve kullanıma girerse, bölgede gerekli ilaçlara ulaşamayan 300bin kişi için umut olacak. Bu örnek, dünyanın neresinde olursa olsun, karşılaşılan zorlukların bölge koşullarına ve çevreye en uygun çözümler getirilerek çözülebileceğinin çok güzel bir kanıtı.

Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, tuvalet sifonlarında kullanılan su, evlerdeki su ihtiyacının üçte birini oluşturuyor. Bu soruna çözüm amaçlı birçok fikir geliştirdi. Bunlardan biri de daha az su kullanımı sağlayan su-etkin sifonlar. Ancak bundan daha da kesin bir çözüm sunan ve “kuru tuvaletler” olarak da bilinen kompost tuvaletler var. Kompost tuvaletlerde, sifonda su yerine talaş kullanılıyor. Sifonu çekmek yerine üzerine talaş döküyorsunuz. Fan veya baca üzerine yerleştirilen pervane gibi havalandırma sistemine sahip kompost tuvaletler kokusuzdur. İşlem sonrası toplanan dışkılar ve idrar tuvalet taşının altında, genellikle binanın zemin veya bodrum katına yerleştirilen kompostlama kabında toplanır. Bu konteynır doldukça evde önceden belirlenmiş bir kenarda bekletilir ve 4-5 hafta içerisindem üretilen kompost bahçeler için çok kullanışlı ve yararlı bir gübre halini alır.

Henüz bu sisteme alışmamış olduğumuz için ilk başlarda garip duyulsa da, basit ve ileri bir kullanım mantığına sahip olan bu sistemin düşünebileceğinizden çok daha fazla yararları vardır. Öncelikle su kullanımı gerektirmediği ve tüm besin maddelerinin geri kazanımını sağladığı için, kompost tuvaletler tamamı ile çevre dostu bir yaklaşım. Ancak kompost uygun şekilde saklanmazsa koku oluşumu söz konusu olduğundan, doğru kullanım için kompostlama konusunda gerekli teknik bilgi ve donanım şart. Bu teknoloji yıllardır Amerika, İskandinavya ve Asya’nın birçok bölgesinde kullanıldığından dolayı, bu bölgelerde, sistem hakkında geniş bir deneyim oluşmuştur. Bu tuvalterin en gelişmiş modelleri Finlandiya’da geliştirilmiş ve son yıllarda çevreye verdikleri zararı azaltma girişimlerinde bulunan insanlar sayesinde Türkiye’de de kullanımı başlamıştır.

Günlük hayatta, evlerimiz, restoranlar, oteller ve hazır yemek merkezlerinde, zeytinyağı, ayçiçek, mısır özü yağı, ve margarin gibi çeşitli yağlar kullanıyoruz. Eminim ki, bu atık bitkisel ve hayvansal yağları kullandıktan sonra lavaboya dökmekten çok daha iyi ve mantıklı yaklaşımların var olduğunun hepimiz farkındayız! Lavaboya döktüğümüz 1 litre yağ, 1 milyon litre suyu zehirliyor, ülkemizin zaten sınırlı olan su kaynaklarına büyük zarar veriyor.

Bu konuya Hakkari’den örnek alınması gereken bir yaklaşım getirildi. Türkiye'de kullanım oranı her yıl artan bitkisel ve hayvansal yağların, yeterli derecede geri kazanılmaması sebebiyle çevreye verilen zararı azaltmak amaçlı olarak, Hakkari Eğitim Sanat Kalkınma ve Araştırma Derneği (HESKA-DER) tarafından bir kampanya başlatıldı. Bu kampanyaya göre, 100 litre atık yağ getiren herkese bir takım elbise hediye edilecek. Kampanya sayesinde toplanan atık yağlar daha sonra geri kazanılarak biyodizel üretiminde kullanılacak. Bu işlem sayesinde, atık yağların çevreye zarar vermesi engellenmekle kalmaz, aynı zamanda ulaşım araçlarında da kullanılan alternatif enerji kaynağı biyodizel elde edilebilir.

Bütün bu örnekler aslında ne kadar basit yaşayabileceğimizin bir kanıtı. Burada bahsedilen güneş enerjisi potansiyeli ve su sıkıntısı bizde de olan durumlar. Yarınlarımıza zarar veren alışkanlıklarımızın her birinin doğaya uyumlu bir alternatifi var ve bu alternatifler belirli değişiklikler sonrasında ülkemizde de kullanıma getirilebilir. Bu konulara karşı belli bir duyarlılık oluşturmamız için ille de dünyanın sonunun gelmesini beklememize gerek yok. Kendinize, bugün ben ne ye yapabilirim, ülkeme ve dünyaya nasıl katkı koyabilirim diye bir sorun... Cevabını bulacağınıza eminim.

Çise Ünlüer (14 Şubat 2010)
ciseunluer@hotmail.com

04/02/2010

Yağmur Sularının Depolanarak Kullanılması



Son birkaç aydır artan yağışlar sayesinde ülkemizde normalde görünenden çok daha fazla su birikmiş bulunmaktadır. İlgilenilmeden kendi halinde bırakılırsa akıp gidecek ve yarardan çok zarara neden olacak olan bu fazla yağmur suyu, gerekli önlemleri alarak tahmin edebileceğimizden çok daha kullanışlı bir hale getirilebilir. Peki bu suyu, gelecekteki kurak mevsimlere kadar elimizde tutmak ve günlük hayattaki ihtiyaçlarımızı giderebilmek için kullanıma uyumlu hale nasıl getirebiliriz?

Zaman geçtikçe yaşam stilleri ve bununla birlikte alışkanlıklar değişir. Eski evlerde sarnıçlarda toplanan yağmur suları kullanılırken, günümüzde büyük masraflarla, inşaatı yıllar süren barajlar yapılıyor. Daha sonra kilometrelerce mesafeler aşılarak bu barajlarda toplanılar sular şehirlere aktarılıyor. Evimize varıp çeşmemizden akana kadar maliyet fiyatı bayağı artan bu suyu biz de düşüncesizce harcıyoruz. Bir evin su tüketiminin yüzde yetmiş (70%)’ini oluşturan tuvaletler, bahçe sulama, araç ve çamaşır yıkama gibi işlemlerde, yağmur suyunun arıtılarak kullanılması hem ekonomik hem de çevresel açıdan çok akılcı bir davranıştır.

Yeşil su olarak da bilinen yağmur suyu, evlerin bahçelerinde toplanılarak depolanabilir. Daha sonra hedeflenen kullanıma göre belirli yöntemlerle arıtıldıktan sonra evdeki ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılabilir. Bunu mümkün kılmak için evdeki su tesisatının bu sisteme göre uyarlanması gerekiyor. Bu sistemi kurmak gayet basittir. Öncelikle her evin bahçe veya bodrumuna 5-15 metreküplük bir su deposu yerleştirilir. Bu depo, filtreden geçirilmiş yağmur suyu çıkışına bağlanır. Çatı ve terastan akan yağmur suları rogarlar vasıtasıyla PVC borlardan ana rogara toplanır ve buradan depoya akar. Depoda toplanan su, küçük bir temizsu pompasının yardımı ile tuvaletlere, çamaşır makinesine, bahçe sulama ve oto yıkama tesislerine bağlanır. Yağmur suyu kullanma tesisatı, senelerce beklemeye gerek kalmadan kısa sürede yapılabilecek ve maliyet düşük bir uygulamadır.

Günümüzde değişik alanlarda kullanılabilen bu yöntem yanlızca evlerde değil, küçük ve büyük ticari alanlarda da hayata geçirilebilir. Evlerde olduğu gibi, büyük ticari binalarda da aynı şekilde çatı yağmur suları filtreden geçirilerek su deposuna gönderilip bu su doğrudan bahçe sulama, ya da yangın tertibatında kullanıldığı gibi yumuşatılıp filtre edildikten sonra binanın tuvaletlerinde, bulaşık veya çamaşır makinelerinde, ve lavabolarda rahatlıkla kullanılabilir.

Bu sistem, kesinlikle yapmamız gereken ama üzerine düşmediğimiz bir önlem olarak kalmamalıdır. Yağmur sularının bahçelerde heryeri yerlebir etmesi, kaldırımlarınızdan akıp gitmesi, ya da yollardaki deliklerde birikmesini hiçbirimizin tercih etmeyeceği kesin bir gerçektir. Özellikle bu suyu başka alanlarda kullanmaya bu kadar talep varken! Şimdi önümüzden akıp giden suyu yaz aylarında ne kadar araycağımızı düşününce insanın içinin acımaması imkansız!

Su, tüm canlılar için hayatın en önemli doğal kaynaklarından biridir. İnsan kullanımı, ekosistem kullanımı, ekonomik kalkınma, enerji üretimi, ulusal güvenlik gibi suya gereksinme duyan birçok sektör vardır. Dünyadaki varlığımız için bu kadar kritik bir önemi olan suyun boşuna akıp gitmesine izin vermeyelim...

Çise Ünlüer (7 Şubat 2010)
ciseunluer@hotmail.com

27/01/2010

Kuraklık Peyzajı



Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, ülkemiz de küresel ısınma ile gelen artan sıcaklardan etkilenmiş ve de etkilenmeye devam edecektir. Son yıllarda daha da güçlü bir şekilde yaşanan kuraklık ve bunun neden olduğu susuzluk, yaşamımızın her alanında olduğu gibi, havadaki karbondioksiti emerek havadaki sera gazları miktarlarının azalmasına yardımcı olan yeşil bitkilerin de direncini kırmıştır. Mevcut çevre koşulları dikkate alınmadan seçilen ağaç ve çalıların bir kısmı kurumuş ya da beklenilen gelişmeyi gösterememiştir.

Sürekli bir şekilde su sorunu yaşayan ülkemizde kişisel su kullanımımıza bile dikkat etmek durumundayken, çevremizdeki bitkilere gerekli önemi gösteremiyor olabiliriz. Ancak, bugün yaşamakta olduğumuz kurak dönemin olumsuz etkilerinin giderek artarak önümüzdeki yıllarda da devam edeceği gerçeğinden yola çıkarak, toplumun her kesiminin bu konuya yönelik gerekli duyarlılık ve sorumluluğu göstermesi ve gelecekte karşılaşabileceğimiz zararların en aza indirgenebilmesi büyük önem taşımaktadır. Ülkemizi tüm yıl boyunca yemyeşil kılmanın tek yolu, iklimimizi derinlemesine öğrenmekten ve peyzaj ayarlamasını elimizdeki kaynakları yok etmeden sağlamak için gerekli planlamaları yapmaktan geçmektedir.

Çim alanlar ve nemli havalarda yetişen çiçekler gibi yaşamını sürdürebilmesi için her gün düzenli sulamaya gereksinim duyan bitkiler yerine iyi bir peyzaj düzenlemesi ile getirilen ve tüm yaşamı boyunca çok az su kullanımına ihtiyaç duyan bitkiler getirmek, ülkemizin mümkün olan en az su miktarını kullanarak kolayca yeşillendirilmesine olanak sağlar. Dünyada su temini konusunda yaşanılan güçlüklerin giderek artması, suyun etkin kullanımına yönelik çözüm arayışlarını hızlandırmıştır. Bu doğrultuda, “Su-Etkin Peyzaj Düzenlemesi” (Water-Efficient Landscaping) başlığı altında suyun akılcı kullanımı ve doğal peyzaj düzenleme kavramları geliştirilmiştir. “Kurakçıl Peyzaj Düzenleme”, ya da diğer adıyla bilinen “Xeriscape”, genel olarak suyun en az düzeyde kullanılmasıyla su kaynaklarının ve çevrenin korunmasını ilke edinen özellikli peyzaj düzenleme olarak tanımlanabilir. Su kullanımına yönelik tasarrufun sağlanabilmesi amacıyla geliştirilmiş olan bu kavramın içerisindeki Yunanca “xeros” kelimesi “kuru”, İngilizce “landscape” kelimesi ise “peyzaj” anlamına gelmektedir.

Kurakçıl peyzaj düzenlemesinin esas temel ilkeleri arasında çim alanlara olabildiğince az yer verilen ve sulamayı en az gerektiren uygun planlama ve tasarım yapılması, toprak analizi ve toprak koşullarının iyileştirilmesi, suya en az gereksinim duyan ve kurağa dayanıklı uygun bitki türlerinin seçimi, çim alanların uygulama ve bakım çalışmalarında kolaylık yaratan pratik ve ekonomik çözümler sunacak biçimde tasarlanması, etkin sulama sistemlerinin oluşturulması, ve uygun bakım çalışmalarının yapılması gelmektedir. İyi düşünülerek ve dikkatli bir biçimde hazırlanan peyzaj planı fonksiyonel, estetik, ve su-etkin olmasının yanında, peyzajın yaratılmasında kritik rol oynayan doğru bitki seçimi, ülkemizin iklim özelliklerine ve toprak koşullarına göre uygun bir biçimde gerçekleştirilmelidir.

Tasarımda doğal bitki türlerinin seçimine dikkat ederek, zor gelişen, hastalıklara duyarlı veya ek bir özen gerektiren hassas bitkilerin kullanılmamasına özen gösterilmelidir. Peki Kıbrıs gibi kurak ülkelerde en kolay yetişecek bitkiler hangileridir? Kuraklık peyzajına uygun bitkilerin başında gelen kaktüs bitkisine ek olarak, limon, yenidünya, zeytin, ve nar ağaçları büyümeleri için en az miktarda suya ihtiyaç duyan bitkiler arasında gelmektedir. Bundardan biraz daha fazla su gereksinimi duyan damkoruğu, çalılardan yerli kaya gülü, ve bunlara ek olarak nane ve adaçayı da bu listeye eklenmeyi hakkedecek miktarda az su gerektirdikleri için ülkemizde kolaylıkla yetiştirilebilirler.

Başarılı bir peyzaj yaratmak için bitki seçimini desteklemesi gereken etkin sulama yöntemleri son derece önemlidir. Bu durumda, kullanılacak alanın boyutu, kullanım amacı, ve uygulanacak peyzaj düzenleme anlayışı göz önünde bulundurularak elimizdeki alana yönelik bir sulama projesi oluşturulabilir. Sulamanın yanında gübreleme de bitkilerin yaşamlarını sağlıklı olarak sürdürebilmeleri için gereklidir. Her durumda olduğu gibi, su-etkin peyzaj düzenlenmesinde de budama, yabancı ot mücadelesi, ve zararlıların kontrolü gibi sürekli ilgilenilmesi gereken bakım çalışmaları bulunmaktadır.

Günün sonunda, ülkemizi yemyeşil bir durumda görmek hepimizin hakkı! Kurakçıl peyzaj, bunu bir hayalden gerçeğe çevirmeyi mümkün kılan bir araç olarak benimsenmeli ve ülkemizdeki yeşil alanların planlama, tasarım, ve uygulanmasında kullanılmalıdır. Gelişim ve ilerlemenin en önemli adımı olan eğitimin önemini de göz önünde bulundurarak, üniversitelerimizin Peyzaj Mimarlığı eğitimi veren bölümlerinde, kuraklık peyzajı konusuna yönelik eğitime ağırlık verilmelidir.

Çise Ünlüer (31 Ocak 2010)
ciseunluer@hotmail.com

20/01/2010

Şimdi Değilse, Ne Zaman?



Atmosferdeki ortalama sıcaklık sürekli artıyor, su kaynakları kuruyor, bitkiler zamansız meyve veriyor ya da hiç vermiyor, sıcaklık arttıkça buzlar eriyor, fazla miktarda su dolaşıma giriyor, sel felaketleri ve fırtınalar oluşuyor, deniz kıyısında yaşayan binlerce kişi sel suları altında ölüyor... İklim değişikliğinin zincirleme sonuçları yavaş yavaş yaşamımızı etkiliyor. Peki, neden?

Amacım geçtiğimiz hafta ülkemizde meyadana gelen ve büyük hasara neden olan sellerle ilgili konuşup sizi tekrardan kötü anılarla yüz yüze getirmek ve üzmek değil. Zaten önemli olan ne olduğu değil, olanın niye olduğudur. Anlayacağınız, işin sırrı detaylarda gizli...

Küresel ısınmanın herşeyden önce bir enerji problemi olduğunu kabullenmek, çözüm aşamasında atılacak ilk adımdır. Dünya nüfusunun sürekli çoğalması ile doğru orantılı artan enerji talebini karşılamak için, elindeki doğal kaynakları yarınları düşünmeden harcayan insanoğlu, yıllardır yaptığı hatayı ancak şimdi anlamış ve alıştığı yaşam standartlarını devam ettirebilmek için yeni enerji kaynakları arayışına girişmiştir. Bugüne kadar nükleer enerji dahil olmak üzere, petrol, kömür, ve doğalgaz gibi fosil yakıtlarının çevreye olan zararlarını fark edenler, bu kaynakların toplu kullanımının iklim değişikliğine neden olacağını göz önünde bulundurarak, bunların yerine yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji kaynaklarının gün ışığına çıkmasını sağlamışlardır. Sürdürülebilir olma özelliklerini insan yaşamının sürdürlebilir olması ihtiyacından alan enerji sistemlerinin, ekolojik dengenin devamlılığı için yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilmesi şarttır.

Fosil yakıtlar gibi yakılınca biten ve yenilenmeyen enerji kaynaklarının tersine; rüzgar, güneş, hidrolik ve jeotermal gibi kaynaklardan elde edilen yenilenebilir enerji, "doğanın kendi evrimi içinde, bir sonraki gün aynen mevcut olabilen enerji kaynağı" şeklinde tanımlanıyor. Bu temiz enerji kaynaklarına ek olarak, daha önceki yazılarda bahsettiğimiz birikmiş çöplerden sağlanan metan gazı veya kanalizasyon ısısı sayesinde ısı ve elektrik üretiminin de mümkün olduğunu biliyoruz. Kısıtlı coğrafyamızdan dolayı bugün dünyada var olan tüm temiz enerji kaynaklarından yararlanmamız mümkün olmasa bile, tüm ülkelerde olduğu gibi rüzgar ve özellikle güneş gibi büyük bir enerji fırsatı dururken, bu konuda henüz sağlam adımlar atmamış olmamız düşündürücü.

Kendimize kurduğumuz konforlu hayat içerisinde son model arabamızdan inip, etrafındaki geniş bahçesi dahil her yeri düşüncesizce ışıklandırılmış evimize girerken, bizden sonraki nesillerin yüzleşmek durumunda kalacağı kaçınılmaz enerji sorunlarını aklımıza getirmemiş olabiliriz. Her gün kısa mesafelerde bile sırf yürümeye üşendiğimiz veya toplu taşımacılığı cazip bulmadığımız için yaktığımız benzinin sadece finansal yönüne yoğunlaşarak, her damlasının çevreye ne kadar zarar verdiğini göz ardı ediyor olabiliriz. Ya da ehliyet alma yaşına bile gelmemiş çocuklarımızın eline anahtar tutuşturuyor ve gerisini düşünmüyor olabiliriz. Ülkemizde 4 kişilik çoğu ailenin nerdeyse en az 3 arabası var! Ama herşeyin bir sonu olduğu gibi, bu rahatlığın da bittiği bir an gelecektir. Ve bu anın çok uzakta olmadığından emin olabilirsiniz...

Yakıt harcaması gereksiz yere bol olan lüks arabalar yerine hayatta herşeyin gösteriş olmadığını benimseyerek küçük ve belirli mesafelerde daha az yakıt harcayan arabalara geçiş yapmak sadece ekonomik değil, aynı zamanda pratiktir. İşyerindeki arkadaşlarımızla aynı arabayı paylaşmak veya en azından gençlerimizi toplu taşımacılığa yöneltmek bugün ülkemizin en büyük sorunların olan trafik kazalarını azaltmakla kalmaz, şehir içlerinde çektiğimiz trafik sorununa da, hiçbir ek masraf gerektirmeden kesin bir çözüm getirir. Milli gelirleri bizden çok daha fazla olan Avrupa ülkelerinde bile insanların ulaşımlarını çoğunlukla bisiklet ve toplu taşımacılıkla yaptıklarını akılda tutarak, kendi seçimlerimizi bir daha gözden geçirebiliriz. Arabamızla gittiğimiz kısa mesafeleri bisikletle gitmek ne kadar zor olabilir? Ya da evdeki gerekmeyen ışıkları söndürmek? Isı kaybını önlemek için evimizi yalıtmak? Bir düşünürseniz bunların hiçbiri zor veya yapılması imkansiz değişimler değil. Peki şimdi değilse, ne zaman?

Çise Ünlüer (24 Ocak 2010)
ciseunluer@hotmail.com

16/01/2010

Sıfır Karbon Oteller



Geleceğin tasarımı olan sıfır karbon oteller, çevreye ve atmosfere verdikleri sıfır zarardan dolayı Danimarka ve İngiltere gibi Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde tercih edilen uğrak mekanlar haline gelmişlerdir. Beş yıldızlı otel kalitesine getirilen bu otellerin tasarımlarındaki belirli farklar, normallerine göre bu binalara “yeşil” ünvanını kazandırmaktadır. Bu tasarımlar her açıdan tamamı ile kendi kendine yeten bir yaklaşıma sahip olmakla birlikte, güneş ve rüzgar kaynaklı yenilenebilir enerji çeşitlerini kullanarak atık miktarlarını ve karbon emsisyonlarını en aza indiririler. Peki, sıfır karbon ya da karbon-nötr olarak da bilinen konum tam olarak nasıl elde edilir?

Karbon-nötr kolay kazanılan bir statü değildir! İlk aşamalarda, otelin yapımında kullanılan malzemeler yabancı ülkelerden uzun yolculuklar sonunda getirilmek yerine, bölgede bol bulunan ve temini kolay olan malzemelerden gerçekleştirilir. Kararlanan tasarımın inşaatı da bölgedeki malzemeler arasından çevreye en az zarar verenleri ve ağır işçilik gerektirmeyenleri seçerek yapılır. Genelde inşaatın yapılacağı bölgede bulunan toprak, yenilenebilen ahşap ve yeniden kullanılmış taş, bu gibi projelerde tercih edilen malzemelerin başında gelir. İnşaa edildiği süreç de dahil olmak üzere, hizmete açık oluğu tüm zaman boyunca yerel işcilik, ve bölge halkının da otel yönetimi ve işletmesinde katılımı tercih edilir. Yeşil oteller, bulundukları bölgedeki halkı da desteklemek amaçlı, bünyelerindeki çalışanların çoğunu yakın yerleşim yerlerinden atamaya özen göstererek bu insanlara iş imkanları sağlamakla kalmaz, aynı zamanda çalışanların otele yaşadıkları mesafe kısa olduğu için ulaşım yoluyla açığa çıkan karbondioksit miktarı azaltılır.

Sadece inşaatı değil, kullanımı sırasında da enerji tasarrufu sağlayan seçimlerden yararlanan sıfır-karbon oteller içerisinde doğal havalandırmayı sağlamak için, oda duvarları, otel önündeki havuzun üzerinden geçerek soğuyan deniz havasını binanın içerisine çekecek şekilde tasarlanır. Otelin tasarımında geniş pencereler kullanılarak güneş ışığının sağladığı doğal ışıklandırmadan mümkün olan en çok miktarda yararlanılır. Otelin tüm su ihtiyacı yıl boyunca yağan yağmurlar ve arıtılmış deniz suyunundan elde edildiği için temiz su kaynaklarına mümkün oldukça ihtiyaç duyulmaz. Sıcak su ise, binanın çatısına yerleştirilen güneş panelleri altından geçirilen borular sayesinde elde edildiği için ekstra enerji harcanmasına neden olmaz. Son olarak, otelden çıkan atık su, filtrelerden geçirilerek geriye dönüştürülür, tuvalet suyu ve araç yıkamaları gibi belirli alanlarda tekrardan kullanılır.

Otel bölgesi alanında tüm çalışanların ulaşımı otel yönetimi tarafından verilen bisikletler, müşterilerinin havalimanı ve şehir merkezlerine seyahatları ise elektrikli taşıtlar tarafından sağlanmaktadır. Bunun yanında, güneş enerjisi ile çalıştırılan lokantalarında kullanılan yiyeceklerin büyük bir çoğunluğu, otellerin kendi geliştirdikleri organik çiftliklerinden elde edilir. Müşterilerin spor salonunda geçirdikleri zaman boyunca burdaki aletler sayesinde ürettikleri elektrik, otelin diğer alanlarında kullanılır. Odalarda kullanılan havluları ve yatak örtülerini her gün değişmek yerine, sadece gerekli olduğunda yenileyerek enerji sarfiyatı yapılabilir. Bina içerisindeki tüm lambalarda normallerine göre yüzde yetmiş beş (75%) daha az enerjiye ihtiyaç duyan uzun kullanım ömürlü floresan ampüller kullanılır. Odalarda kullanılan algılayıcılar sayesinde boş olduklarında enerji sarfiyatı gerçekleşmez.

Her alanda düşünülen yeşil yaklaşımların getirdiği kısıtlamalara rağmen belirli standardlara sahip olan sıfır-karbon oteller, müşterilerine lüks bir ortam sunarak karbon emisyonlarını azaltmanın, otelin hiçbir fonksiyonundan ve müşterilerinin konforundan ödün vermesi anlamına gelmediğini kanıtlamaktadır. Henüz ülkemizde böyle bir yaklaşımda bulunan yatırımcılarla karşılaşmamış olabiliriz ancak her geçen yıl inanılmaz bir şekilde artan otel sayısı bu alanda büyük bir potansiyel yaratmıştır. İnşaatları boyunca yarattıkları zarar yetmiyormuş gibi kullanıma açıldıktan sonra da çevreye zarar vermeleri bu otellerin turizm ve ekonomimize olan katkılarını gölge altında bırakmaktadır. Madem ki ülkemizde otellere yüksek bir talep var, neden bunu iyi yönde değerlendirmeyelim? Neden beton yığınları yerine çevreye duyarlı sıfır-karbon oteller inşaa ederek ülkemizi bir yeşillikler cennetine dönüştürmeyelim? Hem de bunların tümünü sadece biraz duyarlılık ve iyi düşünülen bir tasarımla elde etmek mümkünken! Bir sonraki tatilinizde kaldığınız otelin dünyaya bedel olmasını istemiyorsanız, gideceğiniz ülkelerde bu konuya duyarlı otelleri tercih etmeye önem gösteriniz.

Çise Ünlüer (17 Ocak 2010)
ciseunluer@hotmail.com

07/01/2010

On Dakikada Çevreyi Kurtarın



Küresel ısınmanın birlikte getirdiği sorunlar dünya üzerinde enerji, su, ve geri dönüşüm alanlarına yoğunlaşılarak incelenebilir. Bugüne kadar tüm varlığımızın esas başlangıç noktası olan doğayı kurtarmak adına birçok farklı kaynaklardan geniş çapta bilgiler edinmiş olabiliriz. Fakat, bulunduğumuz dünya ile ilgili ne kadar şey biliyoruz? İşte size okumak için zamanınızın sadece on dakikasını ayırarak doğa ile barışık, bilinçli bir toplum yaratmaya katkı koymanızı sağlayacak bir yazı.

Yüzey alanı yaklaşık olarak 197milyon mil kare olan dünyanın, çevresi 25bin mil, en alçak noktası Ölü Deniz, en yüksek noktası ise Everest Dağı’ndadır. Dünyanın yüzde yetmiş (70%)’i okyanus, yüzde otuz (30%)’u ise karadan oluşmaktadır. Bulunan su miktarının sadece yüzde üç (3%)’ü tatlı su olup, geriye kalanı ise tuzlu sudan ibarettir. Bu yüzde üç’lük tatlı sunun yüzde yetmiş (70%)’i kutuplarda, yüzde otuz (30%)’u ise yüzey ve yeraltı suları tarafından oluşturulmaktadır. Günümüzde 2.6 milyar insan içecek ya da temel gereksinimlerini giderecek gerekli miktarda suyu bulamıyor. Çeşme suyunu iki dakika boyunca açık bırakmak, üç ile beş galon arasında suyun harcanmasına neden olur. Beş dakikalık bir banyo boyunca, yaklaşık yirmi beş galon suya ihtiyaç duyan bir insan, bunun yerine bu ihtiyacını tüm küveti doldurarak giderdiği zaman, atmış galon su harcamaktadır. Bulunduğumuz ortamlardaki suyu dikkatli kullanmak, yıllık su tüketimini yüzde otuz (30%) azaltmayı mümkün kılar.

Enerji, tüm dünyanın ortaklaşa sorunlarından en büyük olanı. Evlerimizdeki iyi tasarlanmamış insulasyon sistemlerinden kaynaklanan sızıntılardan dolayı her sene milyonlarca enerji kaybı meydana gelmektedir. Pencere ve kapı kenarlarında bulunan 1 milimetre’den daha küçük bir hava sızıntısı, soğuk havanın içeriye girmesinde kapı veya pencereleri 4-5 santimetre açmak kadar etkili olabileceğinden, evinizin yalıtımını gözden geçirip mümkün oldukça sağlamlaştırmak büyük önem taşır. Bulunduğumuz ortamları aydınlatmak amaçlı kullandığımız lambaların üzerinde biriken toz tabakası bu kaynakların normal şartlarda sağladığı ışık miktarının yarısını bloke edip, aydınlatmayı kısıtlar. Enerji dostu olmayan ampüllerin kullandığı enerjinin sadece yüzde on (10%)’u ışığa çevrilmekte, geri kalan yüzde doksan (90%)’ı ise ısı olarak boşa harcanmaktadır. Normallerine göre daha az enerji harcayıp daha çok ışık veren Floresan lambalar, ampüllere kıyasla yüzde yetmiş beş (75%) daha az enerji kullanmakla kalmaz, uzun kullanım ömrü de sağlar.

Kullandıkları enerji miktarı bakımından ekonomik olan çamaşır makinaları, bir insanın hayatı boyunca içeceği toplam su miktarından çok daha fazla su kurtarımına yardımcı olabilir. Otomatik bulaşık makineleri, bulaşıkları elde yıkamaya kıyasla, hem daha az zahmetli hem de her kullanımda avaraj olarak 6 galon, yılda toplam 2bin galon daha az su kullanmaktadır. Buzluğumuzun kapısını her açtığımızda, içerideki havanın yüzde otuz (30%)’u dışarıya sızar ve gerekli olan soğukluğa tekrardan ulaşmak için daha fazla enerji kullanımı gerektirir. Bundan dolayı, özellikle sıcak aylarda buzluklarımızı mümkün oldukça kapalı tutmaya özen göstermeliyiz. Günümüzde normal bir ampülden bile daha az elektrik kullanarak çalışan buzlukların var olduğunun farkında mısınız?

Gelişmiş ülkelerde harcanan toplam enerjinin yaklaşık olarak yüzde yirmi (20%)’si ofis binaları tarafından kullanılır. Şirketlerin toplam harcamalarının yüzde otuz (30%)’una kadar ulaşabilen enerji kullanımı, bu ülkelerin sera gazı emisyonlarının da yüzde yetmiş (70%)’ini oluşturur. Isıtma, soğutma, havalandırma sağlayan sistemler, çalışma ortamlarında ihtiyaç duyulan enerjinin esas olarak harcandığı alanlardır. Çalışma alanlarında bir diğer incelenmesi gereken alan ise ofislerdeki kağıt kullanımıdır. Kağıt tasarrufunda bulunmak için geri dönüşümlü kağıt kullanımına önem gösterilmeli, her gün binlercesini kullandığımız katırları bilgisayarımızdan çıktı alırken geniş marjinlerle ve çift taraflı kullanılmalarına önem gösterilmelidir.

Geri dönüşümün önemini hiçbir zaman küçümsememeliyiz. Bir tane alüminyum konserve kutusunun geri dönüşümünü sağlamak, üç saat televizyon seyretmek için gerekli olan enerji miktarını mümkün kılar. Bu miktar, yarım galon benzine eşdeğerdir. Eğer her okuduğumuz gazetenin geri dönüşümünü sağlarsak, her yıl milyonlarca ağacı kesilmekten kullanabiliriz. Tamamı ile geri dönüştürülmüş maddelerden oluşan bir ton kağıt, normal yollardan üretilen yeni kağıtlarla kıyaslandığında, 7bin galon su, 4bin kilowatt saat enerji, ve 17 ağaç kurtarır. Bir ton camı geri dönüştürmek, 10 galon petrolün sağlayacağı enerji kadar tasarruf sağlar. Bir soda içeceği kutusunu, geri dönüşümlü alüminyumdan üretmek, yeni ham maddeler kullanarak üretmekten yüzde doksan altı (96%) daha az enerji gerektirdiği gibi, yüzde doksan beş (95%) daha az hava ve su kirliliğine neden olur.

Sizce bütün bunlar, bundan sonra çevre konusunda daha duyarlı adımlar atmamıza yeterli nedenler değil midir? Karar sizin!


Çise Ünlüer (10 Ocak 2010)
ciseunluer@hotmail.com