Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

17/02/2010

Ülkemizde Ambalaj ve Geri Dönüşüm



İlkel ekonomilerde tahta fıçı ve sandıklar, toprak kaplar, ve deri çuvallar şeklinde görülen ambalajlar, günümüzde içine konulan ürünü en iyi şekilde koruyan, temiz kalmasını ve taşınmasını kolaylaştıran, kullanıcının istediği miktarda ürünü saklayabileceği bir malzemedir. Ambalaj türleri satış (birincil), dış (ikincil), ve nakliye (üçüncül) ambalajı olmak üzere üç gruba ayrılır. Ambalajlar içerlerinde bulunan ürünleri koruyup bozulmalarını önlemekle kalmaz, ürünün başkaları tarafından kurcalanmasını önler ve tüketicilerin hayatını kolaylaştırır.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda karton, metal, cam, ve plastik maddelerden oluşan ambalajlar, tasarımları ile ürün satış politikalarının bir parçası haline gelmişlerdir. Dikkat ederseniz, marketlerde gördüğümüz ürünlerin nerdeyse tümü yukarıda bahsettiğimiz çeşitlerden ambalajlarla kaplıdırlar. Henüz ülkemizde gerçekleştirilmese bile, dünyada, metal, cam, kağıt, karton, meşrubat ve içecek kartonları ve plastik maddelerin geri dönüşümleri mümkündür.

Çeşitli minerallerin işlenerek saflaştırılması sonucunda üretilen yağ tenekeleri, konserve ve meşrubat kutularında kullanılan metallerin geri dönüştürülmesi ile her çeşit metal malzeme tekrardan üretilebilir. Bilinen en eski ambalaj maddesi olan cam ise, içerisine konulan ürünü dışarıdan görülebilir kıldığı için tercih edilir. Gelişmiş ülkeler, yeni cam ambalaj üretiminde geri dönüştürülmüş cam kullanılarak büyük ölçüde enerji tasarrufu sağlanabilineceğini bildikleri için, yaklaşık her üç cam şişe veya kavanozdan birini geri dönüştürmektedirler.

Metal ve cam ambalajlara ek olarak, kağıt ve kartonlar günümüzde en çok kullanılan ambalaj malzemesi türü olmakla birlikte, değerlendirilebilir nitelikli atıkların yarısından fazlasını oluşturduklarından dolayı en kıymetli atık cinsi olarak görülmektedirler. Süt ve meyve suyu gibi içeceklerin ambalajlanması yüzde seksen (80%) kağıt ve az oranda plastik ve alüminyumdan oluşmaktadır. Geri dönüşüm işlemi ile bu atıklar küçük parçalara ayrılır ve yüksek ısıda baskıya dayanıklı levhalar haline getirilir. Daha sonra, bu levhalardan masa, sandalye, ve dolap gibi mobilyalar üretildiği gibi inşaat sanayisinde de yardımcı malzeme olarak kullanılabilirler. Son derece hafif ve kolay şekilledikleri için popüler ambalaj çeşitlerinden olan plastikler ise, petrol veya petrol türevlerinden elde edilir. Plastik ambalajlar, kimyasal yapılarına göre PET, PVC, ve PP gibi değişik türlere ayrılır.

İçerilerinde sakladıkları ürünleri koruma görevini tamamladıktan sonra ambalajları doğaya en az zarar verecek şekle getirmek için “azalt, yeniden kullan, geri dönüştür” fikrinden yola çıkmak büyük önem taşır. Günlük hayatta daha az paketlemesi olan ürünleri tercih ederek kullandığımız ambalaj miktarını azaltabilir, önceden aldığımız ürünlerden arda kalan ambalajları yeniden kullanarak yeni ambalaj ihtiyacını ortadan kaldırabiliriz. Geri dönüşümün ilk adımı olan geri kazanım, tekrar kullanılabilir ambaj atıklarının ayrı olarak biriktirilmesi, belediyeler tarafından uygun araçlarla toplanılması, ve cinslerine göre ayırma tesislerinde sınıflandırılması işlemlerini içerir. Bu yöntem sayesinde geri kazanılan atıklar daha sonra geri dönüşüm işlemlerinden geçirilerek doğal kaynaklarımızı korumamıza yardımcı olmakla kalmaz, atık miktarını azaltarak enerji tasarrufu ve ekonomiye katkı sağlar.

Ambalajların ekolojik denge üzerindeki etkilerini daha iyi anlamak için önemli bir metod olan yaşam süreci analizi, hernagi bir ürün veya işlemin hammadden elde edilişinden, tüketim veya yeniden kullanımı dahil olmak üzere çevreye getirdiği yüklerin araştırılmasıdır. Bu alanda, çevreyi daha az etkileyen malzeme ve teknolojilerin seçimi kritik bir önem taşımaktadır. Satın almak için elimizi uzattığımız bir ürünün üzerindeki ambalaji iki kere düşünerek seçmekte büyük yarar vardır: Bu ürünün ambalajlanmamış ve böylece doğaya olan potansiyel zararı azaltılmış başka bir alternatifi mevcut mudur? Eğer ambalajlanmamış bir opsiyon yoksa, ürün ambalajını aynı ya da başka bir alanda tekrar kullanmak mümkün müdür? Son olarak, elimizde birikmiş olan ambalaj ve her türlü pakatlemenin geri dönüşümünü ülkemizde sağlamak için ne gibi adımlar atılmalıdır?

Ambalajların çevreye olan etkisini azaltmak ve çevreye uyumlu ambalajlar üretmek için hammaddeden başlayarak, pazarlama, tüketim ve kullanım süreci boyunca çevreye olan etkilerini azaltan tasarım ve üretim yöntemlerinin seçilmesi gerekmektedir. Ambalajiarın çevre dengesi tüm bir sistem içerisinde düşünülerek, üretim ve tüketimin her aşamasında var olan çevre yükünü göz önünde bulundurmak büyük önem taşır. Denge alanı içerisinde her aşamada toprak, hava, ve su kirlenmesi yaratacak katı, sıvı, ve gaz atıklarının yanında ambalajın kendi katı atıklarından doğan yüklerin söz konusu olduğunu aklımızda bulundurarak, tüm planlama süreci boyunca bunları da hesaba katmalıyız.


Çise Ünlüer (21 Şubat 2010)
ciseunluer@hotmail.com

12/02/2010

Yüzünüzü Güldüren Yeşil



Dünyada yenilenebilir enerji alanlarında ve doğal kaynakların korunması amaçlı o kadar çok girişimlerde bulunuluyor ki, bazılarılarına şaşırmamak elde değil. Bunların en güzel örneklerinden biri de Doğu Afrika ülkesi Kenya’da gerçekleştiriliyor.

Sağlık hizmetlerinin çok yetersiz olduğu Kenya ve Etiyopya’da, insanların ihtiyaç duyduğu ilaçları ucuz, çevre dostu ve güvenilir bir yoldan sağlamak adına geliştirilen bu proje, tüm dünyaya örnek olacak nitelikte. Bu projenin esas kahramanları, ağır hava koşullarına dayanma güçlerine ek olarak, zor arazilerde ulaşım kolaylığı ve tasarruf sağlayan özellikleriyle dikkat çeken develer! Sırtlarına yerleştirilen güneş panelli buzdolapları içinde medikal malzeme taşıyan develer, normal şartlarda ulaşılması güç olan yerleşim yerlerine taşıdıkları ilaç ve benzeri ihtiyaçlar sayesinde dünyanın ilk çevre dostu seyyar klinikleri olarak bir ilke imza atmıştırlar.

Aynen ülkemizde olduğu gibi, Afrika’da da yılın büyük bir kısmında etkili olan güneşin sağladığı enerjiden yola çıkarak insan sağlığı için büyük önem taşıyan bir çözüm üretilmiş. Henüz deneme aşamasında olan tasarım başarı ile devam ettirilebilinir ve kullanıma girerse, bölgede gerekli ilaçlara ulaşamayan 300bin kişi için umut olacak. Bu örnek, dünyanın neresinde olursa olsun, karşılaşılan zorlukların bölge koşullarına ve çevreye en uygun çözümler getirilerek çözülebileceğinin çok güzel bir kanıtı.

Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, tuvalet sifonlarında kullanılan su, evlerdeki su ihtiyacının üçte birini oluşturuyor. Bu soruna çözüm amaçlı birçok fikir geliştirdi. Bunlardan biri de daha az su kullanımı sağlayan su-etkin sifonlar. Ancak bundan daha da kesin bir çözüm sunan ve “kuru tuvaletler” olarak da bilinen kompost tuvaletler var. Kompost tuvaletlerde, sifonda su yerine talaş kullanılıyor. Sifonu çekmek yerine üzerine talaş döküyorsunuz. Fan veya baca üzerine yerleştirilen pervane gibi havalandırma sistemine sahip kompost tuvaletler kokusuzdur. İşlem sonrası toplanan dışkılar ve idrar tuvalet taşının altında, genellikle binanın zemin veya bodrum katına yerleştirilen kompostlama kabında toplanır. Bu konteynır doldukça evde önceden belirlenmiş bir kenarda bekletilir ve 4-5 hafta içerisindem üretilen kompost bahçeler için çok kullanışlı ve yararlı bir gübre halini alır.

Henüz bu sisteme alışmamış olduğumuz için ilk başlarda garip duyulsa da, basit ve ileri bir kullanım mantığına sahip olan bu sistemin düşünebileceğinizden çok daha fazla yararları vardır. Öncelikle su kullanımı gerektirmediği ve tüm besin maddelerinin geri kazanımını sağladığı için, kompost tuvaletler tamamı ile çevre dostu bir yaklaşım. Ancak kompost uygun şekilde saklanmazsa koku oluşumu söz konusu olduğundan, doğru kullanım için kompostlama konusunda gerekli teknik bilgi ve donanım şart. Bu teknoloji yıllardır Amerika, İskandinavya ve Asya’nın birçok bölgesinde kullanıldığından dolayı, bu bölgelerde, sistem hakkında geniş bir deneyim oluşmuştur. Bu tuvalterin en gelişmiş modelleri Finlandiya’da geliştirilmiş ve son yıllarda çevreye verdikleri zararı azaltma girişimlerinde bulunan insanlar sayesinde Türkiye’de de kullanımı başlamıştır.

Günlük hayatta, evlerimiz, restoranlar, oteller ve hazır yemek merkezlerinde, zeytinyağı, ayçiçek, mısır özü yağı, ve margarin gibi çeşitli yağlar kullanıyoruz. Eminim ki, bu atık bitkisel ve hayvansal yağları kullandıktan sonra lavaboya dökmekten çok daha iyi ve mantıklı yaklaşımların var olduğunun hepimiz farkındayız! Lavaboya döktüğümüz 1 litre yağ, 1 milyon litre suyu zehirliyor, ülkemizin zaten sınırlı olan su kaynaklarına büyük zarar veriyor.

Bu konuya Hakkari’den örnek alınması gereken bir yaklaşım getirildi. Türkiye'de kullanım oranı her yıl artan bitkisel ve hayvansal yağların, yeterli derecede geri kazanılmaması sebebiyle çevreye verilen zararı azaltmak amaçlı olarak, Hakkari Eğitim Sanat Kalkınma ve Araştırma Derneği (HESKA-DER) tarafından bir kampanya başlatıldı. Bu kampanyaya göre, 100 litre atık yağ getiren herkese bir takım elbise hediye edilecek. Kampanya sayesinde toplanan atık yağlar daha sonra geri kazanılarak biyodizel üretiminde kullanılacak. Bu işlem sayesinde, atık yağların çevreye zarar vermesi engellenmekle kalmaz, aynı zamanda ulaşım araçlarında da kullanılan alternatif enerji kaynağı biyodizel elde edilebilir.

Bütün bu örnekler aslında ne kadar basit yaşayabileceğimizin bir kanıtı. Burada bahsedilen güneş enerjisi potansiyeli ve su sıkıntısı bizde de olan durumlar. Yarınlarımıza zarar veren alışkanlıklarımızın her birinin doğaya uyumlu bir alternatifi var ve bu alternatifler belirli değişiklikler sonrasında ülkemizde de kullanıma getirilebilir. Bu konulara karşı belli bir duyarlılık oluşturmamız için ille de dünyanın sonunun gelmesini beklememize gerek yok. Kendinize, bugün ben ne ye yapabilirim, ülkeme ve dünyaya nasıl katkı koyabilirim diye bir sorun... Cevabını bulacağınıza eminim.

Çise Ünlüer (14 Şubat 2010)
ciseunluer@hotmail.com

04/02/2010

Yağmur Sularının Depolanarak Kullanılması



Son birkaç aydır artan yağışlar sayesinde ülkemizde normalde görünenden çok daha fazla su birikmiş bulunmaktadır. İlgilenilmeden kendi halinde bırakılırsa akıp gidecek ve yarardan çok zarara neden olacak olan bu fazla yağmur suyu, gerekli önlemleri alarak tahmin edebileceğimizden çok daha kullanışlı bir hale getirilebilir. Peki bu suyu, gelecekteki kurak mevsimlere kadar elimizde tutmak ve günlük hayattaki ihtiyaçlarımızı giderebilmek için kullanıma uyumlu hale nasıl getirebiliriz?

Zaman geçtikçe yaşam stilleri ve bununla birlikte alışkanlıklar değişir. Eski evlerde sarnıçlarda toplanan yağmur suları kullanılırken, günümüzde büyük masraflarla, inşaatı yıllar süren barajlar yapılıyor. Daha sonra kilometrelerce mesafeler aşılarak bu barajlarda toplanılar sular şehirlere aktarılıyor. Evimize varıp çeşmemizden akana kadar maliyet fiyatı bayağı artan bu suyu biz de düşüncesizce harcıyoruz. Bir evin su tüketiminin yüzde yetmiş (70%)’ini oluşturan tuvaletler, bahçe sulama, araç ve çamaşır yıkama gibi işlemlerde, yağmur suyunun arıtılarak kullanılması hem ekonomik hem de çevresel açıdan çok akılcı bir davranıştır.

Yeşil su olarak da bilinen yağmur suyu, evlerin bahçelerinde toplanılarak depolanabilir. Daha sonra hedeflenen kullanıma göre belirli yöntemlerle arıtıldıktan sonra evdeki ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılabilir. Bunu mümkün kılmak için evdeki su tesisatının bu sisteme göre uyarlanması gerekiyor. Bu sistemi kurmak gayet basittir. Öncelikle her evin bahçe veya bodrumuna 5-15 metreküplük bir su deposu yerleştirilir. Bu depo, filtreden geçirilmiş yağmur suyu çıkışına bağlanır. Çatı ve terastan akan yağmur suları rogarlar vasıtasıyla PVC borlardan ana rogara toplanır ve buradan depoya akar. Depoda toplanan su, küçük bir temizsu pompasının yardımı ile tuvaletlere, çamaşır makinesine, bahçe sulama ve oto yıkama tesislerine bağlanır. Yağmur suyu kullanma tesisatı, senelerce beklemeye gerek kalmadan kısa sürede yapılabilecek ve maliyet düşük bir uygulamadır.

Günümüzde değişik alanlarda kullanılabilen bu yöntem yanlızca evlerde değil, küçük ve büyük ticari alanlarda da hayata geçirilebilir. Evlerde olduğu gibi, büyük ticari binalarda da aynı şekilde çatı yağmur suları filtreden geçirilerek su deposuna gönderilip bu su doğrudan bahçe sulama, ya da yangın tertibatında kullanıldığı gibi yumuşatılıp filtre edildikten sonra binanın tuvaletlerinde, bulaşık veya çamaşır makinelerinde, ve lavabolarda rahatlıkla kullanılabilir.

Bu sistem, kesinlikle yapmamız gereken ama üzerine düşmediğimiz bir önlem olarak kalmamalıdır. Yağmur sularının bahçelerde heryeri yerlebir etmesi, kaldırımlarınızdan akıp gitmesi, ya da yollardaki deliklerde birikmesini hiçbirimizin tercih etmeyeceği kesin bir gerçektir. Özellikle bu suyu başka alanlarda kullanmaya bu kadar talep varken! Şimdi önümüzden akıp giden suyu yaz aylarında ne kadar araycağımızı düşününce insanın içinin acımaması imkansız!

Su, tüm canlılar için hayatın en önemli doğal kaynaklarından biridir. İnsan kullanımı, ekosistem kullanımı, ekonomik kalkınma, enerji üretimi, ulusal güvenlik gibi suya gereksinme duyan birçok sektör vardır. Dünyadaki varlığımız için bu kadar kritik bir önemi olan suyun boşuna akıp gitmesine izin vermeyelim...

Çise Ünlüer (7 Şubat 2010)
ciseunluer@hotmail.com

27/01/2010

Kuraklık Peyzajı



Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, ülkemiz de küresel ısınma ile gelen artan sıcaklardan etkilenmiş ve de etkilenmeye devam edecektir. Son yıllarda daha da güçlü bir şekilde yaşanan kuraklık ve bunun neden olduğu susuzluk, yaşamımızın her alanında olduğu gibi, havadaki karbondioksiti emerek havadaki sera gazları miktarlarının azalmasına yardımcı olan yeşil bitkilerin de direncini kırmıştır. Mevcut çevre koşulları dikkate alınmadan seçilen ağaç ve çalıların bir kısmı kurumuş ya da beklenilen gelişmeyi gösterememiştir.

Sürekli bir şekilde su sorunu yaşayan ülkemizde kişisel su kullanımımıza bile dikkat etmek durumundayken, çevremizdeki bitkilere gerekli önemi gösteremiyor olabiliriz. Ancak, bugün yaşamakta olduğumuz kurak dönemin olumsuz etkilerinin giderek artarak önümüzdeki yıllarda da devam edeceği gerçeğinden yola çıkarak, toplumun her kesiminin bu konuya yönelik gerekli duyarlılık ve sorumluluğu göstermesi ve gelecekte karşılaşabileceğimiz zararların en aza indirgenebilmesi büyük önem taşımaktadır. Ülkemizi tüm yıl boyunca yemyeşil kılmanın tek yolu, iklimimizi derinlemesine öğrenmekten ve peyzaj ayarlamasını elimizdeki kaynakları yok etmeden sağlamak için gerekli planlamaları yapmaktan geçmektedir.

Çim alanlar ve nemli havalarda yetişen çiçekler gibi yaşamını sürdürebilmesi için her gün düzenli sulamaya gereksinim duyan bitkiler yerine iyi bir peyzaj düzenlemesi ile getirilen ve tüm yaşamı boyunca çok az su kullanımına ihtiyaç duyan bitkiler getirmek, ülkemizin mümkün olan en az su miktarını kullanarak kolayca yeşillendirilmesine olanak sağlar. Dünyada su temini konusunda yaşanılan güçlüklerin giderek artması, suyun etkin kullanımına yönelik çözüm arayışlarını hızlandırmıştır. Bu doğrultuda, “Su-Etkin Peyzaj Düzenlemesi” (Water-Efficient Landscaping) başlığı altında suyun akılcı kullanımı ve doğal peyzaj düzenleme kavramları geliştirilmiştir. “Kurakçıl Peyzaj Düzenleme”, ya da diğer adıyla bilinen “Xeriscape”, genel olarak suyun en az düzeyde kullanılmasıyla su kaynaklarının ve çevrenin korunmasını ilke edinen özellikli peyzaj düzenleme olarak tanımlanabilir. Su kullanımına yönelik tasarrufun sağlanabilmesi amacıyla geliştirilmiş olan bu kavramın içerisindeki Yunanca “xeros” kelimesi “kuru”, İngilizce “landscape” kelimesi ise “peyzaj” anlamına gelmektedir.

Kurakçıl peyzaj düzenlemesinin esas temel ilkeleri arasında çim alanlara olabildiğince az yer verilen ve sulamayı en az gerektiren uygun planlama ve tasarım yapılması, toprak analizi ve toprak koşullarının iyileştirilmesi, suya en az gereksinim duyan ve kurağa dayanıklı uygun bitki türlerinin seçimi, çim alanların uygulama ve bakım çalışmalarında kolaylık yaratan pratik ve ekonomik çözümler sunacak biçimde tasarlanması, etkin sulama sistemlerinin oluşturulması, ve uygun bakım çalışmalarının yapılması gelmektedir. İyi düşünülerek ve dikkatli bir biçimde hazırlanan peyzaj planı fonksiyonel, estetik, ve su-etkin olmasının yanında, peyzajın yaratılmasında kritik rol oynayan doğru bitki seçimi, ülkemizin iklim özelliklerine ve toprak koşullarına göre uygun bir biçimde gerçekleştirilmelidir.

Tasarımda doğal bitki türlerinin seçimine dikkat ederek, zor gelişen, hastalıklara duyarlı veya ek bir özen gerektiren hassas bitkilerin kullanılmamasına özen gösterilmelidir. Peki Kıbrıs gibi kurak ülkelerde en kolay yetişecek bitkiler hangileridir? Kuraklık peyzajına uygun bitkilerin başında gelen kaktüs bitkisine ek olarak, limon, yenidünya, zeytin, ve nar ağaçları büyümeleri için en az miktarda suya ihtiyaç duyan bitkiler arasında gelmektedir. Bundardan biraz daha fazla su gereksinimi duyan damkoruğu, çalılardan yerli kaya gülü, ve bunlara ek olarak nane ve adaçayı da bu listeye eklenmeyi hakkedecek miktarda az su gerektirdikleri için ülkemizde kolaylıkla yetiştirilebilirler.

Başarılı bir peyzaj yaratmak için bitki seçimini desteklemesi gereken etkin sulama yöntemleri son derece önemlidir. Bu durumda, kullanılacak alanın boyutu, kullanım amacı, ve uygulanacak peyzaj düzenleme anlayışı göz önünde bulundurularak elimizdeki alana yönelik bir sulama projesi oluşturulabilir. Sulamanın yanında gübreleme de bitkilerin yaşamlarını sağlıklı olarak sürdürebilmeleri için gereklidir. Her durumda olduğu gibi, su-etkin peyzaj düzenlenmesinde de budama, yabancı ot mücadelesi, ve zararlıların kontrolü gibi sürekli ilgilenilmesi gereken bakım çalışmaları bulunmaktadır.

Günün sonunda, ülkemizi yemyeşil bir durumda görmek hepimizin hakkı! Kurakçıl peyzaj, bunu bir hayalden gerçeğe çevirmeyi mümkün kılan bir araç olarak benimsenmeli ve ülkemizdeki yeşil alanların planlama, tasarım, ve uygulanmasında kullanılmalıdır. Gelişim ve ilerlemenin en önemli adımı olan eğitimin önemini de göz önünde bulundurarak, üniversitelerimizin Peyzaj Mimarlığı eğitimi veren bölümlerinde, kuraklık peyzajı konusuna yönelik eğitime ağırlık verilmelidir.

Çise Ünlüer (31 Ocak 2010)
ciseunluer@hotmail.com

20/01/2010

Şimdi Değilse, Ne Zaman?



Atmosferdeki ortalama sıcaklık sürekli artıyor, su kaynakları kuruyor, bitkiler zamansız meyve veriyor ya da hiç vermiyor, sıcaklık arttıkça buzlar eriyor, fazla miktarda su dolaşıma giriyor, sel felaketleri ve fırtınalar oluşuyor, deniz kıyısında yaşayan binlerce kişi sel suları altında ölüyor... İklim değişikliğinin zincirleme sonuçları yavaş yavaş yaşamımızı etkiliyor. Peki, neden?

Amacım geçtiğimiz hafta ülkemizde meyadana gelen ve büyük hasara neden olan sellerle ilgili konuşup sizi tekrardan kötü anılarla yüz yüze getirmek ve üzmek değil. Zaten önemli olan ne olduğu değil, olanın niye olduğudur. Anlayacağınız, işin sırrı detaylarda gizli...

Küresel ısınmanın herşeyden önce bir enerji problemi olduğunu kabullenmek, çözüm aşamasında atılacak ilk adımdır. Dünya nüfusunun sürekli çoğalması ile doğru orantılı artan enerji talebini karşılamak için, elindeki doğal kaynakları yarınları düşünmeden harcayan insanoğlu, yıllardır yaptığı hatayı ancak şimdi anlamış ve alıştığı yaşam standartlarını devam ettirebilmek için yeni enerji kaynakları arayışına girişmiştir. Bugüne kadar nükleer enerji dahil olmak üzere, petrol, kömür, ve doğalgaz gibi fosil yakıtlarının çevreye olan zararlarını fark edenler, bu kaynakların toplu kullanımının iklim değişikliğine neden olacağını göz önünde bulundurarak, bunların yerine yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji kaynaklarının gün ışığına çıkmasını sağlamışlardır. Sürdürülebilir olma özelliklerini insan yaşamının sürdürlebilir olması ihtiyacından alan enerji sistemlerinin, ekolojik dengenin devamlılığı için yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilmesi şarttır.

Fosil yakıtlar gibi yakılınca biten ve yenilenmeyen enerji kaynaklarının tersine; rüzgar, güneş, hidrolik ve jeotermal gibi kaynaklardan elde edilen yenilenebilir enerji, "doğanın kendi evrimi içinde, bir sonraki gün aynen mevcut olabilen enerji kaynağı" şeklinde tanımlanıyor. Bu temiz enerji kaynaklarına ek olarak, daha önceki yazılarda bahsettiğimiz birikmiş çöplerden sağlanan metan gazı veya kanalizasyon ısısı sayesinde ısı ve elektrik üretiminin de mümkün olduğunu biliyoruz. Kısıtlı coğrafyamızdan dolayı bugün dünyada var olan tüm temiz enerji kaynaklarından yararlanmamız mümkün olmasa bile, tüm ülkelerde olduğu gibi rüzgar ve özellikle güneş gibi büyük bir enerji fırsatı dururken, bu konuda henüz sağlam adımlar atmamış olmamız düşündürücü.

Kendimize kurduğumuz konforlu hayat içerisinde son model arabamızdan inip, etrafındaki geniş bahçesi dahil her yeri düşüncesizce ışıklandırılmış evimize girerken, bizden sonraki nesillerin yüzleşmek durumunda kalacağı kaçınılmaz enerji sorunlarını aklımıza getirmemiş olabiliriz. Her gün kısa mesafelerde bile sırf yürümeye üşendiğimiz veya toplu taşımacılığı cazip bulmadığımız için yaktığımız benzinin sadece finansal yönüne yoğunlaşarak, her damlasının çevreye ne kadar zarar verdiğini göz ardı ediyor olabiliriz. Ya da ehliyet alma yaşına bile gelmemiş çocuklarımızın eline anahtar tutuşturuyor ve gerisini düşünmüyor olabiliriz. Ülkemizde 4 kişilik çoğu ailenin nerdeyse en az 3 arabası var! Ama herşeyin bir sonu olduğu gibi, bu rahatlığın da bittiği bir an gelecektir. Ve bu anın çok uzakta olmadığından emin olabilirsiniz...

Yakıt harcaması gereksiz yere bol olan lüks arabalar yerine hayatta herşeyin gösteriş olmadığını benimseyerek küçük ve belirli mesafelerde daha az yakıt harcayan arabalara geçiş yapmak sadece ekonomik değil, aynı zamanda pratiktir. İşyerindeki arkadaşlarımızla aynı arabayı paylaşmak veya en azından gençlerimizi toplu taşımacılığa yöneltmek bugün ülkemizin en büyük sorunların olan trafik kazalarını azaltmakla kalmaz, şehir içlerinde çektiğimiz trafik sorununa da, hiçbir ek masraf gerektirmeden kesin bir çözüm getirir. Milli gelirleri bizden çok daha fazla olan Avrupa ülkelerinde bile insanların ulaşımlarını çoğunlukla bisiklet ve toplu taşımacılıkla yaptıklarını akılda tutarak, kendi seçimlerimizi bir daha gözden geçirebiliriz. Arabamızla gittiğimiz kısa mesafeleri bisikletle gitmek ne kadar zor olabilir? Ya da evdeki gerekmeyen ışıkları söndürmek? Isı kaybını önlemek için evimizi yalıtmak? Bir düşünürseniz bunların hiçbiri zor veya yapılması imkansiz değişimler değil. Peki şimdi değilse, ne zaman?

Çise Ünlüer (24 Ocak 2010)
ciseunluer@hotmail.com

16/01/2010

Sıfır Karbon Oteller



Geleceğin tasarımı olan sıfır karbon oteller, çevreye ve atmosfere verdikleri sıfır zarardan dolayı Danimarka ve İngiltere gibi Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde tercih edilen uğrak mekanlar haline gelmişlerdir. Beş yıldızlı otel kalitesine getirilen bu otellerin tasarımlarındaki belirli farklar, normallerine göre bu binalara “yeşil” ünvanını kazandırmaktadır. Bu tasarımlar her açıdan tamamı ile kendi kendine yeten bir yaklaşıma sahip olmakla birlikte, güneş ve rüzgar kaynaklı yenilenebilir enerji çeşitlerini kullanarak atık miktarlarını ve karbon emsisyonlarını en aza indiririler. Peki, sıfır karbon ya da karbon-nötr olarak da bilinen konum tam olarak nasıl elde edilir?

Karbon-nötr kolay kazanılan bir statü değildir! İlk aşamalarda, otelin yapımında kullanılan malzemeler yabancı ülkelerden uzun yolculuklar sonunda getirilmek yerine, bölgede bol bulunan ve temini kolay olan malzemelerden gerçekleştirilir. Kararlanan tasarımın inşaatı da bölgedeki malzemeler arasından çevreye en az zarar verenleri ve ağır işçilik gerektirmeyenleri seçerek yapılır. Genelde inşaatın yapılacağı bölgede bulunan toprak, yenilenebilen ahşap ve yeniden kullanılmış taş, bu gibi projelerde tercih edilen malzemelerin başında gelir. İnşaa edildiği süreç de dahil olmak üzere, hizmete açık oluğu tüm zaman boyunca yerel işcilik, ve bölge halkının da otel yönetimi ve işletmesinde katılımı tercih edilir. Yeşil oteller, bulundukları bölgedeki halkı da desteklemek amaçlı, bünyelerindeki çalışanların çoğunu yakın yerleşim yerlerinden atamaya özen göstererek bu insanlara iş imkanları sağlamakla kalmaz, aynı zamanda çalışanların otele yaşadıkları mesafe kısa olduğu için ulaşım yoluyla açığa çıkan karbondioksit miktarı azaltılır.

Sadece inşaatı değil, kullanımı sırasında da enerji tasarrufu sağlayan seçimlerden yararlanan sıfır-karbon oteller içerisinde doğal havalandırmayı sağlamak için, oda duvarları, otel önündeki havuzun üzerinden geçerek soğuyan deniz havasını binanın içerisine çekecek şekilde tasarlanır. Otelin tasarımında geniş pencereler kullanılarak güneş ışığının sağladığı doğal ışıklandırmadan mümkün olan en çok miktarda yararlanılır. Otelin tüm su ihtiyacı yıl boyunca yağan yağmurlar ve arıtılmış deniz suyunundan elde edildiği için temiz su kaynaklarına mümkün oldukça ihtiyaç duyulmaz. Sıcak su ise, binanın çatısına yerleştirilen güneş panelleri altından geçirilen borular sayesinde elde edildiği için ekstra enerji harcanmasına neden olmaz. Son olarak, otelden çıkan atık su, filtrelerden geçirilerek geriye dönüştürülür, tuvalet suyu ve araç yıkamaları gibi belirli alanlarda tekrardan kullanılır.

Otel bölgesi alanında tüm çalışanların ulaşımı otel yönetimi tarafından verilen bisikletler, müşterilerinin havalimanı ve şehir merkezlerine seyahatları ise elektrikli taşıtlar tarafından sağlanmaktadır. Bunun yanında, güneş enerjisi ile çalıştırılan lokantalarında kullanılan yiyeceklerin büyük bir çoğunluğu, otellerin kendi geliştirdikleri organik çiftliklerinden elde edilir. Müşterilerin spor salonunda geçirdikleri zaman boyunca burdaki aletler sayesinde ürettikleri elektrik, otelin diğer alanlarında kullanılır. Odalarda kullanılan havluları ve yatak örtülerini her gün değişmek yerine, sadece gerekli olduğunda yenileyerek enerji sarfiyatı yapılabilir. Bina içerisindeki tüm lambalarda normallerine göre yüzde yetmiş beş (75%) daha az enerjiye ihtiyaç duyan uzun kullanım ömürlü floresan ampüller kullanılır. Odalarda kullanılan algılayıcılar sayesinde boş olduklarında enerji sarfiyatı gerçekleşmez.

Her alanda düşünülen yeşil yaklaşımların getirdiği kısıtlamalara rağmen belirli standardlara sahip olan sıfır-karbon oteller, müşterilerine lüks bir ortam sunarak karbon emisyonlarını azaltmanın, otelin hiçbir fonksiyonundan ve müşterilerinin konforundan ödün vermesi anlamına gelmediğini kanıtlamaktadır. Henüz ülkemizde böyle bir yaklaşımda bulunan yatırımcılarla karşılaşmamış olabiliriz ancak her geçen yıl inanılmaz bir şekilde artan otel sayısı bu alanda büyük bir potansiyel yaratmıştır. İnşaatları boyunca yarattıkları zarar yetmiyormuş gibi kullanıma açıldıktan sonra da çevreye zarar vermeleri bu otellerin turizm ve ekonomimize olan katkılarını gölge altında bırakmaktadır. Madem ki ülkemizde otellere yüksek bir talep var, neden bunu iyi yönde değerlendirmeyelim? Neden beton yığınları yerine çevreye duyarlı sıfır-karbon oteller inşaa ederek ülkemizi bir yeşillikler cennetine dönüştürmeyelim? Hem de bunların tümünü sadece biraz duyarlılık ve iyi düşünülen bir tasarımla elde etmek mümkünken! Bir sonraki tatilinizde kaldığınız otelin dünyaya bedel olmasını istemiyorsanız, gideceğiniz ülkelerde bu konuya duyarlı otelleri tercih etmeye önem gösteriniz.

Çise Ünlüer (17 Ocak 2010)
ciseunluer@hotmail.com

07/01/2010

On Dakikada Çevreyi Kurtarın



Küresel ısınmanın birlikte getirdiği sorunlar dünya üzerinde enerji, su, ve geri dönüşüm alanlarına yoğunlaşılarak incelenebilir. Bugüne kadar tüm varlığımızın esas başlangıç noktası olan doğayı kurtarmak adına birçok farklı kaynaklardan geniş çapta bilgiler edinmiş olabiliriz. Fakat, bulunduğumuz dünya ile ilgili ne kadar şey biliyoruz? İşte size okumak için zamanınızın sadece on dakikasını ayırarak doğa ile barışık, bilinçli bir toplum yaratmaya katkı koymanızı sağlayacak bir yazı.

Yüzey alanı yaklaşık olarak 197milyon mil kare olan dünyanın, çevresi 25bin mil, en alçak noktası Ölü Deniz, en yüksek noktası ise Everest Dağı’ndadır. Dünyanın yüzde yetmiş (70%)’i okyanus, yüzde otuz (30%)’u ise karadan oluşmaktadır. Bulunan su miktarının sadece yüzde üç (3%)’ü tatlı su olup, geriye kalanı ise tuzlu sudan ibarettir. Bu yüzde üç’lük tatlı sunun yüzde yetmiş (70%)’i kutuplarda, yüzde otuz (30%)’u ise yüzey ve yeraltı suları tarafından oluşturulmaktadır. Günümüzde 2.6 milyar insan içecek ya da temel gereksinimlerini giderecek gerekli miktarda suyu bulamıyor. Çeşme suyunu iki dakika boyunca açık bırakmak, üç ile beş galon arasında suyun harcanmasına neden olur. Beş dakikalık bir banyo boyunca, yaklaşık yirmi beş galon suya ihtiyaç duyan bir insan, bunun yerine bu ihtiyacını tüm küveti doldurarak giderdiği zaman, atmış galon su harcamaktadır. Bulunduğumuz ortamlardaki suyu dikkatli kullanmak, yıllık su tüketimini yüzde otuz (30%) azaltmayı mümkün kılar.

Enerji, tüm dünyanın ortaklaşa sorunlarından en büyük olanı. Evlerimizdeki iyi tasarlanmamış insulasyon sistemlerinden kaynaklanan sızıntılardan dolayı her sene milyonlarca enerji kaybı meydana gelmektedir. Pencere ve kapı kenarlarında bulunan 1 milimetre’den daha küçük bir hava sızıntısı, soğuk havanın içeriye girmesinde kapı veya pencereleri 4-5 santimetre açmak kadar etkili olabileceğinden, evinizin yalıtımını gözden geçirip mümkün oldukça sağlamlaştırmak büyük önem taşır. Bulunduğumuz ortamları aydınlatmak amaçlı kullandığımız lambaların üzerinde biriken toz tabakası bu kaynakların normal şartlarda sağladığı ışık miktarının yarısını bloke edip, aydınlatmayı kısıtlar. Enerji dostu olmayan ampüllerin kullandığı enerjinin sadece yüzde on (10%)’u ışığa çevrilmekte, geri kalan yüzde doksan (90%)’ı ise ısı olarak boşa harcanmaktadır. Normallerine göre daha az enerji harcayıp daha çok ışık veren Floresan lambalar, ampüllere kıyasla yüzde yetmiş beş (75%) daha az enerji kullanmakla kalmaz, uzun kullanım ömrü de sağlar.

Kullandıkları enerji miktarı bakımından ekonomik olan çamaşır makinaları, bir insanın hayatı boyunca içeceği toplam su miktarından çok daha fazla su kurtarımına yardımcı olabilir. Otomatik bulaşık makineleri, bulaşıkları elde yıkamaya kıyasla, hem daha az zahmetli hem de her kullanımda avaraj olarak 6 galon, yılda toplam 2bin galon daha az su kullanmaktadır. Buzluğumuzun kapısını her açtığımızda, içerideki havanın yüzde otuz (30%)’u dışarıya sızar ve gerekli olan soğukluğa tekrardan ulaşmak için daha fazla enerji kullanımı gerektirir. Bundan dolayı, özellikle sıcak aylarda buzluklarımızı mümkün oldukça kapalı tutmaya özen göstermeliyiz. Günümüzde normal bir ampülden bile daha az elektrik kullanarak çalışan buzlukların var olduğunun farkında mısınız?

Gelişmiş ülkelerde harcanan toplam enerjinin yaklaşık olarak yüzde yirmi (20%)’si ofis binaları tarafından kullanılır. Şirketlerin toplam harcamalarının yüzde otuz (30%)’una kadar ulaşabilen enerji kullanımı, bu ülkelerin sera gazı emisyonlarının da yüzde yetmiş (70%)’ini oluşturur. Isıtma, soğutma, havalandırma sağlayan sistemler, çalışma ortamlarında ihtiyaç duyulan enerjinin esas olarak harcandığı alanlardır. Çalışma alanlarında bir diğer incelenmesi gereken alan ise ofislerdeki kağıt kullanımıdır. Kağıt tasarrufunda bulunmak için geri dönüşümlü kağıt kullanımına önem gösterilmeli, her gün binlercesini kullandığımız katırları bilgisayarımızdan çıktı alırken geniş marjinlerle ve çift taraflı kullanılmalarına önem gösterilmelidir.

Geri dönüşümün önemini hiçbir zaman küçümsememeliyiz. Bir tane alüminyum konserve kutusunun geri dönüşümünü sağlamak, üç saat televizyon seyretmek için gerekli olan enerji miktarını mümkün kılar. Bu miktar, yarım galon benzine eşdeğerdir. Eğer her okuduğumuz gazetenin geri dönüşümünü sağlarsak, her yıl milyonlarca ağacı kesilmekten kullanabiliriz. Tamamı ile geri dönüştürülmüş maddelerden oluşan bir ton kağıt, normal yollardan üretilen yeni kağıtlarla kıyaslandığında, 7bin galon su, 4bin kilowatt saat enerji, ve 17 ağaç kurtarır. Bir ton camı geri dönüştürmek, 10 galon petrolün sağlayacağı enerji kadar tasarruf sağlar. Bir soda içeceği kutusunu, geri dönüşümlü alüminyumdan üretmek, yeni ham maddeler kullanarak üretmekten yüzde doksan altı (96%) daha az enerji gerektirdiği gibi, yüzde doksan beş (95%) daha az hava ve su kirliliğine neden olur.

Sizce bütün bunlar, bundan sonra çevre konusunda daha duyarlı adımlar atmamıza yeterli nedenler değil midir? Karar sizin!


Çise Ünlüer (10 Ocak 2010)
ciseunluer@hotmail.com

30/12/2009

Değişen Dünya ile Yüzleşme



UNFPA (Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu)'nun 2009 yılı dünya nüfusuna ilişkin "Değişen Dünyayla Yüzleşme: Kadınlar, Nüfus ve İklim" başlıklı raporu ile ilgili yazılı ve görsel medyada birçok haber yayınlandı. Bunlar arasında en çok göze batan nokta, iklim değişikliği sürecinin kadınlar üzerinde daha fazla etkili olacağı oldu. Rapora göre, yakın zamanda meydana gelen iklim değişikliğinin öncelikle insan faaliyetlerinden kaynaklanmakta olmakla birlikte, bu etki, neleri tükettiğimiz, genel olarak hangi enerji çeşitlerini ürettiğimiz ve kullandığımız, nerede yaşadığımız ve hatta kadınların ve erkeklerin hangi oranda eşit haklardan ve fırsatlardan yararlandıkları konularıyla direk olarak bağlantılıdır.

İklim değişikliğinin birçok yerleşim yerlerinde geçim yollarını yok ettiği ve yaşam koşullarını zorlaştırdığı için göç hareketlerine yol açtığı gerçeği henüz bizim karşılaştığımız bir durum olmasa bile, dünyadaki daha şanssız insanların hayatlarını etkilemiş ve de etkilemeye devam edecektir. Raporda, küresel ısınma ile gelen değişiklikler arasında ekonomilerin kötüye gideceği, bununla birlikte kalkınmanın zayıflayacağı, ve cinsiyetler arasındaki eşitsizliklerin gün geçtikçe artacağı belirtilmiştir. Bu eşitsizliğin artmasının en büyük nedeni olarak, birçok toplumda ev idaresinden ve aile üyelerinin bakımından sorumlu tutulan kadınların, tarımsal işgücünün büyük çoğunluğunu oluşturması ve gelir getirici fırsatlara daha az erişime sahip olmaları ifade edildi. İklim değişikliğine bağlı ek güçlüklerle karşı karşıya kalmakta olan kadınlar için bu durumun genellikle hareket kabiliyetlerini sınırladığını aklımızda bulundurarak, aniden baş gösteren havaya bağlı felaketler karşısında bu grubun savunmasızlığının artmasının kaçınılmaz olduğunu anlayabiliriz.

Küresel ısınmayı da beraberinde getiren iklim değişikliğinin nedenleri ve etkilerinin ele alındığı rapora göre, yeryüzündeki sıcaklık son 100 yıl içinde 0.74 derece yükseldi. Şu an bunu okuyan çoğunuzun “ne olacak ki 0.74 derecelik arttıştan!” dediğini duyar gibiyim. İlk başlarda çok yüksek duyulmayan bu miktar, insanların önemli bir parçası olduğu ekosistem dengelerini alt üst etmekle kalmaz, alışmış olduğumuz düzene de büyük değişiklikler yapmayı gerekli kılar. Bu konuda çalışmalar yapmakta olan bilim adamlarına göre, iklim değişikliğimin devam etmesi ya da hızlanması durumunda, yeryüzündeki sıcaklığın 2100 yılına kadar 4 ile 6 derece daha yükselmesi mümkündür.

Atmosferdeki sera gazları miktarlarının artması ile oluşan iklim değişikliğinin getireceği bir diğer felaket olan orman yangınlarındaki artışın boyutlarını kavramak için bu durumdan en çok etkilenen ülkeler arasında gelen Rusya'da sadece 2003 yılında yangınlar nedeniyle 20 milyon hektar orman kaybedildiğini bilmek yeter. Bunlara ek olarak kuraklık sorunları ile yüz yüze gelecek olan birçok ülkede ciddi boyutlarda su sıkıntısı yaşanacağı tahmin ediliyor. Emin olun ki çok yakında su sorunu yaşayacak olan ülkelerin arasında biz de varız.

Çevresel bozulmaların yanında insan sağlığı üzerindeki etkilerden de bahsetmek gerek. Doğal su kaynakları zarar gören bölgelerde tüberküloz, hepatit ve solunum yolları ve ishale bağlı hastalıklar gibi vakaların artması beklenirken; kalp rahatsızlıkları, farklı kanser türleri, böbrek rahatsızlıkları, hipertansiyon ve solunumla ilgili hastalıklar gibi kronik sağlık sorunlarının yükselen oranları da bölgedeki çevresel yıkımla ilişkilendiriliyor. Bunlarla birlikte, gittikçe kötüleşen ekonomilere dayalı olarak büyük ölçekli nüfus hareketlerinin yoğunlaşması muhtemel görünüyor. Kuraklıktan dolayı tarım yapamayan veya deniz seviyelerinin yükselmesi nedeni ile evlerini terk etmek zorunda kalacak olan birçok insanın geçim yolları bulmak için, kırsal alanlardan kentsel alanlara göç etmeleri kaçınılmaz olacak. Bu gidişata göre, ekonomi, nüfus ve tüketimdeki düzensiz büyümenin yeryüzünün uyum kapasitesini geçmesine bağlı olarak iklim değişikliğinin gittikçe daha da şiddetlenmesi ve muhtemelen yıkımsal hale gelmesi büyük bir olasılık olarak görülmektedir.

Artan sıcaklıklar, kuraklık, yangınlar, hastalıklar, gerileyen ekonomiler, ve göç... Henüz hiçbirşey tam olarak kesinleşmemişse bile, UNFPA raporuna göre, iklim değişikliği, her şeye rağmen, gelecekte yaşanacak nüfus hareketlerini şekillendirecek temel kuvvetler arasındadır. Bunları öğrendiğimizde takip edebileceğimiz iki yol var. Birincisi arkamıza yaslanıp “nasıl olsa beni etkilemez” mentalitesi ile kendimizi ortamdan soyutlamak ve en küçük bir duyarlılık göstermeden hayatımıza kaldığı yerden devam etmek, diğeri ise durumun ciddiyetini kavrayarak kişisel ve kamusal alanlarda atılacak adımları planlamaya başlamak. Umarım ki halkımız doğru yoldadır...

Çise Ünlüer (3 Ocak 2010)
ciseunluer@hotmail.com

25/12/2009

Kopenhag’da Neler Oldu?



Yeni bir küresel iklim anlaşmasının sağlanması amaçlı, 7-18 Aralık tarihleri arasında Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler İklim Konferansı'na, 192 ülkenden 15 bin delege katıldı. Zirvenin, Kyoto Protokolü sonrasında iklim değişikliği ile mücadele konusunda yapılacaklar için yeni bir yol haritası ve anlaşma getirmesi bekleniyordu. Toplanmasının temel gerekçelerinden birinin, önlem alınmazsa küresel ısınmanın geri dönülmez bir seviyeye ulaşacağı ve dünyanın feleketlerle yüzyüze geleceği olduğunu düşünürsek, konferansın iklim değişikliği ile mücadelede ne kadar kritik ve yol gösterici bir yeri olduğunu kavrayabiliriz.

Daha önceki iklim konferanslarında çok da girişimci bir tavır takınmayan ABD’nin bile, bu yıl Obama hükümeti altında çok daha çözümcül bir yaklaşım içerisinde olduğu daha konferans başlamadan ortadaydı. Zirveden önce Beyaz Saray tarafından yapılan açıklamada, Kopenhag Konferansı'nda ABD'nin 2020 yılına kadar kendi sera gazı boşaltımını 2005 yılına göre yüzde on yedi (17%) oranında, 2050 yılına kadar da yüzde seksen üç (83%) oranında azaltma taahüdünde bulunacağı belirtildi. Peki ya diğer ülkeler? Konferansta neler oldu?

Zirve başlamadan önce konu ile yakından ilgilenen tüm insanlığın merak ettiği konular ve cevap beklediği sorular vardı. Varılacak anlaşmada, küresel ısınmanın sorumluluğu, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında adil bir şekilde nasıl paylaştırılacaktı? Sera gazı emisyonlarına hangi seviyede dur denilmesi mecbur kılınacaktı? Uluslararası denetimler hangi kurallar çerçevesinde gerçekleşecekti? İklim zirvesinde son dakikada iklimin korunması konusunda asgari müşterekte buluşularak sağlanan uzlaşmaya göre küresel sıcaklık artışı iki dereceyle sınırlandırılmaya çalışılacak. Zirvenin kapanışından hemen önceki akşam, belirtilen amaçlar yönünde çalışmalar ve gelişmekte olan ülkelere mali yardım yapılmasını öngören Kopenhag Mutabakatı’ı imzalandı. Yasal bağlayıcılığı bulunmayan ve daha çok “uzlaşı” niteliği taşıyan “Copenhagen Accord'” başlıklı mutabakat metninde, küresel ısınmada etkili olan sera gazı salınımının önemli oranda kısıtlanması gereğinin bilimsel açıdan da desteklendiği vurgulanarak, “bu çerçevede küresel sıcaklık artışının iki dereceden daha az olmasını sağlamak amacıyla gaz salınımında kısıtlama yapılması gerektiği” belirtilmektedir. Bu kısıtlamalar altında, gelişmekte olan ülkelerin yüzde seksen (80%) ya da daha fazla oranda emisyon salınımlarını azaltmalarının gerektiği vurgulandı.

Günümüzde, endüstriyel alanda üretimlerinin büyük bir çoğunluğunu daha ucuz işçilik ve hammadde sağladıkları için gelişmekte olan ülkelerin topraklarında yapmayı tercih eden ve bunun sonucu bu ülkelerin toplam sera gazı emisyonlarının büyük ölçüde artmasına neden olan gelişmiş ülkelere büyük görevler düşmektedir. Kopenhag’da belirtilen karara göre, gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelerin adaptasyon çalışmaları için yeterli, öngörülebilir ve sürdürülebilir finansal kaynak, teknoloji ve kapasite geliştirme desteği sağlaması beklenmektedir. Burda bahsi geçen yardım program altında, 2010–2012 yılları arasında Avrupa Birliği’nin 10.6 milyar dolar, Japonya'nın 11 milyar dolar ve ABD'nin 3.6 milyar katkı yapması beklenmektedir.

İklim değişikliği altında incelenmesi gereken en önemli konulardan olan atmosferdeki sera etkisi yaratan zaralı gaz salınımıyla ilgili konular ise “gelişmiş ülkelerin hedefleri” ve “önde gelen gelişmekte olan ülkelerin gönüllü vaatleri” şeklinde ikiye ayrıldı. Çin'in uluslararası denetime karşı çıkması nedeniyle, salınımların denetlenmesi konusu zirve süresince tartışma yarattı. Bu konuda son verilen karara göre uluslararası denetimin ancak inceleme yapılacak ülkenin egemenlik hakkına saygı çerçevesinde gerçekleştirilebileceği belirtildi.

Görüşmelerin sonunda gelen yorumlar arasında, ABD Başkanı Barack Obama’nın varılan uzlaşmayı “mantıklı” ve “benzersiz” bulmasına, ve BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ve Çin temsilcilerinin de memnun ayrılmasına rağmen, dünyaca tanınmış çevre koruma örgütü Greenpeace ve AB Komisyonu elde edilen sonucu “hayal kırıklığı” olarak nitelendirdi. Eleştirilerin esas olarak yoğunlaştığı konu olan zirvede iklim koruma konusunda bağlayıcı hedeflerin belirlenememiş olması, yapılan anlaşmaların ne kadar gerçekçi olduğu sorusunu akıllara getiriyor.

Zirve öncesi, Kopenhag'dan çıkabileceği tahmin edilen dört genel sonuç bulunyordu. Bunlar arasında kapsamlı bir anlaşma, genel kuralları belirleyen ancak ayrıntıların ilerleyen ay ya da yıllarda doldurulacağı bir anlaşma, anlaşmanın 2010 ortasına ertelenmesi, ya da müzakerelerin çökmesi geliyordu. Tüm çağrılara ve iyi niyet açıklamalarına rağmen bir türlü beklenen ilerlemenin sağlanamamış olması, bundan sonra atılacak adımların ne kadar kritik olduğunu ortaya koyuyor. Peki yasal bağlayıcılık olmadan alınan kararlar ve konulan hedeflere ulaşmakta başarılı olma şansımız nedir? Yapılan açıklamalarda, gelecek yılın sonuna kadar üzerinde uzlaşılan konulara yasal bağlayıcılık getirilmesinin ele alınması önerisi de yer alıyor. Ancak anlaşmanın iklim değişikliğiyle mücadele için ne kadar kalıcı bir anlam taşıdığı tartışma konusu.

Çise Ünlüer (27 Aralık 2009)
ciseunluer@hotmail.com

17/12/2009

Güneş Enerjisinden Elektrik Üretimi



Güneş panelleri sayesinde güneş ışınlarını elektrik enerjisine dönüştürerek bedava elektrik elde edebilmenin mümkün olduğunu biliyor muydunuz? Avrupa’da yıllardır kullanılan güneş enerjisinden elektrik üretmeyi mümkün kılan çatıların kullandığı sistemle bir fabrikanın elektriğini karşılamak mümkün. Özellikle küresel iklim değişikliği sürecinde ülkemiz de dahil olmak üzere tüm dünyanın yaşayacağı enerji problemlerine çözüm olarak geliştirilen elektrik enerjisinin güneş gibi doğal kaynaklardan üretilmesi konsepti, KKTC gibi nerdeyse tüm yıl bol güneş gören ülkelerde kaçınılmaz bir çözüm sunmaktadır. Peki bu sistem nasıl çalışmaktadır?

Güneşin yaydığı ve dünyamıza da ulaşan enerji, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile açığa çıkan ışıma enerjisidir. Bu enerjinin dünyaya gelen küçük bir bölümü bile, insanlığın mevcut enerji tüketiminden çok daha fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, güneş enerjisi çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir.

Tükenmeyen bir enerji kaynağı olmakla birlikte; gaz, duman, toz, karbon veya kükürt gibi zararlı maddeleri bulunmayan güneş enerjisi, tüm dünya ülkelerinin yararlanabileceği bir enerji kaynağı olduğundan dolayı birçok ülkenin dışa olan enerji bağımlılığını ortadan kaldırma kapasitesine sahiptir. Güneşi az veya çok gören yerlerde biraz verim farkı olmasına rağmen, dağların tepelerinde veya ovalarda da bu enerjiden yararlanmak mümkün olduğundan dolayı, güneş enerjisi, hiçbir ulaştırma harcaması olmaksızın her yerde sağlanabilir. Ülkemizde pahalı ve sürekli sorun çıkararak elektrik kesintilerine neden olan santrallerle kıyaslandığı zaman, ulaşım şebekelerinde çıkacak herhangi bir sorundan etkilenmeyeceği gibi, hiçbir karmaşık teknoloji gerektirmeyen güneş enerjisi, nerdeyse bütün ülkelerin yerel sanayi kuruluşları sayesinde yararlanabileceği bir enerji kaynağı sunmaktadır.

Birçok kullanım alanı bulunan güneş enerjisinin depolanabilmesi ve diğer enerji çeşitlerine dönüşebilmesi için mekanik, kimyasal ve elektrik yöntemler gereklidir. Bu çevrimlerle güneş enerjisinden doğrudan ısı veya elektrik enerjisi elde etmek mümkündür. ‘Fotovoltaik (PV) piller’ olarak da bilinen güneş pilleri, yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş pilleri, üzerilerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Güneş enerjisi, güneş pilinin yapısına bağlı olarak yüzde beş ile yirmi (5-20%) arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir. Güç talebine bağlı olarak birbirlerine seri ya da paralel bağlanan modüllerden meydana gelen bu sistemi belirli bir yüzey üzerine monte ederek, birkaç Watt'tan megaWatt'lara kadar elektrik enerjisi elde etmek mümkündür. Belediye meydanları, fabrika bahçeleri, park ve bahçeler, elektrik ulaşmayan köyler gibi birçok farklı alanlarda uygulanabilen sistem, mimari tasarımlarda da çatılara kaplamalar şeklinde görülebilmektedir.

Sistemin kuruluşunda belirli dezavantajların olduğunu da belirtmekte yarar var. Güneşten gelen enerji miktarı kontrol edilemediğinden dolayı, belirli bölgelerde istenilenden daha az ve sürekli olmayan bir güneş enerjisi yoğunluyla karşılaşmak mümkündür. Güneş enerjisinden yararlanmak için yapılması gereken düzeneklerin yatırım giderleri bugünkü teknolojik aşamada yüksek olduğu için, sektördeki talep olması gerekenden düşüktür. Bugünkü birim enerji maliyeti 25-40 cent/kWh civarında değişen fotovoltaik elektriğin kullanımı, elektrik dağıtım sistemi olan şebekenin erişemediği yerlerde ekonomik görülmektedir. Ancak unutmamak gerek ki günümüzde fosil kaynaklı santrallerda üretilen enerjiye göre daha pahalı olmasına rağmen, güneş enerjisinden elektrik üretimi temiz ve çok az bakım isteyen bir sistem olduğu için gelişmiş ve gelişmekte olan birçok ülke tarafından cazip görülmektedir.

Son 20 yıldır Avrupa'nın güney ülkeleri başta gelmek üzere birçok ülkede kullanılan bu yöntem, 2004 yılında Almanya'da yasalaşan "Dönüştürülebilir Enerji Kaynakları Yasası" ile sektörün önünün açılması ile hızlanarak yayılmıştır. Bu yatırımlar sayesinde Almanya, 2010 yılında enerji ihtiyacının yüzde on üç (13%)'ünü, 2020 yılında ise yüzde yirmi (20%)'sini güneş enerjisinden sağlamayı planlıyor. Özellikle okullar, spor salonları, alışveriş merkezleri, oteller, fabrikalar, yüksek katlı iş merkezleri ve yerleşimin yoğun olduğu sitelerde tercih edilen solar sistemler, sağladıkları enerji tasarrufu ile yatırıma harcanan parayı 5 yılda karşılayabiliyor. Bankalar da bu alanlarda teşvik sağlamak amaçlı olarak yatırımcılara düşük faizli krediler açarak sistemin yayılmasına destek oluyor. Geçerli olduğu ülkelerde, Dönüştürülebilir Enerji Kaynakları Yasası'na göre güneş enerjisinden elde edilen kullanım fazlası enerjiyi devlete satarak ek bir gelir elde etmek mümkün.

Çise Ünlüer (20 Aralık 2009)
ciseunluer@hotmail.com