Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

17/10/2012

Su Krizine Çare Denizler Değil




Dünyada popülaritesi gittikçe artan deniz suyu arıtma tesislerinin çevreye zarar verip vermediğini hiç düşündünüz mü? Her ne kadar da azalan miktarlarından dolayı nerdeyse her ülkenin yaşadığı su sorununa ilk bakışta dahiyane bir çözüm olarak görünse de, yoğun enerjiye ihtiyaç duyan arıtma sürecinin çevreye verdiği zarar gözardı edilecek gibi değil.

Tatlı suyun değerini bilmeyen yok. Bu değerin gittikçe artacağı da kesin. Özellikle yıllardır deniz suyunu arıtarak halkına sunan ülkelerin başında gelen Singapur, İspanya, ve İsrail bu işlemin dezavantajlarının fazlası ile farkında. Gerçekte iyi kalitede tatlı su elde edilebilen bir sistem olmasına rağmen çok fazla enerjiye ihtiyaç duyarak çalışan bu sistem, su krizinin kendini belli ettiği ilk zamanlarda en iyi çözüm yolu olarak görülmüş, ancak kısa sürede işin diğer yüzü de kendisini belli etmiştir.

Arıtma işlemleri genelde, suyun içindeki istenmeyen tüm minerallerin ayrıştırılmasını mümkün kılan bir filtre sistemine sahip ters ozmoz prensibi ile çalışıyor. Bu işlem sırasında tuzlu su arıtılırken uygulanan yüksek basınç ve enerji miktarı deniz suyundan tatlı su üretmenin ne kadar zahmetli bir iş olduğunun ilk göstergesi. Örneğin, bir metreküp tatlı su elde etmek için 3-4 kilovatsaat elektrik kullanılıyor. Bu yetmezmiş gibi nehir ve göl sularının arıtılmasına kıyaslandığı zaman tuzlu su arıtımı nerdeyse üç kat daha fazla karbondioksit salınımına neden oluyor. Tabii güneş enerjisi veya benzeri yenilenebilir bir enerji sistemi kullanıldığı zaman bu salınımın miktarını azaltmak mümkün.

Tuzlu su arıtımının olumsuz etkilerini biraz daha yakından inceleyecek olursak, yüksek karbondioksit salımının yanında, işlem boyunca geçirgenliği sağlayan zarlara yapışan organik madde ve bakteriler zamanla bu zarlardaki filtrelerin üzerinde toplanarak işlevlerini azaltıyor ve dolayısı ile bakım maliyetini artırıyor. Buna getirilen en etkili çözüm ise arıtma işlemi başlamadan suya belirli kimyasalları ekleyerek bu tip organik maddelerin zarlara yapışmasını engellemek. İşlem sonrasında doğaya bırakılan ve aralarında klor, hidroklorik asit ve hidrojen peroksitin de bulunduğu bu kimyasallar zamanla okyanuslara kadar ulaşarak buralardaki hayvan ve bitkileri zehirliyor.

Diyelim denizden tuzlu suyu aldık, arıttık, işlem boyunca eklenen kimyasalları da görmezden geldik, tatlı suyumuzu evimize kadar getirdik. Peki en başta suyun içinde bulunan tuza ne oldu? Arıtma işlemi sonunda ayrıştırılan tuzların nereye götürüldüğünü biliyor musunuz? Hemen söyleyelim, bu tuzlar çoğu zaman geri denize dökülüyor. Peki denizde belli bir tuz oranına alışarak yaşayan canlılar bu yoğun tuz oranına alışmakta ne gibi zorluklarla karşılaıyorlar hiç düşündük mü? Ani bir şekilde tuz oranı artan deniz suyundaki oksijen miktarının azalmasıyla buradaki canlıların boğulması kaçınılmaz oluyor. Güneş enerjisini ve organik besin maddelerini kullanarak daha yüksek enerji içeren moleküller meydana getiren mikroskopik bitkiler olan planktonlar da bu değişimden etkilenerek tüm gıda zincirine zarar veriyor. Bu duruma getirilen olası çözümlerden biri bu atık tuzu yaklaşık 1 kilometre yeraltına pompalayarak imha etmek. Ancak bu şekilde de yeraltı suları zarar görüyor.

Tuzlu su arıtımı ilk bakışta yaşadığımız su sorununa getirilecek mantıklı bir çözüm gibi görünse de, yüksek enerji kullanımı ve karbondioksit salınımı, işlem boyunca kullanılan zararlı kimyasallar, ve işlem sonucu ortaya çıkan atık tuzun denizdeki canlılar üzerindeki olumsuz etkileri gibi yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı mümkün oldukça tercih edilmemelidir. Bunlar yetmezmiş gibi, arıtma işleminde kullanmak için okyanustan su alınımı yapılırken, araya birçok soyu tükenmekte olan canlı, ve bu canlıların yumurtaları da karışıyor. Ancak ne yazık ki, dünyanın birçok kurak bölgesinde, insan hayatının devamı için, tuzlu suyu arıtmaktan başka seçenek olmayabilir. İşte bu noktada, bu yönteme başvurmadan önce daha çevre dostu teknolojileri de göz önünde bulundurmak gerekiyor.


Çise Ünlüer (21 Ekim 2012)
ciseunluer@gmail.com

No comments:

Post a comment