Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

29/04/2011

Çöpte Yatan Zenginlik


Çöplerden para elde edilebileceğini hiç düşündünüz mü? Ordu Belediyesi'nin 2009 yılında hizmete açtığı Katı Atık Ayrıştırma Tesisi’nde çöpten 800 ton pet, 960 ton plastik, 80 ton alüminyum, 720 ton metal, 400 ton cam ve 1600 ton kağıdı ekonomiye geri kazandırılarak, 2 yılda yaklaşık 2 milyon lira gelir elde edildiği bildirildi. Ordu Belediyesi, kendi imkanları ile 2 yıl önce kurduğu Katı Atık Ayrıştırma Tesisi ile maddeleri yeniden işlenir hale getirerek kentin çöp sorununu çözerken, kendine de çöpten yıllık 1 milyon TL ekonomik gelir sağladı. 400 bin liraya kurulan ve çalışanlarına hijyenik bir çalışma ortamı sunan Katı Atık Ayrıştırma Tesisi’nde ayrıştırılan çöplerin paket haline getirilmesi sağladıktan sonra bu çöpler il dışındaki çeşitli fabrikalara gönderiliyor.

Akdeniz Üniversitesi Ekoloji Topluluğu, “Kapaklarla Engellere Yol Olalım” projesi altında 2 ayda 1.5 ton kapak toplayarak çöplerin nasıl fırsata çevrilebileceğine dair güzel bir örnek oluşturdu. Öğrencilerin yanında vatandaşların da projeye katkı sağlamasıyla toplanan kapaklar bir plastik firmasına satılarak elde edilen gelirle bölgede yaşayan engellilerin hayatlarını biraz da olsa kolaylaştırmak için 14 tekerleki sandalye alındı.

Türkiye’de çöpü paraya dönüştüren bir başka kuruluş ise oluşturdukları tesiste her gün yüzlerce ton atığı ayıştırarak sadece çevreyi korumakla kalmayıp ekonomik kazanç da sağlayan Çanakkale Belediyesi’ne bağlı Katı Atık Yönetim Birliği. Avrupa Birliği kapsamında gerçekleştirilen katı atıkla ilgili projeyi hayata geçirmek için, atık ambalajla ilgili geri kazanım kumbaraları, vinçli araç, ve 20 metreküplük konteynerler temin edilerek geri dönüşüm merkezi oluşturuldu. Ambalaj atıklarının toplanarak ayrıştırıldığı tesisin oluşturulması yönündeki ilk çalışma olarak yaklaşık 16bin konutu içeren halka yönelik bilgilendirme çalışması gerçekleştirildi.

Yaklaşık bir senedir faaliyet gösteren merkez, 2 bin 554 ton kağıt, karton, plastik, cam, metal, ve alüminyumu çöpten ayrı olarak kaynağından toplayıp, depolama sahasına götürmeden geri kazanılmasını sağlamıştır. Bu sayede, 50 bin ağacın kesilmesine engel olarak 100 hektar ormanın kurtarılmasına ek olarak, 51 bin ton petrol, 3 milyon 500 bin ton su tasarrufu, ve 37 bin megavat elektrik tasarrufu sağlanarak 115 bin ton karbondioksitin de atmosfere salınımının önlendiğini düşünmek bile insanı motive etmeye yetecek cinsten!

Projenin bir diğer avantajı ise önceden ayrıştırma işiyle uğraşan hurdacıları da sisteme dahil etmesi. Hurdacıların kendi imkanlarıyla yapıldığı zaman sağlıksız iş koşullarında ve çoğu zaman kayıt dışı gerçekleştirilen bu işlem, hurdacıların proje kapsamında hizmet vermesiyle planlı ve programlı bir şekilde kayıt altına alarak tüm çöplerin daha verimli bir şekilde toplanılıp ayrıştırılmasını mümkün kılıyor.

Bir zamanlar severek kullandığınız ama artık eski model kaldığı veya çalışmadığı için elden çıkarmak istediğiniz elektronik atıkların daha sonra ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Örnek verecek olursak, Avrupalılar yılda kişi başı ortalama 20 kilo elektronik hurda üretiyor. Büyük bir çoğunluğunu vadesini dolduran buzdolabı, video ve bilgisayar gibi elektronik cihazların oluşturduğu bu atıklar, değerli hammadenin ziyan olmasına neden olmakla birlikte, insan sağlığı açısından gayet zararlı zehirli maddelerin ev atıklarına karışmasına neden oluyor.

Bu hammadelerin, gelecekte birşeyler üretmek isteyecek olan çocuklarımıza ait olduğunu düşünen Avrupa Parlamentosu, vadesini doldurmuş elektronik cihazlardan oluşan atıkların imha edilmesiyle ilgili yasa tasarısını görüşüyor. Yasanın esas amacı, bu hammadelerin verimli bir şekilde kullanılmasını ve geri dönüştürülmesini sağlamak. Bu sayede, geri dönüştürülmek üzere toplanan elektronik hurda miktarı arttırılabilir ve doğal kaynaklara olan bağımlılık azaltılabilir. Avrupa Parlamentosu, tasarı sayesinde 2016 yılına kadar ev atıklarına karışan elektronik hurdaların yüzde seksen beş (85%)'inin yine Avrupa’da geri dönüşüm için ayrıştırılmasını planlıyor. Bunu mümkün kılmak için, elektronik cihaz satıcılarının, aralarında eski elektrikli diş fırçası ve bir milyonun tanesinin 250 kilogram gümüş ve 25 kilogram altın anlamına geldiği halde günümüzde sadece yüzde iki (2%)’sinin toplandığı mobil telefonlar gibi ürünlerin bulunduğu eski cihazları tüketiciden geri alarak sisteme katması sağlanacaktır.

Evdeki atıkları “çöp” olarak düşünmeden elden çıkarmak ancak eğitim seviyesi düşük toplumların benimsediği bir yaklaşımdır! Bugün sizin işinize yarayamayan bir malzeme, basit birkaç işlemden geçerek yeniden değerlendirilebilir ve başkalarının hayatını kolaylaştırmak üzere yeniden piyasaya sürülebilir. 

Atıkların geri dönüşümünü sağlamak hem doğal kaynaklara olan bağımlılığımızı azaltır, hem de enerji tasarrufu yapmamızı sağlar. Özellikle kağıt, karton, cam şişeler, ve teneke kutular gibi malzemeler dünyanın çoğu yerinde yeniden değerlendirilmek üzere belediyeler tarafından toplanılıyor. Yurkarda bahsedilen her bir projeyi kendimize örnek alarak ülkemizin de dünyanın gelişmiş ülkeleri ile yarışır duruma gelmesi kendi elimizdedir...


Çise Ünlüer (1 Mayıs 2011)
ciseunluer@gmail.com

21/04/2011

Dünya Günü


22 Nisan Dünya Günü’nün ne olduğunu ve hangi amaçla kutlandığını biliyor musunuz? Bu gün, ilk olarak 1969 yılında San Francisco’da düzenlenen Ulusal UNESCO Dünya Konferansında bir barış aktivisti olan John McConnell tarafından ortaya atılmış bir fikirdir. İsminden de anlaşılacağı gibi, Dünya Günü, dünyamızın yaşamı ve güzelliğini kutlayarak karşı karşıya kaldığı çevresel tehditlere dikkat çekmek ve duyarlılığı arttırmak amacı ile başlatılan bir girişimdir.

İlk olarak Amerika’da 1970 yılında kutlanan Dünya Günü için belirlenen tarih gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart olmuştur. Daha sonra, çevre sorunlarına büyük dikkat çekmeyi başaran Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson’un desteği ile, 22 Nisan 1970 günü, ilk Dünya Günü kutlamaları olarak tarihe geçmiştir. Bu kutlamalara 20 milyon kişi katılmış, düzenelenen birçok konferans ve sempozyum sonrasında ABD’nin ilk “Temiz Hava” ve “Temiz Su” yasaları hazırlanmıştır.

2011 yılında 41. yıldönümü kutlanılan Dünya Günü’nü günümüzde de kutlayan ve destek veren birçok kamu, yerel, sivil ve özel  kuruluşlar bulunuyor. Bu kutlamalar çerçevesinde bu güne kadar işlenilen konular arasında suya erişim imkanları, sağlık ve doğru kullanma gibi insan sağlığı açısından büyük önem taşıyan başlıklar yer alıyor.

Özetlemek gerekirse, Dünya Günü, ulusal, yerel ve bölgesel boyutta dünyamızın devamlılığı için gerekli olan konulara dikkat çekiyor. Ancak sadece bu günün varlığının farkında olmak, geleceğimizi garanti altına almaya yetmiyor! Dünya üzerindeki varlığımızın devamı ve bu süre boyunca dünyaya verilecek zararın en aza indirilmesi için harekete geçmemiz şart!

Peki, Dünya Günü çerçevesinde yerel ölçekte neler yapılabilir? Öncelikle çevremizdekilerin bu konudan haberdar olduklarına emin olarak mümkün olan herkesin biraraya gelmesi ile fikirler üretilebilir. Eğitmenler ve öğrencilerle birlikte çevre korunması başlığı altında, neden olduğumuz atık miktarının azaltılması, enerji tasarrufu, ve geri dönüşüm gibi alanlarda çalışmalar düzenlenebilir.

Bilinçli bir toplum yaratma yolunda, daha az plastik poşet kullanımını teşvik etmek için marketler önünde tekrar tekrar kullanılabilen bez torbalar dağıtılabilir; su ve enerji tasarrufu konusunda herkesin ilgisini çekebilecek seminerler düzenlenebilir. Çocuklarımızın eğlenerek çevreyi korumayı öğrenebilecekleri aktiviteler planlanabilir, bunlara büyüklerin de katılımı teşvik edilebilir.

Örneğin su konusunu ele alalım. Bu konuda uluslararası ve ulusal veriler bir araya getirilerek su eğitim klavuzuna dönüştürülebilir. Halkımızın su kullanma alışkanlıkları incelenerek suyu ekonomik kullanma yolları tartışılabilir ve bu konuda gerekli kampanyalar başlatılabilir. Ülke çapında farkındalığı arttırmak için seminer ve konferanslar düzenlenebilir, okullarda ise çevre panoları ve farklı aktivitelerle Dünya Günü tanıtılabilir. Bu günün bir parçası olarak, fidan dikimleri ve doğa yürüyüşleri düzenlenebilir; çevredeki doğal su kaynakları,  içme suyu veya atık su arıtma tesisleri gezilebilir, bilgi alınabilir.

Ülkemizde yapılan yatırılmlar hakkında bilgi almak ve bu bilgiyi başkalarına aktarmak büyük önem taşır. Dünya Günü için yerel çevre grupları ile iletişime geçip bu gün için neler planladıklarını ve nasıl katkıda bulunacağınızı öğreniniz. Bireysel aktivitelerin yanında, kuruluşlar da, çevre konularında herkesi  bir araya getirerek harekete geçirecek Dünya Günü panayırı, uçurtma şenliği, piknik, doğa yürüyüşü, konser, ve kermesler gibi bir eğitim faaliyetleri planlayabilir; halkımızı bu konuda yaptıkları girişimlerden haberdar edebilir.

Bir günlüğüne bile olsa, dünya üzerinde olan etkinizi bir düşünün. Hayatınızda büyük değişiklikler yapmadan yeni şeyler deneyin. Mesela bugün arabanızı kullanmak yerine otobüse binin, markete giderken yanınızda kendi çantanızı götürüp aldıklarınızı bunun içine yerleştirin, saatlerce televizyon karşısında oturumak yerine yürüyüşe çıkın, daha kısa süren duşlar alın... Göreceksiniz ki bu aktivitelerin hiçbiri kişisel anlamda büyük değişiklikler gerektirmeden, bir araya geldiği zaman dünya üzerinde büyük fark yaratacak bir etkiye sahip.

Dünyamıza bir gün değil, her gün sahip çıkın!


Çise Ünlüer (24 Nisan 2011)
ciseunluer@gmail.com

16/04/2011

Dünyayı Kurtarma Yolunda


Küresel ısınma ve birlikte getirdiği iklim değişikliği hepimizi yakından ilgilendiriyor. Karbon emisyonlarını azaltmak için yapılan tüm girişimlerin tamamı ile işe yaramadığı ortada. Politikacılar bu konuda çeşitli girişimlerde bulunuyor gibi gösteredursunlar, gerçek ilerleme bilim adamları tarafından gerçekleştiriliyor.

Küresel ısınmayı durdurmak artık imkansız olsa da etkilerini yavaşlatmak mümkün. Bu noktadan hareket ederek bilim adamları gökyüzünün ve denizlerin doğasını değiştirecek araştırmalar üzerinde yoğunlaşıyor ve insanlığın geleceğini tehlike altına sokan sorunlara çözümler üretiyor.

Küresel ısınmaya karşı geliştirilen projelerden bazıları diğerlerine göre daha öne çıkıyor. Bunlardan biri yüksek miktarda karbondioksit emen sentetik ağaçlar. Yeni geliştirilen bu teknoloji sayesinde büyüyüp çiçek verme gibi özellikler göstermeden karbondioksit emebilen sentetik ağaçların sadece bir tanesinin, yaklaşık 15 bin aracın yaydığı karbondioksit miktarına eşit olan yılda 90 bin ton karbondioksiti emebileceği bildirildi. Normal ağaçlara kıyaslandığında, sentetik ağaçlar binlerce normal ağacın toplamda emebileceği karbondioksiti bünyelerine alabiliyorlar.

Akademisyenler tarafından geliştirilmiş bir başka olası çözüm ise büyük volkanik patlamalar sonucunda stratosfere püskürtülen sülfür örtülerini kullanılarak dünya çapında sıcaklığın azaltılması. Güneşten gelen ışınların dünyaya ulaşmasını engelleyebilecek kapasitede olan sülfür örtülerini yaratmak için içerisinde sülfür bulunduran yüzlerce roketin stratosfere gönderilmesi söz konusu. Yapılan hesaplamalara göre, dünyayı kurtarmak için yaklaşık bir milyon ton sülfür gerekli. Ancak her projede olduğu gibi bu durumun da belirli olumsuz yanları bulunuyor. Bunlardan bir tanesi, havaya gönderilen yüksek miktarda sülfürün daha sonra asit yağmurlarına yol açabileceği ve ozon tabakasına kalıcı bir zarar verebileceği ihtimali.

Çözüm geliştirme yolunda ortaya atılan fikirlerden bir diğeri, deniz suyundan yararlanılarak dünya üzerindeki bulut miktarlarının arttırılması ve bu sayede dünyanın güneşin radyoaktif ışınlarından korunması. Bu yaklaşım, karbondioksit salınımını aza indirecek en az masraflı projelerden biri olduğu için tercih ediliyor. Üniversitelerde yapılan araştırmalar sonucuna göre birkaç yıl içinde deneme aşamasına geçilmesi bekleniyor. Projenin olası yan etkilerinden en önde geleni neden olabileceği muhtemel hava değişikliklerinin canlılar üzerindeki etkileri.

Güneşin yaydığı radyasyonun, dünyayı ısıtmakla kalmayıp, yaşamın devamlılığını mümkün kıldığını hepimiz biliyoruz. Ancak insan sağlığı üzerindeki istenilmeyen etkilerinden dolayı dünyaya ulaşan radyasyon miktarının kısıtlanması büyük önem taşıyor. Bunu sağlamanın bir yolu uzaya dev aynalar yerleştirmek. California Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarları’nda gerçekleştirilen bu proje kapsamında alüminyum ipliklerle yapılan binlerce metrelik çapı olan ekranları uzaya yerleştirerek güneş ışınlarının bloke edilmesi ve radyasyonun filtrelenmesi planlanılıyor. Gernel olarak maliyetleri yüksek olsa da, ekranlar bir kez yerleştirildiğinde çalıştırılmalarının çok kolay ve ucuz olması bekleniliyor. Güneşten gelen radyasyonun yüzde bir (1%)’ini kısacak aynalar, yaklaşık 1 milyon kilometrekare yer kaplayacak şelkilde tasarlanılıyor.

Küresel ısınmanın etkilerinin yavaşlatılması yolunda öne atılan bir başka fikir ise deniz yüzeyine soğuk su pompalayacak yatay boruların kullanılması. Bu projenin hayata geçmesi ile soğuk su, özel yosunlar sayesinde bazı yaşam formlarıyla etkileşime girerek karbondioksit emilimini sağlayacak. Bu yaşam formları, daha sonra okyanusun dibine çökecek ve karbonu bin yıllığına denizin derinliklerine gömecek. Ancak bu yöntemin gerçeğe dönüşmesi için deniz yaşamı üzerindeki olumsuz etkilerinin ortadan kaldırılması gerekiyor.

Bilim dünyası aynı amaç için farklı türlerde fikirler geliştirirken, dünyanın birçok yerinde kullanıma giren projeler de bulunyor. Örneğin, Hollanda’nın Barendrecht kenti 2009 yılından itibaren, enerji santrallerinden meydana çıkan karbondioksiti yeraltına gömerek öncü bir girişimde bulunmuştur. Projenin ilk parçası olarak, kömür santrallerinden çıkan karbondioksit salımı yerin 2 kilometre altına gömülmüş, şehrin 10 milyon ton karbondioksit gömme olanağına sahip olduğunu hesaplanmıştır.

Küresel ısınmanın yavaşlatılması için geliştirilmiş bir başka örnek iste Avustralya hükümetinin karbondioksiti toprağın altına gömmek amaçlı inşa ettiği “Geosequestration” (karbondioksit gömülüm) tesisleri. Ülkenin güneyindeki Victoria eyaletinde inşa edilen merkez, güney yarım kürede ilk, dünyada ise sayılı tesislerden biri olarak teknik ve çevresel yönden önem taşıdığı gibi, Avustralya'da karbondioksit gömme çalışmalarının tüm dünyaya yayılmasını sağlaması ümit ediliyor. Bu proje sayesinde 100 bin ton karbondioksit yerin 2 kilometre altındaki doğal gaz rezervuarlarına pompalanılarak, fosil yakıtların neden olduğu sera gazlarının Avustralya'daki salınımının önemli oranda azaltılmasını mümkün kılmaktadır. Buna benzer projeler ABD’nin farklı yerlerinde de hayata geçirilmektedir.


Çise Ünlüer (17 Nisan 2011)
ciseunluer@gmail.com

08/04/2011

Nükleer Enerji Gerçekleri


İyi planlanmış bir nükleer santral, elektrik üretiminde önemli avantajlara sahiptir. Bunların en başında, taş kömürü kullanan ve bu nedenle atmosfere tonlarca karbon, sülfür ve fazla miktarda kirletici madde yayan elektrik santralleri ile karşılaştırıldığında, nükleer santrallerin çok daha temiz olması ve atmosfere daha az radyoaktif atık bırakması gelmektedir. Ancak nükleer enerji üretiminde kesinlikle gözardı edilemeyecek engeller olduğu da kaçınılmaz bir gerçektir.

Bu sorunlardan biri, uranyumun çıkartılması ve daha sonra zenginleştirilmesi sürecindeki rafine etme çalışmalarının neden olduğu yüksek miktardaki radyoaktif kirlenmedir. Buna ek olarak, düzgün çalışmayan nükleer santraller, yüksek miktarda radyoaktif atığın açığa çıkmasına sebep olan Çernobil felaketinden de görüldüğü gibi, büyük sorunlara neden olabilir. Nükleer enerjiden yararlanmayı planlayan her ülkenin, santrallerdeki fisyon tepkimelerinin çok iyi kontrol edilmeyi gerektirdiğini ve bu alanda hata toleransının yok denecek kadar az olduğunu bilmesi gerekir.

Alanında uzman eleman, atıkların depolanması ve yeterli güvenlik çalışması yapıldıktan sonra nükleer santrallerin çevrelerine büyük çaplı zararlarlar verdiği herhangi bir olayın gerçekleşme ihtimali düşük olsa da sıfır değildir. Bunun en iyi örneği, bugüne kadar çevreye zarar verebilecek ölçüde yaşanan üç büyük nükleer santral kazasıdır.

1957 yılında İskoçya'da meydana gelen Windscale kazasında reaktörün civarına bir miktar radyasyon yayılmasına rağmen insan ölümüyle sonuçlanan bir olay meydana gelmemiştir. İşletim arızası, ekipman kaybı ve operatör hatasının kazaya dönüşmesiyle 1979 yılında ABD'de meydana gelen Three Mile Island kazasında ise kısmi reaktör kalbi ergimesi meydana gelmesine rağmen reaktörü çevreleyen beton koruyucu kabuğun sayesinde çevreye ciddi bir radyasyon sızıntısı olmamıştır. Ancak her nükleer kaza bu iki örnekte olduğu kadar rahat atlatılmamıştır. İnsan ve inşaat hatalarından kaynaklanan Çernobil reaktör kazası buna verilebilecek en iyi örnek.

26 Nisan 1986'da Ukrayna'daki Çernobil nükleer reaktöründe meydana gelen patlama ve sonucunda yayılan radyoaktif madde, Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya'da yaşayan 336bin insanın tahliyesine, 56 kişinin ölümüne, 4bin doğrudan ilişkili kanser vakasına ve 600bin kişinin sağlığının ciddi şekilde etkilenmesine sebep olmuştur. İnsan ölümüne neden olmuş tek ticari nükleer santral kazası olan Çernobil reaktör kazası, operatörlerin güvenlik mevzuatına aykırı olarak santralde deney yapmaları sonucunda reaktördeki ani güç artışı ve santral tasarımında reaktörü çevrelemesi gereken bir beton koruyucu kabuğun inşa edilmemiş olmasından dolayı meydana gelmiştir.

Nükleer kalıntıların ürettiği radyoaktif bulut patlamadan sonra Türkiye de dahil olmak üzere tüm Avrupa üzerine yayılmış ve birçok insanın hayatını tehlike altına sokmuştur. Bu kazalar sonucunda, en iyi bilinenleri Greenpeace,  Yeşiller Partisi, Nükleer Karşıtı Platfom (NKP) ve Küresel Eylem Grubu (KEG) olan, dünyanın birçok yerinde, günümüze kadar uzayan nükleer karşıtı gruplar oluşmuştur.  Bu gruplara karşı, nükleer enerjinin çevre sorununa hiçbir şekilde neden olmadığını bilimsel ve siyasi olarak da savunan  ve kömüre oranla daha az karbondioksit salınımına sebep olduğu için çevreci olduğunu iddia eden nükleer lobi grupları da mevcuttur.

Nükleer enerjiye karşı olan grupların başında gelen Greenpeace’e göre, güvenlik açıklarından, atık sorununa, artan maliyet ve inşaat sürelerine kadar pek çok konuda harcanan milyarlarca dolara rağmen son 60 yılda hiçbir sorununa çözüm bulunamayan nükleer enerji, dünyanın en kirli ve riskli enerji kaynağı olarak anılıyor. Her ne kadar da yeni, güvenli ve temiz bir enerji kaynağı olarak tanıtılmaya çalışılısa da, nükleer enerji hakkında söylenen yalanları göz ardı etmemek gerek. Japonya’da olduğu gibi, nükleer reaktörlerde gerçekleşebilecek herhangi bir kaza esnasında büyük miktarda radyasyonun doğaya salınması kaçınılmaz olacağından, tam anlamıyla güvenilir reaktörler hep bir masal olarak kalmaya devam edecek.

Söküm, atık ve çevresel maliyetler hesaplığında dünyanın en pahalı enerjisi halini alan nükleer enerji, karbon salımını azaltmadığı gibi; sadece elektrik üretimi için kullanıldığından ısınma, sıcak su ve ulaşım ihtiyaçları için fosil yakıtları kullanmaya mecbur kılıyor ve böylece iklim değişikliğini engellemeye giden yolu tıkıyor. 2030 yılına kadar nükleer santrallerin kapasitesi iki katına çıkartılsa bile, bu miktar genel karbon salım miktarını sadece yüzde beş (5%) oranında azaltacağından küresel ısınmanın etkilerini azaltma yolunda etkili olmayacak.

Peki İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasının yapımı sırasında yürütülen gizlilik politikasının, günümüzde nükleer enerji projeleri için de devam ettirildiğini biliyor muydunuz? Normal işletim halinde dahi havaya ve suya radyoaktif maddelerin salınmasına neden olan nükleer santraller hakkında bilgimiz kısıtılı olmakla birlikte, gereken önlemlerin alınmadığı da bilinen bir gerçek.

Günün sonunda, hiçbir nükleer santralin tamamen güvenli olduğu söylenemez. Herhangi bir olası hataya yer vermemek için, bu konuda uzman ekipler tarafından emniyet katsayısı yüksek tutularak üretim yapılması, ve ortaya çıkan radyoaktif atıkların doğaya zarar vermeyecek şekilde taşınması ve gözetim altında uzun yıllar güvenle saklanması gerekmektedir. Bu kadar dikkat gerektiren bir alanda Türkiye gibi nükleer santral inşaasına yeni adım atmak isteyen ülkeleri bekleyen tehlikeler ciddi sorunların ortaya çıkma riskini artırdığından düşünce kaldıracak boyutlardadır.

Milletvekillerini nükleer yasa için “hayır” oyu kullanmaya çağıran karşıt gruplar, kapalı kapılar ardında hazırlanan bu anlaşmanın yanlış enerji politikalarını devam ettirdiğine ve hiçbir demokratik teamüle uygun olmadığına inanıyor. Gelecekte ihityaç duyacağımız enerjiyi karşılamak için son derece sürdürülebilir, temiz ve güvenli olan yenilenebilir enerji yerine gayet kirletici, riskli, ve pahalı olan nükleer enerji karşısında sesinizi duyurmak istiyorsanız Greenpeace ve benzeri grupların düzenlediği kampanyalar hakkında daha fazla bilgiye nukleer.greenpeace.org adresinden ulaşabilirsiniz. Dünyamızın geleceğine katkıda bulunmanın tam zamanı!


Çise Ünlüer (10 Nisan 2011)
ciseunluer@gmail.com

02/04/2011

Nükleer Enerji Geliyorum Demez



İtiraf edin ki, Japonya’yı vuran felaketten sonra, olası bir depremde Türkiye’nin Akkuyu’ya kuruyor olduğu nükleer enerji santrallerinin hepimizin hayatını nasıl etkileyeceği kafanızı biraz da olsa kurcalamanıza neden oldu! Nasıl olmasın ki? Bugün Japonya, deprem ve ardına gelen tsunami yüzünden zarar gören santrallerinden çıkan nükleer sızıntı ile başetmeye çalışıyor. Radyasyonun yiyeceklere bulaşmış olmasına ek olarak süt ve özellikle içme suyundaki normallerin üzerindeki radyasyon seviyeleri gerçekten düşündürücü. Her ne kadar yetkililer halkı rahatlatmak için panik yapılacak bir durumun olmadığını iddia etmiş olsalar bile, etkilenen bölglere yakın yaşayan insanların sağlığı için endişe etmemek elde değil.

Her zaman savunuyoruz, konu ne olursa olsun, ilk adım bilinçlenmek olmalı diye. Nükleer enerjinin ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu gerçekten biliyor musunuz? İddia ederim ki çoğumuzun bu konuda olan bilgisi, Japonya’daki olayları yansıtan haberlerden öğrendiklerimizle sınırlı.

1896 yılında Fransız fizikçi Henri Becquerel tarafından bir rastlantı sonucu keşfedilen nükleer enerji, atomun çekirdeğinden elde edilen bir enerji türü olmakla birlikte, füzyon, fisyon, ve yarılanma diye tanımlanan üç nükleer reaksiyondan biri ile oluşur. Bu reaksiyonlardan “füzyon”, atomik parçacıkların birleşme reaksiyonuna verilen isimdir. Başka bir değişle, hafif radyoaktif atomların birleşerek daha ağır atomları meydana getirdiği nükleer tepkimelere füzyon tepkimesi denir. Ağır radyoaktif maddelerin, dışardan nötron bombardımanına tutularak daha küçük atomlara parçalanması olayını tanımlayan “fisyon” reaksiyonu, atom çekirdeğinin zorlanmış olarak parçalanmasını anlatır. Üçüncü reaksiyon “yarılanma” ise çekirdeğin parçalanarak daha kararlı hale geçmesidir. Füzyon tepkimelerine örnek olarak güneş patlamaları, fisyon tepkimeleri için ise nükleer santrallerde kullanılan tepkimeler, atom bombası teknolojisi gibi faaliyetler gösterilebilir.

Bugün dünya üzerinde 436 nükleer reaktör bulunuyor. Yapımına 13 ülkede devam edilen 56 reaktörün 12 tanesinin inşaası, 20 yıldan uzun süredir devam etmektedir. Nükleer enerji günümüz elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde onyedi (17%)′sini karşılamaktadır. Enerjilerinin büyük bir kısmını nükleer santrallerden üreten ülkelerin başında elektrik enerjisinin yüzde yetmişbeş (75%)′ini nükleer enerjiden sağlayan Fransa gelmektedir. Buna kıyasla Amerika, enerjisinin yüzde onbeş (15%)′ini buradan karşılıyor olmasına rağmen dünya çapında bulunan 400′den fazla nükleer santralin 100′den fazlası sadece Amerika’da yer almaktadır.

Peki nükleer santraller nasıl çalışır? Kısaca anlatacak olursak, santrallerde kullanılan zenginleştirilmiş Uranyumun fisyon tepkimesine girerek bölünmesi sonucunda açığa çok yüksek miktarda enerji çıkar. Bu bölünme için, nötronlar yüksek bir hızla uranyum elementinin çekirdeğine çarpar. Bu çarpışma çekirdeğin kararsız hale geçmesine ve sonrasında büyük bir enerji açığa çıkartan fisyon tepkimesine neden olur. Gerçekleşen tetikleyici ilk fisyon tepkimesi sonucunda ortama nötronlar yayılır. Bu nötronlar diğer uranyum çekirdeklerine çarparak fisyonu elementin her atom çekirdeğinde gerçekleştirene kadar devam eder.

Uranyumun fisyon tepkimesine girmesiyle oluşan enerji su buharının çok yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılmasını sağlar. Yüksek sıcaklıktaki bu buhar, elektrik jeneratörüne bağlı olan türbinlere verilerek türbin şaftını çevirir ve jeneratörün elektrik enerjisi üretmesi sağlanır. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları sayesinde kullanıcılarına ulaştırılır. Öte yandan türbinden çıkan basınç ve sıcaklığı düşmüş buhar, tekrar kullanılmak üzere yoğunlaştırıcıya yönelip su haline geldikten sonra tekrar bölünme ile açığa çıkan enerji ile ısıtılıp buhar haline getirilir ve döngü devam eder.

İyi kontrol edilen bir sistem içerisinde çalıştırıldığı süre boyunca tehlikesiz görünen nükleer enerjinin, günümüzün ve geleceğin en önemli enerji kaynaklarından biri olduğunu düşünenler ağırlıktadır. Özellikle petrol ve doğalgazın yenilenebilir olmayışından dolayı günümüzde birçok ülke nükleer enerjiden en iyi şekilde faydalanmak için nükleer araştırmalara yönelmiştir. Ancak bugüne kadar insan hatalarından dolayı ortaya gelen nükleer kazaların önüne geçmek mümkün olmadığı gibi bu kazalardan ne kadar ders çıkarıldığı da muammadır.

Önümüzdeki hafta, nükleer enerjinin gerçeklerine ve tarihte meydana gelmiş kazalardan ders almayıp gerçekleri gözardı eden devletleri bekleyen tehlikeler karşısında atılacak adımlara değineceğiz.

Çise Ünlüer (3 Nisan 2011)

25/03/2011

Tsunamiler ve Maya Kehanetleri


Geçtiğimiz hafta, Japonya’da meydana gelen ve henüz etkisinden kurtulamadığımız 8.9 şiddetindeki deprem ve ardından gelen tsunami felaketlerinden bahsetmiş, bu olayların arkasındaki olası teorilere değinerek doğanın bize vermeye çalıştığı mesaja değinmiştik. Bu hafta, insanlık tarihinde büyük zarara neden olan tsunamilerin ne oldukları ve nasıl oluştuklarını inceleyeceğiz.

Tsunamiler, okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesinin neden olduğu zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgalarıdır.

Japonca’da “liman dalgası” anlamına gelen “tsunami” sözcüğü, 15 Haziran 1896’da onbinlerce kişinin hayatını kaybettiği Büyük Meiji Tsunamisi’nden sonra Japonlar’ın yaptığı yardım çağrılarıyla dünya dillerine yerleşti. Tarih boyunca can ve mal kaybı konusunda önemli etkileri olan tsunamiler anında oluşan dalgaların diğer deniz dalgalarından farkı, su zerreciklerinin sürüklenmesi sonucu hareket kazanmalarıdır.

Derin denizde varlığı hissedilmemesine rağmen sığ sular, yamaçlı kıyılar, veya daralan körfez ve koylarda bazen 30 metreye kadar tırmanarak çok şiddetli akıntılara neden olan tsunami dalgaları; insanlar için deprem, tayfun, çığ, yangın ya da sel gibi bir doğal afet haline gelebildiklerinden büyük tehlikeler arz etmektedirler.

Tsunamiler oluşum sırasında 3 evreden geçer. Bunlardan ilki olan “oluşum evresi” boyunca okyanus tabanındaki yer kabuğu kırılarak meydana gelen depremlere bağlı olarak okyanus ya da deniz suyunun dengesi bozulur. İkinci evre “yayılma evresi”nde oluşan dalgalar açık denizlerden kıyılara doğru hızla yayılırken, üçüncü ve son “sel-tufan evresi” karalar, kıyılardaki yerleşim alanları, tesisler, ve limanların sular altında kalmasını içerir.

Tsunami ilk oluştuğunda tek bir dalgadır ancak kısa bir süre içerisinde üç ya da beş dalgaya dönüşerek çevreye yayılmaya başlar. Bu dalgaların birincisi ve sonuncusu çok zayıftır ancak diğer dalgalar etkilerini kıyılarda şiddetli biçimde hissettirebilecek bir enerjiyle ilerlerlediğinden, depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama anormal su düzeyi değişimi ilk dalganın geldiğini gösterir. Bu değişim, genellikle arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların habercisidir.

Kıyı bölgelerinde nüfus arttıkça, tsunamilerin Dünya’da yol açtığı can kaybı da artmaktadır. Bunu mümkün olan miktarda azaltmak için, buna benzer doğa olayları karşısında alınacak önlemler arasında yüksek yerlere doğru hızla gitmek, ve tsunaminin ilk dalgası geldikten sonra tehlikenin geçtiğini düşünmeden ikinci dalganın ilk dalgadan daha büyük olabileceğini bilerek hareket etmek gelir. Tsunami anında yapılacak tek şey kıyıdan uzaklaşarak yüksek yerlere yönelmektir. Tsunami anı öncesi deniz içerisinde seyir halinde bulunanlar ise kıyıdan uzaklara, derin sulara giderek dalganın kendilerine ve deniz taşıtına vereceği zararı önleyebilir.

Japonya’da meydana gelen ve birçok insanın ölümüne neden olan felaketlerden sonra insanın aklına ister istemez çoğumuzun bildiği Maya Kehanetleri geliyor. Mayalar için 2012 yılı zamanların sonu. Özellikle 22 Aralık 2012 tarihinin dünya için çok önemli olduğunu düşünen Mayalar’a göre, bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona erecek ve yeni bir çağ başlayacak. Mayalar 2012'yi insanlığın yeniden yukarı çıkışının yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Büyük bir tufanla gelecek olan bu yeni çağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz. Beşinci kutupsal kayma olarak adlandırılan bu değişimde daha önceki değişimlerde olduğu gibi yine kutupların manyetik alanının değişmesi iddiaları ileri sürülüyor ve dünyadaki iklimlerin değişimi de buna bağlanıyor.

Kutupların yer veya açı değiştirmesi ile meydana gelen buzullardaki erime, Mayalar'a göre daha önce yaşanan dört çağın da sonu olduğu için önemli bir olayı temsil ediyor. Zaten kürsel ısınma nedeniyle eriyen buzullar hepimizi düşündürecek boyutlarda soruları ortaya koyuyor. Dünyanın manyetik alanının belirli periyotlarla değiştiği bilimsel olarak açıklanmış olsa bile, bu, Mayalar'ın inanışlarının tamamı ile doğrulandığı anlamına gelmez. Ancak gelecekten kim emin olabilir ki? Siz siz olun, doğanın size yapmasını istemediğinizi siz doğaya yapmayın!


Çise Ünlüer (27 Mart 2011)

18/03/2011

Doğa Bizi Cezalandırıyor mu?


Geçtiğimiz hafta Japonya'nın kuzeyinde 8.9 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Depremin merkez üssü Honşu adasının Sendai bölgesinin 130 kilometre doğusu, başkent Tokyo'nun ise 380 kilometre kuzeydoğusundaydı. Yerin 24 kilometre altında oluşan depremin hemen ardından Tokyo'nun kuzey kıyısını tsunami vurdu. Dev dalgalar karada ilerledikleri alanlarda büyük yıkıma yol açtı, binlerce kişi yaşamını yitirdi.

Japonya’da neden oldukları hasarın arkasına tsunami dalgaların Hawaii'ye de ulaşmasıyla Pasifik'in tamamında tsunami alarmı verildi. Japonya’daki esas depremin ardından ABD Jeolojik Araştırma Kurumu, şiddeti 7.1’e kadar ulaşan 4 artçı depremin olduğunu bildirdi.

Tsunami ile birlikte gelen dev deprem dalgası, depremin merkez üssü yakınındaki sahilde bulunan araçların sularla sürüklenmesine, binaların yıkılmasına ve petrol rafinelerinde yangınlara neden oldu, bir petrokimya tesisinde ise büyük bir patlama meydana geldi. Bunların üzerine bazı nükleer santraller otomatik olarak kapandı, soğutma sisteminde meydana gelen bir arıza dolayısıyla acil durum ilan edildi.

Depremden sonra Tokyo ve civarında 4 milyon evin elektrikleri kesildi, merkezlerde tüm tren seferleri durduruldu, limanlar
tsunami tehdidi dolayısıyla kapatıldı. Özetlemek gerekirse, her ne kadar da kalkınmış bir ülke olsa da, Tokyo’da da dahil olmak üzere Japonya’da hayat adeta felç oldu.

Depremin hemen ardına tsunami vurmamış olsaydı, depreme her zaman hazırlıklı olan Japonya’da kesinlikle bu kadar hasar olmayacağını hepimiz biliyoruz. Depremde gökdelenlerin yerlerinde sallandıkları halde hiçbir yıkım olmadığını canlı gören insanlar, Japonların böylesine büyük depremler karşısında aldıkları tedbirler karşısında hayretler içinde kaldılar. Felaket anlarında geliştirdikleri teknolojinin seviyesi, Japonlar’ın insan hayatına verdiği önemi gösteriyor.

Deprem ve tsunaminin ardından nükleer sızıntı riskiyle boğuşan Japonya, 2. Dünya Savaşı’ndan beri en ciddi krizi yaşıyor. Dünya’da bugüne kadar meydana gelen güçlü depremlerin yüzde yirmi (20%)'si Japonya'da yaşandı. Bu nedenle, Japonya, dünyada en gelişmiş 
deprem teknolojisine sahip ülke olarak kabul ediliyor. Japonlar, dünyanın en iyisi olarak kabul edilen erken uyarı sistemi sayesinde, Cuma günü gerçekleşen 8.9 büyüklüğündeki depremden bir dakika önce haberdar oldu. Erken uyarı sistemi, Japonya’nın dört bir yanındaki yaklaşık bin sismometreye bağlı. Bu sismometreler, depremlerin öncesindeki sarsıntıları tespit ediyor ve sarsıntıların güçlü olması halinde uyarıda bulunuyor.

Depremlerin öncesinde gerçekleşen ilk sarsıntılar, ikinci sarsıntılardan daha güçlü olma özelliği taşıyor. Ayrıca, daha hızlı hareket etmeleri, depremin yaşanmasından dakikalar önce erken uyarı sistemi tarafından tespit edilebilmelerini sağlıyor. Uyarılar, radyo, televizyon ve uydu aracılığıyla olduğu gibi, cep telefonu ve e-mail aracılığıyla üye kullanıcılara iletiliyor. Tokyo'da 2007’de kurulan ve bu depreme kadar 17 tane uyarı veren erken uyarı sistemi ilk olarak normal yayın kesilerek devlet televizyonunun yanı sıra özel kanallarda da siren sesiyle duyuruldu. İlk büyük şok, başkent bölgesinde bu uyarıdan yaklaşık 1 dakika sonra hissedildi. Yüksek binalar sarsıntı ile eğilirken, milyonlarca kişi sokaklara çıktı.

Japonya’yu vuran 8.9 şiddetindeki depremin üzerine geliştirilen farklı teorilerden biri İngilizcesi “Supermoon” olan “Süper Ay” iddiası. Ay 19 Mart’ta, Dünya’ya normalden 27 bin 821 kilometre daha yaklaşarak Dünya’dan bakıldığında yüzde ondört (14%) daha büyük ve yüzde otuz (30%) daha parlak gözükmüş olacak. Ay’ın Dünya’ya son 18 yılda görülen en yakın konuma gelecek olmasının, Dünya’nın farklı yerlerinde olağanüstü hava olaylarına ve doğal afetlere neden olabileceği iddia edilmişti. Ortalıkta bu fikirler dolaşırken Japonya’daki depremin meydana gelmesi ister istemez Süper Ay teorisinin deprem üzerindeki olası etkilerini düşündürüyor.

Bazı bilim adamları, bugüne kadar 1955, 1974, 1992 ve 2005 yıllarında Ay’ın Dünya’ya oldukça yaklaşmasının beraberinde büyük doğal afetleri getirdiği fikrini öne sürerken, birçok bilim insanı Dünya ile Ay arasında kanıtlanmış böyle bir ilişkinin bulunmadığını düşünüyor. Seattle’daki Washington Üniversitesi’nden deprem bilimci John Vidale’e göre, Dünya’ya stres uygulayan Ay ve Güneş, Dünya ile sıraya girdiği zaman tektonik hareketlerin arttığı gözlemleniyor. Buna karşılık ABD Jeolojik Araştırma Kurumu’ndan jeofizikçi John Bellini ve uzaybilimci Dr David Harland, ortaya atılan bu iddiaları kanıtlamaya yetecek herhangi bir bilimsel bulguya henüz rastlanmadığından, Ay’ın Dünya üzerindeki bu etkisinin kesinlik kazanmadığını düşünenlerden.

Ay’ın normalde Dünya’ya olan ortalama uzaklığının 384 bin 399 km’den 356 bin 578 km’ye düşecek olmasının felaketlere neden olmuş olabileceği veya olacağı hakkında şu an kesin bir bulgu yok ama yıllardır düşünmeden zarar veridiğimiz doğanın bize bir mesaj vermeye çalıştığı kesin!

Çise Ünlüer (20 Mart 2011)

03/03/2011

2011’de 11 Yeşil Adım

Gelişimi için çocuğunuza verdiğiniz yiyeceklerin ne gibi maddeler içerdiklerinin farkında mısınız? Avrupa'da yapılan bir araştırmaya göre 10 yaşındaki bir çocuk, yiyecekler yoluyla her gün bir kısmı kanserojen olan ortalama 128 kimyasal kalıntıya maruz kalıyor. Peki 81 değişik ürün aracılığı ile çocuklara taşınan kimyasal kalıntılar neler ve bu maddeler çocukların sağlığını nasıl etkiliyor?

Fransa ve Belçika’nın çeşitli bölgelerinden, dengeli beslenen 10 yaşında bir çocuğun gün boyunca yediği yiyeceklerden satın alınarak yapılan çalışmalar, bu yiyeceklerin farklı laboratuarlara gönderdildikten sonra çıkan sonuçların incelenmesini içeriyor. Çıkan sonuçlar arasında incelenen yiyeceklerde tarım ilacı kalıntısı, dioksin, ve ağır metaller olup olmadığı araştırılıyor.

Çalışmalar ilginç sonuçları gün ışığına çıkarıyor. Örneğin, somon balığı ve peynirde bulunan kimyasal maddelerin bir kısmı kanserojen. Sabah kahvaltısında çocuklara yedirilen tuzsuz tereyağında ise 15 tarım ilacı kalıntısına rastlandı. Bir ürün içerisindeki tüm bu kimyasal kalıntılar tek başlarına yasal sınırlar içinde olmalarına rağmen, gün boyunca tüketilen farklı yiyecekler içindeki kimyasallar bir araya geldikleri zaman insan vücudunda yaratacakları etki endişe yaratacak boyutlarda! Sonuç, farklı yiyeceklerden insan vücuduna giren kimyasalların biraraya gelmesi ile oluşan bir “kimyasal kokteyl” ve insan sağlığı üzerindeki gözardı edilen uzun süreli etkileri.

Greenpeace Akdeniz, 2011 yılında tüm insanların daha adil ve doğaya duyarlı bir dünyada yaşamasına fırsat tanıyacak 11 yeşil adım önerisi sunuyor. Bunların en başında çöplerin ayrıştırılarak yeniden kullanılması geliyor. Kağıt, teneke ve cam şişe gibi maddelerin geri kazanılması veya geri dönüşüm için gerekli yerlere ulaştırılması çevrenin korunmasında büyük önem taşıyor. Dikkatli incelerseniz, çöpe atılan malzemelerin çoğunun yeniden kullanılabilir malzemelerden oluştuğunu göreceksiniz. Bunu farkettikçe, şişe, zarf, ve plastik torbalar gibi tekrar kullanımları mümkün olan elinizdeki tüm maddeleri yeniden değerlendirmeyi deneyebilirsiniz.

Çöp depolama alanlarından yeraltı sularına ve toprağa karışarak kirlilik yaratan ve doğaya zarar veren kimyasal maddeleri içeren atık pilleri çevreye ya da çöpe atmak yerine önceden belirlenen toplama merkezlerinde bulunan atık pil kutularına bırakmak gerekir. Bu sayede, pillerden çıkan kimysalların daha sonra içtiğiniz su ve yiyeceklerinizi yetiştirdiğiniz toprağa karışmasını engelleyerek olası sağlık komplikasyonlarının da önüne geçebilirsiniz.

Daha yeşil olma yolunda atabileceğiniz bir diğer adım daha az et yeme, ve mümkünse vejeteryanlığa yönelmek olacaktır. Tamamı ile vejeteryan olmanın size uygun olmadığını düşünseniz bile, daha az et yemenin sağlık açısından daha yararlı olmasının yanında karbon ayak izini azaltmanın en hızlı yollarından biri olduğu iyi bilinen bir gerçek. Bunların yanında, hayvan endüstrisinin hayvanların eziyet görmesine neden olduğunu ve çoğu zaman ortaya sağlıksız gıdaların çıktığını düşünecek olursanız, haftanın en azından birkaç gününü et yemeden sebze ağırlıklı beslenmeye ayırarak işe başlayabilirsiniz.

Gelişen teknoloji ile yenilenen tarım teknikleri sayesinde nerdeyse tüm yıl boyunca canınızın çektiği tüm meyve ve sebzelere ulaşmak mümkün. Ancak mevsimsel ve yerel meyve ve sebzeleri seçerek bu ürünler sayesinde vücudunuza aldığınız kimyasal maddelerin miktarını azaltmak mümkün. Kış ortasında ananas yemek çok cazip bir fikir gibi gelse de, bu gıdalar ya çok uzak ülkelerden getirildiği ve çok fazla enerji tüketen seralarda yetiştirildiği için sürdürülebilir olmaktan çok uzak ya da farklı kimyasal tarım ilaçları içerdikleri için sağlıklı olmatan çok uzak... Her şekilde, yaşadığınız yerde hangi mevsimde hangi sebze ve meyvelerin yetiştiğini öğrenerek bunları tercih etmek sağlıklı olmakla birlikte doğaya da duyarlı bir yaklaşımdır.

Çoğumuz küçük yaşta öğrenip zevkle sürdüğümüz bisikletlerimizi bir süre sonra tamamı ile unutuyoruz. Ülkemizde bisiklet yolları yok denecek kadar az olduğu için uygulaması zor bir karar olsa da, en azından kısa mesafelerde araba yerine bisikleti tercih ederek hem karbon salımınızı azaltabilir hem de formunuzu koruyabilirsiniz. Bisikletiniz yoksa kısa mesafelerde yürüyüşü tercih etmek de bir diğer çözüm. Ulaşımda yürüyüş ve bisikletten sonra tercih edilmesi gereken en iyi yaklaşım olan toplu taşıma, daha fazla insanın ulaşımını sağladığından trafiği azaltmakla kalmaz, gideceğiniz yere daha rahat gitmenizi de sağlar. Trafiğe çıkan her bir araç daha fazla petrol, daha fazla karbon salımı ve daha fazla trafik anlamına geldiğinden, toplu taşımanın tercih edilmesi, neden olduğunuz karbon salımını da ciddi ölçüde azaltacaktır.

Bir ağacın yaşadığı süre boyunca yüksek miktarlarda karbondioksit emdiği daha önce birçok kez vurgulanan bir gerçek! Bu noktadan hareket ederek ağaç dikin ve mümkün oldukça çevrenize de hediye edin. Unutmayın ki bu aktivite sadece kendi yaşadığınız yerle sınırlı olmak zorunda değil! Ormanlarda belirlenen birçok alana ağaç dikebilir, bu konuda çalışan organizasyonlarla iletişime geçerek ülkemizdeki farklı yerlerin yeşillendirilmesine katkıda bulunabilirsiniz.

Günün uzun bir bölümünü geçirdiğiniz ev ve işyerlerinizin enerji verimliliğini arttırmak sizin elinizde! Örneğin, ampullerinizi enerji tasarruflu olanlarla değiştirmek ve kullanılmadıkları zamanlar televizyon ve bilgisayarınızı kapatmak enerji tüketiminizi azaltarak yüksek miktarlarda enerji tasarrufu yapmanızı sağlayacaktır. Buna benzer tasarruf yaklaşımlarını bulunduğunuz ortamların ısıtma ve soğutmasında da uygulayarak her ay ödediğiniz faturalarda ciddi azalmalar görebilirsiniz.

Hepimizi ilk görüşte heyecanlandıran yeni elektronik cihazlar, düşündüğünüzden fazla emek ve enerji harcanarak elinize ulaşıyor ve çoğunun geri dönüşümü mümkün değil! Bu yıl yeni bir cep telefonu, bilgisayar ya da televizyon almadan önce bir kez daha düşünerek bu cihazlara gerçekten ihtiyacınız olup olmadığına karar vermeden elinizi cüzdanınıza uzatmayın. Uzun zaman kullanım sonucu bozulan ve yenisi ile değiştirilmesi gereken cihazların eskilerini bir elektronik atık geri dönüşüm tesisine göndermek için girişimlerde bulunun. Çoğu büyük marka, çalışmayan eski elektronik cihazların parçlarını tekrar kullandıkları için bu cihazları kabul ediyor.

Gerçek eğlence veya dinlenmenin televizyon ve bilgisayar karşısında saatler geçirmek olmadığını akılda tutarak, doğada daha çok vakit geçirmeye özen gösterin. Haftada bir kez bile olsa yeşil bir alanda yürüyüş yapma alışkanlığı edinerek doğa ile aranızdaki bağı güçlendirin.

Son olarak, günlük hayattaki plastik kullanımınızı azaltın. Örneğin, naylon torbalar yerine bez torba kullanmayı tercih ederek daha şık bir görüntü oluşturabilir ve doğaya bıraktığınız atık miktarını azaltabilirsiniz. Suya her ihityaç duyduğunuzda marketten alacağınız pet su şişeler yerine tekrar tekrar kullanılabilen kendi şişenizi yanınızda taşımak daha sürdürülebilir bir yaklaşım olacaktır.


Çise Ünlüer (6 Mart 2011)

25/02/2011

Küresel Isınma ve Çocuklar


Küresel ısınma, insanlar tarafından atmosfere salınan gazların sera etkisi yaratması sonucu dünya yüzeyinde sıcaklığın artması etkisine verilen isimdir. Su buharı, karbondioksit ve metan gazı gibi sera gazlarının atmosferdeki miktarlarının artması, güneşten dünyaya varan ışınların tekrar atmosfere yansıtılmasında engel oluşturarak yeryüzünün sıcaklığının artmasına neden olmaktadır.

Özellikle sanayileşen ülkelerdeki insanların ihtiyaç duyduğu fosil yakıtlarının kullanımındaki artış, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumlardaki tüketim eğiliminin artmasıne neden olmaktadır. Bu aktivitelerden dolayı ortaya çıkan karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazlarının atmosferdeki miktarlarında gözlenen artış kaçınılmazdır. Bu gazların artışının insan hayatı üzerinde artık farkedilebilir değişikliklere neden olduğu ve gitgide geri dönüşümü olmayan bir yola giriyor olduğumuz kaçınılmaz bir gerçek.

Bu sıcaklık artışı dünyanın iklim sisteminde değişikliklere neden olarak etkilerini ülkemiz de dahil olmakla birlikte dünyanın her noktasında belli etmeye başlamıştır. İklimlerde yaşanan değişiklikler, eriyen buzullar, yükselen deniz suyu seviyeleri, kuraklık ve toprak kayıpları şeklinde kendisini göstermektedir, ve ne yazık ki, gerçekleşen bu değişikliklere karşı koyamayan bitki ve hayvan türleri yok olmaya doğru gitmektedir.

Küresel ısınmayı önlemek yolunda bazı ülkeler tüm dünyada geniş çaplı önlemlerin alınmasını sağlamak için, karbon salınımlarına kısıtlama getirecek şekilde tasarlanmış Kyoto Anlaşması’nda bir araya gelmişlerdir. Ancak henüz birçok ülkenin bu anlaşmalara katılmadığı gibi, bu gibi girişimlerin ne kadar gerçekçi olduğu belirsizliğini korumakta.

Küresel ısınmanın tehlikelerinin ne kadar farkında olduğumuz düşündürücü. Çocuklarımızı bu konuda ne kadar iyi bilgilendirebiliyoruz?  Onları gelecekte yüzleşmek durumunda olacakları tehlikelere ve bu alanda geliştirmek durumunda kalacakları çözümlere ne kadar iyi hazırlayabiliyoruz? Bu konuyu ele alarak çocuklarımıza yardımcı olabileceğimiz alanları belirlemek, gelecekte bizi bekleyen olası sorunlar karşısında daha güçlü bir altyapı oluşturmamızı mümkün kılar.

Dünya üzerinde üretilen enerjiden yararlanan herkesin alabileceği basit bireysel önlemlerle küresel ısınmanın etkilerinin azaltılmasının mümkün olduğunu artık biliyoruz. Bu noktada, kürsel ısınma ve neden olduğu iklim değişikliğine olan duyarlılığı artırma yolunda çocuklara örnek olacak aileler ve eğitimcilere büyük bir rol düşmektedir.

Bu yolda atılacak ilk adım durumun ciddiyetinin farkına varmak ve çözüm yaratmak için işe koyulmaktır. Çocuklarla birlikte çalışmalar yürüten UNICEF, gerçekleştirdiği Çocuk Hakları Tanıtım Kampanyası kapsamında, çocukların küresel ısınmaya karşı ne gibi önlemler alınması gerektiğini belirten bir deklarasyon hazırlamasına destek olmuştur.

Bu deklarasyonda, küresel ısınmanın önlenmesi için yazıcıdan alınan kağıt çıktıların miktarının mümkün olan mertebede azaltılması, çevreyi yeşillendirmeyi amaçlayan aktivitelerin en büyük hobimiz haline gelmesi, ve bilgisayar ve televizyonların bekleme modunda bırakılmaması gibi yaklaşımlardan söz edilmektedir. Günlük hayatta gereksiz su ve enerji tüketimi, çocukların dikkat çekmek istedikleri bir başka alan. Atık kağıtların geri dönüşümüne de verilmesi gereken önemin kaçınılmaz olduğunu vurgulayan çocuklar, özellikle yiyecekleri korumak için kullanılan ambalaj ve benzeri paketlerin geri dönüşümünün yapılması gerektiğine inanıyorlar.

Çocukların hazırladığı önemler listesine göre, doğaya bırakıldığı zaman yüzlerce yıl kaybolmayan kullanılmış plastik kutuların çöpe atılmadan önce tekrar kullanımlarının mümkün olup olmadığı araştırılması önem taşımaktadır. Bunun yanında kısa mesafeleri yürümek ve gereken zamanlarda toplu taşıma araçlarına yönelmek ulaşımda ihtiyaç duyulan fosil yakıtlara olan bağımlılığın azaltılmasında yardımcı olacaktır.

İnsanların yalnızca kendilerini değil gelecek kuşakları da düşünerek yaşamalarının zamanı gelmiştir! Küresel ısınma ve beraberinde gelen iklim değişikliğinin neden olduğu kritik durumlara karşı farkındalığın arttırılması şarttır. Yeryüzünde hala daha birçok insan bilinçsiz olarak küresel ısınmaya neden olan girişimlerde bulunmaktadır. Bu insanların yetiştirdikleri çocukların bu konuya yeterli duyarlılığı göstermesi beklenemez. Bu nedenden dolayı, tüm insanların hiçbir ayırım olmadan küresel ısınma konusunda bilinçlendirilmesi gerekir. Bunun için iklim değişikliği ile ilgili konferanslar ve tanıtıcı seminerler düzenleyerek toplumun konuya olan hakimiyeti arttırılabilir.

Çocuklarımıza, su gibi hayatın devamlılığı için gerekli kaynaklara gelecekte bu kadar rahat ulaşamayacaklarını, nefes alacak temiz bir hava bulamayabileceklerini, ve bunların önlenmesi için gerekli adımları birlikte atmanın önemini öğretmemiz gerekir. Çocuklara küresel ısınmanın zararlarını anlatmanın en güzel yolu onların ilgisini çekecek yarışma ve oyunlardan yararlanaraktır. Okullarımızda küçük yaştan başlayarak bu konuda eğitim verilmesi duyarlılığın artmasında yardımcı olacaktır.

Çise Ünlüer (27 Şubat 2011)

24/02/2011

GDO’lar ve İnsan Sağlığı


ABD’de yeşil devrim olarak da adlandırılan bu süreci savunan eski başkan George W. Bush, "Dünyanın çok büyük bir kısmı açtır. Genetik olarak değiştirilmiş bitkiler, yüksek verimli, hastalıklara dayanıklı üretimi doğurur. Dolayısıyla dünyanın açlığını önlemenin tek yolu, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların üretimini gerçekleştirmektir" sözleriyle, geleneksel tarımın olumsuzluklarına karşı, genetik tarımı desteklediğini belirtmişti. Oysa Amerikan standardlarındaki bir tüketim seviyesinde ziyan edilen veya atılan gıdanın tasarruf edilmesi ile, GDO ve benzeri araştırmalara gerek duymadan, dünyada açlık sorununa kesin çözümler getirmek mümkün!

GDO’lu tohum üreten şirketlerse, genetik yapısıyla oynanarak oluşturulan yeni tohumların, her türlü böcek ve ot ilacına karşı dirençli hale getirildiğini ve bu şekilde tarımda verimlilik artışı sağlanacağını idda ediyorlar. Tabii herkes böyle düşünmüyor. Çevreye duyarlı birçok insan ve sivil toplum örgütü, üçüncü dünya ülkelerindeki insanların büyük bir çoğunluğunun açlık sınırlarında yaşamak zorunda olmasının esas nedeninin üretim potansiyelindeki eksikliklerden çok, üretimin dağıtımının adil olmayışından kaynaklandığına inanıyor.

Dünya çapında örgütlenen birçok insan, GDO’nun açlığa çözüm olmadığını ve tam tersine doğal yaşamın çok uluslu şirketler tarafından kontrol altına alınarak, gelişmekte olan ülkelerinin ve tarım nüfusunun sömürüye açık hale getirildiğini savunuyor.

Canlıların doğal süreçleri içinde değişikliğe uğradıkları kaçınılmaz bir gerçek. Bugün gıda olarak tükettiğimiz bitkilerin hemen hemen hepsi, insanların müdahalesi ile ya da doğal süreçler sonucu gelişerek, bugünkü özelliklerini kazanmış, çeşitlenmiş, ve ihtiyaçlarımızı karşılayacak şekilde zenginleştirilmiştir. Ancak bu değişikliklerin hiçbiri farklı türler arası genetik alışverişini içermemektedir.

GDO’lu bitkiler ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin tüketilmesi sonucunda ortaya çıkacak olan insan sağlığı üzerindeki etkilerin başında alerjiler gelmektedir. Bu durumun esas nedeni, genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesinin engellenememesidir. Bu duruma verilecek en iyi örneklerden biri, 1996 yılında Brezilya kestanesi ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünlerin bazı insanlarda alerji yapması nedeniyle marketlerden toplatılmış olmasıdır.

Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar potansiyel bir toksisiteye de sahip olduklarından, GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler insanlar için de önemli riskler oluşturmaktadır. Bu genlerin kullanılmasının pestisit (böcek ve yabani ot öldürücü kimyasal maddeler) kullanımını ortadan kaldırmış olması, toksik madde kalıntılarının tamamı ile yok olduğu anlamına gelmemektedir. Bu yiyeceklerin canlılar üzerindeki zararını anlamak için GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenen farelerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir. Toksik etkilerinin yanında, GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırmacı tarafından kanıtlanmıştır. Bunların başında gelen herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinin içerdiği çeşitli kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir.

GDO’lu besinlerin en büyük zararlarından bir diğeri ise besin değerlerindeki hafife alınamayacak kayıptır. Değişime uğrayan bitkinin orjinal yapısında bulunan bazı besin değerlerinde önemli azalmalar olduğu bu alanda yapılan çalışmalar tarafından tespit edilmiştir.

Bilinçli bir yaklaşımla GDO’lu yiyeceklerden kaçınmak mümkün. Bunun için GDO içermeyen ve “100% organik”, “organik”, veya “organik içeriklidir” etiketi taşıyan organik ürünlere yönelmek gerekir. Çeşitli sebeplerden dolayı organik olmayan ürünleri tüketmeyi tercih ediyorsanız, ürünlerini “GDOsuz” olarak etiketleyen şirketleri destekleyin. Mısır, soya fasulyesi, kanola ve pamuk gibi genetiği değiştirilmiş tüm ürünlerden kaçının.

Kullanılmaması gereken mısır içerikli ürünler arasında mısır unu, yağı, nişastası, gluteni, ve şurubuna ek olarak fruktoz, glikoz, ve dekstroz gibi tadlandırıcılar ve modifiye edilmiş gıda nişastası gelmektedir. Soya içerikli ürünler arasında soya unu, lesitini, proteini, ve bitkisel yağ bulunurken; kanola yağı ve pamuk yağı da dikkat edilmesi gereken ürünler arasındadır. ABD’de şeker pancarı da GDO’lu gıda ürünleri içinde yer aldığından, organik ve GDO içermeyen şekerleri veya tamamı ile şeker kamışından elde edilen şekerleri tercih etmek mantıklı olacaktır.

Özetlemek gerekirse, GDO’lu ürünlerin insanların sadece bağışıklık sisteminde değil, sinir yapısında da tahribatlar yapabileceği ve mikroplu hastalıklara karşı kullanılacak antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği gibi, kanser ve alerjik reaksiyonlara neden olabileceğini kanıtlayan bilimsel çalışmalar gözardı edilemeyecek boyutlardadır. GDO tespiti konusunda bilimsel araştırmalar halen tüm dünyada sürmekte ve mevcut testler her gün geliştirilmektedir. Bu noktada ülkemizin de gereken girişimleri yapması şarttır. Her alanda olduğu gibi, sağlıklı bir hayat için bilinçli seçimler yapmak ve bu seçimlerin sürdürülebilir olmalarını sağlamak elimizdedir.


Çise Ünlüer (20 Şubat 2011)