Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

20/08/2010

Doğa ve Kadın: Ekofeminizm



Feminizm, kısaca tanımlamak gerekirse, toplumda erkeklere tanınan hakların aynı şekilde kadınlara da tanınmasını sağlamayı amaçlayan, sosyoloji, politik ve etik alanların bir araya gelmesiyle oluşan bir fikir akımdır. Feminist teorinin esas amaçları arasında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin doğasını ele alarak, cinsiyet politikaları ve iktidar ilişkilerinde kadın ve erkek arasındaki farkları anlamak gelir. Batı toplumlarında feminizm kavramı kadınlara oy hakkı verilmesi, iş yerlerinde daha eşit ücretlendirme, ve boşanma hakkının doğması gibi konularda büyük etki yaratmıştır.

Femizmin alt türleri arasında radikal, sosyalist, kültürel, ruhsal, ve postmodern gibi farklı alanları inceleyen yaklaşımlar gelmektedir. Bugün sizlere bu alt türlerden bir tanesi olan “ekofeminizm” kavramından bahsetmek istiyorum. Günümüzde, özellikle Batı toplumlarında kadınların ve doğanın üzerindeki baskı ve bunun doğurduğu ezilmişliği sorgulayan bir düşünce akımı olan ekofeminizm, 1970'li yılların sonlarında yeşil hareket ile feminist hareketin etkileşimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Ekofeminizmin temel kavramı, doğa ve kadınların sömürülüşü arasında kurulan ilişki üzerinden hareket ederek, doğal çevredeki korkunç sorunların çözümlenmesi için bir feminist görüş açısının gerekliliğini savunur. Buna dayanarak, kadınlara uygulanan baskıların ve bu durumun getirisi olan sorunların çözümünün sağlanması için insanoğlunun doğa ile arasında olan ilişkinin sağlıklı olması büyük önem taşır.

Ekofeminizmin temel varsayımlarının ilki kadınların ezilmesi ve doğanın sömürülmesi arasında önemli bağlantıların olduğudur. Bu noktadan hareket ederek, kadınların yeşil hareket içinde aktif rol oynamalarının gerekliliği vurgulanmıştır. Ataerkil sistemde kadın doğaya (ve özel alana), erkek ise kültüre (ve kamusal alana) yakın görülür. Modern yaşam tarzında, doğa kültürden aşağı bir konumda tasavvur edildiği için, kadın da erkekten aşağı görülmektedir. Kadının doğayla özdeşleştirilmesinde çocuk doğurma ve büyütme görevleri önemli rol oynarken, ilk çağlarda avcılık yapan, savaşan ve boş zamanı daha çok olan erkeğin zamanla kültür tekelini oluşturduğu görülür.

Ataerkil sistem altında gelişen denge bozuklukları kadının emeğinin küçük görülmeye başlamasına neden olmakla kalmaz, tarımın gelişmesi, erkeğin, mülkiyetin oluşması ve köleliğin kurumsallaşmasıyla birlikte, tarlada sürdüğü hayvana ve ektiği toprağa ek olarak malı olarak gördüğü kadına hükmetmeye başlamasına neden olur. Ortaçağ zamanlarında, doğa ve kadının şeytanın temsilcisi olarak görülmeye başlamasıyla, cadı avlarına kurban giden kadınların sayılarında bir artış gözlenir.

Günümüzde nüfus artışı, doğal kaynakların tüketimi, kirlenme, ve devlet şiddetiyle birlikte küresel çöküşü yaşayan toplumlar içeririsinde mevcut sistemdeki bozuklukları düzeltmek ve daha adil bir yaklaşımı teşvik eden feminizm ve yeşil hareketler, eşitlikçi ve anti-hiyerarşik sistemleri savunurlar. Yeryüzünde temelli bir bilinç yaratmayı hedefleyen ekofeminizm de, emperyalizme, heteroseksüellik dayatmasına, militarizme ve kapitalizme karşı çıkarak farklı ezilme biçimleriyle de ilgilenir.

Ekofeminizm liberal, kültürel, sosyal, ve sosyalist ekofeminizm şeklinde dört ayrı gruba ayrılarak incelenebilir. Liberal feminizm yeni yasalar ve kurallar yoluyla mevcut hükümetlerin yapısı içinde insanla doğa arasındaki ilişkilerin reformcu görüş çerçevesinde düzeltilebileceği mesajını verirken, kültürel ekofeminizm ise mevcut ataerkil sistem içerisinde kadınları ve doğayı kurtaracak ortak alternatifler üzerine örneklendirmeler yapmaktadır. Sosyal ve sosyalist ekofeminizm, ataerkil ilişkilerin bir getirisi olarak erkeklerin kadınlara kurduğu baskı sistemini kapitalist sistemde yapılan üretim boyunca insanların doğayı ezmesine benzetir.

Farklı alanlara yönelseler de, bu akımların tümü insanlarla doğa arasındaki ilişkinin geliştirilip düzeltilmesini sağlamak amacıyla geliştirilmiştir. Doğanın ve kadınların kullanılacak bir kaynak olarak algılanması ve üzerlerine egemenlik kurulması gibi ortak noktaları vurgulayan ekofemninizm, özgürlük, sosyal adalet, ve eşitlik gibi kavramların gerçeğe dönüştürülmesi üzerinde girişimlerde bulunur. Batı toplumlarında kadınlar evlerinin endüstriyet atıklar, aşırı paketleme ve plastik malzemelerle kirletilmesi gibi sorunlarla yüzleşmek durumundayken, Üçüncü Dünya kadınları ise gıda ve yakacak eksikliğine ek olarak kirli sularla yaşamanın çaresizliği içerisindedir. Batı toplumu kadınları bu durum karşısında geriye kazanma sürecine önem göstererek tüketim alışkanlıklarını değiştirme yolunda ilerlerken, Üçüncü Dünya kadınları geleneksel yaşam biçimlerini koruyarak çokuluslu şirketlerin ülkelerinde neden olduğu ekolojik dengesizlik ile başa çıkmaya çalışmaktadırlar.

Kadınların doğurganlığı ve çoçuklarına kendi vücutlarından besin sağlayabilmeleri kadınları daha “oturaklı” bir hale sokmuş, ev yönetimi ve tüm aile için besin hazırlama gibi görevlere yöneltmiştir. Aynı zamanda, gelişmiş duyarlılık yeteneğinden dolayı kadınlar çocuklarının gelişimi ile yakından ilgilenerek bu süreçte çıkan sorunlara pratik çözümler getirmiştir. Erkeklerde bulunmayan bu özellikler, ekofeministlere göre kadınlar için bir güç kaynağı oluşturmaktadır.

Devletlerin ve büyük şirketlerin kapitalist sistemin bir parçası olarak “gelişme” başlığı altında doğayı paramparça ederek sömürmelerine karşı geliştirilen ekofeminizm, dünya çapında gelişmiş bir kadın hareketidir. İster Batı kültüründen ister gelişmekte olan Üçüncü Dünya ülkelerinden olsun, günümüzde kadınların kararlılıkları sayesinde elde ettikleri birçok başarı vardır. Çocuklarının gelişimleriyle yakından ilgilenen anneler, kendilerinin doğayla olan yakın ilişkilerinden yola çıkarak gezegenimizin sağlığı ve varlığının devamı için gözardı edilemeyecek yol katetmişler ve etmeye devam edeceklerdir.

Çise Ünlüer (22 Ağustos 2010)
ciseunluer@hotmail.com

No comments:

Post a comment