Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

17/02/2012

Dünyanın En Yüksek Binası: Burj Halife




Bugün sizlere gerek yüksekliği, gerek mimarisi ile göz kamaştıran bir yapıdan bahsetmek istiyorum. 828 metre uzunluğunda Dubai’nin simgesi haline gelen ve şu an dünyanın en yüksek binası olarak kabul edilen Burj Khalifa, yani Burj Halife’yi görmeden ve üzerine çıkmadan Dubai’yi görmüş sayılmazsınız! Yapımı 4 Ocak 2010’da tamamlanan bina adını Birleşik Arap Emirlikleri başkanı Halife Bin Zayed El Nahyan’dan almış.

Ziyaretçi girişi Dubai Mall’dan yapılan Burj Halife girişinde ülkenin başbakanı Mohammed bin Rashid Al Maktoum’a ait olan bir söz altın harflerle gelenleri karşılıyor: “No matter how big the challenge, strong faith, determination and resolve will over come them”. Yani zorluk ne kadar büyük olursa olsun, güçlü bir inanç, azim ve kararlılık üzerinden gelebilir. Yapımında 12,000’den fazla işçi ve müteahhit çalışan, içerisinde 200 den fazla kat bulunduran Burj Halife’nin yapımı da bu sözün iyi bir örneği.

828 metre yüksekliğindeki Burj Halife’nin yapımından önce dünyanın en yüksek binasi olan Tayvan’ın Taipei 101 binası 508 metre, hemen ardına gelen Çin’deki Shanghai World Financial Center 492 metre, Hong Kong’daki International Commerce Center ise 484 metre yüksekliğinde. Binanın baş mimarı ve yapı mühendisi esas merkezi Chicago’da bulunan Skidmore, Owings and Merrill LLP (SOM)’da çalışan Adrian Smith ve Bill Baker. Yapımında sertleştirilmiş beton kullanılan binada yükselirken alanı azaltacak ve incelen bir siluet yaratacak taban levhaları bulunuyor. Yapı ortasında binanın 156. katına kadar uzanan spiral merkezi bir beton çekirdek ve bu beton çekirdek üzerinde yükselen çelik bir makas yer alıyor. Üç ayaklı bir tasarım örneği teşgil eden binada dev bir metal sarmal baca yapının ortasında belli bir noktadan başlayarak en tepesine kadar çıkıyor.

Yapımı 4.1 milyar dolara mal olan gökdeleni ziyaret edenlerin yukarıya çıkmadan önce girişteki bilet gişesinden belli bir miktar ödeyerek bilet almaları gerekiyor. Ancak binaya olan talep o kadar büyük ki ancak 2-3 gün sonrasına yer bulabiliyorsunuz. Oysa aynı anda yüzlerce kişi binanın en üst noktasına çıkıp yukarda birkaç dakika geçirdikten sonra aşağı iniyor, bu tecrübe toplam 1 saatten fazla sürmüyor. Binaya çıkmak için kullanılan asansörler saniyede 10 metre çıkabilecek hızda olduklarından kısa bir sürede binanın en üst noktasına ulaşabiliyorsunuz. Ama yine de sabahtan akşama kadar ziyaretciler için ayrılmış tüm zaman dilimleri dolu. Tabii gelir gelmez beklemeden binaya çıkmak isteyenler normal bilet fiyatının 5 katı miktarda bir ücret ödeyerek o an çıkma şansını elde edebiliyorlar.

Gelenleri 124. kattaki dünyanın halka açık en yüksek ve terası bulunan gözlem katına taşıyacak olan asansörlere binmek için sıra bekleyen ziyaretçilerin hem bu süre boyunca sıkılmaması hem de bina hakkında bilgi sahibi olmaları için bekleme alanalarında Burj Halife ile ilgili birçok ilginç bilgi içeren yazılar ilgi çeken animasyonlar şeklinde duvarlara yansıtılıyor. Burda öğrendiklerimden kısa bir derleme yapacak olursak: Burj Halife 95 kilometre uzaktan bile görünebiliyor. Yapımında kullanılan 31,400 ton inşaat demiri dışında kullanılan betonun toplam ağırlığı 100,000 tane filin ağılırlığına denk geliyor. Binanın dış cephesinde 24,000 ayrı ayrı kesilmiş cam paneller kullanılmış. Binanın duvar alanı 17 tane futbol sahası büyüklüğünde. Bina bünyesinde 57 asansör, 1044 daire, ve 160 lüks otel odası ve suit bulunduruyor.

Her ne kadar da bu şekilde sınırları zorlayan yapıların çevreye verdiği zararın göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünsek bile, Burj Halife’nin dikkate alınacak birkaç “çevreci” yanı var. Bunlardan biri ülkedeki su sıkıntısına koyduğu katkı. Binanın soğutulması işlemi boyunca ortaya çıkan kondens (yoğuşmuş su) toplanarak etraftaki bitkilerin sulamasında kullanıldığından normalde bu işlem için gereken su tasarruf yapılmış oluyor. Bu yöntem sayesinde her yıl 15 milyon galon su sürdürülebilir bir plan çerçevesinde toplanıyor.

Dubai mimarisini sert bir dille eleştiren ünlü Alman mimar Albert Speer Jr tarafından “tamamen kendini beğenmişlik projesi” olarak tanımlanan binanın tepesindeki gözlem kulesinden bakıldığı zaman Dubai göz alıcı mimarisi ile akıllarda kalan bir intiba bırakıyor. Bir gün Birleşik Arap Emirlikeri’ne yolunuz düşerse, dünyanın mimari zirvesi Burj Halife’den Dubai’yi izlemenizi tavsiye ederim.


Çise Ünlüer (19 Şubat 2012)
ciseunluer@gmail.com


10/02/2012

Yiyecek Bankaları ve Paketlemeler




“Tabağında yemek bırakma yoksa arkandan ağlar” diyen annelerimizin ne kadar haklı olduğunu büyüdükçe daha iyi anlıyoruz çünkü artık arkamızdan ağlayanların sayısı koca bir kıta nüfusuna ulaştı. Öyle bir tezatla karşı karşıyayız ki insanın mantığına sığmıyor: Bir köşede yiyecek bulamadığı için açlıktan ölen, diğer bir köşede  yiyecek bolluğundan kurtulmaya çalışırken anoreksiya ve benzeri ölümcül hastalıklara yakalanan insanlar...

Bu haftanın konusu her yıl tonlarcası çöpe giden ve bu şekilde iklim değişikliğini de hızlandıran yiyecekler. Sadece Amerika’da geçen yıl 30 milyon ton yiyeceğin kullanılmadan çöpe gittiğini biliyor muydunuz? Kişi başı 90 kilo yiyecek anlamına gelen bu miktar sadece boşa giden yiyecekler açısından değil, bu yiyeceklerin üretimi sırasında tüketilen enerji açısından da küresel ısınmayı tetikliyor. Bunlara ek olarak ülkemizde de büyük bir sorun teşkil eden çöp sorunu da gittikçe ciddileşiyor çünkü artık çöpümüzü atacak bir yer bulmakta gittikçe zorlanıyoruz. Bir de unutmamak gerek ki yiyecekler çöpe atıldığında iklim değişikliğine sebep veren karbondioksitten yirmi kat daha güçlü bir gaz olan metan gazı salımına neden oluyorlar, ki bu da hafife alınacak bir durum değil!

Bu konuda çözüm geliştirmek için harekete geçen ABD Manavlar Birliği, “Yiyecek Bankları” adı altında başlattıkları girişim bünyesinde hala yenebilecek durumdayken çöpe atılan yiyecekleri kabul ediyor ve bu şekilde çöpe atılan yiyecek sorununu kökünden temizlemeyi hedefliyor. Tabii bu düşünüldüğü kadar kolay bir girişim değil. Önemli olan uzun vadede her bir bireyin gerçekten tüketebileceği kadar yiyecek alması alışkanlığının yerleştirilmesine katkı koymak. Bu durumda fazladan gelen yiyecekler önemli bir miktarda azalacak ve boşa gitmek yerine yiyecek bankalarına ve burdan da ihtiyacı olanlara bağışlanacak.

İnsan düşünmeden edemiyor, neden bu veya benzeri girişimler ülkemizde de uygulanmasın? Her ne kadar nüfusumuz daha az olsa da, kullanılmadan çöpe giden her yiyecek dünyadaki gittikçe büyüyen açlık sorununu artırıyor ve farkında olsak veya olmasak hepimizi yakından ilgilendiren küresel ısınmayı tetikliyor. Bu duruma getirilecek bir başka çözüm ise yiyecekleri çöpe atmak yerine hayvanlara vererek veya kompost yaparak bireysel olarak katkı sağlamak. İşte birkaç basit tavsiye: Artan ekmek veya kuru baklagil gibi yiyecekler kuşların ulaşabileceği pencere kenarlarına bırakılabilir, fazladan yapılan yemekler komşular ile paylaşılabilir veya daha sonra hayvan yetiştiricilerine ulaştırılabilir, artan sütler sokak kedilerine verilebilir, alışveriş yaparken ihtiyacımız kadar alınabilir, bahçeli evlerde biyolojik atıklar ayrılarak küçük öbekler halinde toprağa gömülebilir, ve en basiti sadece ihtiyaç duyulan kadar tüketerek yiyeceklerin tabaktan çöpe gitmesi önlenebilir.

Yiyeceklerden bahsetmişken hızlı hareket eden günlük yaşamda düşünmeden tükettiğimiz hamburger, patates kızartması, ve patlamış mısır paketlerinde bulunan kimyasal maddelerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinden de bahsetmek istiyorum. Kanada’daki Toronto Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre bu yiyeceklerin etrafındaki paketlerde bulunan kimyasal maddeler yiyeceklere ve buradan da yiyen kişilerin kanına geçiyor. Gerçekte su ve yağı geçirmedikleri için yiyecek paketlemesinde tercih edilen bu kimyasallar, leke tutmaz elbiselerde, yapışmaz tencere ve tavalarda, alev geciktiricilerde, ve halı ve kumaşlarda da yüzey koruyucu olarak bulunuyor.

Araştırmanın bir parçası olarak incelenen yiyecek paketlemelerinde kullanılan polyfluoroalkyl phosphate esters (PAPs) ve perfluorinated carboxylic acids (PFCAs) ağız yolu ile farelere verildikten sonra birkaç hafta geçtiğinde bile bu kimyasalların farelerin kanında yüksek miktarlarda bulunduğu ve hormon dengesi ve kolesterolü etkilediği anlaşılıyor. Sonuç olarak bu kimyasallara maruz kalan farelerde gelişme geriliği, tümör oluşumu ve erken ölümler gözleniyor.

İnsanlarda da kısırlık ve troit hastalığına neden olmakla birlikte çeşitli kanser türlerine de yol açtığı bilinen kimyasalların, bağışıklık hücrelerini azaltarak bağışıklığı baskıladıkları görülmüştür. Bazı durumlarda anneyi etkilemeyen miktarlarının bile daha sonraki nesilde ölümlere yol açabileceği de gösterilmiş, büyümeyi, üremeyi ve birçok metabolik olayı düzenleyen hormonlara ciddi hasar verdikleri kanıtlanmıştır.

Peki bu bizim için ne anlama geliyor? Kısaca özetlemek gerekirse, bu kimyasallar çeşitli yollardan insan kanına karışıyor ve ciddi sağlık sorunlarını tetikliyor. Ancak araştırma bu kimyasalların tek kaynağının yiyecek paketleri olduğunu göstermiyor. İnsanlarda saptanan bu kimyasalların başka kaynakları olması da elbette mümkün ve yiyecek paketlerindeki PAP da bu kaynaklardan biri. Buna göre, yağ geçirmez niteliğe sahip yiyecek paketleri ve yanmaz tavalar olmak üzere PAP içeren ürünlerden uzak durulmalı, özellikle hamile kadınlar ve çocuk yapmak isteyen çiftler için tehlikenin daha büyük olabileceği unutulmamalıdır.


Çise Ünlüer (12 Şubat 2012)
ciseunluer@gmail.com


04/02/2012

Yenilenen Dünyada Yenilenebilir Enerji




Bugün sizlere yenilenebilir enerji sektöründe geçtiğimiz yıl göze çarpan ve gelecek vaadeden birkaç projeden bahsetmek istiyorum.

Plastik şişeden bedava ampul

İşte basit bir girişimin insan hayatı üzerinde ne kadar büyük bir etki yaratabileceğinin inanılmaz güzel bir kanıtı. Filipinler'in başkenti Manila’da gerçekleşen yaratıcı bir buluş sayesinde içine sadece su ve çamaşır suyu konulan eski plastik şişelerle evlerin aydınlatılması sağlanıyor. Bu kadar basit bir girişimle aydınlanmak nasıl olur diye soracak olursanız: Bunu mümkün kılmak için önce plastik şişeler genellikle tenekeden yapılmış çatılarda kesilen delikler içerisine yerleştiriliyor, ardından içlerine su ve çamaşır suyu karışımı dolduruluyor. Basit ama bir o kadar etkili olan bu buluş sayesinde güneş ışığı açılan delikten dikey olarak içeriye giriyor ve 360 derece yansıyarak bulunduğu ortamı aydınlatıyor.

İçerisinde su ve çamaşır suyu bulunduran plastik şişeleri 55W ila 60W arasında ışık veren ampullere dönüştüren girişimci, buluşunu güneş enerjisini en ekonomik kullanan buluş olarak nitelendiriyor. Plastik şişeden elde edilen ampullerin ömrü ise yaklaşık 10 ay. Manila’da ortaya çıkan bu buluşu yoksul kitlelere kazandırmak isteyen Massachusetts Institute of Technology (MIT) öğrencileri projeyi geliştirme yolunda gerçekleştirdikleri çalışmalar sayesinde söz konusu ampullerin 5 yıla kadar dayanmasını sağlamayı hedefliyorlar.

Oldukça kuvvetli bir ışık sağlayan plastik şişelerin ekonomik olmalarının yanında, Manila’nın yüzde doksan (90%)’ını oluşturan yoksul kesimin yaşam standardını da doğrudan etkileyecekleri kesin. Tabii sadece Filipinler değil, projenin düşük gelirli başka ülkeler için devrim niteliğinde olduğu düşünülüyor. Tüm dünyada gündüz elektrik için daha az para harcanması anlamına gelen proje ile yoksul ailelerin yiyecek ihtiyaçlarını karşılamaları da kolaylaştırılmış olacak. İçi sadece bir litrelik su ve çamaşır suyu karışımı ile dolu plastik şişelerden sadece Manila’da 10 bin tane üretilmesi planlanıyor.

Binaların ısıtılmasında çığır açan proje

Gelelim geçtiğimiz aylarda haberlerde yer alan başka bir güzel gelişmeye. İsveç`in başkenti Stockholm’daki metro ve otobüs gibi toplu ulaşım araçlarında yolcuların nefesinden enerji üretileceğini duydunuz mu?  Bu alanda hazırlanan proje kapsamında, İsveç'te tren ve otobüs garından gelen-geçen yüzbinlerce kişinin nefes buharı ve vücut ısısı bir havuzda toplanılarak su ısıtma sistemiyle birleştirilecek.

Stockholm’un merkezi tren istasyonundan günde yaklaşık 250 bin insan geçiyor. Bu insanlar istasyonda geçirdikleri zaman boyunca gerçekleştirdikleri aktiviteler sayesinde ısı meydana getiriyor. Bu şekilde toplanan enerji ile ısıtılan sular borular vasıtasıyla Stockholm’un merkezinde yer alan binalara pompalanarak binaların ısıtılması sağlanacak. Bu sistem sayesinde binaların ısınmasında kullanılan enerji talebini yüzde yirmi beş (25%) oranında azalmasına kesin gözle bakılıyor.

Türkiye güneş ve rüzgardan enerji üretecek

Gelelim daha yakımıza. Türkiye Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK)’nun güneş enerjisi santrallerine yönelik hazırladığı, güneşten elektrik üretmek için lisans başvurularının nasıl yapılacağına yönelik yatırımcılara bilgi sunan düzenlemeye göre güneş enerjisine dayalı her bir üretim tesisi için yapılacak yatırım başvurusunun kurulu gücü 50 mw'yi geçemeyecek ve başvurular en yakın trafo merkezine yapılacak.

Peki Türkiye’de bu alanda yatırım yapmak isteyenlerin geçeceği süreç neleri içeriyor? TEİAŞ (Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi) ve Enerji Bakanlığı’nın güneş enerjisi santrallerinin bağlanacağı trafo merkezleri ile kapasitelerini bildirmesi ile yatırımcılar ilgilendikleri bölgelere yönelik belli bir süre güneş ölçümleri yaparak sonuçları ile birlikte EPDK'ya başvuracak.

2011’in Ağustos ayında açıklan düzenleme kapsamında kampüslerinde kendi elektriklerini üretmenin yanında araştırma-geliştirme faaliyeti göstermek isteyen kurumlara yönelik kolaylık sağlanacak. Buna göre, “Kanunla kurulmuş araştırma ile yüksek öğretim kurumlarının, bilimsel araştırma geliştirme ve eğitim faaliyetleri kapsamında aynı dağıtım bölgesinde olmak, kendi ihtiyaçlarını karşılamak ve azami 10 mw kurulu gücü geçmemek kaydıyla yerleşkelerinde nükleer, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisi kurmak amacıyla uhdelerindeki anonim ya da limited şirketleri vasıtasıyla yapacakları lisans başvurularında” kolaylık sağlanacak.
Ülkedeki enerji kaynaklarının geliştirilmesi açısından büyük önem taşıyan by adımı atan EPDK başkanı Hasan Köktaş’a göre bugün 1600 megavatlara ulaşan rüzgar santralı kurulu gücünü uzun vadede 20 bin megavatlara, güneşte de sıfırdan başlayıp önce 600 megavata, sonra da çok daha büyük güçlere çıkarmak üzere bir sistem tasarlanmakta. Bu düzenleme sayesinde güneş yatırımcılarının neyi nasıl yapacaklarını, nasıl yarışacaklarını ve hangi kriterlere uymak zorunda olduklarını görerek yol alacakları kesin.


Çise Ünlüer (5 Şubat 2012)
ciseunluer@gmail.com

20/01/2012

Dubai’den Gözlenimler



En yüksek, en derin, en pahalı, en zengin, en yapay, en egzotik... Dubai’yi anlatmaya kelimeler yetmez. Çünkü dünyanın başka hiçbir yerinde yedi yıldızlı bir otele rastlayamaz, dünyanın ülkeleri şeklinde 200 adet insan yapımı bir ada dizisini ziyaret edemez veya dünyanın en yüksek binasına çıkamazsınız.

Her noktasında canlı ve kozmopolit bir hava esen Dubai’nin tüm modernliği ortasında plaj veya bir iş toplantısı sonrasında bir butiğe, bir golf turuna veya seçkin bir restoranına giderken asırlık çarşılar hala sıkı pazarlık etmek isteyenleri cezbeder. Ve tüm bunlara rağmen, günlük hayatta aklınıza gelmeyecek kadar yakındır şehri çevreleyen çöl. Şehir merkezinden biraz dışarı çıkıldığı zaman hayat daha geleneksel, biraz daha yavaş bir hal alır.

Eğer Dubai’yi ziyaret etmeyi düşünüyorsanız, ülke hakkında bilmeniz gereken bazı bilgiler şunlar: Ülkenin para birimi Birleşik Arap Emirlikleri dirhemi (AED). Dubai’i ile Kıbrıs arasında 2 saat zaman farkı var. Elektrik prizleri ülkemizdeki gibi üç pimlidir. Sıcaklıklar kışın (Aralık-Mart) gece en düşük sıcaklık olan 10°C’den yaz ortasında (Haziran-Ağustos) gündüz en yüksek sıcaklık olan 50°C’ye kadar değişiklik gösterir. Eğer fırsatınız olursa ziyaret etmek için en iyi zaman plajda uzun, rahat gündüzler ve dışarıda ılık geceler geçirebileceğiniz kusursuz ısı seviyesine sahip olan Ekim-Nisan ayları arasıdır. Havaya uygun olacak şekilde genellikle bol pamuklu kıyafetler günün sıcağında şapkalarla birlikte yıl boyu tercih edilmelidir. Ancak kış akşamlarının şaşırtıcı derecede serin olduğundan ve binalarda sürekli çalıştırılan klimalar sayesinde soğuk ortamlarda bulunabileceğinizden yanınızda ince bir kazak getirmek en doğrusu olacaktır.

GCC (Körfez Dayanışma Konseyi) ülkeleri için vize gerekmemektedir. İngiltere, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve çoğu Batı Avrupa ve Uzak Doğu ülkeleri vatandaşlarına geldiklerinde ücretsiz olarak 30 günlük sonradan uzatılabilen ziyaret vizesi verilir. Kıbrıs pasaportuna istenen vize yerel sponsor veya otel kanalıyla alınılabilir. Ülkede uyuşturucu yasaktır ve bu alandaki cezalar gerçekten çok serttir. Alkol tüketimi de lisanslı restoran, bar ve kulüplerde mümkün olmasına rağmen şehir içinde satın alınamaz. Bununla doğru orantılı olarak, alkollü araba kullanmak kabul edilemez bir durumdur ve suçlular için çok ağır cezalar vardır.

20. yüzyılın başlarında gelişen deniz aşırı ve yerel ticaret ile Arabistan’daki en büyük çarşılara sahip olan Dubai tarihindeki en büyük değişiklikler 1950’lerde önce bölgede petrol bulunmasından itibaren başlamıştır. Zengin bir mirasa sahip olan Dubai’nin modern tarihi 1966 yılında Fateh Petrol yatağında petrol bulunması; 1971 yılında ise ortak güvenlik ve refah için Birleşik Arap Emirlikleri kurulması ve Arap Birliği’ne katılması ile bilinir. Daha sonra bu olayları kentin ilk çok katlı yapısı olan Dubai Dünya Ticaret Merkezi’nin açılması ve Emirates Havayolları’nın kurulması takip eder. 1999 yılında açılan Burj Al-Arab dünyanın tek yedi yıldızlı oteli olarak bilinmektedir. Son olarak 2010 yılında dünyanın en yüksek binası olan 828 metrelik Burj Khalifa’nın inşaatı tamamlanır.

Ülke yöneticileri, ülkedeki tüm yatırımlarda güvendikleri petrol kaynaklarının bir gün tükenebileceğini biliyor olmalılar ki buna bağlı kalmayıp turizm ve benzeri alanlarda ülkelerini ön plana çıkarmaya yönelmişler. Birleşik Arap Emirlikleri’nin en çok konusulan ve yabancılar tarafından tercih edilen bölgesinin Dubai olmasında şehir için hazırlanmış başarılı tanıtım politikalarının rolü büyük. Düzenlenen farklı aktiviteler sayesinde ülkeye gelen turist sayısı her geçen gün hızla artıyor.

Biraz da Dubai’de görmeyi bekleyebileceğiniz insan profilinden kısaca bahsetmek istiyorum. Üniformaları boydan boya beyaz çarşaf ve terlikten oluşan erkek havaalanı memurlarından mı yoksa gelenlere vize vermekle görevlendirilmelerine rağmen ellerindeki telefonlar ile saatlerce müzik dinlemeyi tercih eden çalışanlardan mı başlasam. Altın süslemelerle donanmış havaalanı da dahil olmak üzere Dubai’de son birkaç senede yapılan çoğu bina gayet geniş, modern ve göz alıcı. Aralık ayının son haftalarında ziyaret ettiğim Dubai’deki toplumun çoğunu müslümanların oluşturmasına rağmen havaalanı da dahil olmak üzere şehrin birçok farklı noktasında noel baba kıyafetli animatörler ve altında hediye dolu dekoratif yılbaşı ağaçları görmek ve Christmas müzikleri dinlemek mümkün. Daha çok hristiyan dünyasına özgü olan bu süslemeler ve etraflarında dolaşan siyah çarşaflı kadınlar ile beyaz çarşaflı erkeklerin oluşturduğu tezat ilginç olduğu kadar komik. Ama unutmamak gerekir ki Dubai’ye çalışmak amaçlı gelen birçok yabancı var ve şehirdeki birçok şey burada yerleşik olan halka hitap edecek şekilde tasarlanmış.

Dubai nüfusunun büyük bir kısmını Hintliler oluşturmakta. Bindiğim taksilerden birinin şoförü genç yaşta çalışmak için Hindistan’dan Dubai’ye göç ettiğini anlatıyor. Ülkeye ilk geldiği günden itibaren birçok farklı işlerde çalışan ve zor şartlarda hayatta kalmaya çalışan Hintli şoför gerçekten sıfırdan nasıl bir hayat kurulabileceğinin güzel bir örneği. Yolculuk bitmeden, yaklaşık 10 sene Dubai’de çalışarak biriktirdiği para ile ülkesine dönüp kendi işini kurmak istediğini de ekliyor.

Şehri ilk kez ziyaret edenler az da olsa bir kültür şoku yaşayabilir çünkü Dubai’de dünyanın her köşesinden çalışmak için gelen birçok insanın yanında geleneksel Arap kıyafeti olan dishdash (beyaz erkek kıyafeti) ve abayalarıyla (tesettür) dolaşan yerliler ile karşılaşmak kaçınılmaz. Her ne kadar gökdelenlerle dolu olsa da şehirde namaz vakti geldi mi camilerin sesleri dört bir yandan duyuluyor. Hatta dünyanın en büyük alışveriş merkezlerinden olan Dubai Mall veya Mall of the Emirates’de bile mağazaların arasında dolaşan insanlara namaz vaktinin geldiği buradaki elektronik ekranlardan bildiriliyor. Günlük Dubai kültürünün bir başka parçası olarak sokaklarda sıkça Arapça konuşmaları ve nargile kokusunu duymak mümkün.

Her ne kadar da şehirde yaşayan yabancı toplumun da etkisi ile etrafındaki ülkelere kıyaslandığı zaman daha rahat bir tavır sergilense de, Dubai, günün sonunda yine de Müslüman kültürünün kabul gördüğü bir yer olduğundan toplum içinde temkinli davranılmalı, özellikle şehrin geleneksel bölümlerinde mütevazi bir giyim anlayışı benimsenmelidir. Bununla doğru orantılı olarak şehirde suç oranları oldukça düşük olduğundan sokaklarda dolaşmak oldukça güvenlidir.

Gelelim dinin halkın davranışlarının şekillenmesindeki rolüne. İslam dininin önemi Birleşik Arap Emirlikleri toplumu için tartışılmazdır. Halk, toplumun gerçek dokusu içerisinde vazgeçilmez bir rol oynayan dini inançlar doğrulutusunda çok kesin ahlaki esaslar bildiren Kuran’ı günlük hayatın her konusununda bir referans noktası olarak alır. Dubai’yi müslümanların kutsal ayı olan Ramazan’da ziyaret ederseniz bunu daha net bir şekilde görebilirsiniz. Bir İslam ülkesi olarak Dubai kültürü bu konuda çevredeki ülkelerden çok da farklı değildir ve birçok restoran ve kafe gündüz saatlerinde kapalıdır. Bu zamanlarda müslüman olmayanların da toplum içinde yemek yememesi, su içmemesi veya sigara kullanmaması beklenir.

Ülkedeki Arap toplumu için aile kavramı çok önemli olmakla birlikte yerli halk yabancılara karşı genellikle gayet misafirperver. İlk başlarda halkın gösterdiği bu yakınlığa biraz önyargılı davranmakta yarar var diye düşünseniz bile gittikçe bu samimiyet içinizi ısıtıyor. Örneğin Dubai’de altın veya baharatların satıldığı geleneksel pazarlara “souk” ismi veriliyor. Şehrin Deira bölgesinde bulunan baharat pazarındaki göz alıcı renklerdeki baharatların arasından çubuklar halide satılan tarçınlara gözüm takılıyor. Satıcı çocukla kısa bir sohbetin ardından bölgedeki halkın Türkler’e büyük bir sempati beslediğini anlıyorum. Çocuğun kasada oturan babası İngilizce konuşmamasına rağmen önündeki sandalyeyi göstererek bana çay ve yanında hurma ikram ediyor.

Geleneksel ile modern sentezi oluşturan Deira bölgesinden biraz bahsetmek istiyorum. Bölgenin batı tarafında bulunan çarşı etrafında ucuz lokantalara ek olarak her tür mal satan, dolup taşan dükkanları ve dar pasajlardan oluşan kalabalık mahalleleri görebilirsiniz. Deira’nın daha doğusunda körfez kıyısı boyunca kargolarını yükleyip boşaltan antik yelkenlileri ve gelişen iş bölgesinin ışıldayan cam ve çelik kuleleri gibi yükselen çarpıcı binaları mevcut. Dubai’nin bu bölgesindeki ilgi çekici noktaları arasında Deira alışveriş merkezi, Dubai Creek Golf & Yacht Club, Century & Irish Village ve daha birçok mağaza, restoran ve eğlence yerine sahip Dubai Festival Merkezi yer almaktadır.

Dubai'de dikkat çeken bir diğer nokta sadece üç yıl önce kurulan ve bugün 1500’den fazla şirkete ev sahipliği yapan TECOM (Dubai Internet City, Dubai Media City ve Knowledge Village). 2002 yılında yüzde yüz on (110%)’luk bir büyüme yakalayan Dubai Internet City, bu büyümeyi 2003'te de tekrarladı. Üç yıl önce kurulan Dubai Internet City bugün 600'ün üzerinde firmanın katılımı ile uluslararası bir bilişim topluluğu haline geldi. Günümüzde serbest bölgede 44 farklı ülkeden şirket faaliyet göstermekte ve otuz binden fazla bilgi çalışanı görev yapmaktadır.

5 yıldızlı otel cenneti olan Dubai, aynı zamanda dünya üzerindeki tek 7 yıldızlı otele de ev sahipliği yapıyor. Şekli bir yelkeni andıran Burj El Arab’ın önünde fotoğraf çektirmeden Dubai’ye gelmiş sayılmazsınız demek çok da yanlış olmaz sanırım. İsminin anlamı “Arap Kalesi” olan bina 321 metrelik yüksekliği ile dünyanın en uzun dördüncü hoteli. Çok çabuk bir kıyaslama yapacak olursak otel, Paris’teki Eiffel Kulesi’nden daha uzun, New York’taki Empire State Building’den ise sadece 60 metre daha kısa! Tasarımında Arap kültürünü yansıtacak şekilde bolca altın ve kristal parçaları kullanılan Burj Al Arab, Jumeriah plajından 280 metre dışarıda duran yapay bir ada üzerine inşa edilmiş ve bir köprü yardımı ile karaya bağlanmış.

Şanslı bir şekilde otele tam güneşin batmaya yakın olduğu saatlerde gittiğimden otelin güneşin batışıyla farklı renklerle ışıklandırılmasını izleyebiliyorum. Dubai’ye yolunuz düşerse, gözalıcı bu manzarayı kaçırmamanızı tavsiye ederim. Tabii otelde konaklama imkanları tahmin edeceğiniz gibi bayağı yüksek ücretlerle sunuluyor. Burj El Arab yerine biraz daha hesaplı ama yine de Dubai’nin sunduğu ihtişamlı ortamı yaşayarak kalabileceğiniz 5 yıldızlı oteller arasında Le Meridien, Hilton, Crowne Plaza, Ritz Carlton, Jumeirah Beach Hotel, Ramada ve Sheraton geliyor.

Alışveriş, gezilerle ilgili yazıları okuyan çoğu insanımızın merak ettiği bir nokta. Tahmin edebileceğiniz gibi, Dubai tam bir alışveriş cenneti. Elektronik eşya, telefon, fotoğraf makinesi, kıyafet, aksesuar.. İlgilendiğiniz ne olursa olsun Dubai’de bulmak mümkün. Yeter ki gitmeniz gereken yeri önceden öğrenin. Örneğin elektronikler için Al Fahiti sokağı, ayakkabı için City Center Alışveriş Merkezi veya pek çok spor malzemesini çok ucuza bulabileceğiniz Al Karama'da mağazalara uğrayabilirsiniz. Eğer deri çanta almak istiyorsanız Deira'daki dükkanları deneyebilir, yine bu bölgedeki Gold Souk'dan altın, çevre dükkanlardan envai çeşit kumaş, şal, baharat da alabilirsiniz. Dubai’de ne yiyeceğim diye uzun uzun düşünmeye de gerek yok. Fast food konusunda gayet geniş imkanlar sunan alışveriş merkezlerine ek olarak şehrin farklı noktalarında rastlayacağınız yerel tatlara kadar aradığınız her çeşit yemeği Dubai’de bulmak mümkün.

Çoğu zaman saymakta zorlanacağınız kadar şeritli kusursuz yolları olan Dubai’de bu şekilde seyahat etmenin tek zorluğu trafik miktarı. Şehrin çoğu önemli yerine ulaşan metroya ek olarak taksilerin de fiyatları oldukça makuldur. Ancak unutmamak gerekir ki şehirde görülmesi gereken çarşılar, tarihsel miras alanları ve müzelerin keyfini en iyi yürüyerek çıkarabilirsiniz. Tabii yaz aylarında artan sıcaklarda bu aktivitede zorluk yaşanabileceğini de unutmamak gerekir.

İster kafanızı dinlemek, ister gönlünüzce alışveriş yapmak ya da unutulmaz bir tatil yaşamak... Amacınız ne olursa olsun, kış ortasında yazı yaşamak için ideal bir seçim olan Dubai bunu karşılayacak nitelikte bir yer.

Çise Ünlüer (22 Ocak 2012)
ciseunluer@gmail.com










12/01/2012

Çöl Üzerinde Modern Dünya




Bugün sizlere bundan çok kısa süre önce sadece çöl kumlarından ibaret olan ancak 40 yıl gibi kısa zamanda bir alışveriş ve turizm cenneti haline getirilmiş bir yerden bahsetmek istiyorum.

Dubai kimilerine göre eşsiz bir örnek kimilerine göre doğanın katledildiği nokta. Bakış açınız her ne olursa olsun, Ortadoğu'nun modern yüzü, Birleşik Arap Emirlikleri'nin yedi emirliği arasında en popüler olanı Dubai, mutlaka görmeniz gereken bir yer! İstanbul'dan uçakla 4 saat uzaklıktaki Dubai, “Arap kültürüne Avrupa makyajı yapılarak oluşturulmuş bir kent”.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Ortadoğu'da Arap Yarımadası'nın güneydoğusunda bulunuyor. Ülkenin komşuları Umman ve Suudi Arabistan. BAE, Abu Dabi, Dubai, Acman, Füceyre, Resü'l-Hayme, Şerce ve Ummül-Kayveyn adlı yedi emirlikten meydana gelmekle birlikte, ülkenin başkenti ve en büyük ikinci emirliği olan Abu Dabi, aynı zamanda ülkenin siyasi, endüstriyel ve kültürel merkezi konumundadır.

Dubai’ye giderken beni nelerin beklediğini tam olarak tahmin edemiyordum. Hızlı gelişen inşaat şektörü, petrol zengini halkı ve muhafazakar bir kültürü olduğunu az çok biliyordum. Uçak Dubai’ye inerken yukardan gördüğüm yer karşısında şaşırmamak elde değildi. Kocaman bir çölün içerisine kurulu Dubai’de sonradan yapılan birkaç yeşilleştirme çabası dışında nerdeyse hiç ağaç yok! Uçakla Dubai havaalanına inerken sadece birkaç yüksek binayı barındıran bir kum yığını ortasına indiğinizi düşünüyorsunuz. Tüm şehri bir cümle ile özetleycek olursak: çölün ortasında kaybolmuş birkaç gökdelen.

Şehrin finans merkezinde uzun bir yol üzerinde yan yana yer alıyor gökdelenler. Ancak New York ve Singapore gibi finans merkezli şehirlerde görülen o dinamik çalışan insan kalabalığı Dubai’de biraz farklı bir hal almış şekilde. Özellikle metro kullanımı bu farkı daha da belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Ama kıyaslama yapmadan önce belirtmem gerek ki Dubai’nin yolları geniş, metrosu gayet modern, temiz ve düzenli. Trenler zamanında geliyor, insanlar medeni bir şekilde trenin gelmesini bekliyor. Ancak tüm trenlerin içinde sanki her noktası sabunlarla temizlenmiş gibi ağır bir sabun kokusunu andıran rahatsız edici bir koku mevcut. Genel olarak bu ülkelerde yaşayan insanların daha ağır kokuları tercih ettiklerini şehri biraz gezince kısa sürede anlamak mümkün.

Trene girdiğimde bir bütün vagonun tamamı ile kadınlardan oluştuğunu farkediyorum. Trende yolculuk yapan tüm erkek yolcular ise yan vagonlarda toplanmış. Bir sonraki istasyonda trende benim bulunduğum bölüme Dubai’ye yabancı oldukları belli olan turist bir çift giriyor. Trendeki güvenlik görevlisi hemen adamın yanına yaklaşıp o vagonun sadece bayanlar için ayrılmış olduğunu ve erkeklerin seyehat ettiği diğer vagona gitmesi gerektiğini belirtiyor. Böylece çift yolculukları boyunca ayrı vagonlarda seheyat etmek zorunda kalıyor. Bu durum şehirdeki otobüslerde de geçerli. Otobüs bekleme sırasında bir görevli yaklaşıyor, kadınları ve aileleri bir sıraya, yanlız olan erkeklerı ayrı bır sıraya girmeleri için teşvik ediyor. Otobüslerin içinde de ön kısım sadece kadın ve çocouklu aileler için ayrılmış olduğundan erkekler arkada durmak durumunda.

Dubai’de her ne kadar Avrupa standartlarının üstünde bir ulaşım sistemi kurulmuş olsa da, yerli halkın ve buraya işçi olarak çalışmaya gelmiş insanların bu duruma tam olarak adapte olduğu söylenemez. Hemen bir örnek verecek olursak, Avrupa’da tren durur, önce inecek olan insanlar iner, ve o durakta inmek isteyen en son insan ininceye kadar herkes kenarda bekler, sonra yeni binecek olan insanlar yavaşça içeriye girer. Genelde herkesin elinde okuyacak bir kitap veya gazete olur, kimse kimseye bakmaz, ilgilenmez. Dubai’de durum biraz farklı. Trenin gelmesini bekleyen yolcular tren gelince inecek olan insanların tam olarak inmesini beklemeden boş buldukları yerlerden trene girmeye başlıyor, böylece özellikle kalabalık duraklarda küçük bir karmaşa yaşanıyor. Diğer yandan burda geçirdiğim birkaç gün boyunca her gün metroya binmeme rağmen kimsenin elinde yolculuk boyunca boş vakit geçirmemek için okuduğu kitap veya gazete görmedim çünkü genellikle insanlar seyahat vaktini etrafa bakarak geçiriyor. Bunlar küçük noktalar olsa da aslında kültür farkları ile ilgili çok şey anlatıyorlar.

Şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden Mall of Emirates ve Dubai Mall dünyadaki tüm rakiplerini arkada bırakacak kadar lüks ve göz alıcı. Özellikle Mall of Emirates saatlerce gezmekle bitmeyecek kadar büyük ve ne ararsanız bulabileceğiniz bir alışveriş merkezi. İçinde tam donanımlı bir kayak merkezi (evet yanlış duymadınız, çölün ortasında bir kayak merkezi!), yurtdışında göreceğiniz tüm restoran zincirleri ve Avrupa ve Amerika’nın tüm gözde tekstil markalarını barındıran bu merkezlerde bol bol alışveriş yapmayı ihmal etmeyen beyaz çarşaflı erkekler ve yanlarında siyah çarşaflı, çoğunun sadece gözleri görünen eşlerini görmek mümkün.

Daha çok batının etkisinde tasarlanmış olan bu merkezlerde kendinizi mağzaların çeşitliliğinde kaybetmiş dolaşıyorsunuz ki aniden hoparlörlerle tüm alışveriş merkezini kapsaycak şekilde içeriye yansıtılan ezan sesi ile kendinize geliyorsunuz. Hocanın vaazı boyunca bina içerisinde normalde ürün reklamlarını yapan tüm elektronik ekranlarda bir camii resmi üzerinde “its prayer time” (dua etme zamanı) şeklinde geçen hatırlatmalar yayınlanıyor.

Ama bu noktada unutmamak gerek ki Dubai’nin nüfusunun büyük bir bölümü buraya çalışmak için gelen Asya, Hint ve Afrikalı insanlardan oluşuyor. Nüfusun sadece yüzde yirmi (20%)’si Arap, geriye kalanı yabancı uyruklu çalışanlar. Trene binmek için alacağınız bileti veren görevliden gün boyu çalışan ailelerin çocuklarına bakan bakıcılara, mağazalardaki servis görevlilerinden temizlik işçilerine kadar nerdeyse tüm çalışanlar yabancı! Bir de buna batıdaki krizden etkilenen şirketlerin buraya gönderdiği Amerika ve Avrupa’lı çalışanlarlı ekleyecek olursak Dubai’nin ne kadar kosmopolit bir yer olduğunu anlamak zor değil. Ancak her ne kadar da batının etkisinde kalmış olsa da, Dubai yine de bir müslüman şehri olduğundan insanın burda hareketlerine biraz daha dikkat etmesi gerekiyor. Tabii etrafındaki komşu müslüman ülkelere kıyaslandığı zaman Dubai’deki yerli halkın dışarıdan gelen insanlara karşı çok daha anlayışlı olduğunu belirtmekte yarar var. Örneğin sokakta rahat giyinimli bayanları, el ele dolaşan turistleri görmek mümkün, ki bu bazı ülkelerde kabul edilen bir durum değil.

Önümüzdeki hafta, çöller üzerine kurulmuş modern bir dünyayı temsil eden Dubai’deki farklı bölgeler ve ülkenin genel kültürünü anlatmaya devam edeceğiz.


Çise Ünlüer (15 Ocak 2012)
ciseunluer@gmail.com







05/01/2012



Örnek İnsan mısınız?




Geçtiğimiz haftalarda değindiğimiz yeşil girişimlerin arasından kendinize uygun olanları seçerek hayata geçirdiğinizi umarak, bu hafta, bizden sonraki nesillere gönül rahatlığı ile bırakabileceğimiz bir dünya yaratmak için benimseyecebileceğiniz birkaç basit adımdan daha bahsetmek istiyorum.

Ülkemizde toplu taşımada olan eksikliklerden dolayı bireysel araba kullanımı en fazla tercih edilen ulaşım metodlarından biri. Bundan vazgeçemeseniz bile, araba kullanırken daha az yakıt harcamak için alabileceğiniz basit önlemler var. Örneğin araba lastiklerinizin basıncını sık sık kontrol ederek gereksiz yere yakıt kullanımının önüne geçebilirsiniz. Her ne kadar kısıtlı olsa da ülkemizdeki toplu taşımacılık alternatiflerini göz önünde bulundurarak mümkün oldukça bu olanaklardan yararlanmak hem küresel ısınmaya karşı atılan olumlu bir adım hem de araç yakıtına harcadığınız miktarlada azalmaya neden olacaktır.

Yaşadığınız bölgedeki komşularınız arasında sizinle yakın yerlerde çalışanlar varsa, bu insanlarla aynı araçta işe gidip gelmek ihtiyaç duyulan enerjiyı azaltmak açısından verimli olmakla birlikte, yanlız gidilen sıkıcı araba yolcuklarından çok daha eğlenceli bir tecrübeye de dönüşebilir. Bir başka durumda, gitmek istediğiniz yerler yürünebilir veya bisikletle gidilebilir mesafede ise, bunun ne kadar sağlıklı bir seçim olacağından bahsetmeme gerek yok sanırım.

Evlerimizde elektrik ve suyu verimli olarak kullanmamız mümkündür. Ancak gerekli tasarrufu sağlamak için öncelikle alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekmektedir. En basit tasarrufların başında evdeki tüm lambaları enerji tasarrufu sağlayanlarla değiştirmek, evde soba veya klima gibi sıcaklığı ayarlayan aletler çalışırken yalıtımın iyi yapılmış olması ve ısı kaybını önlemek için herhangi bir pencere veya kapının açık bırakılmaması geliyor. Bu yaklaşımlar enerji sarfiyatını yarı yarıya azaltıyor. Evlerde ısınmak için kalorifer peteğinin üstünü açık tutmak bu aletlerin gereğinden fazla çalışmasını engellediği için etkili tedbirlerden biri olarak görülüyor.

Daha önce et tüketiminin neden olduğu sağlık sorunlarından bahsetmiştik. Özellikle başta kanser olmak üzere birçok hastalığın risk faktörlerinin başında gelen kırmızı eti hayatınızdan çıkarmak ve sebze ağırlıklı bir beslenme şeklini benimsemek sağlıklı bir hayat sürmek istiyorsanız atmanız gereken en önemli adımlardan biri. Et tüketimimizi mümkün oldukça limitleyerek neden olduğumuz karbon emisyonlarını da azaltabileceğimizi biliyor muydunuz?

Et yememek, yağ tüketimini azaltmanın en etkili ve kolay yollarından biridir. Günümüzde, modern çiftliklerde yetiştirilen hayvanlar daha çok kar elde etmek için kasıtlı bir şekilde farklı metodlar kullanarak şişmanlatılmaktadır. Bu alanda yapılan birçok araştırma, yağlı et tüketiminin kalp krizine ve kansere yakalanma riskini artırdığını kanıtlamıştır. Düzenli bir şekilde et tüketmenin insan sağlığı üzerindeki etkileri sandığımız kadar iç açıcı değil. Her yıl, milyonlarca gıda zehirlenmesi vakası kaydedilmektedir ve bunların çok büyük bir kısmı et yemekten kaynaklanmaktadır. Et yediğimizde hayvanların beslenmesi boyunca kullanılan hormonları da tüketmiş oluyoruz. Çoğu hamburger etlerinin dörtte biri, sığırlara verilen büyüme hormonlarını içermektedir. Bu hayvanları yetiştirirken sakin tutmak için sakinleştirici ilaçlar, ve çeşitli enfeksiyonlarla başa çıkmak için rutin olarak antibiyotik kullanılmaktadır. Tükettiğimiz etlerle birlikte bu ilaçları da vücudumuza almış oluyoruz. Büyüme hormonları ve ilaçlara ek olarak tükettiğimiz etlerin hayvanların kuyruk, ayak, rektum ve omurilik kısımlarını da kapsıyor olabileceğini, günlük hayatta düşünmeden tükettiğimiz sosisler gibi besinlerin öğütülmüş bağırsak ihtiva edebileceğini, ve bu bağırsakların öğütülme esnasında boş olduğundan hiçbir zaman emin olamayacağımızı akılda tutarak, yiyecek seçimlerimizi tekrardan gözden geçirmenin yararı olacaktır.

Unutmayın ki tüm dünya bizim gibi her haftasonu veya ilk fırsatta kurulan mangalda pişirilen etle beslenmiyor, çünkü birçok insan bunun ne kadar sağlıksız bir seçim olduğunu biliyor! Et kullanılmadan yapılabilecek basit, lezzetli ve sağlıklı yemekler hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız internetteki arama motorlarından vejeteryan yemekler üzerine küçük bir araştırma yaparak ne kadar fazla opsiyonunuz olduğunu görebilirsiniz.

Ülkemizdeki zor şartlarda ayakta kalmaya çalışan çiftçilerimizi desteklemek için kendi topraklarımızda yetişen ürünlere yönelmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Yurt dışından gelen tüm yiyecekler belli bir mesafe katederek marketlerimize kadar ulaştıklarından, mümkün oldukça ülkemizde yetişen ürünleri tüketmek hem ekonomimizin canlanmasına yardımcı olacak hem de karbon ayak izimizi azaltmamızı sağlayacaktır. Bu yolda kendimize sormamız gereken birkaç basit soru sayesinde hangi yiyecekleri tercih etmemiz gerektiğine kolayca karar verebiliriz: Bu yiyecek mevsime uygun mudur? Bana ulaşana kadar yaklaşık kaç mil seyahat etti? Eğer uzun mesafelerden gelmişse, yerli bir alternatifi var mıdır?

Hayatınızda yeşil girişimleri başlatmak için ne yeni bir yılın başlamasını, ne de kötü bir şeyin olmasını beklemeye gerek var. Hemen şimdi, son 3 haftada bahsettiğimiz girişimlerden veya kendi düşündüğünüz adımlardan birkaçını kendinize seçin ve ilk adımı atın. Hatta bu adımı atmakla kalmayın, bunu ciseunluer@gmail.com adresinde yazarak bizimle paylaşın! İster kullandığınız plastik poşet miktarını azaltmak, ister bahçenize ektiğiniz küçük bir fidan olsun – girişiminiz ne olursa olsun, çevreci olsun, yeşil olsun!


Çise Ünlüer (8 Ocak 2012)
ciseunluer@gmail.com

30/12/2011

2012’ye Girerken




Geçtiğimiz hafta yeşil bir yıl için ne gibi girişimlerde bulunabileceğimize kısaca değinmiş, basit adımlarla ne kadar büyük değişiklikler yapabileceğimizden bahsetmiştik. Bu hafta sizlere birkaç farklı girişimden daha bahsetmek istiyorum.

Her beş tuvaletten birinin akıttığını biliyor musunuz? Çoğu zaman sessiz bir şekilde gerçekleştiğinden tuvaletinizin akıttığının farkında olmayabilirsiniz. Akıtan bir tuvalet günde 120 ile 2000 litre arası su kaybına neden olabileceğinden basit bir yöntemle bu sorunun farkına varmak önemli. Tuvaletinizin akıtıp akıtmadığını anlamak için arkasındaki su deposuna normalde yiyecekleri renklendirmek için kullanılan sıvılardan birkaç damla bırakabilirsiniz. Eğer bu boya 15-20 dakika sonra tuvaletin içerisindeki suda da kendini belli ediyorsa, bu tuvaletiniz akıtıyor demektir! Genelde eski borulardan veya iyi takılmamış bir vanadan kaynaklanan bu sorun, evdeki basit tamirat işlerinden anlayan herkesin çözebileceği kadar basit.

Geri dönüştürülmüş tuvalet kağıdının varlığından haberdar mısınız? Markette ilk gördüğümde biraz önyargı ile yaklaşmış olsam da, hakkında kısa bir araştırma yapar yapmaz ne kadar mantıklı bir girişim olacağının farkına vardım. Siz de benim gibi sayılardan hoşlanıyorsanız, bunu anlamınıza güzel bir örnek: Sadece Amerika’da tüm insanlar normal tuvalet kağıdı yerine genelde aynı fiyata satılan geri dönüştürülmüş kağıttan yapılan tuvalet kağıtlarından alsa, bu, tonlarca klor kirliliğini engellemekle kalmaz, 356 milyon galon (1.35 milyar litre) temiz suyun kullanımı önlenir ve yaklaşık 1 miyon ağacın kesilmesine engel olur!

Mutfakta kullandığımız kağıt bezler ve yanımızda taşıdığımız kağıt mendiller de dünyanın en masum ürünleri değil ne yazık ki. Her ne kadar da gerekli olduklarını düşünseniz bile, kağıt mendiller birçok ağacın kesilmesine, suyun kirlenmesine ve atık çıkmasına neden oluyor. Bir sonraki market ziyaretinizde toz ve diğer pislikleri nerdeyse mıknatıs gibi toplayan mikrofiber bezlere yönelmenizi tavsiye ederim. Bu bezleri kirlendikleri zaman bile rahatlıkla yıkayıp aynı verimlilikle tekrar tekrar kullanabilirsiniz. Eğer sadece kağıt bezler kullanmanız gereken bir durum varsa bile, geri dönüştürülmüş olanlarını tercih etmek daha doğru olacaktır.

Evdeki bulaşık makinelerinizi bulaşıkları önceden yıkamadan yerleştirerek tamamı ile dolu çalıştırmak aynı miktarda bulaşığı elde yıkamaya kıyaslandığı zaman üçte bir daha az su kullanımına neden oluyor. Bu, günde 40 ile 80 litre arası su tasarrufu anlamına geldiğinden mümkün oldukça tercih edilmesi gereken bir durum.

Evde kullanılan elektrikli aletler arasında en fazla enerjiye ihtiyaç duyanı, bakmaya korktuğunuz enerji faturanızdaki miktarın yaklaşık yüzde onbeş (15%)’inden sorumlu olan buzluklar! Ne yapmalı diye düşünmeden elinizi buzluğunuzun termostatına götürün ve soğukluğu mümkün olan en kısık dereceye kadar çekin. Bu noktada yiyeceklerin erken bozulmamasını sağlayan ama aynı zamanda gereğinden fazla soğutmayan en uygun sıcaklığı bulmak gerekiyor. En başlarda 3 ile 6 derece arasında bir sıcaklığı deneyebilirsiniz. Buna ek olarak, buzluğunuzun arkasındaki tozlandığı zaman daha az verimli çalışan bobinleri her yıl temizlemek de enerji verimliliği açısından yararlı olacaktır.

Elektrik santralleri ülkemizde küresel ısınmaya neden olan en büyük endüstriyel kirlilik kaynakları. Kış ayalarında soğuyan havalarda ısınmak için hemen sobalara veya merkezi ısıtmaya yönelmeden dolaplarınızda sakladığınız battaniyelerinizin ne kadar sıcak ve aynı zamanda keyifli bir ortam yaratabileceğini hatırlayın. Eğer bu sizi henüz ikna etmeye yetmemişse, geçenlerde okuduğum bir çalışmadan bahsetmek istiyorum. Yapılan bir araştırmaya göre, kış aylarında merkezi ısıtma ve benzeri yollarla bulundukları ortamları ısıtan insanlar, vücutları ısınmak için enerji yakmadığından, daha soğuk ortamlarda kalan insanlara göre daha fazla kilo alıyor.

Bu haftaki yeşil tavisyeleri sonlandırmadan, çok çabuk ama bir o kadar da önemli bir adımdan daha bahsetmek istiyorum. Kuru temizleyicilerin çoğu ‘Perc’ veya ‘TCE’ olarak da bilinen ‘perchloroethylene’ adında kansere neden olan bir kimyasal kullanıyorlar. Bu kimyasalın kalıntıları, kuru temizlemeciden aldığınız elbiselerinizde kalıyor, daha sonra araba ve evinize kadar getirdiğiniz elbiselerden soluduğunuz havaya kadar geçiyor. Eğer kuru temizlemeden vazgeçemeyecek bir pozisyonda iseniz (ki bunu tekrar tekrar düşünmek gerekiyor!), temizlemeden sonra aldığız kıyafetleri eve sokmadan poşetlerinden çıkarın ve bir müddet dışarıda, açık havada bırakın. Ama her şekilde kuru temizleme gerektirmeyen kıyafet seçimleri yapmaya çalışmak sağlınız açısından en doğru karar olacaktır.


Çise Ünlüer (1 Ocak 2012)
ciseunluer@gmail.com

23/12/2011

Daha Yeşil Bir Yıl İçin



Yeni yıla girerken hepimizin daha güzel, daha verimli, daha başarılı bir yıl geçirme amaçlı yaptığı planar doğrultusunda aldığı kararlar var. Bu seneki yeni yıl kararınız neden daha yeşil bir sene olmasın? 2012 yılının ve sonrasının doğa ile daha barışık olması için atabileceğimiz birkaç basit adım, inanın kilo vermek, sigarayı bırakmak gibi çoğu zaman devamı gelmeyen hedeflerden çok daha basit, kalıcı, ve etkili!

Atılacak adımlardan biri çıkardığımız çöpü azaltmak! Belediye görevlilerinin toplaması için dışarıya bıraktığımız her çöp bidonu kadar çöpü meydana getirmek için 70 tane çöp bidonunu dolduracak atık kullanılıyor. Çıkardığımız çöp miktarını azaltmak için paketlemesi mümkün oldukça az olan ürünleri, veya paketlemeli ürünlerin de geri dönüşümü ya da tekrardan kullanımı olanları tercih edebiliriz. Henüz ülkemizde tam anlamına oturmuş bir servis olmasa da, sadece bir alüminyum kutunun geri dönüşümü sayesinde tasarruf edilen enerji miktarı bir televizyonu 3 saat çalıştıracak kadar fazla!

Daha yeşil bir yaşam yolunda atılacak bir diğer önemli adım plastik poşetlerden kurtulmak! Bu ürünlerin sağladıkları yarardan çok neden oldukları zararı anlamamıza yardımcı olacak bir örnek: Geçtiğimiz sene Amerika’da kullanılan 88.5 milyar plastik poşeti üretmek için 12 milyon varil petrol kullanılmış! Ve sanmayın ki kağıt veya kartondan yapılan poşetler iyi bir alternatif çünkü onları üretmek plastik olanlarını üretmekten 4 katı daha fazla enerjiye neden oluyor. Market veya mağazalardan yaptığımız tüm alışverişlerde yanımızda tekrar tekrar kullanabileceğimiz bez torbalarımızı ya da kumaş çantamızı götürmek en doğru yaklaşım olacaktır.

Her ne kadar karşı olsak da, nerdeyse hepimiz belli durumlarda pet şişelerde satılan sulardan almak durumunda kalıyoruz. Peki tek 1 litre su şişesini üretmek için tam 26 şişe su kullanıldığını ve bu işlemin 25 litre yeraltı suyunu kirlettiğini biliyor musunuz? Üstelik bu sadece 1 şişeyi üretmek için! Özellikle adamızın kuru ikliminden dolayı suyun değerini daha da iyi bilmemiz gereken bu zamanda bu kadar büyük bir su sarfiyatına neden olan plastik şişelere karşı tepkimizi koymamız gerekiyor. Dikkat ederseniz plastik şişelerin kullanım sonrası doğaya bırakıldıkları zaman yarattıkları kirlilikten bahsetmiyorum bile. Plastik yerine cam, çelik ve zamanla bozulmayan alüminyum şişeleri tercih edebiliriz. Bulunduğumuz ortamda plastikten başka bir alternatifimiz yoksa yapıldığı plastik türünü gösteren altındaki sayılara göre 3, 6, ve 7 numaralı olanlardan neden oldukları sağlık sorunlarını unutmayarak uzak durmalıyız!

Zaman zaman gittiğimiz mağazalardan ürün kataloglarını toplamak, beğendiğimiz dergilere üye olarak her ay eve gelmelerini sağlamak çoğumuzun zararını farketmeden yaptığı bir hareket. Düşündüğümüzden fazla kağıt kullanımı gerektiren ve çoğu zaman bir kere bile bakmadan çöpe attığımız bu katalog ve dergiler milyonlarca ağacın kesimine ve binlerce galon suyun kirlenmesine neden oluyor.

Temizlik amaçlı kullandığımız deterjanların tümü doğaya zarar vermekle kalmıyor, sağlığımızı da olumsuz etkiliyor. Bugün Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkede marketlerde rahatlıkla bulabileceğimiz bitki bazlı biyoçözünür doğal temizlik ürünleri en az kimyasal olanları kadar iyi temizliyor ve aynı zamanda sağlığımıza zarar vermiyor.

Evinizde kullandığınız sıcak sudan vazgeçebilir misiniz? Peki en azından çamaşır yıkarken soğuk su kullanabilir misiniz? İşte fikrinizi değiştirecek bir gerçek: Tipik bir çamaşır makinesinin çalıştığı süre boyunca ihtiyaç duyduğu enerjinin sadece yüzde on (10%)’u motorunu çalıştırmak için kullanılıyor. Geriye kadar yüzde doksan (90%)’ının çok büyük bir bölümü çamaşırlarımızı yıkarken kullandığımız suyu ısıtmaya kullanılıyor! Bunu öğrendiğinizde en az benim kadar etkilenmişşeniz, hemen bir deneme yapın. Göreceksiniz ki çoğu çamaşırınız 30 derece gibi düşük sıcaklıklarda da gayet iyi ve yüksek derecelerde yıkandığından çok daha az zarar görerek temizlenecek.

Evde kullandığınız aletlerden en fazla enerjiye ihtiyaç duyanlardan biri çamaşır kurutucuları. Bu aletler genellikle içerilerine konulan kıyafetleri gerekenden fazla kurutmakla kalmıyor, aynı zamanda enerji sarfiyatına ve gereksiz harcamalara neden oluyor. Özellikle elektrik fiyatlarının dünya avarajının üzerinde olan ülkemizde yılın çoğu zamanı gayet avantajlı miktarlarda olan güneş gibi verimli bir doğal kaynak varken çamaşır kurutmak gibi basit bir işlemi elektrik kullanarak yapmaya çalışmak gerçekten anlamsız.

Önümüzdeki hafta yeni yılda atacağımız yeşil adımlara devam edeceğiz.


Çise Ünlüer (25 Aralık 2011)
ciseunluer@gmail.com

16/12/2011

Pet Şişeler Hakkında Bilmedikleriniz



Tüm dünyada tüketimi en çok artan gıdanın ne olduğunu biliyor musunuz? Ambalajlı su! Plastik, ne yazık ki camdan daha pratik ve düşük maliyetli olduğundan yaygın bir şekilde tercih ediliyor. Biraz da bu nedenden dolayı plastik şişelerle yaşamak durumunda olduğumuzu kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu, plastik maddelerin bize vereceği zararı göz ardı etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.

Herhangi bir zararı önlemek için atılacak önemli adımlardan biri ambalajın güvenliğini sağlamak için pet şişeleri kesinlikle bekletmeden kullanmak, ve özellikle direk güneş ışığı alan yerlerde tutulanardan uzak durmak. Çünkü geçen hafta bahsettiğimiz gibi BPA, sıcak sıvılarla temas ettiği zaman açığa çıkarak insan vücuduna giriyor ve kanser riskini artırıyor. Bunlara en iyi örnek büfelerde bekletilen veya plajlarda gün boyu satılan şişeler. Bu ortamlarda tüketilecek en güvenli su cam şişeler içinde gelenler.

Günlük hayatta yaygın olarak kullanılan plastik damacana suyu yerine çeşme suyunu tercih etmek isterseniz, bu seçimin de tüm tehlikelerini göz önününde bulundurmak gerekir. Çeşme suyundaki yüksek miktarlardaki klor, organik maddelerle reaksiyona girerek kanser yapıcı “trihalometan”ın oluşmasına neden oluyor. Türk Standartları’na göre, “trihalometan” oranı en çok 100, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ne göre 150, ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA)’na göre 80, Avrupa Birliği (EC)’ne göre 100 olmalı. İstanbul, Ankara, ve İzmir gibi büyük şehirlerde trihalometan oranı genellikle 100’ün altında olduğundan bu açıdan güvenilir olduğu düşünülüyor. Ancak bu değerlerin sürekli kalitesi değişen ülkemizdeki sudaki oranlarının kaç olduğunu kontrol etmeden bu suyu bardağa dökmemek gerekiyor.

İçme suyundaki klorun insanlar üzerindeki zararını ortadan kaldırmak için şebekeden iki ayrı su verilmesi önerisi de bu konuya çözüm arayanlar tarafından tartışılan konulardan biri. İnsanın içme suyundan ilk beklentisi herhangi bir mikro-organizma içererek biyolojik hastalıklara neden olmaması. Şebekeden elde edilmiş dezenfekte su klor dioksit, klor ve ozon maddeleri içerir. Şebekelerde dolaşan suya temizlenmesi için karıştırılan klor mikropları öldürse de, mikroplar bu su musluğun ucuna gelinceye kadar suya tekrar bulaşır. Bu durumu göz önünde bulunduran yetkilier, tüm mikroplardan kurtulmak için gereğinden fazla kloru suya karıştırdığından evdeki musluklarımızdan akan su fazlasıyla klor içerir.

Ancak unutmamak gerekir ki klor kendi başına yeterince zehirli ve kanserojen! Evdeki klorlu sudan memnun kalmayan insanlar en pratik çözüm olarak görülen pet şişelerde satılan “doğal” ve “saf” suya yönelmeye başlıyor. Böylece, gittikçe kullanılan plastik miktarı artıyor ve tüm insanların doğuştan doğal hakkı olan su, adil bir dünyada avcumuza alıp rahat rahat içebileceğimiz su, plastik şişelere hapsedilerek yüksek fiyatlara bize yeniden sunuluyor!

Gelişmiş ülkelerdeki su erişimine çabucak bir bakacak olursak, Almanya, Avusturya, Hollanda, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde su arıtma tesislerinden evlere ulaşan su, çeşmelerden büyük bir güvenle içiliyor. Sağlık yetkilileri tarafından sürekli kontrol altında tutulan tesisler bu sayede uzun yıllardır sorunsuz bir şekilde hizmete devam ediyor. Bu alanda iyi bir örnek Avustralya’nın son 2 senedir pet şişe kullanmayan 2 bin nüfuslu Bundanook kasabası. Bu kasabada yaşayan insanların talebi doğrultusunda Bundanook dünyada pet şişe yasağı getiren ilk yerleşim birimi olarak biliniyor.

New York’da bulunan Doğal Kaynakları Koruma Konseyi (NRDC) her üç plastik şişe suyundan birinde sentetik organik kimyasallar ve bakteriler bulunduğunu belirterek insanların pet şişelerden daha güvenli ve ucuz içme suyuna erişimi olması gerektiği fikrini savunmuştu. NRDC’ye göre musluk suyunu arıtarak şişe suyundan çok daha ucuz ve güvenli su elde edilebilir. Amerika’da yetkililerin halkı suyu çeşmeden içmeye ikna etme çalışmaları doğrultusunda aralarında New York, Illinois ve Virginia eyaletlerinin bulunduğu 10 eyalette pet şişe suyu satışlarının azaltılması yönünde karar alındı.

Ülkemizde nerdeyse tüm yemek servisi yapan çalışma yerlerinde, yemeğin yanında istediğimiz su plastik şişede geliyor, plastik kokuyor! Üstelik bizim gibi yılın büyük bir kısmında sıcak havayla boğuşan ülkelerde tehlike çok daha büyük. Bulunduğumuz tüm ortamlarda mümkün oldukça cam şişelerin kullanılmını teşvik etmek hepimizin sağlığı için yararlı olacaktır.

Şimdiye kadar bahsettiğimiz tüm olumsuzluklarına ek olarak pet şişelerin üretiminde her yıl 17 milyon varil petrol kullanıldığını biliyor muydunuz? Yakından uzaktan çevreci olduğunuzu düşünmeseniz bile, kendinizin ve sevdiklerinizin sağlığını biraz düşünüyorsanız tüm plastiklerinizi çelik veya cam olanları ile değiştirin.


Çise Ünlüer (18 Aralık 2011)
ciseunluer@gmail.com