Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

04/10/2009

İşyerinde ve Ulaşımda Enerji Tasarrufu



Geçtiğimiz hafta enerji kullanımımızı azaltmak ve küresel ısınmaya karşı yayarlı bir yaklaşımda bulunmak için evlerimizde alabileceğimiz önlemlerden bahsetmiştim. Bu hafta, işyerlerimizde ve ulaşımda karbondioksit emisyonlarımızı azaltmak için göz önünde bulundurmamız gereken faktörlere değinmek istiyorum.

İşyerlerimizde tasarruflu ofis donanımlarını seçerek sadece enerji tasarrufu değil, bütçemize de katkı sağlamış oluruz. Bekleme konumunda bile enerji tüketimi olduğunu aklımızda tutarak, ofislerimizdeki bilgisayarlarımızı üç saatten fazla bir süre, ekranlarımızı otuz dakikadan fazla bir süre kullanmayacaksak kapatmalı, kahve ve çay makinelerini kullanmadığımız zamanlar açık bırakmamalıyız. Bütün bir bilgisayarın üretiminde yaklaşık 33 ton su, 1 kg bakır, 700 çeşit kimyasal madde kullanılır, 2300 kws enerji harcanır ve 63 kg çöp ortaya çıkar. Bu nedenle, satın alacağımız bilgisayar, yazıcı ve fotokopi makinesi gibi elektronik aletlerin hem şimdiki hem de gelecekti gereksinimlerimizi karşılayacak nitelikte olmasına ve benzerlerine göre daha az elektrik tüketimine gerek duymasına özen göstermeliyiz.

Ofislerimize aldığımız bilgisayar, CD, disket, toner, kartuş gibi ofis gereçlerinin ve bunların ambalajlarının geri dönüşümlü malzemelerden üretildiğinden emin olmalıyız. Bunun yanında geri dönüşümlü kağıt kullanabilen yazıcıları tercih ederek, bilgisayardaki metinlerden kağıt çıkıntısı almaktan vazgeçmeli ve bu kararımızı tüm çalışanların desteklemesi için gerekli girişimlerde bulunmalıyız. Yazılı haberleşme yerine elektronik haberleşmeyi, kağıt kullanarak faks çekme yerine bilgisayarla faks çekmeyi ya da e-posta göndermeyi, belgeleri fotokopiyle çoğaltmak yerine elektronik ortamda iletimlerini tercih ederek kağıt kullanımını en aza indirebiliriz. Yazıcı ve fotokopi makinelerinde, üreticinin önerdiği kağıt ve diğer tüketim malzmelerini kullanmak, yanlış malzeme yüzünden gereçlerin bozulması problemini ortadan kaldırır. Son olarak, bilgisayar dahil kullanmayacağımız tüm elektronik aletleri atmak yerine bu teknolojilerle henüz tanışmamış olan okullarımıza yardımlarda bulunabilir, aynı zamanda eğitime destek olabiliriz!

Toplam karbondioksit emisyonlarının yüzde seksen (80%)’inden sorumlu olan ulaşım araçları, sürdürlebilir bir hayat için incelenmesi ve gerekli önlemlerin alınılması gereken esas alanlardan biridir. Bu alanda doğru adımları atmak için mümkün olan en çok miktarda toplu taşıma araçlarını tercih etmeli, kısa mesafelere arabayla gitmek yerine bisiklet kullanımı ve yürümeyi alışkanlık haline getirmeliyiz. Satın alırken kurşunsuz benzin tüketen araçları tercih etmekle birlikte, aracın egzoz emisyon ölçümünü, lastiklerin rot-balans ve hava ayarını düzenli aralıklara yaptırmak büyük önem taşır. Yolda giderken arabamızın yakıtı en verimli kullandığı hızı benimseyerek, hızımızı kontrol altında tutacak bir şekilde yola çıkmalıyız.

Benzin deposu ağzına kadar dolu olduğunda benzin buharının sızarak hava kirliliğine sebep olduğunu aklımızda tutarak, aracımıza benzin almaya gittiğimizde depoya belirli bir miktar benzin doldurmaya özen gösterebiliriz. Dengesiz ve aracın kapasitesinin üzerindeki yüklemeler, daha fazla benzin kullanılmasına ve lastiklerin ömrünün azalmasına neden olur. Gereksinim duyduğumuzdan daha büyük araçlar tercih etmemeli ve kullandığımız araçların düzenli bakımını ihmal etmemeliyiz. Araç kullanırken bütün camları sonuna kadar açmak aracın aerodinamik yapısını bozarak daha fazla yakıt tüketimine; ani frenler ise hem daha fazla yakıt harcanmasına, hem de lastiklerin ve frenlerin aşınmasına sebep olur.

Sürdürülebilir bir hayat stili benimsemek için bu önlemleri günlük hayatımıza dahil etmek ve yavaş yavaş alışkanlık haline getirmemiz kaçınılmazdır. Çocuklarımıza iyi bir gelecek hazırlamak ve onlara en az bizim yaşadığımız güzellikte bir dünya bırakmak istiyorsak, doğa bilincinin tüm halkımıza aşılanması için belirli standartları benimsemeye ve çevreyi korumaya herzaman açık ve istekli olmalıyız.


Çise Ünlüer (4 Ekim 2009)
ciseunluer@hotmail.com

27/09/2009

Birlikte Başarabiliriz!



İnsanlar tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma adı veriliyor. Toplumların, enerji kullanımı, endüstrileşme, ormansızlaşma ve ziraat başta olmak üzere çeşitli aktivitelerinin küresel ısınmanın artmasında büyük roller oynadıkları bilinmektedir. Küresel ısınma, tüm dünyayı olduğu gibi, daha şimdiden kuraklığa esir düşen Kıbrıs’ı da yakından ilgilendiriyor. Sera gazı salınımlarını kontrol etmek için bireysel bazda, basit ama etkili yaklaşımlarla küresel ısınmaya karşı pozitif adımlar atmak mümkün! Bugün sizlere bireysel olarak uygulayabileceğimiz kolay önlemler konusunda yol göstermek istiyorum.

Hayatımızın büyük bir çoğunluğunun evde, yolda, ve işyerinde geçtiğini düşünürsek, bu üç alandaki davranışlarımızı ayrı ayrı incelememiz gerektiğini görebiliriz. İlk olarak evlerimizde alabileceğimiz tasarruf önlemlerini ele alalım. Evlerimizi ısıtmak ya da soğutmak için enerji kullanırız. Yapacağımız küçük değişikliklerle enerji tasarrufu yaparak hem faturalarımızı azaltmış oluruz hem de karbondioksit salınımını düşürerek küresel ısınmayı yavaşlatabiliriz. Bu alanda ilk adım olarak evlerdeki ısı kaçaklarını önlemek için yalıtıma önem vermek gerekir. Çatı, iç ve dış duvar, kapı ve pencerelerin iyi bir şekilde yalıtımını sağlayarak yakı tasarrufu sağlayabiliriz. Çalışma ve yaşam alanları için ortalama sıcaklığın 20-25 derece olduğunu düşünerek, gereksiz ısıtma veya soğutmadan uzak durarak ve bütün ev yerine sadece bulunduğumuz odaları ısıtarak enerji sarfiyatını önleyebiliriz. Bunun yanında, bulunduğumuz ortamların havalandırmasını kısa ama etkili bir şekilde gerçekleştirmek için buna en uygun konumda olan pencereleri belirlemeli, klimalar çalışırken pencerelerimizi uzun süreler açık tutmamalıyız.

Evdeki elektronik aletlerin de enerji kullanımında büyük bir rol oynadığını unutmamalıyız. Bu alandaki harcamaları azaltmak için bilgisayar, müzik sistemi, ve televizyon gibi aletleri uyur konumda bırakmak yerine kullanılmadıkları zamanlarda tamamı ile kapandıklarına emin olmalıyız. On yıl önce üretilen buzdolapları bugünkü modellerden yüzde kırk (40%) daha fazla enerji tükettiği ve bu miktarın evimizin üç aylık aydınlanma tüketimine eşdeğer gelebildiği için, eski buzdolaplarını yenileri ile değiştirmek düşündüğünüzden çok daha akıllıca bir fikir olabilir. Her türlü elektrikli ısıtıcının yoğun enerji tükettiğini aklımızda tutarak, bu aletleri sadece gerektiğinde ve kısa süreli bir şekilde kullanmak, enerji tasarrufu bakımından büyük önem taşır. Isıtma sistemlerinin birkaç yılda bir genel bakımını ve temizliğini yaparak yüzde on (10%) civarında enerji tasarrufu sağlayabiliriz.

Günlük yaşamımızda kullandığımız ısı miktarını genel olarak azaltmanın kısa sürede büyük yararlarını göreceğimiz kesindir. Çamaşır ve bulaşıklarımızı kaynar yerine ılık suda yıkayarak ve bu makineleri sadece dolduklarında çalıştırarak aynı temizlikte yüzde elli (50%) daha az enerji kullanmış oluruz. Kısa süreli bile olsa kullanmadığımız ışıkları kapatmak ve kullandığımız tüm ampülleri normallerinden yüzde seksen (80%) daha az enerji harcayan, daha çok aydınlatan, ve daha uzun ömürlü olan tasarruf ampülleri ile değiştirmek büyük önem taşır.

Önümüzdeki hafta işyerlerimizde ve ulaşımda enerji tasarrufu sağlamak ve aynı zamanda karbondioksit emisyonlarımızı azaltmak için alabileceğimiz önlemlerden bahsedeceğim.

Çise Ünlüer (27 Eylül 2009)
ciseunluer@hotmail.com

20/09/2009

Küresel Isınma ve İnsanlık



Atmosferdeki sera gazı miktarlarının artmasının insan hayatı üzerindeki kaçınılmaz etkileri günümüzde bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir. Bu durumun getirdiği ve getirmeye devam edeceği çevresel değişiklikler arasında atmosferde sürekli artan su bulutları miktarı, buzulların erimesi, eriyen buzullardan dolayı deniz seviyesinin artması ve bununla birlikte gelen sel olayları, artan sıcaklık derecelerinden dolayı yer yüzündeki bazı bölgelerde yaşam koşullarının zorlaşması, kuraklığın daha da sert ve ektili biçimde yaşanması, belirli bitki ve hayvan türlerinin sonu gelmesi, ve bir çok sağlık problemleri gelmektedir.

Küresel ısınma nedeni ile bugüne kadar kuzey yarım küredeki birçok ülkede barajlar kurumuş, son 25 yılda havaya salınan metan gazının oranı yüzde otuz bir (31%), karbondioksit gazının oranı ise yüzde yüz kırk dokuz (149%) miktarında artmıştır. Son yüz yılda dünyanın sıcaklığı 0.6 derece artmış, birçok canlının hayat döngüsünde eskiden görülmeyen değişiklikler gözlenmiştir.

Peki bu durum bizim için ne anlama gelmektedir? Artan sıcaklıklarla bazı hayvan ve bitki soyları tükenmesi ile birlikte fare, sivrisinek gibi sıcak mevsimleri tercih eden böceklerin sayısı halkımızı rahatsız edici seviyelere yükselebilir. Sıtma ve kolera gibi sıcak havanın baş gösterdiği yerleşim yerlerinde bol görülen hastalıklar küresel ısınma ile yaygınlaşabilir. Gittikçe artan hava ve su kirliliği yiyecek kaynaklarına tehlike oluşturmakla kalmayıp birçok ekosistemin de çöküş nedenidir. Deniz suyu seviyeleri arttıkça, suyun yıllar boyunca kapladığı alan genişleyecek ve de bu bölgelerde yaşayan insanların çoğunun başka yerlere taşınması kaçınılmaz olacaktır. Denizdeki su sıcaklığı arttıkça havadaki nem miktarı da artacak. Bu durumun nefes zorluğu ve birçok kalp rahatsızlığı olmak üzere kıyı kenarlarında yaşayan insanların hayatını zorlaştıracağı kesindir. Arazi yaratmak için kesilen ağaç sayısı fotosentez yoluyla oksijen üretimini kısıtlarken, aynı zamanda yeşil bitkiler tarafından emilen karbondioksit miktarının da azalmasına neden olmaktadır.

Çağdaş medeniyetler, son birkaç yüzyılda, hayatlarını, önceden az çok tahmin edilebilen iklimler üzerine kurmuşlardır. Birçok kuşaklar boyu insanlar deniz seviyelerinin rahatsız edici seviyelere ulaşmayacağını düşünerek kıyı kenarlarına evler kurmuş, çiftçiler bölgelerindeki hava koşullarına göre belirli bitkiler yetiştirmiştir. Bütün bu işlemler boyunca insanlık, iklim değişikliklerinin sabit boyutlarda kalacağı varsayımı ile hayatlarını şekillendirmiştir. Ancak son birkaç yılda etkilerini daha fazla hissettiğimiz küresel ısınmanın, dengeyi bozduğu ve dolayısı ile günlük hayatımızda yeni hava koşullarına göre birçok değişiklik yapmamız gerektiği kesindir. Özetlemek gerekirse, insan kaynaklı iklim değişikliği gezegenimiz üzerinde büyük etkiler göstermeye başlamıştır. Bu durum gözardı edilecek bir seviyeyi geçmiş, kişisel seviyede bizi etkilemektedir ve etkilemeye devam edecektir. Günlük aktiviteler arasında ışık açmak; araba kullanmak; ve televizyon, buzluk ve çamaşır makinesi gibi herhangi bir elektronik alet çalıştırılması, sera gazları emisyonu ve dolayısı ile küresel ısınmaya birebir etki etmektedir.

Bu durumda neler yapmalıyız? Küresel ısınma ve etkileri size uzak bir olgu gibi geliyor olabilir ya da bu durumda kendi başınıza yapabileceginiz çok birşey olmadığını düşünüyor olabilirsiniz. Ancak emin olun ki, günlük hayatta alacağınız basit ama etkili önlemlerin tüm insanlık için büyük bir yararı olacaktır! Bunların en başında evlerimizde ve iş yerlerimizde kullandığımız ampülleri daha az enerji harcayan tasarruflu ampüllerle değiştirebiliriz. Yürüyüş, bisiklet, ve toplu taşımaya ağırlık vererek kullandığımız araba miktarını en aza indirebilir, karbondioksit emisyonlarımızı bu yolla azaltabiliriz. Geri dönüşüme katkıda bulunabilir, ambalajları fazla olan ürünlerden kaçınabiliriz. Bir de, ağaç dikmeyi unutmayın, çünkü bir ağaç ömrü boyunca bir ton karbondiksit emer!

Çise Ünlüer (20 Eylül 2009)
ciseunluer@hotmail.com

14/09/2009

Geri Dönüştürün!



Dünyadaki çöp miktarı arttıkça çöpümüzü koyacak yerimiz kalmamıştır! Senede insan başına yaklaşık 500 kilogram çöp düşmektedir. Çoğumuz çöpümüzü çöp bidonuna koyar koymaz gerisini düşünmüyoruz. Belediye çalışanları evlerimizden çöplerimizi topladıktan sonra o çöplerle neler yapıldığını aklımıza bile getirmek istemiyoruz. Dikmen çöplüğü gibi istemediğimiz herşeyi yığdığımız anlanların en büyük problemi bu yığınlar tarafından üretilen ve insan sağlığı açısından büyük tehklike taşıyan metan gazı ve zehirli atık maddelerdir. Sera gazlarının en kritiklerinden olan metan gazının küresel ısınma üzerindeki etkilerinden daha önceki yazılarımızda bahsetmiştik.

Ülkemizde bugüne kadar bu konuda geliştirilmiş esas “çözüm” çöplerin yakılması olsa da, bu durumun havaya saldığı birçok zararlı madde ve gazların iklim değişikliğine neden olduğu gerçeği son ana kadar göz ardı edilmiştir. Bunun yanında, yanma işleminin sonunda meydana gelen küller zamanla zehirli bir hale dönüşebilir ve toprağımıza karışabilir. Bu duruma çözüm olarak belirtilen birçok metod vardır. Bugün sizlere, bu yöntemlerden en önemlisi ve dünyanın çoğu yerinde kullanıma sokulmuş olan geri dönüşümden bahsetmek istiyorum.

Geri dönüşüm terim olarak, yeniden değerlendirilme imkanı olan atıkların çeşitli fiziksel ve/veya kimyasal işlemlerden geçirilerek ve ikincil hammaddeye dönüştürülerek tekrar üretim sürecine dahil edilmesine denir. Başka bir tanımlamayla, bu işlem, kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin, çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile hammadde olarak tekrar imalat sürecine kazandırılmasıdır.

Doğal kaynaklarımızın sonsuz olmadığı, dikkatli bir şekilde kullanılmadıkları takdirde bir gün bu doğal kaynakların tükeneceği gerçeğinden ortaya çıkmış olan geri dönüşümün birçok yararları bulunmaktadır. Öncelikle, tüketilen maddelerin yeniden geri dönüşüm halkası içine katılabilmesi ile hammadde ihtiyacı azalır. Geri dönüşümün yapılmadığı bir dünyada insan nüfusu arttıkça tüketim de sürekli bir şekilde artar ve zamanla çevreye verilen zararlar yüzünden doğal denge bozulur. Geri dönüşümün desteklendiği bir ortamda bu zarar azalmakla kalmaz çevre kirliliği de büyük ölçülerde engellenmiş olur. Bununla birlikte yeniden dönüştürülebilen maddelerin tekrar hammadde olarak kullanılması büyük miktarda enerji tasarrufunu mümkün kılar. Örnek olarak, yeniden kazanılabilir alüminyumun kullanılması alüminyumun sıfırdan imal edilmesine oranla yüzde otuzbeş (35%)'e varan enerji tasarrufu sağlamaktadır. Kullanılmış kağıdın tekrar kâğıt imalatında kullanılması hava kirliliğini yüzde yetmiş dört (74%) ve doksan dört (94%) arası, su kirliliğini yüzde otuz beş (35%), su kullanımını yüzde kırk beş (45%) azaltabilmektedir. Bir ton atık kağıdın kâğıt hamuruna katılmasıyla 8 ağacın kesilmesi önlenebilmektedir.

Geri dönüşüm doğal kaynaklarımızın korunmasını sağlamakla birlikte, enerji tasarrufunu mümkün kılar, atık miktarını azaltarak çöp işlemlerinde kolaylık sağlar, ve geleceğe ve ekonomiye yatırım yapmamıza yardımcı olur. Demir, çelik, bakır, alüminyum, kurşun, kağıt, plastik, beton, ve organik atıklar gibi birçok maddenin geri dönüşümü mümkündür ve dünyanın birçok yerinde gerçekleştirilmektedir. Geri dönüşüm sisteminin 4 ayrı basamağı vardır. Bunlar, kaynakta ayrı toplanması, sınıflama, değerlendirme, ve yeni ürünü ekonomiye kazandırma şeklinde sıralanabilir.

Geri dönüşüm işleminin ilk adımı olarak değerlendirilebilir nitelikli atıkların oluştukları kaynakta çöple karışmadan ve kirlenmesine izin verilmeden ayırarak toplanması gelir. Bu şekilde bu tür atıkların diğer çöplerle karışmadan ayrı toplanması geri dönüşüm basamaklarında zamandan tasarruf sağladığı gibi kirlenmesinin önlenmesi ile daha sonra ayrıca yıkanmasına gerek kalmaz. Bu çalışma bazı belediyelerimiz tarafından daha önce denenmiş olmasına rağmen, geri dönüşüm için uğraşlar burada durdurulmuş, daha ileriye yönelik hiçbir adım atılmamıştır.

İkinci adım sınıflandırmada, ayrı ayrı toplanan mazlemelerin cam, metal, plastik ve kağıt bazında sınıflara ayrılması sağlanır. Bu sınıflandırılma işleminde değerlendirilen çöpler kendi kategorilerinde geri dönüşüm tesislerine ulaştırılır. Kaynağında sınıflara ayrılması zaman, nakliye, ve işçilikten tasarruf yapılması sağladığı için tercih edilmektedir. Üçüncü adım olan değerlendirme, kullanılmış malzemlerin ekonomiye geri dönüşüm işlemidir. Bu adımda malzeme, kimyasal ve fiziksel olarak değişime uğrayarak yeni bir madde olarak ekonomiye geri döner. Son olarak, geri dönüştürülen ürün, tüketicilerin kullanımına sunulur.

Doğal kaynaklarımız, dünya nüfusunun ve dolayısı ile tüketimin artması sebebi ile her geçen gün azalmaktadır. Geri dönüşüm sayesinde doğal kaynaklarımızı korumakla kalmaz, bu işlem normal üretim işlemine göre daha az enerji harcadığı için aynı zamanda enerji tasarrufu sağlarız. Bir alüminyum kutunun geri dönüşümü ile yüzde doksan (90%), kağıdın geri dönüşümü ile yüzde altmış (60%) oranında enerji tasarrufu sağlandığı bilinmektedir. Geri dönüşüm sayesinde atık miktarı azalır, çöplüklere çok daha az atık gittiği için bu atıkların taşınması ve depolanması kolaylaşır. Son olarak, geri dönüşüm ekonomiye katkı sağlar, ülkedeki yaşam standartlarını artırır!


Çise Ünlüer (13 Eylül 2009)
ciseunluer@hotmail.com

06/09/2009

“Adil Ticaret” Nedir ve Nasıl Uygulanır?



Çay, kahve, kakao ve şeker gibi maddeler dünyanın bir çok yerinde İngilizcesi “Fair Trade” olan Adil Ticaret başlığı altında, üreten işçisinden tüketicisine kadar ilgili olan herkesin adil olarak yararlanacağı bir şekilde elde edilebilirler. Bu ürünler kurutulmuş oldukları için çok büyük bir ağırlığa sahip olmamakla birlikte, genellikle uzun raf ömrüne sahiptirler. Bu özellikleri göz önünde bulundurulursa, bu ürünlerin üretildikleri yerden ülkemize kadar taşımacılığının çevreye çok da zararlı olmamakla birlikte düşük bir ücrete gerçekleştirilebileceğini düşünmek mümkündür. Ancak bu durumun her zaman geçerli olmamasının yanında, sıcak içeceklerin kaynağı olan ürünlerin üretimiyle meşgul insanların adil bir şekilde ödenmedikleri ve haklarının yendiği herkes tarafından bilinen bir gerçektir!

Son yıllarda medya tarafından da gündeme getirilen, Afrika’daki kakao çiftlikleri ve küçük yaşta çocukların çalıştırılması arasındaki ilişki tüyler ürperten seviyelerdedir. Bu ülkelerdeki 12 ve 16 yaş arasındaki çocuklar kakao çiftliklerinde, çikolata elde etmek için kullanılan kahve çekirdeklerinin hasatlanması amacı ile köle gibi ağır şartlarda çalıştırılmaktadırlar. Bu çocuklar insanlık dışı koşullarda çok düşük ücretler için bu eziyeti çekerken, çoğumuz ne yazık ki bu gerçeğin farkında bile değiliz! Biz, kendi ülkemizde keyifle çikolata ve benzeri ürünleri tüketirken, bunun, bir çocuğun köleliğinin ürünü olabileceğini aklımıza getirmiyoruz.

Unutmamak gerekir ki bu problem sadece kakao çiftlikleri ile sınırlı kalmamakla birlikte, aynı şekilde çay, kahve, ve şeker gibi ürünlerin ekili ananlarını da etkilemektedir. Gelişmiş ülkelerin çoğunda bu sorun ele alınmakta ve tüketiciler tarafından da büyük bir hassasiyetle karşılanmaktadır. Uluslararası Adil Ticaret Tescil Kurumu, adil ticaret ilkelerine uyan marka ve ürünleri belgelendiren kurum olarak 1997 yılında Almanya’nın Bonn kentinde kuruldu. Kurum, adil ticaret hedefiyle 20 ayrı ülkede kurulan ulusal örgütlerin çatı organizasyonu niteliğini taşımaktadır. Bu ülkelerdeki tüketiciler, devlet tarafından üzerinde “Fair Trade” etiketi olan ürünleri satın almaya teşvik edilmektedirler. Bu şekilde, tüketiciler kullandıkları ürünün üretildiği yerdeki işçilere, hem finansal hem de sosyolojik açıdan, insan haklarına uyan adil bir şekilde davranıldığını bilmektedirler. Bu durum, iyi bir adım atmış olduğunu bilen tüketicinin iç huzurunu sağlamakla birlikte, satışı yapan firmalar için de iyi bir reklam kaynağı olmuştur.

Ülkemizde de yaşanan işçilik sorunu, ürünlere adil ticaret yaklaşımını getirerek büyük ölçüde çözümlenebilir. Bu başlık altında üretim yapan firmaların, çalışanları arasında ayrım gözetmeksizin, üretime katkı koyan herkese eşit davranarak, haklarının korunması ve savunulmasına destek olmalıdır. Firma yöneticileri, üretilmle ilgili alınan kararlar hakkında çalışanlarına söz hakkı tanımalı ve takım ruhu oluşturma üzerinde yoğunlaşmalıdırlar. Bu durumun getireceği birliktelik duygusu, tüm çalışanların şirkete ait oldukları hissini doğurur. İşçisinden yöneticisine kadar tüm çalışanların fikrinin önemli olduğu ve dinlendiği bir yerde, performansın artması kaçınılmazdır. Sonuç olarak bu sadece işçiyi memnun etmekle kalmaz, performansla dogru orantılı olarak artacak olan satışlarla şirket yöneticilerinin de yüzünü güldürür.

Çalışanlarının haklarını korumalarına ek olarak, şirketlerin sosyal sorumluluk projelerine önem göstermesi ve bu alanda halkın ihtiyaçlarına göre hareket etmesi gerekmektedir. “Fair Trade” sadece çalışan için değil tüketiciler için de adil bir ticareti temsil eder. Buna paralel olarak tüm firmalarımızın, ürettikleri mal veya sağladıkları servis karşılığında talep ettikleri ücretleri, tüketicilerin haklarını da göz önünde bulundurarak belirlemelidirler. Ülkemiz yatırımcılarının ilk hedefi, kısa dönemli kâr yerine bulundukları sektörde kalıcı olmak olmalıdır.

Bu yolda ilerlemek ve amaçlarına ulaşmak için şirketlerimiz belirli alanlarda bulundukları bölge ve sektöre göre sorumluluk üstlenmeli, çevre duyarlılığına önem veren dernek ve kuruluşlara maddi ve manevi destek vermelidirler. Buna örnek olarak, nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya yönelik yapılan çalışmalara katkı sağlanılabilir, fabrikadan çıkan atık maddelerin yeniden değerlendirilmesi için çalışmalar teşvik edilebilir. Bunları gerçekleştirmek için üniversitelerimizle işbirliği sağlanılabilir, sektördeki insanların bilgi ve deneyimi akademik araştırma projelerini güçlendirmek için kullanılabilir.

Çise Ünlüer (6 Eylül 2009)
ciseunluer@hotmail.com

30/08/2009

İçme Suyu ve Sudaki Ayak İzimiz



Yeryüzünde en fazla tehlike altındaki doğal kaynak olan suyun şişelenip belli bir ücret karşılığı satılması, saf insanların elinden paralarını almak için bugüne kadar düşünülmüş en acımasız planlardan biridir! Amerika ve birçok Avrupa ülkesinde çeşme suyu devlet tarafından şişe suyundan daha fazla kontrol edildiği için halk tarafından güvenle tüketilmektedir. Bu ülkelerde insanların su ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli bir şekilde şişe suyuna para vermek yerine çeşme suyunu kullanmayı tercih ettiklerini biliyor musunuz?

Şişe suyuna verdiğimiz paranın yanında gereksiz paketlemeyi de desteklediğimizin farkında mıyız? Ülkemizde, satın aldığımız suyu tükettikten sonra pet şişeleri çevreye bırakmaktan başka bir şansımız olmadığından dolayı bu şişeler doğayı kirletmektedirler. Aynı zamanda, geri dönüşümleri gerçekleştirilmedikleri için ülkemizde yıllarca atık olarak kalan plastik şişeler için henüz kesin bir çözüm getirilmemiştir. Ücretinin ve doğaya olan zararlarının yanında, evimize ulaşmak için uzun mesafeler kaydeden şişe suları için gerekmeyen bir enerji sarfedilmektedir.

Ülkemizde çeşme suyunun ne kadar içilebilir olduğu tartışma konusu olduğu için, günümüzde çeşme suyu, içme suyu ihtiyacımıza kesin bir çözüm sunmamaktadır. Ancak belediyelerimiz tarafından evimize ulaştırılan çeşme suyunu daha kullanılabilir bir duruma getirmek bizim elimizdedir. Çeşmelerimizin ağzına, her birkaç ayda bir değiştirilebilen su filtreleri takarak suyu gereksiz katkı maddelerinden arındırabilir, içmek için olmasa bile diğer ihtiyaçlarımız için daha güvenli bir şekilde kullanabiliriz.

Tüm üretim ve tüketim süreçlerinde kullanılan toplam su miktarını açıklamak için kullanılan “sudaki ayak izi” kavramı, insanların günlük hayatlarında kullandıkları su miktarını ölçmelerine ve kontrol altına almalarına yardımcı olur. Su kaynaklarımızın geri getirilemeyen, sınırlı miktardaki sosyal ve ekonomik kaynaklar olduklarını bildiğimiz halde su kullanımına karşı tavrımızı değiştirmek için herhangi bir çaba göstermiyoruz. Sudaki ayak izimizi belirlemek için günlük hayatta kullandığımız su miktarını göz önünde bulundurmalıyız. Evlerde kullanılan suyun yüzde otuzbeş (35%)’i banyoda, yüzde otuz (30%)’u tuvalette, yüzde yirmi (20%)’si çamaşır ve bulaşık yıkamada, yüzde on (10%)’u mutfakta, ve yüzde beş (5%)’i temizlikte harcanıyor. Tüketiciler olarak sadece evlerimizde kullandığımız suyun değil, satın aldığımız her türlü mal ve hizmetin sudaki ayak izini düşünerek adım atmalıyız.

Dünyanın içersinde bulunduğu su sıkıntısını, sadece çeşmelerimizden akan suyu dikkatli kullanmakla çözemeyiz! Bu sorunun büyük boyutlarına paralel olarak, su kullanımının her alanında tasarruflu bir yaklaşım kaçınılmazdır. Artık öyle bir noktadayiz ki, şişe suyu lüksünü tamamı ile gözden çıkarmamız ve buna alternatif olarak herkes için daha adil ve çevreye zararı olmayan çözümlere yönelmemiz gerekir. Gittiğimiz her yerde sürekli bir şekilde şişe suları tüketmek yerine, evimizde önceden birikmiş olan plastik şişeleri doldurabilir ve tekrar tekrar kullanabiliriz. Bunun yerine insan sağlığı için daha yararlı olan cam şişelere yönelebiliriz. Ülkemizde camın da geri dönüşümü yapılmadığından, bu şişeleri birden fazla kez kullanmamız yeni şişe üretimine duyduğumuz ihtiyacın azalması için gereklidir.

Sürdürülebilir üretime destek olmak ve sudaki ayak izimize bilinçli bir şekilde yaklaşmak istiyorsak belirli alışkanlıkları hayatımıza sokmamız şarttır. İlk adım olarak mümkun oldukça evdeki bulaşık ve çamaşır makinelerimizi tam olarak doluyken ve düşük derecelerde çalıştırmalıyız. Banyoda su tasarrufu sağlamak için küveti doldurmak yerine kısa süreli duşlar yapmalıyız. Evimizdeki tüm musluklarda su tasarrufu sağlayan başlıklar kullanmalı, dişlerimizi fırçalarken ya da traş olurken musluğu açık bırakmamalıyız. Daha önce bahsettiğimiz gibi evlerde kullandığımız suyun yaklaşık yüzde otuz (30%)’u tuvalet sifonunun çekilmesiyle tüketilir. Her sifon çekişimizda yaklaşık 10 litre su harcıyoruz. Bu nedenden dolayı, standart modellere göre daha az su tüketen klozetleri tercih etmek evlerimizde kullandığımız su miktarının büyük bir ölçüde azalmasına yardımcı olabilir.

Kapımızın önününü veya balkonumuzu temizlerken hortumla su tutmak yerine süpürge kullanmalı, yeniden kullanabileceğimiz suyu asla atmamalıyız. Örnek olarak, sebze yıkadığımızda ya da yumurta haşladığımızda atacağımız suyu bitkileri sulamak için kullanabiliriz. Sebze ve meyveleri akan suda yıkamak yerine tıkaçlı bir lavaboda ya da bir kâseye su doldurarak yıkayarak su sarfiyatını önleyebiliriz. Damlayan muslukların günde 4 litre kadar suyun boşa gitmesine neden olduğunu aklımızda bulundurmalı, damlayan musluklarımızı tamir etmeyi ihmal etmemeliyiz. Sebzeleri yüksek ateşte kaynatmak yerine düdüklü tencerede ya da kısık ateşte az suyla pişirerek hem sebzelerin besin değerlerinin daha az kaybolmasına neden olur hem de daha az su kullanarak hedefimize ulaşırız. Bir litre bitkisel atık yağın, bir milyon litre suyu kirlettiğini aklımızda bulundurarak yemeklerimizden çıkan atık yağlarımızı lavaboya dökmek yerine geri dönüştürmeliyiz.

Unutmamalıyız ki, her insan temel ihtiyaçlarını gidermek için günde en az 25 litre suya gereksinim duymaktadır. Çeşmemizdeki suyu boşa akıtırken ya da küvetimizi düşüncesizce doldururken bu miktara erişimi olmadığı için kirli su kullanmaktan başka bir şansı olmayan ve bu durumdan dolayı birçok hastalıkla savaşmak zorunda kalan bir milyar insanı düşünün!

Çise Ünlüer (30 Ağustos 2009)
http://www.ciseunluer.blogspot.com/

23/08/2009

Alışverişe Giderken



Geçen hafta yerel üretimin öneminden bahsetmiş, süpermarketlerdeki ürünlerde karşımıza çıkan paketleme problemine ve bunu nasıl çözebileceğimize değinmiştik. Sürdürülebilir yaşam başlığı altında bunun gibi incelememiz gereken birçok konu vardır. Bu fikrin benimsenmesi ve sürdürülebilir bir toplum yaratma mücadelesinin başarıya ulaşması için atacağımız her adım günlük hayattaki alışkanlıklarımızı gözden geçirmekten ve çevre ile uyumsuz davranışlarımızı düzeltmekten geçer!

Toplum olarak ortak alışkanlıklarımızdan olan alışveriş merağı ve bu aktiviteyi gerçekleştirmek için attığımız adımlar, sürdürülebilir yaşam felsefesine uygunlugu bakımından düşünmeye değer bir alandır. Alışveriş sonunda satın alınan ürünleri yerleştirdiğimiz plastik çantaların senelik kullanım miktarının dünyada bir trilyona kadar ulaştığının farkında mısınız? Yurt dışında bazı ülkelerde yasaklanmış olan bu plastik poşet kullanımı ülkemizde henüz tam anlamı ile ele alınmış bir konu değildir. Bazı marketlerde doğada çözünebilir olduğu iddia edilen poşetler kullanılmaya başlanmış olsa bile, bu henüz kesin bir çözüm teşgil etmemektedir.

Bu duruma daha iyi bir yaklaşım olarak, yurt dışındaki bazı marketler, “yaşam boyu çantalar” anlamına gelen “bags for life” başlığı altında, müşterilerine sağlam ve üst üste birçok kez kullanıma dayanıklı bir çantayı çok düşük bir fiyata vererek onu tekrar tekrar kullanmalarını teşvik etmektedirler. Birkaç kullanımdan sonra eskiyen çantaları müşterileri için yenileri ile ücretsiz olarak değiştiren süpermarketler, eski çantaların geri dönüşümünü de sağlıyorlar. Buna benzer başka bir sistemde ise bazı süpermarketler, alışverişe giderken kendi poşetini yanında getirip ekstradan yeni plastik poşet talep etmeyen müşterilerine, tekrardan kullandıkları her poşet için 1 kuruş civarında bir ücret ödeyerek müşterilerinin bu yaklaşımını desteklemektedirler. Buna ek olarak, çoğu süpermarket kendi içerisinde geri dönüşüm merkezleri bulundurarak, ellerindeki plastik poşetlerden kurtulmak isteyen müşterilere bu servisi sunmaktadır.

Ancak unutmamak gerekir ki, geri dönüşümü mümkün olan çanta kullanımı ya da aynı çantayı birden fazla kez kullanma metodları, plastik çantaların sebep oldugu çevre kirliliği probleminin aşılması konusunda kalıcı bir çözüm değildir. Bu duruma getirilecek olan en iyi yaklaşım, plastik çantaların tamamı ile kullanımının durdurulması ve bunun yerine alışverişe giderken yanımızda kumaş ya da hasır gibi maddelerden yapılmış çantalar götürmektir. Bu çantalar plastik olanlardan daha sağlam oldukları için uzun yolculuklarda yırtılmaz ve taşırken ellerimize zarar vermez. Günümüzde kullanılmakta olan plastik poşetler yirmi sene öncesinden nerdeyse yüzde yetmiş (70%) daha az plastik içermelerine rağmen, çoğu plastik poşet, Polietilen denilen ve doğada yüzlerce yıl çözünemeyen bir plastik çeşidinden meydana gelir.

Çoğumuzun evinde sürekli yaptığımız alışverişlerden onlarca plastik çanta birikmiş durumdadır. Peki bu durumda şu an elimizde bulunan plastik poşetlerimizi ne yapacağız? İlk iş olarak bu poşetleri mümkün olduğu kadar tekrar tekrar kullanmaya calışmalı, her alışverişe gideceğimizde birkaç tanesini yanımızda götürmeliyiz. Alışverişlerimizde aldığımız ürünleri mümkün oldukça az poşet kullanarak paketlemeli, kullandığımız plastik poşet sayısını en aza indirmeliyiz. Eğer çok az miktarlarda alışveriş yapmışsak, aldıklarımızı yanımızdaki el ya da sırt çantasına yerleştirmeye çalışmalı, az sayıda ürünler için plastik poşet kullanmamaya özen göstermeliyiz. Bunun yanında, ayrı çöp poşetleri satın almak yerine elimizdeki eski plastik poşetleri bu alanda değerlendirebiliriz.

Eminim düşünürseniz siz de göreceksiniz ki yukarda bahsettiğimiz olayı gerçekleştirmek aslında hiç de zor birşey değil. Tek ihtiyacımız olan biraz çevre duyarlılığı ve gerçekten birşeyleri değiştirme isteği. Bu gibi davranışlar birkaç kere denedikten sonra kolayca alışkanlığa dönüşebilir, hem çevreye yararlı bir adım atmış olur hem de kendinizi iyi hissetmenizi sağlar. Sürdürülebilir bir hayat için, bu yaklaşımları sadece büyüklere değil çocuklarımıza da aşılamalı, onların da gelecekteki hareketlerinin doğru yönde şekillenmesi için elimizden geleni yapmalıyız!

Çise Ünlüer (23 Ağustos 2009)
ciseunluer@hotmail.com

16/08/2009

Yerel Üretimin Önemi, Ambalaj Problemi ve Soya Çıkmazı



Geçtiğimiz haftalarda organik tarımın küresel ısınma ve insan sağlığı üzerindeki etkilerinden bahsetmiş, hazır ve işlenmiş yiyecekler yerine taze organik yiyeceklerin tercih edilmesinin yararlarını ele almıştık. Bu hafta yerel üretimin neden tercih edilmesi gerektiği konusuna değinerek, ayni zamanda atıklarımızın kontrol edilmesinde kritik bir rolü olan ambalaj (paketleme) probleminden, ve organik tarım alanında çok büyük bir önem taşıyan soya bitkisinden bahsetmek istiyorum.

Süpermaket raflarında gördüğümüz yiyeceklerin çoğu bize ulaşana kadar kilometrelerce mesafe katetmiştirler. Ülkemizde yetişmeyen ve uzak ülkelerden getirilen egzotik meyve ve sebzeler her gün artan miktarlarda ithal gıdalar tükettiğimizin kanıtıdır. Bu durum, kendi ülkemizin normal şartlarda bile zor durumda olan çiftçilerini daha da güç bir durumda bırakmakla kalmaz, bu gıdaların ülkemize gelmek için uzun mesafeler aşması karbondioksit emisyonlarını büyük ölçüde artırır. Başka ülkelerden gelen yiyecekleri tercih etmek yerine kendi ülkemizde yetişen meyve ve sebzelere yönelmek hem yerel ekonomi ve üreticimize katkı koyar hem de sera gazlarının atmosferdeki miktarlarinin azalmasına yardımcı olur. Ayrıca meyve ve sebzelerin mevsimlerinde tüketilmeleri insan sağlığı için büyük bir önem taşır.

Bugün süpermarketlerde gördüğümüz çoğu ürün tüketiciye ambalajlanmış şekilde sunulmuştur. Sadece market alışverişlerimizden elimize ulaşan plastik paket miktarını göz önünde bulundurarak, her gün bu yolla ne kadar plastiğin anlamsız bir şekilde doğaya çöp olarak atılmaya mahkum olduğunu anlayabiliriz. Bu durumun büyük bir sorun teşgil etmesinin esas sebebi, yiyecek artıklarıyla kirlenen plastiğin geri dönüşümü ya da baştan kullanımının zor olmasıdır. Bunun en iyi örneklerinden olan meyve suyu kutuları, karton, plastik, ve folyo olmak üzere birkaç değişik katmandan oluşmaktadır. Bunun gibi değişik maddelerin bir araya gelmesi ile oluşan ambalajların geri dönüşümü neredeyse imkansızdır.

Sağlık ve hijyen açısından önemli olsa da ambalajların bu kadar yaygın olmasının esas sebebi üreticilerin ürünlerini halka daha çekici ve hoş bir şekilde sunmak istemeleridir. Unutmamamız gerek ki bu gıdaları tüketenler olarak hepimiz ambalajlama işlemi için ekstra bir ücret ödemekteyiz. Bu durumda kendimizle dürüst olmamız önemlidir. Ülkemizde, bir ürünü kullandıktan sonra ambalajını çöpe atmaktan başka bir seçeneğimiz yoktur. Bu durumu az da olsa düzeltmek için almamız gereken iki önlem vardır. İlk olarak ambalajlanmamış ürünlere yönelmeli, eğer başka bir şansımız yoksa ambalajlanmamış ürünleri kullanmalıyız. Bunun yanında, üreticileri daha hafif ve ince ambalajlar kullanmaya ikna etmeli, bu yolda hassasiyet gösteren firmaları desteklemeliyiz.

Soya fasulyeleri binlerce yıldır Çin diyetinin bir parçası olan baklagil soya fasulyesi bitkisinin tohumlarıdır. 1960’ların başlarında batı ülkelerine de getirildiklerinden beri, sürdürülebilir yiyecek kaynağı olarak kullanılmışlardır. Soya yiyecekleri arasında büyük parçalarla veya kıyılmış şekilde sunulan soya sosları, soya yağları, ve soya peyniri gibi süt ürünleri bulunur. Soya mükemmel bir protein kaynağı olmakla birlikte ayni zamanda doymuş yağ oranı düşük ve kolesterolsüzdür. Bu nedenden dolayı soya ürünleri günümüzde bol miktarlarda tüketilmektedirler.

Sağlık açısından birçok yararlı özelliği olan soya bitkisinin yetiştirilmesinin çevreye zarar verdiği bilinmektedir. Popülaritesinden dolayı, yoğun çiftciliğe maruz kalan soya üzerinde birçok kimyasal maddenin kullanılması, toprak bozulması ve yaraltı suyu kirlenmesine neden olmuştur. Soya ürünlerine olan talebin son birkaç yılda hızla artmış olması, bu talebi karşılamak için yağmur ormanlarında büyük alanların yok olmasına sebep vermiştir. Bir zamanlar gerekli ekosistemleri destekleyen toprakların, bu gidişle aşırı tarım ve toprak bozulması yüzünden kullanılmaz hale gelmeleri beklenmektedir. Soyanın uzun mesafeler aşarak elimize ulaşması tüm bu zararlara eklenirse bu bitkinin çevre üzerindeki kötü etkileri anlaşılabilir.

Soya çiftçiliği, dünyadaki yağmur ormanlarının yok olmasına neden olan nedenler arasında başı çekmektedir. Bu durumu engllemek için hepimizin yapabileceği şeyler vardır. Buna örnek olarak sadece organik soya tüketebilir, Greenpeace gibi soya üretimi konusunda birçok çalışmalar yapmış organizasyonları destekleyebiliriz.

Çise Ünlüer (16 Ağustos 2009)
ciseunluer@hotmail.com

09/08/2009

Dikmen’e Kesin Çözüm: Metan gazından elektrik üretimi



Dikmen çöplüğü yıllardır hepimizin farkında olduğu ama çoğumuzun hakkında pek birşey yapmadığı çevresel bir problem teşgil etmektedir. Bugüne kadar birçok insanın yaptığı gibi bu problemin ne kadar kötü olduğundan ya da insan sağlığına olan zararlarından bahsetmek yerine, hepimiz için daha yararlı olan bir adım atmak adına bugün sizleri dikmen çöplüğü için en etkili yöntemlerden biri hakkında bilgilendirmek istiyorum.

Bu sorunu çözmek için daha önce tartışılmış birçok yöntem arasında en etkilisi olan çöplüklerden çıkan metan gazının motorlarda kullanılması ile enerji üretimine yönelik yenilenebilir teknolojiler, Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Yenilenebilir ve yeşil enerji teknolojileri grubuna giren metan gazından elektrik üretiminin KKTC’de Dikmen çöplüğü için de düşünülmüş olmasının sebepleri başında şehirleri aydınlatacak ve sanayi makinelerini çalıştıracak kadar enerji üretme kapasitesine sahip olması gelmektedir.

Dikmen’de olduğu gibi çöplerde biriken çürüyebilir maddeler, oksijen yokluğunda anaerobik (molekuler oksijenin kullanılmadığı) bir işlemle bakteriler tarafından ayrıştırılır. Bu işlem esnasında metan gazı, karbondiyoksit ve diğer gazlar ortaya çıkar. Tehlikeli bir sera gazı olan metan gazının bir kısmı yükselerek havaya karışır. Patlayıcı olmasının yanında molekül bazında karbondioksitten 20 kez daha güçlü bir potansiyele sahip olan metan gazının küresel ısınma üzerindeki olumsuz etkileri herkes tarafından bilinmektedir.

Çöplük içinde zamanla biriken metan gazı büyük hacimlere erişebilir. İçerisinde gerçekleşen anaerobik işlemler sonucu iyice ısınmış olan çöplükte ani kaymalar gerçekleşir ve havadaki oksijen yüksek konsantrasyondaki metan ile karışarak patlamaya ve yangına yol acar. Çöplüklerin bulunduğu yerel hava şartlarına göre değişen metan gazı miktarları sıcak ve nemli bölgelerde yüzde altmış (60%)’a kadar çıkarken, kuru ve soğuk yerlerde yüzde otuzbeş (35%)’e düşebilmektedir. Bu nedenden dolayı bu gazların çıkarılıp insanlığa yararlı işlemler için kullanılmaları küresel ısınma üzerindeki etkilerini azaltmakla kalmaz, aynı zamanda enerji üretimine de katkı koyabilir.

Bu işlemin yararları arasında atık alanlarından çevreye gaz ve rahatsız edici kötü koku yayılmasını engellediği için çevreye olan pozitif net etkisinin yanında, enerji üretimi için atık alanlarından elde edilen metan gazı kullanıldığından bu alandaki yakıt maliyetini ortadan kaldırması, ve bağlandığı şebekede stabilite problemleri yaratmaması gelmektedir. Yakıt masrafının olmaması ve yüksek kapasite verimliliği açısından diğer teknolojilere kıyaslandığında, atık gazlardan enerji üretimi bu teknolojilerin çoğundan daha ekonomik ve toplum sağlığı ile çevre faktorü sebebi ile kabul değeri daha yüksektir.

Metan gazı santrallarının şehir sınırları yakınlarda veya şehir içlerinde kurulması ile şebeke bağlantıları kısaltılabilir, buna bağlı olarak da maliyet ve enerji iletim kayıpları ortadan kaldırılabilir. Elektrik üretimi sırasında ortaya çıkan yüksek sıcaklıktaki termal enerji konutların ısıtılması ve sıcak su temininde kullanılarak bu işlemin verimliliği çok yüksek değerlere çıkarılabilir. Özet olarak, doğru kullanıldığında, metan gazından üretilen birim enerji maliyeti çok daha düşük, ve kullanılabilir enerji oranının diğer termik enerji üreten sistemlere göre yüzde yüz (100%)’lere yakın değerlendirilebilirdir olması bu işlemi diğer yöntemlerden üstün kılmaktadır.

Genelde yüksek nüfuslu şehirlerde uygulanan bu sistem, daha az nüfuslu yerleşim yerleri icin de gözden geçirilip belirli değişiklikler yaparak uygulanabilir. Bu şekilde, hem atıklar ekonomi içinde değerlendirilerek kesin bir çözüm sağlanılabilir, hem de çok düşük bir maliyetle elektrik enerjisi üretimini mümkün kılarak ulusal ekonomiye büyük katkı koyabilir.


Çise Ünlüer (9 Ağustos 2009)
ciseunluer@hotmail.com

02/08/2009

Gıdalar Hakkında Bilmemiz Gerekenler



Toplumumuzun büyük bir çoğunluğunun alışveriş yapmayı sevdiği kaçınılmaz bir gerçektir! Etrafımızda sürekli bir şekilde bizi alışveriş yapmaya, marketlerdeki en son çıkan ürünlere ilgilimizi çekmeye çalışan reklamlar mevcuttur. Böyle bir ortamda, yeni çıkan ürünler de dahil olmak üzere, alışveriş merkezlerinde gördüğümüz bir çok ürünün çevreye olan zararını unutmak ya da göz ardı etmek çok kolaydır. Ancak bu alanda atacağımız adımları, çevreye mümkün olan en az miktarda zarar verecek şekilde değiştirmek bizim elimizdedir. Buna örnek olarak, üzerinde organik etiketi bulunan yiyecekleri tercih edebilir, alışverişe giderken yanımızda kendi alışveriş çantalarımızı götürerek ve bunları tekrar tekrar kullanarak kullandığımız plastik çanta sayısını en aza indirebiliriz!

Bu alanda atılacak ilk adım, gerçekten ihtiyacımız olan gıda maddelerini satın almaktan ve tüketemeyip çöpe attığımız yiyecek miktarını azaltmaktan geçer. Bu nedenle, alışverişe giderken yanımızda önceden hazırlanmış bir liste götürmek yiyecek sarfiyatının azalmasında yardımcı olabilir. Yanımızda götüreceğimiz kumaş ya da plastik çantalar alışveriş sonunda marketten ekstra plastik poşet almayı engellememize yardımcı olur. Tükettiğiniz gıdaların çoğunlukla hangileri olduğunu belirlemek alışverişinizi kolaylatmakla kalmaz, aynı zamanda ülkeniz ve tüm dünya için yaptığınız çevresel yardım kendiniz ile gurur duymanızı sağlar.

Gereksiz bir şekilde fazla malzeme kullanarak ambalajlanmış gıdaları tercih etmek yerine paketlenmeden ve açık satılan sebze ve meyvelerden tüketmeye önem gösteriniz. Ambalajlanmış yiyeceklerden tüketmeniz gerekiyorsa, çoğu zaman bu yiyecek ambalajlarının geri dönüşümünün mümkün olduğunu unutmayın. Ülkemizde birkaç kurum tarafından kağıt geri dönüşümü yapılmaya başlanmıştır. Bu alana katkı koymaya gayret göstermek ileride cam ve plastik gibi diğer maddelerin de geri dönüşümünün başlatılması için iyi bir adım olacaktır. Unutmayınız ki yeşil yaşam konusunda attığınız her adımın bir önemi vardır!

Bugün raflarda gördüğümüz birçok ürün büyük miktarlarda işlenmiştir. Bu durum, belirli ürünlerin yapay bir şekilde tadlandırıldığı, renklendirildiği veya tadını güzelleştirmek için eklenmiş fazla tuz, şeker ya da yağ bulundurduğu anlamına gelmektedir. Hazır ve işlenmiş ürünler yerine taze yiyecekler tüketmek hem sağlığınız için yararlıdır hem de kullandığımız işlenmiş yiyeceklerle birlikte gelen ambalaj miktarının azalmasına yardımcı olur. Buna iyi bir örnek olarak hazır sıkılmış ve paketlenmiş portakal suyu almak yerine marketten taze portakal meyvesini alıp evimizde kendimiz sıkabilir, burdan çıkan atık portakal kabuklarını da bahçemizde toprağımıza karıştırarak organik gübre elde edebiliriz.

Vitamin B ve proteyini alınmış olan beyaz ekmek, pirinç, ve makarna yerine bu ürünlerin tam tahıllı olanlarını tercih ediniz. Evdeki fırınınızda kendi ekmeğinizi yapmak için kullanacağınız enerji miktarını göz önünde bulundurarak, eğer fırınınızı aynı anda başka yemekleri pişirmek için kullanmayacaksanız, ekmek gibi yiyecekleri, bu ürünleri her gün bol miktarlarda üreten fırın veya marketlerden almak çok daha mantıklı bir yaklaşım olacaktır.

Günümüzde işlenmiş yiyeceklerin kolesterol seviyelerinin artmasına ve kronik şişmanlık gibi sorunların başlamasına neden olunduğu bilinmektedir. Bu bile kendi başına taze gıdalara dönmemiz için yeterli bir sebeptir. İşlenmiş yiyecekler üretim noktalarından elimize ulaşana kadar çok uzak mesafeler taşınmakla kalmaz, aynı zamanda yenmeden önce ambalajlarının içinde uzun süre bekletilirler. Uzun mesafeleri bozulmadan geçirebilmeleri ve elimize ulaşana kadar dayanmaları için birçok koruyucu madde eklenen bu yiyeceklerin kullanımı karbondioksit emisyonlarımızı da büyük seviyede artırır. Çocuklarımıza taze gıdaları erken yaşlardan sevdirerek, zamanla toplumumuzun yeme alışkanlıklarını sağlıklı bir yönde değiştirebiliriz.

Eğer bir ürünün üzerinde “organik” etiketi bulunuyorsa, bu o ürünün belirli hukuki standartlardan geçtiği ve onaylandığı anlamına gelmektedir. Bu standartlar tüketici için o gıda maddesinin herhangi bir kimyasal ya da suni gübre kullanmadan, doğal yollarla üretildiğine dair bir garantidir. Organik yiyecekler tüketerek bu alanda geliştirilmiş çevresel standartları da desteklemek mümkündür.

Bütün organik yiyecekler “genetiği değiştirilmiş organizmalar” (G.D.O.)’dan arıtılmıştırlar. 1990’ların başlarında piyasaya çıkarılan genetiği değiştirilmiş yiyecekler moleküler biyoloji alanında geliştirilmiş en son tekniklerle hazırlanan ürünleri içerir. En çok bilinen genetiği değiştirilmiş yiyecekler soya fasülyesi, mısır, pamuk tohumu yağı, ve buğday gibi kaynaklardan elde edilen bitkilerdir. Mısır ve soya yiyeceklerin işlenmesinde kullanıldıkları için, bu genetik yapısı değiştirilmiş besinler, işlenmiş yiyeceklerin içerisinde az miktarlarda da olsa bulunurlar. Bilim adamları genetiği değiştirilmiş organizmaların insan sağlığı ve de çevre için zararlı olacağı konusunda endişelerini belirtmiştirler. Genetiği değiştirilmiş ekinlerde kullanılan ilaçlar gıda kaynaklarını zehirleyebilir, insanlara ve çevreye birçok yararı olan canlıları öldürebilir. Genetiği değiştirilmiş yiyeceklerin etikletlenmesi ve bu özelliklerinin tüketicinin rahatça göreceği şekilde belirtilmesi uzun süreler tartışılmış bir konu olmakla birlikte, artık marketlerimizde gördüğümüz ürünlerin çoğunu bu alanda tespit etmek mümkündür. Uzmanların bu konudaki tavsiyeleri, dışardan müdahale aldığı üzerinde belirtilmiş olan gıdalardan uzak durmak, ve günlük hayatta mümkün oldukça genetiği değiştirilmemiş organik yiyeceklere yönelmektir.

İngiltere’de yayınlanmış bir habere göre, organik yiyecekler çocukların gelişimini olumlu bir şekilde etkilemekle kalmaz, doğal yapılarından dolayı kanser gibi ciddi hastalıklara karşı direnmenin en etkili yollarından birini oluştururlar. Vücudumuz için gerekli olan tüm besinleri daha kolay elde etmemizi sağlayan organik yiyeceklerin Avrupa’da satışı son bir senede açık pazarlarda yüzde ellidört (54%), süpermarketlerde ise yüzde yirmibir (21%) şeklinde artmıştır.

Organik tarımla uğraşan çiftçilerin gerek yetiştirdikleri bitki ve hayvanlar, gerek kullandıkları metotlar için bu alandaki yüksek standartları korumaları şarttır. Mümkün olan en yüksek miktarlarda karbondioksiti emebilmesi için toprağı sağlıklı tutmak da organik tarımın en önde gelen gereksinimlerinden biridir. Eğer üzerinde ekilen toprak kötü kullanılıyor ya da kimyasal gübrelerle işleniliyorsa, karbondioksitten çok daha tehlikeli bir sera gazı olan nitrojen oksit için büyük bir kaynak teşgil eder. Organik yiyecekleri tercih ederek tüm bunlara engel olmakla kalmayıp aynı zamanda küresel ısınmanın etkilerinin azalmasına yönelik çok yararlı bir adım atabilirsiniz!


Çise Ünlüer (2 Ağustos 2009)
ciseunluer@hotmail.com