Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

13/04/2012

Ete Benzeyen Et




"Biliyorum canınız sıkılacak, yüreğiniz kabaracak, üzüleceksiniz ama gerçekleri öğrenmeniz lazım. Daha yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik veriliyor. Kemikleri gelişmesin, sadece et yapsın diye... Tavuklar tarladaki patatesler gibi hiç kıpırdamadan yetiştiriliyor. Bıraksanız bile kıpırdayamıyorlar... Elinize aldığınızda kemikleri kırılıyor... Bu inanılmaz bir vicdansızlık... Sonra, görüyoruz her gün gencecik bir kadın meme kanserine yakalanıyor. Büyük olasılıkla daha sağlıklı diye sık sık tavuk yiyorlardır..."

Bu sözler İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar’a ait.  Dizdar, sağlıklı diye yediğimiz tavukların tavuk olmadığını söylüyor. Eminim antibiyotik alan tavukları, gün ışığı görmeden büyüyen inekleri, veya kirli sularda yaşayan balıkları duymuşsunuzdur. Peki, doğal ortamlarından o kadar uzak bir şekilde yetişen bu hayvanların soframıza gelmesi bizim için ne anlama geliyor?

Eski zamanlarda, şimdilerdeki daha fazla kȃr yapma yolunda gözü dönmüş şirketler yerine, açık havada eşelenerek ot ve böcek yemesine izin verilen hayvanlar ve bitkilerin yetiştirilmesinde kullanılan doğal gübreleri vardı. Hayvan yetiştirme ve çiftlik yapılarındaki bir dizi değişim ve kurumsal tarımın yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkması ile hızla yayılan endüstriyel et üretimi, eksiden açık çiftliklerde ot ağırlıklı beslenerek yetiştirilen hayvanlardan çok farklı bir ürün çeşidi sunuyor: Ete benzeyen et!

Yaklaşık son elli yıldır dünyada ızgaralık tavuk yetiştirmek için gereken zaman 84 günden 45 güne indi. Eskinden çayırlarda rahat bir şekilde yetişen hayvanlar, güneş görmeyen, kapalı besleme alanlarında yetiştirilmeye başladı. Bu tavuklar eskiye oranla yarı yarıya daha az yem tüketip, geçmiştekinin üçte biri kadar sürede 2 kiloya ulaşabiliyor. İlk bakışta ne kadar iyi çalışan, etkili bir yöntem diye düşünüyor insan. Ancak bugün yediğimiz hayvanların daha hızlı büyümeleri ve daha dolgun bir yapıya sahip olmaları için geliştirilen yemler aslında hiç de saf değil.

Doğdukları andan itibaren antibiyotik verilen, güneş görmeyen ortamlarda yetişen civcivler gayet sağlıksız bir gelişim süreci gösterdiklerinden kemikleri de gelişmiyor. Ancak bu durum hayvanların kemikli değil etli olmasını isteyen üreticilerin işine geliyor. Hiçbir şekilde enerji harcamayarak sadece et yapmaya odaklandırılacak şekilde yetişen hayvanlar sonunda patates tarlasında yatan patates gibi hiçbir şekilde kaçamayan, ilk dokunuşta kemikleri kırılan, olduğu yerde büyüyen canlılar oluyor. Antibiyotik içeren ilaçlı yemleri tüketen hayvanlar hızla kilo alıyor ve yetiştiricilerinin kar oranını artırırken aynı anda bu hayvanları tüketen insanları zehirliyor.

İşin “komik” yanı, tarım ilaçlarının kullanılmasını tavsiye eden ziraat mühendislerinin büyük bir kısmı aynı zamanda tarım ilacı bayiliği yapıyor! Çiftçilere bu ilaçları satarak  tarım ilacı satışını kontrol eden mühendislerin aynı zamanda kendi sastışını azaltarak ekinlerde kullanılan ilaç tüketimini denetlemesini beklemek ne kadar gerçekçi bir plan olabilir bilinmez!

Bu durum balıkçılık sektöründe da farklı değin ne yazık ki. Endüstrideki büyük değişimler sayesinde balıkçı filoları daha büyük, daha güçlü ve okyanusların en uzak köşelerinde avlanmakta bile daha usta hale geldi. Bu alanda kullanılan teknolojiler ise işi şansa bırakmayacak kadar gelişmiş. Bunların arasında sonar teknolojisi, uydu navigasyon sistemleri, derinlik algılayıcılar, ve okyanus tabanının detaylı haritaları geliyor. Durum böyle olunca sentetik liflerden yapılma dev ağlar ve büyük vinçler sayesinde, önceden ulaşılamayan ama balıkların toplanıp yumurtalarını bıraktıkları derin alanlarda bile avlanmak mümkün oluyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, sürülerin yerini tespit eden uçaklar ve değerli balık sürülerinin topluca avlanmasını mümkün kılan helikopterler devreye sokuluyor. Sonuç? Okyanuslardaki büyük balıkların yüzde doksan (90%)’ı yok olma tehlikesi yaşıyor! İlk bulunduklarında çok iyi fikirler gibi görünseler de, bu uygulamalar, daha büyük tekneler ve daha az sayıda balıkçıyla yüksek miktarlarda deniz mahsulü avlayarak daha fazla etin daha düşük fiyatlara üretilmesini ve işletmelerin kȃrlarının yükselmesini sağlamanın yanında, insan sağlığını tehlikeye atıyor, denizlerdeki genetik çeşitliliğin uzun vadeli istikrarını ciddi oranlarlarda tehdit ediyor.

Bütün bunlara son zamanlarda Türkiye’de sıkça gündemde olan yiyecek sahteciliklerini de eklemek gerek. Gıda ve Tarım Bakanlığı tarafından bu hafta yapılan bir açıklamada, sucuk, kavurma ve tulum peynirinde 6 firma ile ilgili olarak taklit ve hile görüldüğü ve yüzde yüz dana eti olarak tanıtılan sucukta “kanatlı eti”, pişmiş dana kavurmada “tek tırnaklı eti”, ve soyulmuş sosislerde “yabancı doku ve iç organ” tespit edildiği belirtildi. Ülkemize de getirilen bu ürünleri artık nasıl güvenle tüketiriz, kime nasıl inanırız bilmek zor.

Günün sonunda insan kendine sormadan edemiyor: Biz ne yapıyoruz böyle? Besleneceğiz diye bu kadar acımasız olmamız gerekiyor mu? Bu besin kaynakları hakkında giderek artan kaygılar, bizi daha iyi alternatiflere yöneltmesi gerekirken neden hiçbir adım atmıyoruz?


Çise Ünlüer (15 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com


No comments:

Post a comment