Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

16/07/2012

Moda, sanat, ve kültürün başkenti: Milano




Milano, veya bir diğer adı ile Milan, kuzey İtalya'da bulunan Lombardiya bölgesinde yer alıyor. Yaklaşık 1.5 milyon kişinin yaşadığı, ve dünyanın en önemli finans ve ticaret merkezlerinden olan Milan, Roma’dan sonra İtalya’nın ikinci büyük şehri. Genelde gelişmiş ve zengin bir görünüm sunan Milan’ın en önemli gelir kaynağı otomotiv ve moda sektörleri. Şehirde en çok insan çalıştıran alanlar ise tekstil, araba üretimi, makine ve demir yolu araçları üretimi, kağıt endüstrisi ve kimya sanayii.

Milan sadece İtalya’nın değil tüm dünyanın en önemli moda merkezlerinden biri sayılıyor. İnsan şehirde dolaşırken kendini lüks mağazalar arasında kaybediyor. Ama tüm gelişmişliğine rağmen İtalya’nın ve özellikle İtalyanlar’ın ülkemize ve kendi kültürümüze ne kadar çok benzediğini farketmek çok da zaman almıyor. Alsında İtalya'daki genel inanışa göre, daha dorusu Milanlıların inanışlarına göre, kuzey İtalya’da yaşayan insanlar daha Avrupalı, güneydekiler ise genelde köylü. Bu yüzden çoğu kuzeyli İtalya'nın gerçek başkenti olarak Milan'ı kabul eder. Bir Kıbrıslı için İtalya’da gidilen her yerde bağıra bağıra konuşan, adeta kavga edercesine iletişim kuran İtalyanlar ile bağ kurmak gerçekten basit.

Şehir içinde metro kullanımı oldukça yaygın. Metro ve otobüslerde geçen 24 saatlik biletlerle bütün şehri rahatlıkla gezmek mümkün. Şehirdeki tarih gayet güzel korunmuş ve modern hayatla renkli bir sentez oluşturacak şekilde sunulmuş. Bunun en güzel örneklerinden biri muhteşem bir manzara oluşturan Gotik tarzdaki Duomo Katedrali. Dünyanın en büyük üç katedralinden birisi olan Duomo’nun inşaatı 14. yüzyılda başlamış ve ancak 1800’lerin başında tamamlanmış. Hatta Napolyon burada İtalya kralı olarak taç giymiş. Girişi ücretsiz olan katedralde saatlerce dolaşmak mümkün. İçerideki eserlere dalarak zamanın nasıl geçtiğini unutuyorsunuz. Katedralin çatısına asansörle çıkmak ücretli ama buradan görebileceğiniz manzara gerçekten bir harika!

Şehrin kalbinin attığı büyük Duomo meydanı nerdeyse günün her saati oldukça hareketli. Katedral çıkışı yan tarafta bulunan dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olan Vittorio Emanuele II, bir diğer adıyla Galleria pasajında yok yok! Aklınıza gelebilecek ve daha önce hiç duymadığınız tüm ünlü mağazalara ek olarak birbirinden güzel kafeler, restoranlar ve kitapevleri ile dolu. Galleria’nın bir başka tarafında dünyanın en büyük tiyatro binalarından ünlü opera binası La Scala’nın da bulunduğu meydana çıkılabiliyor.

Kültürel bir merkez olmasının yanında Milan, İtalyan basınının da merkezini oluşturuyor. Şehirdeki modern kent planı Piazza Cavour, Via Turati, Piazza della Repubblica ve çevresinde yeni iş merkezleri kurulan Pirelli Gökdeleni'nin bulunduğu Piazza Duca d'Aosta gibi caddeler de açıkça görülüyor.

Milan’da gezilebilecek o kadar çok ilginç yapılar var ki saymakla bitmez. Şehrin prestijli kültürel merkezleri, dünyaca tanınan üniversiteleri, opera binaları, meşhur sanat galerileri ve kütüphaneleri... hepsi görmeye değer! Ama İtalya’ya gelip de yemekleri denemeden de dönülmez. Yurtdışında denediğiniz tüm pizza veya makarnaları unutun çünkü gerçek bir İtalyan yemeğini ancak İtalya’da tatmak mümkün. Etrafta telaşla koşuşturan ve yüksek sesle birbirine seslenen İtalyan garsonların arasında ne  yeyeceğinize tam karar veriyorsunuz ki başka masalara götürülen tüm yiyecekler ilginizi çekiyor. Hele bir de tatlılar var ki, sözlerle anlatılmaz! Anlayacağınız İtalya’ya gidip de kilo almadan dönmek imkansız, insan herşeyi denemek istiyor.

Milan’a ulaşmak için kullanabileceğiniz üç ayrı havaalanı bulunuyor. Milan’ın 45km uzağında bulunan Malpensa Havaalanı, İtalya’nın ikinci büyük havaalanıdır. Ülke içi ve kısa mesafeli uluslararası uçak servisleri için kullanılan Linate Havaalanı ise farklı otobüs servisleri ile Milan şehir merkezine bağlanır. Son olarak Bergamo şehri yakınlarında yer alan Orio al Serio Havaalanı daha hesaplı hava yolları seferleri için Milan’a yolcu ulaştırır. Bu havaalanından da Milan merkezi otobüs veya tren duraklarına kolaylıkla ulaşmak mümkün.

Milano'yu keşfetmek için şehri dolaşmaya başladığınızda ilginizi çekecek ilk şey yolların temizliği ve caddelerin düzeni olacak. 1964 yılından beri hizmet veren yeraltı metrosu bugün ayrı üç hat şeklinde çalışıyor: kuzeydoğu-batı yönünde işleyen kırmızı hat, kuzeydoğu-güneydoğu yönünde işleyen yeşil hat, ve kuzey-güney yönünde işleyen sarı hat. Hızlı transit sağlayan bu sistem 80km uzunluğunda.

Gayet uygun fiyatlara ulaşabileceğiniz dünya modasının kalbi ve dünya kültürünü besleyen en önemli şehirlerden olan Milan’ı ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Ancak dünyanın en önemli moda evleri ve en ünlü moda markalarını barındıran şehirde, kendinizi tüketicinin gözünü boyaycak şekilde düzenlenmiş görkemli alışveriş merkezlerinde kaybetmemeye dikkat edin.


Çise Ünlüer (22 Temmuz 2012)
ciseunluer@gmail.com














13/07/2012

Sürdürülebilir Gelişme



Geçtiğimiz ay İngiltere’deki Hull Üniversitesi’nde ISDRS (The International Sustainable Development Research Society) tarafından gerçekleştirilen Sürdürülebilir Gelişme Araştırma Konfernası’na katıldım. Üç gün süren konferansta sürdürülebilir üretim ve tüketimden çevre dostu şehirlerin kuruluşunda yer alacak adımlara kadar geniş bir alana yayılmış konular tartışıldı, çözümler üretildi. Gelin bu alanda geiliştirilen ve hayatımızı kolaylaştıracak olan teknolojilere yakından bakalım.

Yeşil tasarım ve mimari başlığı altında toplanan oturumdaki konuşmacılardan biri bayanların kullandığı “epilady” diye adlandırılan, vücuttaki tüyleri temizleyen aleterlin daha çevre dostu modellerinin üretimi üzerine yaptığı araştırmaların sonuçlarını sundu. Avusturya’nın Graz şehrinde gerçekleşen araştırmada bir epilady’nin yüzden fazla parçasının her biri ele alınarak tüm parçalar ayrı ayrı incelendi. Araştırma sonrasında kullandıkları doğaya duyarlı malzemeler ve verimli enerji tüketimleri sayesinde doğaya daha az zarar veren ürünler ortaya çıkıyor.

Daha sonra Singapur’dan gelen bir doktora öğrencisi iklim değişikliğine dayanıklı yüksek performans bina tasarımı üzerine yaptığı araştırmalardan bahsetti. Singapur’un yıl boyunca değişmeyen sıcak iklimine uygun olacak şekilde gün ışığından mümkün olacak en fazla miktarda yararlanan ama aynı zamanda dışardaki yüksek ısıdan etkilenmeyen bina tasarımları konuşmanın esasını oluşturdu. Rüzgarın ve güneşin yönüne göre ayarlanan bina oryantasyonu, bina yüzeyi ve tavan açısını değiştirerek binaların kendi gölgelerinden yararlanmaları sağlanıyor. Bu şekilde içerideki sıcaklık düşürülerek soğutma için daha az enerji harcanıyor. Bunlara ek olarak bina ve etrafına yerleştirilen “yeşil tabaka” sayesinde bina yüzeyine gün boyu vuran güneş  yüzünden artan bina sıcaklığı azımsanamayacak miktarlarda azalıyor. Singapur gibi bütün yıl sürmese de ülkemizde de yılın büyük bir kısmında günlük hayatı yakından etkileyen yüksek sıcaklıklara getirilecek bu gibi çözümlerin hayatı rahatlatacağı ve verimi arttıracağı kesin.

Amerika’daki Drexel Üniversitesi’nden gelen bir başka konuşmacı, gezegen, insanlık, refah, ve performans başlıkları altında incelediği sürdürülebilir gelişimi, gelişmekte olan ülkelerin de yararlanabileceği bir “yeşil beton” türünü anlatmak için kullanıyor. Esas olarak Hindistan’ın Mumbai şehrinde fakir halka uygun fiyatlara sunulabilecek bir ürün olan bu beton, şu an çok kötü hayat şartlarında yaşayan insanların yararlanabileceği doğa dostu bir ürün. Bu betonun detaylarını sunan araştırmacı, Mumbai’deki zengin ve fakir halkın yaşadığı hayat şartları arasındaki uçurum farkları göz önüne koyuyor. Hayal bile edemeyeceğimiz kadar kötü şartlarda, başka hiçbir gidecek yerleri olmadığı için “yaşamak” durumunda kalan insanların hayatlarını bu beton çeşidi ile nasıl değiştirmeye çalışıldığına da değiniyor. Tabii bu yolda Hindistan’da karşısına çıkan sorunlar göz ardı edilecek gibi değil: insanlar arasında sosyal sınıf ve din ayırımı, gecekondu sakinlerinin olaylara bakış açıları, rüşvet ve benzeri yozlaşmaları destekleyen bürokrasiler, ve siyasi dengesizlikler. “Bütün bu engelleri aşarak ihtiyacı olan halka yeni bir ürünü ulaştırmak ne kadar mümkün?” sorusunun cevabı halen devam eden araştırmalarda aranıyor. 

Son olarak Amerika’daki Massachusetts Institute of Technolgy (MIT)’de geliştirilen bir üründen bahsetmek istiyorum. Bisiklet sürenlerin veya sürmek isteyip de kendilerinde o enerjiyi bulamayanların yüzünü güldürecek bu teknolojinin adı GreenWheel. Herhangi bir pedallı bisikletin eski tekerleğini çıkarıp yerine GreenWheel tekerleklerinden birini takarak elektrik üretmek mümkün. Bu tekerlekler içerisinde bulunan elektrik jeneratörü, piller ve elektrik motoru sayesinde herhangi normal bir bisiklet elektrikli bisiklet halini alıyor. 

İster tek bir ister her iki tekerleğe uygulanabilen bu sistem gayet basit ama bir o kadar da akıllı bir mekanizma ile çalışıyor. Tekerlek döndükçe şarj olan sistem sadece pedalın çevrilmediği anlarda yani yokuş aşağı inişlerde devreye giriyor. Yokuş aşağı inerken oluşan kinetik enerjiyi elektrik enerjisi olarak depoluyor ve pedal çevirme ihtiyacı duyulduğunda motor devreye girerek pedalları hafifletiyor veya gücü yettiği kadar bisikleti kendi gücüyle ilerletiyor. Tamamen enerjinin geri dönüşümü mantığıyla çalışan sistem son derece kullanışlı ve dayanıklı. Yapılan testlerde normalde 25 mil pedal çevirerek bisiklet  kullanabilen bir kişinin, bu sistem sayesinde 50 mil yol alabildiği görüldü. Bu bisikletlerin pilleri günde 20 mil kullanıldığı zaman sekiz sene değişmeden kullanılabiliyor. 

Anlyacağınız bundan sonra sırf üşendikleri için ya da kendilerinde bisiklet pedallerini çevirecek enerjiyi bulamadıkları için bisiklet yerine araba kullanmakta ısrar edenlerin mazereti kalmayacak!



Çise Ünlüer (15 Temmuz 2012)
ciseunluer@gmail.com

08/07/2012

Dikkat Yemeğinizde Zehir Var!



Bir inek normal şartlar altında ne zaman süt üretir hiç düşündünüz mü? Yavruladığı zaman, değil mi? İneklerin bu özelliği süt üreticileri tarafından o kadar bir kontrol altına alınmış ki, yavru veren bir inek yavrusu dünyaya geldikten birkaç gün sonra ondan ayrılıyor. Anne ve yavru inek günlerce bu ayrılığa ağlıyor. Bu üzüntünün tek nedeni olan gözü dönmüş insanoğlu bu sürede anne inekten mümkün olan tüm sütü kendi kazancı için çıkarıyor!

Yukarda anlatılan olayı komik veya saçma bulmuş olabilirsiniz. Ancak bir annenin sütünü almak için onu çocuğundan ayırmak tamamı ile dehşet verici bir olay. Biraz durup düşünmekte yarar var: Besleneceğiz diye bu kadar da acımasız olmamıza gerek var mı?

İnsanın kanını donduran bir başka örnek etleri pembe olsun diye buzağılara yapılan eziyet. Kesilip insanlara sunulduğu zaman pembe renkte olan etlerin Avrupa’daki değeri 100 Euro’ya kadar çıktığından önemli görünen bu özelliğin oluşması için hayvanlara  demir içeren gıdalar verilmiyor. Çünkü demir tüketen buzağıların eti bembe değil de kırmızı oluyor! Sırf bu yüzden, demir eksikliğini gidermek için ahırlarda duran paslı metal parçalarını yalayan hayvanların durumu içler acısı.

Gerekli demirden mahsun bırakılırken tehlikeli miktarlarda hormonla beslenen bu hayvanlar bu doğal olmayan gelişimleri sonunda sofralarımıza ulaşıyor. Sonuç? Türlü türlü ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşan insanlar.

Sırf iyi verim ve daha fazla kazanç yapacağız diye ne hayvanlara ne de insanlara bunu yapmaya hakkımız yok! Amerika gibi insan hayatına olan etkilerini düşünmeden gözü kapalı bir şekilde üretim ve verimi arttırmaya çalışan ülkeler aynı zamanda insanları zehirlediğini bile bile kazançlarından vazgeçmemek için buna devam ediyor. Ne yazık ki durum bizde veya Türkiye’de de çok farklı değil.

Canımız sıkılsa da gerçekleri öğrenmemiz gerekiyor. Et ve sütteki durumdan bahsettik, gelin bir de yumurtaya bakalım. Halkımız tarafından da düzenli bir şekilde tüketilen yumurta aslında düşündügümüz kadar masum değil. Tavukların verimi artması için, yani günde birkaç kere yumurtlayabilmesi için alması gereken büyüme hormonları var. Oysa bu kadar çok ve sık yumurtlamak tavukarın doğasında yok ki! Büyüme çağında yedikleri et, süt, ve yumurtadan vücutlarına giren hormonlar yüzünden kız çocukları önceki nesillere göre çok daha erken adet görüyor, erkek çocuklarının göğüsleri normalin üzerinde bir hal alıyor!

Hormonların dışında ülkemizde de fazla miktarlarda kullanılan tarım ilaçlarını da unutmamak gerek. Vücuttaki yabancı madde oranı arttıkça büyüyen kanser tehlikesi hepimizin korktuğu bir durum. Madem ki küçük yaştan itibaren görülen kanser hastalıklarını büyük ölçüde tetiklediğini biliyoruz, neden halen bu gıdaları tüketiyoruz?

Bu sorunun cevabı ülkeden ülkeye değişir. Bizim durumumuz dünyanın geri kalanına göre biraz farklı. Hormonlu ve tarım ilaçlı gıdarlı tüketiyoruz çünkü çok da farklı seçenek yok. Gelişmiş ülkelerdeki gibi organik gıda zincirleri ve bu konuda duyarlı olan üreticiler yok. Zaten olsa da çeşitli maddi sıkıntılar yaşayan halkımızda organik olmayan gıdadan en az iki katı daha pahalı olan organik gıdayı karşılayabilecek ekonomik güç de yok. Bir de ne yazık ki rahatın ve lezzetin peşinde olan insanımızda bu mentaliteyi aramak ne kadar gerçekçi bir yaklaşım? Yarın herkesin mangal yapmaktan vazgeçtiği, kırmızı et tüketimini en aza indirdiği ve bunun yerine daha sağlıklı balık ve yağsız beyaz eti tercih ederek sebze ağırlıklı bir beslenmeyi benimseyen bir Kıbrıs düşünebiliyor musunuz? Ben bunu hayal etmekte bile zorlanıyorum.

Kendi adıma çok tercih etmediğim kırmızı eti tamami ile bilimsel bir açıklama ile gözünüzden düşürmeye çalışama çabamda ne kadar başarılı olurum bilmem ama denemekte yarar var. Harvard Üniversitesi’nde 30 yıldan fazla süren ve 120 bin insan üzerinde yapılan bir araştırmaya göre düzenli bir şeklide kırmızı et tüketmek hem kansere hem de genç yaşta kalp krizlerine neden olabiliyor. Araştırma altında 30 yıl boyunca gözlenen yaklaşık 38000 erkek ve 84000 kadından alınan bilgiler doğrultusunda varılan sonuçlar, her gün işlenmemiş et tüketenlerin ölüm riskinin yüzde onüç (13%) daha fazla olduğunu gösterdi. Her gün, salam, sosis gibi işlenmiş et tüketenlerde ise risk yüzde yirmi (20%)’den de fazla.

Aynı araştırma, kırmızı etin tersine beyaz etin ölüm riskini düşürebildiğini de kanıtladı. Buna göre düzenli olarak balık tüketenlerin ölüm riskinin yüzde yedi (7%), kümes hayvanları tüketenlerin yüzde ondört (14%), fındık yiyenlerin ise yüzde ondokuz (19%) oranında düştüğü görüldü. Tabii bu etlerin mümkün olan en doğal ortamlarda yetişen hayvanlardan gelmesi önemli bir faktör.

Vurgulamaya çalıştığım nokta şu: Doymuş yağ oranı yüksek olan ve içerisinde kanserojen sodyum, nitrit ve benzeri birçok kalıntı içeren kırmızı ve işlenmiş et tüketimimizi azaltarak çok daha sağlıklı bir hayata kapılarımızı açabiliriz. Günün sonunda insan bir kere yaşar, bunu da hastalıktan uzak ve sağlıklı bir şekilde yaşamak gerek değil mi?


Çise Ünlüer (8 Temmuz 2012)

ciseunluer@gmail.com

30/06/2012

Doğanın İntikamı




İklim değişikliğinin hayatımızı nasıl etkilediği ve etkileyeceğinden daha önce bahsetmiştik. Bu değişikliklerden biri istenmeyen göçler. Asya Kalkınma Bankası’nın uyarılarına göre iklim değişikliği 2010-2011 yıllarında doğal afetlerden dolayı 42 milyon insanın evlerini terkettiği Asya’da toplu göçe neden olacak. Özellikle Pakistan ve Çin’de meydana gelen ve 30 milyon insanın yaşadıkları bölgeyi terketmesine neden olan seller iklim değişikliğinin hayatımızı nasıl etkileyebileceğinin iyi bir örneği. Kalkınma Bankası'nın bu konuda hazırladığı rapor, hükümetlere iklim kalkınma stratejileri ve bu sürece uyum önerileri ile iklim değişikliğinin artan göç hareketleri üzerindeki etkisini nasıl azaltacaklarına dair tavsiyeler sunuyor. Rapora göre iklim değişikliklerine karşı en savunmasız ülkeler arasında Asya-Pasifik bölgesinde yoğunlaşan Bangladeş, Hindistan, Nepal, Filipinler, Afganistan ve Myanmar geliyor.

Dünyanın en fazla göç yaşayan ülkeleri ise Çin, Hindistan ve Filipinler. Tahminlere göre bu ülkeler sırasıyla 35 milyon, 20 milyon ve 7 milyon göçmen veriyor. Tabii iklim değişikliği gibi bir sorunu kullanarak bazı hazırlıklar yapmak ve bu sayede hayat kalitesini biraz olsun geliştirmek mümkün. Örneğin, yaşam kalitesini arttırmak için kalkınma sürecini iyileştirmek, uzun vadeli çevre değişikliğine uyum sağlayacak kalkınma projeleri hazırlamak, afet riski yönetimini modernleştirmek, sosyal güvenliğe yatırım yapmak ve işgücünü ihtiyaç bölgelerine yönlendirmek mümkün.

Bu yönde yapılan çalışmalardan biri altında Türkiye Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın koordinasyonunu üstlendiği ve geçen yıl Mayıs ayında başlatılan İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı çerçevesinde Sağlık Bakanlığı, ilgili kuruluşların da katılımıyla aşırı hava olaylarının insan sağlığı üzerindeki etkilerini belirlemek için harekete geçti. Bu alanda yapılan ve 2020 yılına kadar sürecek olan çalışmalar, sıcak dalgaları, kasırgalar, seller ve kuraklık gibi aşırı hava olaylarının, mevcut ve geleceğe dair iklim projeksiyonlarına dayanarak insan sağlığı üzerindeki etkilerini ve risklerini değerlendirecek. Buna göre, aşırı hava olaylarının insan sağlığı üzerindeki etkilerinin azaltılması için erken uyarı sistemleri kurularak yaygınlaştırılacak ve acil durum uyarıları yapılacak.

Valilikler, Sağlık Bakanlığı ve üniversitelerin işbirliği ile üretilecek olan çalışma bulaşıcı hastalık ve sağlık risklerinin iklim değişikliği ile aralarındaki bağın araştırılarak önlemlerin belirlenmesini sağlaycak. Bulaşıcı hastalıklar ve iklim değişikliği arasındaki mevcut ve gelecekteki ilişki araştırılarak takibe alınacak, halk sağlığı açısından riskli bölgeler ve buralarda alınacak tedbirler belirlenecek. İklim değişikliğine bağlı risk haritalarından yararlanarak bölgesel tropikal hastalıklar için tanı laboratuvarları oluşturacak çalışmaya yerel yönetimler de destek verecek. Bu sayede ulusal sağlık sistemindeki iklim değişikliği kaynaklı riskler ile mücadele kapasitesi geliştirilecek ve riskli bölgelerde acil müdahale eylem planlarının oluşturulacak.

Sadece yurt içinde değil yurt dışında da iklim değişikliğinin insan sağlığı üzerine etkileri konusunda çalışan uluslararası kuruluşlar ve ülkelerle işbirliği yapılacak. İklim değişikliğinden etkilenen ve etkilenmesi beklenen tüm halkın olası bulaşıcı hastalıklar ve aşırı hava olayları esnasında yapmaları gerekenleri anlatan kılavuzlar hazırlanacak, yaygınlaştırılacak ve periyodik eğitimler verilecek. “İklim Değişikliği Uyum Programı” adı altında tüm ülkeye duyurulacak olan çalışma kapsamında koruyucu sağlık hizmetleri, aile sağlığı sistemi çalışanlarına yönelik iklim değişikliğine bağlı sağlık riskleri konusunda kapasite geliştirme faaliyetleri gerçekleştirecek.

İklim değişikliğinin yakından etkilendiği noktalardan biri Karadeniz. Küresel ısınmanın etkisi ile Karadeniz gölleri Akdeniz'den gelen tuzlu su yüzünden deniz karakteristiği edinmeye başladı. Bunun yanında, Karadeniz'deki balık türlerinin yaklaşık yüzde atmış (60%)'ının Akdeniz orijinli balıklardan oluşması ilk defa tespit edildi. Akdeniz orijinli 5 kaya balığı türünün daha önce Karadeniz bölgesinde yaşadığı bilinmiyordu. İklim değişikliğine bağlı olarak Karadeniz'in sıcaklığının artması ve dolayısı ile Akdeniz flora ve faunasının Karadeniz'e geçişinde de artış olması bekleniyor. Bu noktada unutmamak gerek ki Karadeniz'in ekosisteminde gerçekleşen değişiklikler mevcut oturmuş sisteme dışarıdan yapılan olumsuz müdahale yüzündendir. Özellikle tuzluluk ve sıcaklıkta görülen ciddi artış yüzünden Marmara'ya kadar ulaşan Kızıldeniz orijinli türler Karadeniz'e geçerek yerleşik popülasyon oluşturabilir. Bu da yerleşik doğal Karadeniz balıkları ile rekabete ve dolayısı ile Karadeniz'e özgü bazı türlerde azalmaya neden olabilir.

Geçtiğimiz yıl aşırı soğukların Avrupa başta olmak üzere tüm dünyayı dondurduğunu gördük. Bu yetmezmiş gibi önümüzdeki 15 yılın güneş faaliyeti nedeniyle daha da soğuk geçmesi ve küresel ısınmanın yerini artık “mini buzul çağı”nın alması bekleniyor. Daha yakından bakacak olursak, İngiltere’de yapılan bir araştırma çerçevesinde 30 bin ayrı meteoroloji ölçüm istasyonundan toplanan bilgilerden, dünyadaki hava sıcaklıklarının yükselmesinin 1998 yılında durduğu bulgusuna ulaşıldı. Veriler, önümüzdeki 15 yılın normalinden çok daha yavaş meydana gelen güneş faaliyeti nedeniyle daha da soğuk geçeceğini ortaya koyuyor. Bu yavaşlama, güneş üzerindeki lekelerin ve kutuplara yakın bölgelerdeki faaliyetlerin azalmasından da gözlemlenebiliyor.

Türkiye ve Avrupa’dan daha uzak bir noktaya bakacak olursak, dünyanın en hızlı büyüyen güçlerinden biri olan Çin'in orta kesimindeki Hubey eyaletinin Şıyen şehrinde şiddetli kuraklık nedeniyle yaklaşık 80 bin kişi içme suyu sıkıntısı çekiyor. Bu yetmezmiş gibi kuraklık sebebiyle geleceği tehlike altında olan tarım alanları ve depoladıkları su miktarı gittikçe azalan bölge barajları halkın gittikçe endişelenmesine neden oluyor.

İklim uzmanları uyarıyor: Sel felekatleri, kuraklık ve sıcak hava dalgası gibi aşırı hava koşulları, yakın gelecekte daha da artacak. Dünya nüfusunun üçte ikisi su kenarında yaşadığı için, küresel ısınmanın yol açacağı okyanuslardaki su seviyesinin yükselmesi, kıyı kentlerini doğrudan tehdit ediyor. Adamızın bu değişiklikten nasibini alacağı kesin.


Çise Ünlüer (1 Temmuz 2012)
ciseunluer@gmail.com

Organik Sektörü




Sağlıklı bir yaşam için doğru beslenmemiz ve günlük hayattaki ürün tercihlerimize dikkat etmemiz gerektiğini biliyoruz. Bugün kozmetikten gıdaya, farklı alanlarda yaptığımız tercihlerin bizi nasıl etkilediğinden, daha sağlıklı hayatlar sürebilmek için tercih edebileceğimiz alternatif ürünlerden, ve farklı ülkelerin bu konudaki girişimlerinden bahsetmek istiyorum.

Dış dünya ile esas temas noktamız olan cildimizin gün boyunca maruz kaldığı havadaki maddeler doğrudan bünyemiza katılıyor. Her ne kadar cildimize temas eden havayı kontrol edemesek de kullandığımız kozmetik ürünlerde veya giydiğimiz kıyafetlerde doğru seçimler yaparak vücudumuza zarar gelmesini önlememiz mümkün.

Gelin giydiğimiz kıyafetleri çok çabuk ele alalım. Sıkça tercih edilen gömleklerin ana malzemesi olan pamuk, işlenirken böcek ilacı, suni gübre ve daha birçok toksik malzemeye maruz kalır. Bu durum kozmetik ürünlerde de farklı değil. Daha genç ve sağlıklı olamabilmek için cildimize sürdüğümüz kozmetik ürünlerin içerisinde birçok tehlikeli kimyasal maddeler bulunuyor. Bunların en başında kanserojen tehlikeleri olan parabens geliyor. Oysa bilinçli seçimlerle organik ürünlere yönelerek cildinizi zehirlemekten vazgeçebiliriz. Aralarında nerdeyse 100% organik ürünlerden oluşan Burt’s Bees, NUXE, Biotherm Skin Ergetic ve Body Shop Nutriganics ve Earth Lovers’un bulunduğu doğal ürünler içerlerinde paraben, sülfat ve renklendiriciler bulundurmuyor.

Sağlıklı bir cilt için sağlıklı beslenmenin önemini bilmeyen yok. Hangi beslenme uzmanına sorarsanız sorun, bol sebze ve meyve tüketiminin dengeli bir beslenmede gerekli olduğunu vurgulayacaktır. Oysa son aylarda sıkça duyduğumuz yüksek oranda tarım ilacı bulunduran bitkilerin sağlığımız açısından ne kadar yararlı olduğu düşünce kaldırır. Her ne kadar üzücü de olsa, bu kötü haberlerin tüketiciler olarak bizleri uyandırmak, organik ürünlerin gerekliliğini biraz daha anlamak ve sağlıklı gıdalara yönelmek açısından büyük önem taşıdıklarını düşünüyorum.

Azımsanamayacak derecede tehlike saçan bu tarım ilaçlarının çocuklarımıza da verdiğimiz sebzelerde bulunması evimize kadar getirdiğimiz gıdaları özenle seçmemize neden oluyor. Tabii herşeyden sağlıklısı insanın mümkün oldukça kendi gıdasını üretmesi. Ancak herkesin bunu yapabilecek zamanı veya fırsatı olmayabilir. Ülkemizde belirli ürünlerin organik olanlarını marketlerde bulmak mevcut. Özellikle süt, et, ve ürünlerinin organiklerini tüketmekte yarar var. Hele bir de hayvanlara verilen antibiyotik ve GDO’lu yemleri düşünürsek, bu gıdaların organik olmayanlarını tüketmek büyük bir risk!

Organiğe yüksek talep gösteren toplumlardan biri Almanlar. Almaya’da artık her 5 kişiden biri haftada en az bir kez organik ürün satın alıyor. Geçtiğimiz yıl organik ürünlere 6 buçuk milyar euro para harcayan ülkede her yıl sık sık düzenlenen organik ürünler fuarında Avrupa’nın farklı noktalarından gelen çeşit çeşit sebzeyle karşılaşmak mümkün. Almanya’da organik ürünlere olan talep 2011 yılına kıyasla yüzde on (10%)’luk bir artış gösterdi. Bu talebe yetişemeyen yerli ziraatçiler çareyi yurtdışından ithal edilen organik ürünlerde buldu. Ülkeye giren organik süt ve etin büyük bir kısmı Avusturya, Danimarka, Hollanda ve İtalya’dan ithal edilirken; pirinç, kahve ve muz ihtiyaçları Pakistan, Ekvador ve Brezilya gibi uzak ülkelerden karşılanmaya çalışılıyor.

Almanya, bu kadar uzak mesafelerden getirilen organik ürünlerin bozulmadan tüketiciye ulaştırılması ve organik sertifikalarında belirtilen şartlara uyulması için büyük çaba sarfediyor. Durum böyle olunca, standartlara ve kurallara önem veren Alman pazarında tutunmak isteyen organik üreticilerin, Avrupa standartlarına uygun üretim yapıp, ona uygun sertifikayı taşıması gerekiyor. Tabii oraganik ürün sertifikalandırma konusunda zorluklar yaşayan üreticiler de yok değil çünkü dünyanın farklı noktlarındaki standartlar Avrupa’daki standartlar ile tam olarak uyuşmuyor. Arjantin, Kosta Rika ve Hindistan gibi ülkeler AB Komisyonu ile ticaret kolaylığı konusunda uzlaşmış olsa da Çin gibi diğer büyük organik üreticiler, sık sık eleştirilerin hedefinde bulunuyor. Ancak son yılların en büyük organik ürün skandalı, Almanya’ya da ithal ürün gönderen İtalya’nın 220 milyon euro değerinde sahte sertifikalı ürün ihraç etmesi!

Yiyecekten kıyafete organik pazarda büyük rol oynayan bir başka ülke Hindistan. Almanya’ya büyük oranda organik çay satışı yapan ve şu anda dünyanın en büyük tekstil ihracatçısı durumunda olan Hindistan’ın hedefi ise şimdi, Avrupa'da yıldızı gün geçtikçe parlayan organik tekstil pazarından büyük pay almak. Bu doğrultuda Hindistan, organik baharat sektörüne ek olarak organik pamuğa ağırlık veriyor.

Günün sonunda geleceği görebilien ve ona göre adımlar atabilen ülkeler kazanıyor. Organik ürünlere olan talep şu an oldukça yüksek ve artmaya devam edecek. Bu sektörden pay almak isteyen ülkeler arasındaki yarış arttıkça organik ürünlerin daha uygun fiyatlara sunulması beklenebilir.


Çise Ünlüer (24 Haziran 2012)
ciseunluer@gmail.com

14/06/2012

Haritadan Silinen Ülkeler



Bugüne kadar iklim değişikliği ile ilgili birçok noktaya değindik. Dünyanın farklı noktlarında yaşananların çoğu bize uzak veya gerçekçi bile gelmemiş olabilir. Bu yazının küresel ısınmaya inanmayan veya çok da ciddiye almayanlar için bir uyanış, bir kanıt olmasını hedefliyorum.

Hint Okyanusu’nda bulunan Maldiv Adaları’nı öyle veya böyle duymuşsunuzdur. Cennet görünümlü bu adaların 10-15 yıla kadar iklim değişikliğine kurban verilmesi bekleniyor. Sular altında kalacak olan adaların yönetimi, yaşanacaklardan tedirginlik duyan halkın geleceği için şimdiden hayatta kalma stratejileri geliştirmeye başladı. Çünkü deniz seviyesi gittikçe yükseliyor. Birleşmiş Milletler iklim uzmanlarının son hesaplamalarına göre önümüzdeki 90 yıl içinde, kutuplardaki buzulların erimesiyle denizler 60cm yükselecek. Bu haber denize göre alçak bir seviyede bulnan adalar için tamamı ile bir felaket. Maldiv Adaları’nın en yüksek tepesinin denizden yüksekliği sadece 1.5 metre kadar.  Yakın tarihte olacakları görmemek imkansız, değil mi?

Maldiv Adaları'nın Devlet Başkanı Muhammed Naşit’in konu hakkındaki açıklamaları şöyle: “Tabii ki hepimiz bir süre sonra her şeyimizi kaybetmekten endişeleniyoruz. Burada yaşayanlar balıkların azalmasından, içme suyunun tükenmesinden ve denizin adayı sular altında bırakmasıyla yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalmaktan korkuyorlar. Biz hepimiz ada sakinleriyiz. Biz adalar dışında başka bir yerde yaşayamayız.”

Peki su dalgalarının evlerinin duvarlarına kadar geldiği Maldiv Adaları sakinleri için bu noktada neler yapılabilir? Halkın ülkeyi terk etmeden yaşayabilmesi için başkent Male’nin birkaç kilometre uzağında iki kilometrekarelik yapay bir ada inşa ediliyor. Beton duvarlarla çevrilen bu alanın yapımında mercan molozu ve kum dökülerek Maldiv Adaları'nın normal yüksekliğinden bir metre daha yükseltiliyor. Maldivlerin sular altında kalacağı korkusunu yaşayan halk arasından 3000 kişi şimdiden bu yeni yapılan adaya yerleşmiş durumda. Kısa bir sürede bu sayının kat kat artması bekleniyor.

Tabii ki tek sorun kutuplardaki buzulların hızla erimesine bağlı olarak okyanuslardaki su seviyesinin yükselmesi değil. Adada yaşayanlar sıcaklığın da gittikçe artmasına endişeleniyor. 3 dereceye kadar artabilecek olan Hint Okyanusu’ndaki sıcaklıklar nedeni ile tehlikeli alçak basınç alanlarının oluşması bekleniyor. Maldivlerin dışında Hindistan’da son üç yılda oluşan çöllerin sayısı da iklim değişikliğinin kendini gösterdiğinin bir başka kanıtı.

Maldivler ve çevre adaları etkileyen bir başka sorun ise hızla tükenen içme suyu ve bununla doğru orantılı yükselen su fiyatları. Maldivler’de yaşayan halkın ana geçim kaynağı olan balıkçılık ve turizme yönelik hediyelik eşya tüketimi adadaki ekonominin az çok nasıl döndüğünü ortaya koyuyor. Her yıl binlerce turisti ağırlayan adanın turizm sektöründen geliri beklenilenin çok altında çünkü dev uluslararası şirketler bu sektördeki kazancın çoğunu elde ediyor. Bu durumda adada yaşayan halkın çoğunun günlük gelirinin 26 dolardan fazla olmaması şaşırtıcı değil.

Ne yazık ki Maldiv’ler iklim değişikliği yüzünden haritadan silinecek olan tek ada ülkesi değil. Pasifik'te her yıl 2 milimetre yükselen okyanus nedeniyle her geçen gün sular altında kalan 100 bin nüfuslu Kiribati, 2 bin kilometre uzaktaki komşusu Fiji’den toprak satın alarak halkının taşınmasını planlıyor. Fiji'nin Vanua Levu adasından alınacak yaklaşık 2 bin 500 hektarlık toprağa, 500 kadar çiftçinin yerleştirilmesi hedefleniyor. Tabii taşınma planından önce adada hayatın devam edebilmesi için başka yöntemler denendi ancak yükselen sulara karşı önlem olarak kullanılan kum torbaları işe yaramadı. Olanlar karşısında çocuklar korku içinde, yetişkinler gelecek yıllarda ne olacaklarını bilmediklerinden tedirgin. İşin acı tarafı bu adaların sakinleri hiçbir katkıları olmadığı bir sorunun ilk kurbanları!

Her şekilde unutmamak gerek ki iklim değişikliği küresel bir sorun olduğundan karbondioksit emisyonun azaltılması konusunda belli bir başarıya ulaşmak için hepimizin aynı doğrultuda adım atması gerekiyor. Zira bugün Kiribati ve Maldiv Adaları'nın sorunu yarın Kıbrıs’ı ve dünyanın geri kalanını da etkileyecektir.


Çise Ünlüer (17 Haziran 2012)
ciseunluer@gmail.com

09/06/2012

Geri Dönüşüm Muhteşem Olacak




Her ne kadar da ülkemizde yaygın olmasa da geri dönüşüm hepimizin bildiği ve ilgilendiği bir konu. İçerisinde evdeki artıklarımızı birleştirdiğimiz çöp torbalarını kapı önüne çıkarırken hiç düşünmeden attığımız cam kavanoz, karton kutu veya tenekelerin yeni malzemelerin üretiminde kullanılmak üzere geri dönüştürülebileceğini düşünmek içinizi acıtmıyor olamaz!

Aslında evsel atıkları geri dönüştürmeye başlamak sanıldığından çok daha kolay. Bugüne kadar yeşil bir yaşam yolunda atılabilecek birçok adıma değindik. Bunlardan biri evdeki çöplerimizi değerlendirme yöntemleri. Sebze ve meyve atıkları, kahve filtreleri, çay atıkları, gazete kağıtları ve hatta evde beslediğiniz kedi veya köpeklerin tüylerini bir araya getirerek oluşturacağınız kompostlarla kendi yetiştirdiğiniz bitkilerinizi gübreleyebilirsiniz. Kulağa zahmetli duyuluyor değil mi? Aslında hiç değil!

Evde kendi kompostunuzu hazırlamak için ihtiyaç duyacağınız tek şey küçük bir alan. Bu bir balkon veya evin arka bahçesi olabilir. Atıkları birleştirmek için ayırdığınız kompost kovasına evde biriktirdiğiniz organik atıkları yeşiller ve kahverengiler olarak ikiye ayırarak işe başlayabilirsiniz. Taze sebze-meyve atıkları, otlar ve mutfak atıkları komposta azot sağlayan yeşil atıklar; kuru yaprak ve ağaç parçaları, gazete kağıdı, talaş gibi malzemeler karbon içeriği yüksek olan kahverengi atıklardır. Kompostu hazırlamak için biriktirdiğiniz bu atıkları kompost kovanıza yerleştirirken bir kat kahverengi bir kat yeşil atık koyacak şekilde ayarlayarak azot-karbon oranını dengeleyebilirsiniz. Kat kat hazırladığınız kompostunuzun üzerini toprakla örterek birkaç ay beklettikten sonra gübreniz elinizde hazır!

Kendi gübrenizi elde etmek için hazırladığınız komposta neyin konulabilir neyin konulmaması gerektiğini öğrenmek önemli. Sebze-meyve atıkları, biçilmiş çim, kuru dal ve yapraklar, gazete kağıdı, şömine-mangal külü, kullanılmış kibrit, hayvan yem ve tüyü, yünlü ve pamuklu kumaş, bambu, şarap mantarı, bayat reçel-ekmek ya da kraker, pilav, makarna, kağıt torbalar, çay atığı kahve filtre ve telvesi gibi ürünleri kompost hazırlamada rahatlıkla kullanabilirsiniz. Öte yandan, et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, kedi-köpek dışkısı, yağlı yemek atığı, naylon ve alüminyumlu kağıtlar, çocuk bezi ve hijyenik ped, tıbbi atık, ve üzerinde tohum ya da hastalık olan bitkilerin kompost kutusuna girmemesi gerekiyor.

Kompost dışında neden olduğumuz bireysel atık miktarını azaltmak için alacağımız o kadar basit ama bir o kadar etkili önlemler var ki, saymakla bitmez! Ama ben yine de birkaçına değinmeden edemeyeceğim. İlk akla gelen adım marketlerde kasaların yanında yığılı naylon poşetler! Üzerinde 100% doğada çözündüğü yazan poşetler ne yazık ki sadece belirli koşullarda doğada çözünebiliyor ve bu koşullara bu sınırlar dahilinde rastlanmıyor. Bu gerçeği unutmayarak göz göre göre kendimizi kandırmaya gerek yok! Market alışverişimizi doğaya zarar vermeden taşımanın tek yolu bez torbalar. Üstelik o kadar güzel tasarımlanmış olanları var ki, hem şık hem kullanışlı!

Yaygın plastik kullanımı doğayı düşünen tüm insanları rahatsız eden bir nokta. Çünkü tek bir plastik şişe doğada üç bin yıl yok olmaz. Bu yetmezmiş gibi içerisinde bulunan kanserojen madde BPA nedeniyle insan sağlığı karşısındaki dev tehditlerden biri olan plastiği eve mümkün oldukça az sokmak gerekli. Belediyelerimiz ayrıştırılmış çöp toplamasa ve geri dönüşüm yapmasa bile çöplerimizi ayırarak tekrar kullanılabilecek olan malzemeleri belirleyebilir, veya kompost yapımında kullanabiliriz.

Atık yağlar mutfak lavabolarından döküldüğü zaman doğal su kaynaklarına karışarak inanılmaz bir kirliliğe neden oluyor. İçerisinde yağları biriktirebileceğiniz bir bidonu sokak girişine yerleştirerek komşularınızla birlikte bu alanda geri dönüşümün başlatılması için girişimlerde bulunabiliriz. Örneğin Türkiye’deki Alo Atık Hattı, halkın biriktirdiği atık yağlar beş litre civarını bulunca gelip yağı kapınızdan alıyor. Böyle bir servis bizde neden olmasın?

Zaman geçtikçe evde biriken bir başka atık ise eski elektronikler. Artık kullanmadığınız bilgisayar veya telefonların çöp olmadığını ve bu parçaları memnuniyetle kabul edecek geri dönüşüm şirketleri olduğunu unutmayın. Son olarak, kullanmadığınız kıyafet, mobilya, veya eğitim malzemelerini ihtiyacı olan birilerine vererek onları ne kadar sevindirebileceğinizi unutmayın. Bunu kılınızı kııpırdatmadan yapmanın yolları bile mevcut. Tüm dünyada yaygın bir şekilde kullanılan ve Türkiye’yi de saran freecycle akımından yararlanmak için freecycle.org’a danışabilirsiniz.


Çise Ünlüer (10 Haziran 2012)
ciseunluer@gmail.com

01/06/2012

Trafiğe Kesin Çözüm(ler)




Günlük hayatta kaliteli bir hayat sürme çabasında arkamızda bırtaktığımız çöp yığınlarının ve diğer tüm kirliliklerin hesabını nasıl veriyoruz? Bu zehirlerin daha sonra yediğimiz gıdadan içtiğimiz suya karışması sağlığımızı ne kadar etkiliyor? Geri dönüşüm kaynakların tükenmesine ne kadar gerçekçi bir çözüm sunuyor? Yaşadığımız şehirleri daha yaşanabilir hale getirmek için ne tür değişiklikler gerekli? Hayat kalitemizi artıma yolunda önümüze çıkan soruların sonu yok. Bugün cevaplama girişiminde bulunacağımız sorun: trafik!

Konumu ne olursa olsun, toplumun büyük bir oranına rahatsızlık veren konulardan biri ulaşımdaki yetersizlikler. Toplu taşımacılığın nerdeyse yok olduğu ülkemizdeki araba sayısı her geçen gün artarak trafik sorununa neden oluyor. İşin komik yanı, şu an araba sahibi olmayan insanların çoğu araba alma planları veya hayalleri içerisinde, yani kimsenin rahatından vazgeçmeye niyeti yok. Oysa kısa mesafelerde bisiklet kullanımı artsa bu sorun ortadan kalkacak. Saatlerimizi yiyerek hayatımızdan çalan trafiğin aynı zamanda karbon salınımlarına neden olarak göz göre göre gezegenimizin sonunu getirdiğini unutuyoruz, veya unutmak istiyoruz.

Ancak her konuda olduğu gibi trafik sorununa da çözüm var, hem de birçok! Türkiye’de de gündemde olan ve önümüzdeki yıllarda benzinle çalışan otomobillerin yerini alması beklenen hibrid otomobiller hem benzin hem de elektrik kullanarak çevreye daha az zarar veriyor. Özellikle yoğun trafik yaşanan yerlerde dur-kalk sırasında benzin yerine devreye giren elektrik gücü sayesinde karbon salınımları önemli ölçüde azalıyor. İstanbul’da bazı açık ve katlı otoparklara yerleştirilen şarj dolum üniteleri gittikçe yaygınlaşarak bu teknolojinin daha çok insan tarafından kullanılmasını mümkün kılıyor.

Hibrid veya elektrikli arabaların yaygınlaşmasını beklerken, trafik sorununa getirilecek bir başka etkili çözüm araç paylaşımı. Düşünün, her gün Mağusa veya Girne’den çıkıp Lefkoşa’daki işyerine giden kaç kişi var! Bu insanların çoğu ayrı ayrı otomobillerde, yan yana seyrederken hem yakıtı hem de karbon emisyonlarını paylaşabilecekleri olanakları gözden kaçırıyorlar. Oysa aynı yöne gidecek insanlarla araç paylaşımı yapmak, hem doğa dostu hem de eğlenceli bir deneyim halini alabilir. En azından denemekte yarar olduğuna inanıyorum. Özellikle bizim gibi haberlerin hızlı yayıldığı küçük toplumlarda, etrafınızda küçük bir araştırma yaparak bu deneyimi yaşayabileceğiniz birçok insanı bulabileceğinize eminim. İnsan yeter ki istesin.

Bizden daha büyük ülkelerde birbirini tanımayan ama her gün aynı yöne seyahat eden insanları buluşturan benzeri birçok platform var. Araç paylaşımını başarı ile düzenleyen birçok haberleşme sisteminden biri liftshare.com. Ülkemizde de benzeri bir düzeni kurmanın gayet kolay ve yararlı olacağı inancındayım. Zira ne kadar çok paylaşım, o kadar az karbon emisyonu!

Yurtdışında yaygın olarak görülen bir başka yöntem ise kısa dönemli araba kiralama kavramı. Bu sistemden yararlanmak için öncelikle uygulamayı sunan şirketlerin websitelerine üye olan kullanıcılar ülkenin farklı noktalarına yerleştirilmiş olan arabalardan istediklerini kullanabiliyor. İşin güzen yanı, bu arabaları ille de aldığınız noktaya bırakmanız gerekmiyor. Geniş bir kullanım ağı kuran şirketlerden biri Zipcar. Zipcar üyeleri şirket tartafından verilen kişisel kartlarını kullanarak ülkenin farklı noktalarında bulunan arabaları diledikleri kadar kullanabiliyor ve sadece kullanıkları kadar ödüyor. Bu süre ister bir gün ister yarım saat olabiliyor. Türkiye’de kullan ve bırak mentalitesi ile çalışan araba şirketlerinden biri driveyoyo.com. Yoyo kullanıcılarının tek bir kart ile İstanbul’da farklı noktalarda bulunan istedikleri aracı rezerve etmesi, kilidini açması, motorunu çalıştırması, ve kullandıktan sonra kilitleyerek bırakması mümkün.

Yukarda bahsettiğimiz kısa dönemli araç kiralamalarını içeren benzeri bir sistemin bisiklet veya arabaları kullanarak Kıbrıs’ta da uygulamaya konulmasının ülkedeki trafik sorununa katkısı olacağı kesin!



Çise Ünlüer (3 Haziran 2012)
ciseunluer@gmail.com

25/05/2012

Kişiye Özel Tedavi: Homeopati




Sadece iki gün öncesine kadar Homeopati’nin ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Oysa nerdeyse 250 yıllık geçmişi olan bir alan! Dünyanın farklı noktalarında yaygın olarak uygulandığını ve Türkiye’de de 23 yıllık bir tıp hekiminin bu alternatif tedavi yöntemini tercih ederek hastalarını iyileştirdiğini duyduğum andan itibaren öğrendiklerimi sizinle paylaşmak istedim. Peki nedir bu Homeopati?

Özünde doğal, bütüncül ve yan etkisiz bir tedavi yöntemi olan Homeopati, 1755-1843 yılları arasında yaşayan Alman doktor Samuel  Hahnemann tarafından geliştirildi. Bu tedavi yöntemi, her insanın kendine özgü bir vücudu ve sağlık durumu olduğu noktasından hareket ederek ve hastanın sözel hikayesine başvurularak uygulanan, ve bu süreçte tamamı ile doğal yöntemler kullanan,  fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duygusal iyileşmede etkili bir yaklaşım.

Homeopati, klasik tıp anlayışından çok farklı bir yöntem. Bu noktada belirtmek gerek ki, Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Asya, ve Afrika’da yaygın bir şekilde uygulanan ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından da tanınan bu  tedavi yönteminin etkisiz olduğunu düşünen doktorlar da var. Ancak Fransa, İtalya, Hindistan, ve Brezilya’da tıp fakültelerinde okutulan Homeopati’nin İngiltere'de birlikleri ve hastaneleri bile var.

Bu tedavi yöntemi alanında eğitim görmüş kişilere “homeopat” deniyor. Bir homeopat ile görüşme seansı en az iki saat sürüyor. Bu süre boyunca homeopatlar hastaların sadece bedenleri ile değil, insan bedeni ile bir bütün olduşturduğunu düşündükleri duygusal ve ruhsal dünyaları ile de ilgileniyor. Yani sadece fiziksel sorunlar değil bunların duygusal alanda yansımaları da araştırılıyor. Mesela hastanın kişilik ve fiziksel  özelliklerinin yanında, vücut fonksiyonlarının düzeni, çevresel etkiler, ailede hastalığın seyri, ve aile ve sosyal ilişkileri gibi konular da masaya yatırılıyor.

Klasik tıpta verilen ilaçların genelde hastalığa karşı değil semptomlara karşı verilmesini doğru bulmayan homeopatlar, bir hastanın daha önce nasıl hastalandığına göre tedavi uyguluyor. Bu alanda esas alınan temel her insanın farklı tecrübeler yaşadığı ve vücudunun buna göre diğer insanlarla aynı şekilde kategorize olamayacak kadar farklı sorunlar yaşayabileceğidir. Örneğin klasik tıp, midesinde ülser olan herkese aynı tedaviyi uygular. Oysa kimi insanların kızdığı zaman midesi ağrır, diğerleri üzüldüğü zaman. Kimisinin midesi gece yarısı ağrır, kimisinin açlıktan...

Klasik tıp görünen belirtileri ortadan kaldırmaya çalışır, gerektiğinde öksürüğü keser, ateşi düşürür, ağrıyı dindirir. Bugüne kadar uygulanan tıpta herkese özel olmayan ve genelde semptomların bastırılmasını sağlayan bir tedavi yöntemi geliştirilir. Ancak semptomları ortadan kaldırmakla hastalığın tamamen yok olmayacağı için semptomları bastırmak, hastalığın insanda daha derin yerlere ve daha büyük sistemlere çekilmesine neden olur. Oysa kişinin tüm özelliklerini içerisinde barındıran DNA sarmalı kendine özgüdür.

Homeopati belirtileri olduğu gibi ele alır, vücudun savunma sistemine dair işaretler olarak görür, bastırmaya çalışmaz ve hastalığın başka bir düzlemde olduğunu savunur. Homeopati’de hastalıklar sadece fiziksel boyut yerine, fiziksel, ruhsal, zihinsel ve duygusal boyutları olan bir bütün olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım özellikle kronik hastalıklarda etkili. Sık sık hasta olan, ya da depresyon veya astım gibi süregelen hastalıklarla baş etmeye çalışan bireyler homeopatiden kolayca yararlanabiliyor.

Kişiye özel geliştirilen tedavi sonrasında verilen homeopatik karışımların özünde bitkiler, mineraller, ve diğer organik ürünler bulunyor. Hastanın kendi gücü ile çalışan ve bu nedenden dolayı yan etkisi olmayan bu karışımlar, maddelerin enerji verici özelliklerinden faydalanarak vücuttaki uyum ve dengeyi tekrar sağlayarak, savunma ve iyileşme sistemlerini güçlendiriyor. Yani kişinin yaşama gücünü harekete geçiriyor. Doğru ilacı alan hasta genelde daha güçlü ve enerjik hissediyor çünkü bağışıklık sistemi fonksiyonları daha iyi çalışıyor.

Aslında biraz düşünürseniz o kadar da sıradışı bir fikir olmadığını göreceksiniz. İnsanın duygusal açından yorgun ve moralsiz hissettiği zamanlarda daha sık hastalanması bir tesadüf olmadığı gibi, insanlara yaşam enerjisi sunan bir tedavi yönteminin başarılı olması da tesadüf değil. Belirtileri bastırmak yerine tedavi eden bu kişiye özel yönteme kapılarımızı açmanın yararlı olabileceğini düşünüyorum.


Çise Ünlüer (27 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com

19/05/2012

Düşük Karbonlu Bir Gelecek İçin




Geri dönüştürülebilen veya geri dönüştürülmüş maddelerden oluşan, ve bu sayede doğal kaynakların tüketilmesini engelleyen ürünler “çevre dostu” olarak nitelendiriliyor. Bu alanda esas kriterlerden birkaçı ürünlerin içerisinde zehirli madde barındırmaması, üretim esnasında çevreye daha az zarar vermesi, ve enerji ve su tasarrufu sağlaması. Bugün sizlere geri kazanımlı malzemelerin mimaride kullanılması temeli üzerine kurulu olan “superuse” akımından bahsetmek istiyorum. Akımın kurucusu mimar Cesare Peeren lavabodan ev, uçaktan park, ve rüzgar jenaratöründen çocuk parkı yapmanın mümkün olduğunu anlatıyor.

Dünyada petrol ve türevlerinin gittikçe tükenmesiyle inşaat üretimi için farklı arayışların ortaya çıkması, superuse kavramının doğuşunda bir dönüm noktası. Eski rüzgar gülleri, çamaşır makineleri ve uçak pencereleri gibi hurdaya çıkmış atık malzemeleri kullanarak çocuk parkları, konser salonları ve tek katlı evler yaratan Peeren, bu işe çocukluk yıllarında evinin garajında geri dönüşümlü malzemelerden maketler yaparak başlamış. Superuse akımının esas dayandığı nokta estetik açıdan yeni fonksiyonel ve modern tasarımlarda kullanılan malzemelerin tekrar kullanılması.

Superuse bugün sadece Amerika, Avustralya ve Hollanda’da uygulanıyor. Akımın yatarıcısının inşaat kaynaklarının gittikçe tükenmesi ile geri kazanımlı malzemelerin inşaatın her alanında kullanılacağına olan inancı, yaratıcı ve varlıkları çevreye zarar vermeyen ürünlerin ortaya çıkmasına neden olmuş. Yaratıcı yöntemlerle geri dönüşüme katkı koymak isteyen tüm tasarımıcı ve mimarların bir araya gelmesini sağlayan Superuse akımı hakkında daha fazla bilgi için superuse.org adresine başvurabilirsiniz. Hatta bu alanda geliştirdiğiniz herhangi bir ürün veya tasarımı resimler yardımı ile sayfaya ekleyebilir, geri dönüşümle ilgilenen büyük bir gruba kısa yoldan ulaşabilirsiniz.

Superuse’a benzer bir başka adım ise Gaziantep Üniversitesi ve Büyükşehir Belediyesi'nin işbirliğiyle hazırlanan ''Yeşil Ev'' projesi. Bu proje sayesinde ortaya çıkacak olan binalar kendi enerjilerini üretmekle kalmaycak, içerdikleri çevreci teknolojilerle bölgede model halini alacak. Gerçekleşmesinde yeşil çatı, ısı yalıtımı, enerji verimliliği, yağmur suyunun yeniden kazanımı, ve akıllı bina uygulamalarının kullanılacağı proje, ülkenin yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği alanlarında model oluşturarak alternatif turizmin geliştirilmesine katkıda bulunacak. Proje altında inşa edilen yapıların yalıtımı, 25-40 santimetre kalınlığında yüksek yalıtım tabakalarının oluşturduğu ''kabuk sistemi'' tarafından sağlanacak. Uygulanacak yalıtım sayesinde ısıtma enerjisi tüketiminin ortadan kalkması bekleniyor. Bu sayede normal bir evden yüzde seksen (80%) daha az enerji kullanılacak ve yılda 3 bin ton daha az karbondioksit yayılımına neden olunacak. Kulağa ne kadar hoş duyuluyor!

Yeşil Ev projesi kapsamında önemsenen alanların başında ekoturizm ve eğitim geliyor. Proje sayesinde 500 ilköğretim öğrencisi alternatif enerji kaynaklarının kullanımı konusunda eğitim görecek. Aynı zamanda, ortaöğretim öğrencileri arasında gerçekleştirilecek olan doğal kaynakların ekonomiye kazandırılması konulu proje yarışmaları sayesinde gençlerin bu konuda bilinçlendirilmesi ve yeni fikirler üretmesi hedefleniyor.

Bu noktada merak uyandıran bir başka konu yeşil binaların maliyeti. Yukarda sıralanan yeni uygulamalar yüzünden yüksek olması beklenen yeşil bina maliyetleri aslında kayda değer bir oranda artmayarak alınacak sertifikanın seviyesine bağlı olarak, mevcut binalara göre sadece yüzde iki (2%)’lik bir artış gösteriyor. Yani, ülkemizde de nerdeyse her şehirde bulunan sosyal konutların da yeşil binalara dönüştürülmesi mümkün! Bunun gerçekleşmesi için uygulandığı diğer ülkelerde olduğu gibi devlet tarafından vergi ve kredi teşviklerinin sağlanması bekleniyor. Araziyi en uygun şekilde değerlendiren, dönüşebilen ve geri kazanılabilen malzemeler kullanan, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelen, fosil yakıtları olabildiğince az tüketen, gün ışığından maksimum şekilde yararlanan, iç hava kalitesini denetleyen, ısıtma, soğutma ve aydınlatma giderlerinde tasarruf sağlayan, gri su kullanan, yağmur suyu toplama ve arıtımına önem veren, katı atık yönetimini teşvik eden ve çatı, duvar, pencere yalıtımını en üst düzeye çıkaran yeşil binalar, bu girişimler sayesinde yüzde kırk (40%)’dan daha fazla enerji tasarrufu sağlayabiliyor.

Yeşil binalar, ekonomik krizde olan ülkelerde büyük bir talep ve dolayısı ile pazar ortaya çıkarararak bu ülkelere bir çıkış yolu sunuyor. Her ne kadar Avrupa’da yaygın bir şekilde uygulansa da, şu an Türkiye’de yeşil bina sertifikası alan sadece 22 bina bulunyor. Bunların arasında Unilever Türkiye Merkez Ofis Binası, Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Binası, Soyak Holding Merkez Ofisi, İstanbul'daki Birleşmiş Milletler Doğu Avrupa ve Orta Asya Bölgesel Ofisi, Ankara'daki Eser Holding Binası gibi yapılar yer alıyor. Bu noktada unutulması gereken esas nokta, normal bir binanın yeşil binaya dönüştürülmesinin maliyetinin oldukça düşük olması. Bu konuda verilen en iyi örneklerden biri Tayvan'daki 508 metrelik Taipei 101 kulesi. Bu devasa yapının yeşil binaya dönüşüm maliyeti yalnızca 2.2 milyon dolar.

Yeşil binalarda kullanılan güneş enerjisini elektrik enerjisine çeviren fotovoltaikler, çatı pencere yalıtımları, gri su kullanımı sağlayan mekanizmalar, dışarıdaki havaya göre ısıtma, soğutma ve havalandırmayı kontrol eden ısı pompaları, çevre dostu mobilyalar, ve aydınlatmayı ve gün ışığını kontrol eden otomasyon sistemlerini sayesinde enerji ve su sarfiyatı mümkün oldukça azaltılacak ve insan yaşam kalitesi yükselecek.


Çise Ünlüer (20 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com