Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...
25/05/2012
Kişiye Özel Tedavi: Homeopati
Sadece iki gün öncesine kadar Homeopati’nin ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Oysa nerdeyse 250 yıllık geçmişi olan bir alan! Dünyanın farklı noktalarında yaygın olarak uygulandığını ve Türkiye’de de 23 yıllık bir tıp hekiminin bu alternatif tedavi yöntemini tercih ederek hastalarını iyileştirdiğini duyduğum andan itibaren öğrendiklerimi sizinle paylaşmak istedim. Peki nedir bu Homeopati?
Özünde doğal, bütüncül ve yan etkisiz bir tedavi yöntemi olan Homeopati, 1755-1843 yılları arasında yaşayan Alman doktor Samuel Hahnemann tarafından geliştirildi. Bu tedavi yöntemi, her insanın kendine özgü bir vücudu ve sağlık durumu olduğu noktasından hareket ederek ve hastanın sözel hikayesine başvurularak uygulanan, ve bu süreçte tamamı ile doğal yöntemler kullanan, fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duygusal iyileşmede etkili bir yaklaşım.
Homeopati, klasik tıp anlayışından çok farklı bir yöntem. Bu noktada belirtmek gerek ki, Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Asya, ve Afrika’da yaygın bir şekilde uygulanan ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından da tanınan bu tedavi yönteminin etkisiz olduğunu düşünen doktorlar da var. Ancak Fransa, İtalya, Hindistan, ve Brezilya’da tıp fakültelerinde okutulan Homeopati’nin İngiltere'de birlikleri ve hastaneleri bile var.
Bu tedavi yöntemi alanında eğitim görmüş kişilere “homeopat” deniyor. Bir homeopat ile görüşme seansı en az iki saat sürüyor. Bu süre boyunca homeopatlar hastaların sadece bedenleri ile değil, insan bedeni ile bir bütün olduşturduğunu düşündükleri duygusal ve ruhsal dünyaları ile de ilgileniyor. Yani sadece fiziksel sorunlar değil bunların duygusal alanda yansımaları da araştırılıyor. Mesela hastanın kişilik ve fiziksel özelliklerinin yanında, vücut fonksiyonlarının düzeni, çevresel etkiler, ailede hastalığın seyri, ve aile ve sosyal ilişkileri gibi konular da masaya yatırılıyor.
Klasik tıpta verilen ilaçların genelde hastalığa karşı değil semptomlara karşı verilmesini doğru bulmayan homeopatlar, bir hastanın daha önce nasıl hastalandığına göre tedavi uyguluyor. Bu alanda esas alınan temel her insanın farklı tecrübeler yaşadığı ve vücudunun buna göre diğer insanlarla aynı şekilde kategorize olamayacak kadar farklı sorunlar yaşayabileceğidir. Örneğin klasik tıp, midesinde ülser olan herkese aynı tedaviyi uygular. Oysa kimi insanların kızdığı zaman midesi ağrır, diğerleri üzüldüğü zaman. Kimisinin midesi gece yarısı ağrır, kimisinin açlıktan...
Klasik tıp görünen belirtileri ortadan kaldırmaya çalışır, gerektiğinde öksürüğü keser, ateşi düşürür, ağrıyı dindirir. Bugüne kadar uygulanan tıpta herkese özel olmayan ve genelde semptomların bastırılmasını sağlayan bir tedavi yöntemi geliştirilir. Ancak semptomları ortadan kaldırmakla hastalığın tamamen yok olmayacağı için semptomları bastırmak, hastalığın insanda daha derin yerlere ve daha büyük sistemlere çekilmesine neden olur. Oysa kişinin tüm özelliklerini içerisinde barındıran DNA sarmalı kendine özgüdür.
Homeopati belirtileri olduğu gibi ele alır, vücudun savunma sistemine dair işaretler olarak görür, bastırmaya çalışmaz ve hastalığın başka bir düzlemde olduğunu savunur. Homeopati’de hastalıklar sadece fiziksel boyut yerine, fiziksel, ruhsal, zihinsel ve duygusal boyutları olan bir bütün olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım özellikle kronik hastalıklarda etkili. Sık sık hasta olan, ya da depresyon veya astım gibi süregelen hastalıklarla baş etmeye çalışan bireyler homeopatiden kolayca yararlanabiliyor.
Kişiye özel geliştirilen tedavi sonrasında verilen homeopatik karışımların özünde bitkiler, mineraller, ve diğer organik ürünler bulunyor. Hastanın kendi gücü ile çalışan ve bu nedenden dolayı yan etkisi olmayan bu karışımlar, maddelerin enerji verici özelliklerinden faydalanarak vücuttaki uyum ve dengeyi tekrar sağlayarak, savunma ve iyileşme sistemlerini güçlendiriyor. Yani kişinin yaşama gücünü harekete geçiriyor. Doğru ilacı alan hasta genelde daha güçlü ve enerjik hissediyor çünkü bağışıklık sistemi fonksiyonları daha iyi çalışıyor.
Aslında biraz düşünürseniz o kadar da sıradışı bir fikir olmadığını göreceksiniz. İnsanın duygusal açından yorgun ve moralsiz hissettiği zamanlarda daha sık hastalanması bir tesadüf olmadığı gibi, insanlara yaşam enerjisi sunan bir tedavi yönteminin başarılı olması da tesadüf değil. Belirtileri bastırmak yerine tedavi eden bu kişiye özel yönteme kapılarımızı açmanın yararlı olabileceğini düşünüyorum.
Çise Ünlüer (27 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com
19/05/2012
Düşük Karbonlu Bir Gelecek İçin
Geri dönüştürülebilen veya geri dönüştürülmüş maddelerden oluşan, ve bu sayede doğal kaynakların tüketilmesini engelleyen ürünler “çevre dostu” olarak nitelendiriliyor. Bu alanda esas kriterlerden birkaçı ürünlerin içerisinde zehirli madde barındırmaması, üretim esnasında çevreye daha az zarar vermesi, ve enerji ve su tasarrufu sağlaması. Bugün sizlere geri kazanımlı malzemelerin mimaride kullanılması temeli üzerine kurulu olan “superuse” akımından bahsetmek istiyorum. Akımın kurucusu mimar Cesare Peeren lavabodan ev, uçaktan park, ve rüzgar jenaratöründen çocuk parkı yapmanın mümkün olduğunu anlatıyor.
Dünyada petrol ve türevlerinin gittikçe tükenmesiyle inşaat üretimi için farklı arayışların ortaya çıkması, superuse kavramının doğuşunda bir dönüm noktası. Eski rüzgar gülleri, çamaşır makineleri ve uçak pencereleri gibi hurdaya çıkmış atık malzemeleri kullanarak çocuk parkları, konser salonları ve tek katlı evler yaratan Peeren, bu işe çocukluk yıllarında evinin garajında geri dönüşümlü malzemelerden maketler yaparak başlamış. Superuse akımının esas dayandığı nokta estetik açıdan yeni fonksiyonel ve modern tasarımlarda kullanılan malzemelerin tekrar kullanılması.
Superuse bugün sadece Amerika, Avustralya ve Hollanda’da uygulanıyor. Akımın yatarıcısının inşaat kaynaklarının gittikçe tükenmesi ile geri kazanımlı malzemelerin inşaatın her alanında kullanılacağına olan inancı, yaratıcı ve varlıkları çevreye zarar vermeyen ürünlerin ortaya çıkmasına neden olmuş. Yaratıcı yöntemlerle geri dönüşüme katkı koymak isteyen tüm tasarımıcı ve mimarların bir araya gelmesini sağlayan Superuse akımı hakkında daha fazla bilgi için superuse.org adresine başvurabilirsiniz. Hatta bu alanda geliştirdiğiniz herhangi bir ürün veya tasarımı resimler yardımı ile sayfaya ekleyebilir, geri dönüşümle ilgilenen büyük bir gruba kısa yoldan ulaşabilirsiniz.
Superuse’a benzer bir başka adım ise Gaziantep Üniversitesi ve Büyükşehir Belediyesi'nin işbirliğiyle hazırlanan ''Yeşil Ev'' projesi. Bu proje sayesinde ortaya çıkacak olan binalar kendi enerjilerini üretmekle kalmaycak, içerdikleri çevreci teknolojilerle bölgede model halini alacak. Gerçekleşmesinde yeşil çatı, ısı yalıtımı, enerji verimliliği, yağmur suyunun yeniden kazanımı, ve akıllı bina uygulamalarının kullanılacağı proje, ülkenin yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği alanlarında model oluşturarak alternatif turizmin geliştirilmesine katkıda bulunacak. Proje altında inşa edilen yapıların yalıtımı, 25-40 santimetre kalınlığında yüksek yalıtım tabakalarının oluşturduğu ''kabuk sistemi'' tarafından sağlanacak. Uygulanacak yalıtım sayesinde ısıtma enerjisi tüketiminin ortadan kalkması bekleniyor. Bu sayede normal bir evden yüzde seksen (80%) daha az enerji kullanılacak ve yılda 3 bin ton daha az karbondioksit yayılımına neden olunacak. Kulağa ne kadar hoş duyuluyor!
Yeşil Ev projesi kapsamında önemsenen alanların başında ekoturizm ve eğitim geliyor. Proje sayesinde 500 ilköğretim öğrencisi alternatif enerji kaynaklarının kullanımı konusunda eğitim görecek. Aynı zamanda, ortaöğretim öğrencileri arasında gerçekleştirilecek olan doğal kaynakların ekonomiye kazandırılması konulu proje yarışmaları sayesinde gençlerin bu konuda bilinçlendirilmesi ve yeni fikirler üretmesi hedefleniyor.
Bu noktada merak uyandıran bir başka konu yeşil binaların maliyeti. Yukarda sıralanan yeni uygulamalar yüzünden yüksek olması beklenen yeşil bina maliyetleri aslında kayda değer bir oranda artmayarak alınacak sertifikanın seviyesine bağlı olarak, mevcut binalara göre sadece yüzde iki (2%)’lik bir artış gösteriyor. Yani, ülkemizde de nerdeyse her şehirde bulunan sosyal konutların da yeşil binalara dönüştürülmesi mümkün! Bunun gerçekleşmesi için uygulandığı diğer ülkelerde olduğu gibi devlet tarafından vergi ve kredi teşviklerinin sağlanması bekleniyor. Araziyi en uygun şekilde değerlendiren, dönüşebilen ve geri kazanılabilen malzemeler kullanan, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelen, fosil yakıtları olabildiğince az tüketen, gün ışığından maksimum şekilde yararlanan, iç hava kalitesini denetleyen, ısıtma, soğutma ve aydınlatma giderlerinde tasarruf sağlayan, gri su kullanan, yağmur suyu toplama ve arıtımına önem veren, katı atık yönetimini teşvik eden ve çatı, duvar, pencere yalıtımını en üst düzeye çıkaran yeşil binalar, bu girişimler sayesinde yüzde kırk (40%)’dan daha fazla enerji tasarrufu sağlayabiliyor.
Yeşil binalar, ekonomik krizde olan ülkelerde büyük bir talep ve dolayısı ile pazar ortaya çıkarararak bu ülkelere bir çıkış yolu sunuyor. Her ne kadar Avrupa’da yaygın bir şekilde uygulansa da, şu an Türkiye’de yeşil bina sertifikası alan sadece 22 bina bulunyor. Bunların arasında Unilever Türkiye Merkez Ofis Binası, Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Binası, Soyak Holding Merkez Ofisi, İstanbul'daki Birleşmiş Milletler Doğu Avrupa ve Orta Asya Bölgesel Ofisi, Ankara'daki Eser Holding Binası gibi yapılar yer alıyor. Bu noktada unutulması gereken esas nokta, normal bir binanın yeşil binaya dönüştürülmesinin maliyetinin oldukça düşük olması. Bu konuda verilen en iyi örneklerden biri Tayvan'daki 508 metrelik Taipei 101 kulesi. Bu devasa yapının yeşil binaya dönüşüm maliyeti yalnızca 2.2 milyon dolar.
Yeşil binalarda kullanılan güneş enerjisini elektrik enerjisine çeviren fotovoltaikler, çatı pencere yalıtımları, gri su kullanımı sağlayan mekanizmalar, dışarıdaki havaya göre ısıtma, soğutma ve havalandırmayı kontrol eden ısı pompaları, çevre dostu mobilyalar, ve aydınlatmayı ve gün ışığını kontrol eden otomasyon sistemlerini sayesinde enerji ve su sarfiyatı mümkün oldukça azaltılacak ve insan yaşam kalitesi yükselecek.
Çise Ünlüer (20 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com
12/05/2012
Geri Dönüşümde Sınır Yok
Sadece 1 litre atık yağın lavobaya döküldüğü zaman 1 milyon metreküp suyu kirlettiğini biliyor musunuz? Peki atık pillerin çöpe atıldıkları zaman dış kaplarının zamanla delindiğini ve bünyelerindeki civa ve kadminyum gibi ağır metallerin ve kimyasal maddelerin toprağa ve suya karıştığını bildiğiniz halde bu konuda herhangi bir girişiminiz oldu mu?
Geri dönüşüm ile ilgili başarı hikayeleri için çok uzaklara bakmaya gerek yok. Bunun en güzel örneklerinden biri Çorum’da gerçekleştirilen ve Avrupa’ya da ihraç edilen bitkisel atık yağ toplama makinesi. Kullanım sonrası lavobalara dökülen bitkisel atık yağlar su kirliliğine neden olduğundan BAYTOM adı verilen bu buluş sayesinde yağlar toplanılarak belediyelere veriliyor. Bu sayede evde biriktirilen atık yağlar lavabodan dökülmek yerine bir kenarda bekletiliyor. Daha sonra alışveriş merkezlerine ve marketlere yerleştirilen BAYTOM'lara boşaltıyor. Makine sesli sistem sayesinde kullanıcısını rahat bir şekilde yönlendiriyor, dökülen yağın miktarını söylüyor. Yağın içindeki katı maddeler ve diğer tüm sıvılar süzgeçten geçirilerek ayrılıyor. En son elde edilen tamamen bitkisel yağ bir bölüme, diğer sıvı da başka bir bölüme aktarılıyor. Bu işlem sayesinde atık yağlarından kurtulan kişilere getirilen atık yağın miktarı karşılığında bir ücret ödeniyor. Avrupa’da da kullanılacak olan bu makine kullanıcılarına katılımları karşılığında araba yıkama ve indirim kuponu sunacak. Bu sayede toplanan yağlar atık yağ toplayan firmalar tarafından toplanarak değerlendirilecek.
Türkiye’nin Avrupa’da Almanya ve İtalya’dan sonra en çok bitkisel yağ tüketen üçüncü ülke olduğunu duymuş muydunuz? Genel olarak Türkiye’de yılda 1.5 milyon ton bitkisel yağ tüketimi gerçekleştiriliyor. Bunun da 350 bin tonu atık yağ oluyor. Resmi rakamlara göre 12 bin ton atık yağ toplanabilir durumda. Bu yağları en iyi değerlendirme yöntemi biyodizel üretimi olmasına rağmen yeterli miktarda yağ toplanamadığı için şu anda atık yağların çoğu Avrupa’ya ihraç ediliyor. Ancak ülkemizde durum bu noktaya bile gelmiş değil. Denizlerimizi kirleterek bu alanlarda yaşayan canlıların hayatını tehlikeye sokan atık yağların toplanmasında en önemli rollerden biri gıda sektörünün. Oteller ve restoranların ürettiği atık yağların uygun bir şekilde biriktirilip toplanması için çalışanların bilinçlendirilmesi gerekiyor.
Anadolu Cam, ÇEVKO, ve Zeytinburnu Belediyesi tarafından gerçekleştirilen “Cam Yeniden Cam” projesi, 2012 yılı sonuna kadar 57bin öğrenciye ulaşarak gelecek nesillere çevre bilincinin ve cam geri dönüşümünün aktarılmasını sağlayacak. Bu sayede, camın hem çevre hem de sağlık açısından en doğru ambalaj olduğunu çocuk yaştan öğrenerek bilinçlenen toplum, camın 100% geri dönüşebilen tek ambalaj malzemesi olduğunu bilerek hareket edecek.
Çocuklara yönelik bir başka örnek proje de Denizli’de gerçekleştirilen “atık pil at şeker al” projesi. Bu sayede okullarına yerleştirilen atık pillere karşılık şeker dağıtan atık pil toplama makinelerine bu pilleri getiren çocuklar, atık pil toplama konusunda eğitilecekler, atık pillerin kesinlikle evsel atıklara karıştırılmaması ve çöpe atılmamaları gerektiğini öğrenecekler. Bu yöntemle bünyelerinde bulunan çinko, mangan, gümüş ve civa gibi birçok ağır metalin toprağa ve suya karışarak canlı hayatını zehirlemesi yerine bu pillerin güvenli bir şekilde geri dönüşümü sağlanacak. Bu proje sayesinde küçük yaştan atık pil toplama alışkanlığı kazandırılan ve gerekli çevre eğitimi verilen çocukların ilerde çevreye karşı daha bilinçli bir toplum oluşturmaları ve hayatlarını bu doğrultuda yönlendirmeleri beklenebilir.
İlgi çeken bir başka proje ise çöpteki atıklardan elektrik ve enerji üretebilen ve bu sayede karbondioksit salınımlarını azaltan ve yerel yönetimlere kaynak sağlayan sistemler. Çöp alanlarında biriktirilen atıkların bozulması karbondioksit gazından 21 kat daha fazla küresel ısınma potansiyeli olan metan gazına neden oluyor. Günümüzde yeşil enerji ve çevre odaklı teknolojilere yatırım yapan ülkeler hem daha az karbondioksit üretimine neden oluyr hem de kendilerine iyi miktarlarda kar sağlayacak olan bu sektörde yer almayı başarıyor. Türkiye’de, Ankara, İstanbul ve Gaziantep’te olmak üzere beş tane atıktan enerji elde eden tesis bulunuyor. Bu tesislerden Ankara’da olanı, 2009 yılında, katı atık depolama tesislerinden çıkan metan gazını elektrik üretiminde değerlendirerek 520 bin ton karbondioksit eşdeğeri metan tasarrufu sağladı. Öte yandan İstanbul’da kullanılan çevreci teknolojiler ile yılda 1 milyon ton karbondioksit eşdeğeri sera gazı salımı tasarrufu gerçekleşiyor. Bu noktalarda sağlanan tasarrufların sertifikasyonu, kredilendirilmesi ve bu kredilerin gönüllü karbon piyasalarında satılması ile belediyelere yepyeni bir finansman kaynağı da oluşuyor.
İnsan sağlığını ciddi anlamda tehdit eden çöp birikintileri ile yüz yüze kalmış ülkemizde de benzeri projeler hayata geçirilerek etrafta rahatsızlık sağlayan çöplerden enerji üretilmesi mümkün.
Çise Ünlüer (13 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com
04/05/2012
Sofralarımızda GDO!
Geçtiğimiz haftalar giriş yaptığımız GDO’ların ithalatına bugünden dur demezsek yarın çok geç kalmış olacağımızı belirtmiştik. Farkında olmadan tükettiğimiz bu yiyecekler hakkında Greepeace’in anlatmaya çalıştığı ve bu yazıdan çıkarmamız gereken şu noktalar var: GDO’lu besinler, bir canlının genetik özelliklerinin laboratuar ortamında değiştirilmesi ile elde ediliyor. GDO, bu yemlere beslenmiş hayvanların eti, sütü, ve yumurtası olarak sofralarımıza geliyor. GDO’lu soya ve mısırın hayvan yemi olmasına çoktan izin verildi, birçok GDO’lu gıdanın onaylanması ise an meselesi. Tüketilmeleri durumunda GDO’lar ölümcül alerjik reaksiyonlar başta olmak üzere bir çok öngörülmesi mümkün olmayan risk içermektedir.
Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası'nın öncülüğünde 300 bilim insanı tarafından hazırlanan ve GDO'ların verim artışı sağlamadığı ve açlığa asla çözüm oluşturmadığını net bir şekilde belirten Dünya Tarım Raporu, aslında Türkiye'nin de imzasını taşıyor. GDO kullanımının esas amacına inecek olursak, bu girişimlerin arkasında verim artışı değil, ot ilaçlarına karşı direnç sağlamak ve yabancı böcekleri zehirlemek olduğu açıkca ortadadır. GDO’ların yaygınlaştırılma hedeflerının arkasında tohum üreten dev küresel şirketler duruyor. Bu şirketler aynı zamanda zirai ilaç da ürettiklerinden, geliştirdikleri GDO’lu tohumları yaygınlaştırarak kimyasal ilaç satışlarını arttırmayı ve üreticileri kendilerine daha da bağımlı hale getirmeyi hedefliyorlar.
İnsan sağlığı üzerindeki bilinmezsizliklerine ek olarak GDO'ların dayattığı endüstriyel tarım yöntemlerinden sadece devasa tarım şirketleri kazanç sağlarken, üreticiler, tüketiciler ve doğa büyük zarar görüyor. GDO’lu tohumlarını Hindistan’da yayarak bu ülkede her altı saatte bir çiftçinin intihar etmesine neden olan ABD merkezli şirketlerin bu girişimlerinden haberiniz var mı bilmiyorum ama insanın bu olanlarla kayıtsız kalması imkansız. 2002 yılında Amerika’nın genetiği değiştirilmiş pamuk tohumlarının Hindistan’a sokulmasıyla Hindistan’li çiftçiler kendi ürünlerini pazarlayamadıklarından büyük maddi sıkıntılarla yüz yüze kalmış ve tamamı ile “terminatör tohumları” diye adlandırılan GDO’lu tohumlara bağlanmışlardı. Sadece bir kez ürün verecek şekilde ayaralanan bu tohumlar yüzünden çiftçiler her ekim döneminde yeniden Amerika’lı şirketlerden tohum almak zorunda bırakıldı, ve herhangi bir verim artışı elde edilmediği halde zaten maddi çıkmazda olan çiftçilerin gittikçe bu şirketlere olan borçları arttı. Sonuç ortada.
GDO’ların kullanımı hakkında açıklama yapan Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Biyogüvenlik Kanunu ve ilgili yönetmelikler kapsamında Biyogüvenlik Kurulu tarafından oluşturulan bilimsel komitelerin değerlendirmelerini yapan uluslararası kuruluşların görüşlerini, bilimsel araştırmaların sonuçlarını, farklı ülkelerde üretim, tüketim durumları ile çevre ve insan sağlığına olası risklerini dikkate aldığını belirtti. Bakan Eker, “Bugüne kadar yem amaçlı izin verilen soya ve mısır çeşitlerinde risk oluşturabilecek bir unsura rastlanılmamıştır. Biyogüvenlik Kanunu ve Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik gereği kurulan Biyogüvenlik Kurulu, GDO veya ürünlerine ilişkin yapılan başvuru hakkında Bilimsel Komiteler tarafından bilimsel esaslara göre yapılan risk değerlendirmesi ve sosyo-ekonomik değerlendirme sonuçlarına göre karar vermektedir. Kurul ve komiteler çalışmalarında çok titizlikle hareket etmekte, insan ve hayvan sağlığı ile çevre konularında azami hassasiyet göstermektedir. Bakanlığımız, Biyogüvenlik Kurulu kararını dikkate almaktadır.” dedi.
Bu konuda örnek alınacak ülkelerden biri GDO'lu tohumlara en sert yasakları uygulayan ülkelerden olan Polonya. Ülkede’de Amerikan Monsanto şirketinin ürettiği “MON810” koduyla bilinen genetiği değiştirilmiş mısır tohumu ve beraber kullanılan tarım ilaçlarının öldürdüğü arılar bardağı taşıran son damla oldu. Binlerce çiftçi ve aktivistin protestoları sonuç verdi, ve arıların ölümüne sebep olan Amerikan mısır tohumunun Polonya'da kullanımı yasaklandı. Avrupa Birliği’nin geri kalanın tersine Polonya’da 2008'den bu yana genetiği değiştirilmiş tohumların ekilmesi ve satılması zaten yasak. “MON810” tohumu Polonya ile birlikte Avusturya, Macaristan, Yunanistan, Fransa, Lüksemburg, Bulgaristan ve Almanya’da da yasaklandı.
Bu noktada sorulacak en önemli soru şudur: GDO’lu ürünler olmayanlara göre daha ucuz olabileceklerinden hayvancılık maliyetlerini aşağı çekse bile, insan-hayvan-çevre sağlığı bu kadar ucuz mudur? Sofralarımızın ve sağlığımızın GDO’larca işgal edilmesini engellemek için bu konuda çalışmalar yapan çevreci kuruluşların kampanyalarına katılarak, çok geç olmadan, GDO’lara dur deyin!
Çise Ünlüer (6 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com
28/04/2012
GDO mu? Yemezler!
Greenpeace’in genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)’lu ürünlere dikkat çekmek ve halkı GDO’lara karşı uyarmak için düzenlediği “Yemezler” kampanyasını duydunuz mu? Peki Türkiye Biyogüvenlik Kurulu'nun 9 yeni GDO'lu mısır çeşidini kamuoyu görüşüne açtığını ve geçen hafta yapılan bir açıklama ile bu 9 mısır başvurusundan 6’sının riskli bulundukları için reddedildiğini?
Yemezler.org adresinden ulaşabileceğiniz kampanyaya katılmak için kısa bir işlemle üye olduktan sonra sitede katılımcılar "Senin rozetlerin" isimli sayfaya yönlendiriliyor ve bu sayfa üzerinde bulunan rozet resimlerinin üzerinde yer alan görevleri yerine getirebiliyorlar. Bu sayede hem kampanyanın bir adım ilerlemesini sağlamış oluyorlar, hem de kampanyaya dair hediyeler kazanıyorlar. Siteye göre, söz konusu rozetlerden 4 adet toplayana rozet, 10 adet toplayana kupa, 14 adet toplayana ise tişört hediye ediliyor.
Greenpeace Akdeniz Tarım Kampanyası sorumlusu Tarık Nejat Dinç’in konu hakkındaki açıklaması durumun ne kadar kritik olduğunu birkez daha gözler önüne seriyor: “Dün GDO’larla ilgili dünyada iki önemli gelişme yaşandı. Birincisi Çin Hükümeti’nin GDO’lu gıdaları ülke genelinde yasaklama kararıydı. Diğeri ise Türkiye’de Danıştay’ın aldığı yürütmeyi durdurma kararı gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın GDO yönetmeliğinde yaptığı değişiklikti. Bakanlık yaptığı değişiklikle antibiyotik direnç geni içeren GDO’ları yasaklamış gibi gösterirken, gerçekte izne tabi hale getirdi. Yani bir önceki yönetmelikte varolan yasağı fiiliyatta kaldırarak esasen hukuğun arkasından dolaştı. Çin’de ve Türkiye’de yaşanan bu iki farklı uygulamayı görünce ‘Herkes gider Mersin’e, Bakan Eker gider tersine’ demekten kendimizi alamıyoruz”.
Hızla yemek zincirimize girmeye hazırlanan GDO’lu mısır ve soyalar aslında düşündüğümüzden daha büyük bir tehlike yaratıyor çünkü içinde soya olmayan hemen hemen hiç bir paketli/endüstriyel gıda mevcut değil! Kahvaltıda yediğimiz peynir ve ekmekten margarine, çocuklarımıza verdiğimiz gofretten sakıza kadar çoğu üründe soya bulunuyor. Bir başka dikkat çekilen nokta ise oran konusu. AB standartlarına göre bir ürünün içeriğinde binde dokuz kadar GDO'ya izin veriliyor. AB’ye uyum çabaları içerisinde bu esası benimseyen Türkiye yine de tam olarak kullanılan GDO’ların oranının bir ürünün toplamında binde dokuz mu yoksa her bir içerik için binde dokuz mu olduğunu netleştirmedi. Yani bir gofrete eklenen soya lesitininin, soya lesitininin binde dokuzu oranında mı yoksa gofretin binde dokuzu oranında GDO içereceği kesin olarak belirtilmiyor. Bu kargaşada tam olarak neler tükettiğimizi bilmeden özellikle gelişme çağındaki çocuklarımızın aslında ne kadar tehlike altında olduklarını ne kadar iyi kavrayabileceğmiz belirsiz.
GDO’ların sağlığa ve çevreye olan zararları saymakla bitmez. Gelin sağlığa olanlardan başlayalım. GDO kullanımının ölümcül alerjilere neden olma ihtimali yüksek. GDO’lu yemler hayvanlarda antibiyotik direncini arttırdığından vücutta antibiyotiklerin etkisini azaltır. Çoğu GDO'nun içerdiği böcek öldüren toksinlere şimdiden hamile kadınların kanında ve fetusunda rastlanması geleceğimizin ne kadar tehlike altında olduğunu anlamamıza yeter. Yapılan araştırmalar, GDO’ların salgıladığı böcek zehirinin tamamının insan sindirim sisteminde parçalanmadığını ve toksik etki ve insanlarda hormonal dengeyi bozma riski taşıdığını ortaya koyuyor.
Bunlar yetmezmiş gibi, GDO kullanımının yarattığı süper dayanıklı böcek ve yabani bitki türlerinin varlığı ekosisteme ve tarıma büyük tehdit oluşturuyor. GDO’lar, bozdukları bitkilere ek olarak toprağa ve tozlaşma yoluyla doğal türlere bulaşarak biyoçeşitliliğe de zarar veriyor. Tüm bunlara bir son vermek ve geleceğimizi riske atmamak adına bir adım atmak istiyorsanız sofralarımızdan GDO’yu uzaklaştırmak için siz de imzanızı atın ve çok geç olmadan YEMEZLER deyin!
Çise Ünlüer (29 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com
20/04/2012
GDO’lar Geliyor
Dünyamız ve canlılar üzerinde yapılan tehlikeli bir deney olan GDO’ların varlığının ve hayatınızı nasıl değiştirebileceklerinin farkında mısınız?
Türkiye’de şu ana kadar 3’ü soya 13’ü mısır olmak üzere toplam 16 GDO çeşidinin ithaline izin verildi. Bunlara ek olarak birçok çeşit yem amaçlı GDO ve soyadan mısıra, şeker pancarından kanolaya gıda üretiminde kullanılacak farklı GDO’lar da izin bekliyor. Hayvan yemi olarak kullanılan bu GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlardan üretilen süt, peynir, yumurta, ve et gibi temel besinler direk olarak sofralarımıza kadar ulaşıyor. Üstelik tükettiğimiz et, süt, ve yumurtaların etiketlerinde hayvanların GDO’lu yem ile beslenmiş olduğuna dair hiçbir uyarı yok! Yani hiçbir tercih hakkımız bulunmuyor! Bunların yanında, GDO’lardan üretilecek olan mısırözü yağı, kanola yağı, mısır şurubu, mısır nişastası, soya lesitini gibi mamüller neredeyse satın aldığımız tüm paketli ürünlerin içinde bulunduklarından karşı karşıya kaldığımız tehlike gerçekten büyük.
Gelin, GDO’ya biraz yakından bakalım. GDO, yani Genetiği Değiştirilmiş Organizma, bir canlının genetik özelliklerinin insan eliyle laboratuar ortamında değiştirilmesiyle elde edilir. Genellikle bir canlı türünün doğal hayatta sahip olmadığı bir özelliğinin bir başka canlıdan gen aracılığıyla aktarılmasıyla ortaya çıkan bu işlemi anlamak için en iyi örneklerden biri mısıra zehir salgılayan bir bakteriden gen transfer edilerek mısırın böcek öldüren zehir üretmesi sağlanmasıdır.
Peki bir canlının genetiğini değiştirmek ne gibi sonuçlar doğurur? Bugün genetik bilimi üzerine araştırma yapan bilim insanlarının, canlıların gen yapısının detayları ve genlerin birbiriyle etkileşimleri hakkında çok az bilgiye sahip olduklarını kabul etmelerine rağmen sadece kar amaçlı olan GDO üreticileri olaya farklı bir açıdan bakıyor. GDO üreticileri tarafından lego muamelesi gören canlıların, global dünyadaki büyük gıda zincirlerini daha da zengin etmek için planlanan stratejiler doğrultusunda farklı parçaları değiştirilebilecek şekilde yap-boz şeklinde yapıları değiştiriliyor. Bu noktada göz ardı edilen esas konu, canlının bütünlüğünün on milyonlarca yıllık gelişimin sonucunda çok hassas bir denge ile oluştuğu ve bu hassas dengeyi korumak için canlıların kesinlikle yap-boz muamelesi görmemesi gerektiğidir.
Ancak unutmamak gerek ki GDO’ların zararsız olduklarını bilimsel bir özgüven ile söylemek şu an için olanaksız olması ve risklerin tam olarak ortaya konamaması, onların yok olduğu anlamına gelmez. Dünyada 25 ülkede kullanılan mısır, soya, kanola, ve pamuk GDO'larının nerdeyse tümü ya böcek öldüren zehir içeriyor ya da yabancı otları yok eden kimyasal ilaçlara dayanıklı şekilde geliştiriliyor. Bu da şu anlama geliyor ki, gıda zincirine eklenen GDO’lar sayesinde tarlararda rahatça yüksek miktarlarda zirai ilaç kullanılabilinecek!
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Kavak, Türkiye'ye ithal edilen tüm ürünler gibi soya ve türevlerinin de çok sıkı denetlendiğini ve gıda amaçlı genetiği değiştirilmiş hiçbir soya ürününün ülkeye girmediğini iddia etse bile son zamanlarda farklı çeşit gıdalarda ortaya çıkan sahtecilik olaylarından sonra denetlenmenin ne kadar iyi yapıldığı kesinlikle soru kaldırıyor! Mısır, soya, ve pamuk gibi ürünler Türkiye’nin hemen hemen tüm ekolojik bölgelerinde üretilebileceklerinden, Türkiye’nin GDO’lu yiyeceklere gerçekten ihtiyaç duyup duymadığı düşündürücü. GDO’lu tohumların topraklarımız ve dünyamıza bırakılmış birer saatli bomba olduğunu düşünen ve bu yiyeceklerin kontrolsüz tarım alanlarında ekimine izin verilmesine karşı olan insanların çoğunlukta olması, durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor.
Unutmamak gerek ki gıda sanayii GDO'lu soyaya muhtaç değil. Soya, gıda sanayiinde en çok lesitin olarak kullanılıyor ve GDO'lu soya lesitinine alternatif GDO'suz ayçiçek lesitini bulunuyor. Çocuklarınızın GDO’lu gıdaya maruz kalmasına razı değilseniz, bu konuda bilinçlenmek ve harekete geçmek gerekiyor.
Çise Ünlüer (22 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com
13/04/2012
Ete Benzeyen Et
"Biliyorum canınız sıkılacak, yüreğiniz kabaracak, üzüleceksiniz ama gerçekleri öğrenmeniz lazım. Daha yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik veriliyor. Kemikleri gelişmesin, sadece et yapsın diye... Tavuklar tarladaki patatesler gibi hiç kıpırdamadan yetiştiriliyor. Bıraksanız bile kıpırdayamıyorlar... Elinize aldığınızda kemikleri kırılıyor... Bu inanılmaz bir vicdansızlık... Sonra, görüyoruz her gün gencecik bir kadın meme kanserine yakalanıyor. Büyük olasılıkla daha sağlıklı diye sık sık tavuk yiyorlardır..."
Bu sözler İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar’a ait. Dizdar, sağlıklı diye yediğimiz tavukların tavuk olmadığını söylüyor. Eminim antibiyotik alan tavukları, gün ışığı görmeden büyüyen inekleri, veya kirli sularda yaşayan balıkları duymuşsunuzdur. Peki, doğal ortamlarından o kadar uzak bir şekilde yetişen bu hayvanların soframıza gelmesi bizim için ne anlama geliyor?
Eski zamanlarda, şimdilerdeki daha fazla kȃr yapma yolunda gözü dönmüş şirketler yerine, açık havada eşelenerek ot ve böcek yemesine izin verilen hayvanlar ve bitkilerin yetiştirilmesinde kullanılan doğal gübreleri vardı. Hayvan yetiştirme ve çiftlik yapılarındaki bir dizi değişim ve kurumsal tarımın yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkması ile hızla yayılan endüstriyel et üretimi, eksiden açık çiftliklerde ot ağırlıklı beslenerek yetiştirilen hayvanlardan çok farklı bir ürün çeşidi sunuyor: Ete benzeyen et!
Yaklaşık son elli yıldır dünyada ızgaralık tavuk yetiştirmek için gereken zaman 84 günden 45 güne indi. Eskinden çayırlarda rahat bir şekilde yetişen hayvanlar, güneş görmeyen, kapalı besleme alanlarında yetiştirilmeye başladı. Bu tavuklar eskiye oranla yarı yarıya daha az yem tüketip, geçmiştekinin üçte biri kadar sürede 2 kiloya ulaşabiliyor. İlk bakışta ne kadar iyi çalışan, etkili bir yöntem diye düşünüyor insan. Ancak bugün yediğimiz hayvanların daha hızlı büyümeleri ve daha dolgun bir yapıya sahip olmaları için geliştirilen yemler aslında hiç de saf değil.
Doğdukları andan itibaren antibiyotik verilen, güneş görmeyen ortamlarda yetişen civcivler gayet sağlıksız bir gelişim süreci gösterdiklerinden kemikleri de gelişmiyor. Ancak bu durum hayvanların kemikli değil etli olmasını isteyen üreticilerin işine geliyor. Hiçbir şekilde enerji harcamayarak sadece et yapmaya odaklandırılacak şekilde yetişen hayvanlar sonunda patates tarlasında yatan patates gibi hiçbir şekilde kaçamayan, ilk dokunuşta kemikleri kırılan, olduğu yerde büyüyen canlılar oluyor. Antibiyotik içeren ilaçlı yemleri tüketen hayvanlar hızla kilo alıyor ve yetiştiricilerinin kar oranını artırırken aynı anda bu hayvanları tüketen insanları zehirliyor.
İşin “komik” yanı, tarım ilaçlarının kullanılmasını tavsiye eden ziraat mühendislerinin büyük bir kısmı aynı zamanda tarım ilacı bayiliği yapıyor! Çiftçilere bu ilaçları satarak tarım ilacı satışını kontrol eden mühendislerin aynı zamanda kendi sastışını azaltarak ekinlerde kullanılan ilaç tüketimini denetlemesini beklemek ne kadar gerçekçi bir plan olabilir bilinmez!
Bu durum balıkçılık sektöründe da farklı değin ne yazık ki. Endüstrideki büyük değişimler sayesinde balıkçı filoları daha büyük, daha güçlü ve okyanusların en uzak köşelerinde avlanmakta bile daha usta hale geldi. Bu alanda kullanılan teknolojiler ise işi şansa bırakmayacak kadar gelişmiş. Bunların arasında sonar teknolojisi, uydu navigasyon sistemleri, derinlik algılayıcılar, ve okyanus tabanının detaylı haritaları geliyor. Durum böyle olunca sentetik liflerden yapılma dev ağlar ve büyük vinçler sayesinde, önceden ulaşılamayan ama balıkların toplanıp yumurtalarını bıraktıkları derin alanlarda bile avlanmak mümkün oluyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, sürülerin yerini tespit eden uçaklar ve değerli balık sürülerinin topluca avlanmasını mümkün kılan helikopterler devreye sokuluyor. Sonuç? Okyanuslardaki büyük balıkların yüzde doksan (90%)’ı yok olma tehlikesi yaşıyor! İlk bulunduklarında çok iyi fikirler gibi görünseler de, bu uygulamalar, daha büyük tekneler ve daha az sayıda balıkçıyla yüksek miktarlarda deniz mahsulü avlayarak daha fazla etin daha düşük fiyatlara üretilmesini ve işletmelerin kȃrlarının yükselmesini sağlamanın yanında, insan sağlığını tehlikeye atıyor, denizlerdeki genetik çeşitliliğin uzun vadeli istikrarını ciddi oranlarlarda tehdit ediyor.
Bütün bunlara son zamanlarda Türkiye’de sıkça gündemde olan yiyecek sahteciliklerini de eklemek gerek. Gıda ve Tarım Bakanlığı tarafından bu hafta yapılan bir açıklamada, sucuk, kavurma ve tulum peynirinde 6 firma ile ilgili olarak taklit ve hile görüldüğü ve yüzde yüz dana eti olarak tanıtılan sucukta “kanatlı eti”, pişmiş dana kavurmada “tek tırnaklı eti”, ve soyulmuş sosislerde “yabancı doku ve iç organ” tespit edildiği belirtildi. Ülkemize de getirilen bu ürünleri artık nasıl güvenle tüketiriz, kime nasıl inanırız bilmek zor.
Günün sonunda insan kendine sormadan edemiyor: Biz ne yapıyoruz böyle? Besleneceğiz diye bu kadar acımasız olmamız gerekiyor mu? Bu besin kaynakları hakkında giderek artan kaygılar, bizi daha iyi alternatiflere yöneltmesi gerekirken neden hiçbir adım atmıyoruz?
Çise Ünlüer (15 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com
06/04/2012
Alpler’in Eteklerinde Bergamo
Bergamo, İtalya’nın Lombardiya bölgensinde, merkezi Milano’nun 40 kilometre kuzeydoğusunda yer alan, yaklaşık 120 bin kişinin yaşadığı, İtalyan kültürünü seven ve merak eden herkes için görülmeye değer bir şehir.
Yukardaki eski ‘Citta Alta’ ve aşağıdaki modern ‘Citta Bassa’ olarak ikiye ayrılan kısımları ile şehir denizden 250 metre yukarda yer alıyor. Yukarı şehir olan Citta Alta çevresinde 16. yüzyıldan kalma surlar şehri adeta kucaklaycak şekilde sarıyor. Bu bölgede ikematgahlara çok büyük talep olduğu için ev ve daire fiyatları İtalya ortalamasının çok üzerinde. Bölgede yaşayan insanların maddi sıkıntılardan uzak rahat hayatlar sürdüklerini mağazaların vitrinleri arasında dolaşırken keyifle gezdirdikleri köpeklerinden ve saatlerce zaman geçirdikleri zevkli kafelerden anlamak mümkün.
Citta Alta'da 14. yüzyılda Milano Dükleri Viscontiler tarafından yapılan Cittadella (iç kale), 6200 metre uzunlukta şehrin çevresini kuştatan Mura Veneziane (Venedikliler surları), eski meydan Piazza Vecchia, ve 12. yüzyıldan kalama cephesinde süslü pencereler üzerinde Venedik devlet sembolü olan San Marco aslanı bulunan Palazzo della Ragione’yi ziyaret edebilirsiniz. Bergamo'nun modern merkezini oluşturan aşağı şehir Citta Bassa'da ise 19. yüzyılda eski Bergamo'yu diğer Lombardiya şehirlerine bağlayan ana yol üzerine "Borghi" adı verilen asil ve zenginler için yapılan konak ikematgahları yer alıyor. Bunlardan Borgo Palazzo, San Leonardo, ve Santa Caterina görülmeye değer. Ayrınca Carrara Güzel Sanatlar Akademisi Resim Galerisi ve GAMEC Modern Güzel Sanatlar Galerisi de aşağı şehirde bulunuyor. Alışveriş yapmak isteyenlerin uğrak noktası ise merkezde bulunan ana alışveriş ve pazar caddesi Via 20 Settembre.
Şehrin güzelliğini en iyi şekilde görebilmek için yukardaki surların etrafından aşağıya bakmak yetiyor. Burdan Alpler’in eteklerinde yemyeşil tepelerin arasında oturan şehrin tarihi mimarisini, ve araç girmeyen taş sokaklardaki insanları gördüğünüzde Bergamo’da olmanın verdiği mutluluk içinizi dolduruyor. Merkezinde şehrin en kalabalık noktalarından biri olan meydanı yer alıyor. Meydandan araya doğru dağılan sokaklarda İtalyan kültürüne özgü yemek yerleri ve vespa mağazalarını görmek mümkün. Burdan da anlaşılacağı gibi, İtalya’nın diğer birçok şehrinde olduğu gibi Bergamo’nun her noktasında vespa süren insanlara rastlıyorsunuz.
Şehrin içini oluşturan ve inanılmaz bir tarih barındıran dar ve taşlı yollardaki tahta pancurlu ve küçük balkonlu evlerin arasında dolaşırken etraftaki çeşitli unlu mamülleri vitrinlerinde sergileyen küçük fırın ve marketleri görmezden gelmek imkansız. Aniden taze pişmiş rengarenk sebzelerle donatılmış pizzalar ve birbirinden güzel görünen lezzetli tatlılar arasında seçim yapmaya çalışırken buluyorsunuz kendinizi. Hatta bu kadar seçenek arasında kalmışken birçok fırının kendi hazırladıkları ürünlerinin yanında raflarında bulunan paketlenmiş türlü türlü organik makarnalar dünyanın başka hiçbir yerinde olmayacak kadar çeşitli ve renkli bir görüntü oluşturuyor.
Şehir içi otobüsle ulaşım en kolay ve pratik seçenek olduğundan tercih edilebilir ancak yeni bir şehri keşfetmenin en iyi ve en zevkli yolunun şehrin sokaklarında yürüyerek ve havasını soluyarak olduğunu vurgulamak gerek. Bergamo şehir merkezinden her gün 05.49-00.10 arası; havaalanından ise 06.08-00.28 arası çalışan ve Bergamo tren istasyonuna da uğrayan otobüs yolcuğu ortalama 10 dakika sürüyor. Her 30 dakikada bir olan otobüslerin ücreti ise tek yön 2 Euro.
Doğruyu söylemek gerekirse uçakla Bergamo’ya gelen nerdeyse herkes, şehrin havalimanı Orio al Serio’dan direk olarak kalkan Milano otobüslerine biniyor ve Bergamo’yu görmeden ayrılıyor. Nerdeyse uçaktan iner inmez karşınıza çıkan bu otobüslerle 1 saatte Milano’nun merkezine varmak mümkün. Bu otobüs firmalarının sağladığı servislerden yararlanmak için ister otomatik makinelerden ister bilet gişelerinden yolculuk biletlerini temin edebiliyorsunuz. Bir diğer opsiyon olarak Bergamo şehrindeki tren istasyonundan tren alarak da gidilebiliyor Milan’a, hem böylece Bergamo’yu da görme fırsatını yakalıyorsunuz.
Bergamo, diğer birçok küçük şehir gibi, gittikleri ülkerleri kısa bir sürede hızlı bir şekilde görmeyi amaçlayan çoğu turistin rağbet ettiği popüler gezi kitaplarında yer almasa bile, kesinlikle görülmesi gereken, insanı sunduğu kültür ve güzellikleriyle içine alan, gezdikçe insanın içini huzurla kaplayan bir şehir.
İtalya’ya yolunuz düşerse, doğası, tarihi ve insanları ile dört dörtlük Bergamo’yu görmenizi tavsiye ederim. Temelde düşük maliyetli havayollarının tercih ettiği Orio al Serio Havalimanı küçük olmasına rağmen dinamik bir yapısı var. Buraya varan en önemli firmalardan biri olan Ryan Air’e ek olarak Pegasus Havayolları ile İstanbul’dan direk ve diğer şehirlerden aktarmalı olarak Bergamo’ya ulaşmak mümkün.
Çise Ünlüer (8 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com
30/03/2012
Kahve İçtim Telveli
Kültürümüzün vazgeçilmez bir parçasıdır Türk kahvesi. Özel bir tadı, köpüğü, kokusu, pişirilişi, ve ikramıyla kendine özgü bir kimliği, geleneği vardır. Telvesi ile ikram edilen tek kahve türüdür. İster sabahları uyanmamıza yardımcı olması için, ister yemekten sonra sevdiklerimizle geçirdiğimiz keyifli dakikalara keyif eklemesi için, amaç ne olursa olsun kahve adamızda en çok tüketilen içeceklerden biri.
Durum bu olunca kahve sonunda bardakta kalan telveyle neler yapılabilir, bu telveden tekrar nasl yararlanılabilir diye düşünmeden edemedim. Çevreye duyarlılığı yüksek olanlarımız kahve atıklarını daha sonra kompost yapmak için ayırırken, bu atıkların çoğu evde çöpe veya lavaboya döküldüğü de bir gerçek. Gelin kahve telvesi gibi gün boyunca sık miktarlarda elimize geçen bu “atık” üründen nasıl verim elde edebileceğimizi öğrenelim.
Adamızdaki rahat yerleşim yapısının bize sunduğu bir avantaj olarak çoğumuzun evinde az da olsa bitki yetiştirebileceği bir bahçesi veya küçük bir balkonu var. İçerisinde çeşitli besinler bulunduran kahve telvesinin bitkileriniz için doğal bir gübre görevi görebileceğini biliyor muydunuz? Toprağa karıştırıldığı zaman, kahve telvesi, bitkilerinizi böcek ve salyangozlardan korur, asitli toprakta daha iyi yetişen havuç ve turp gibi sebzeler; ve gül ve açelya gibi çiçeklerin de daha kolay büyümesini sağlar.
Kahve telvesinin içerisinde yüksek miktarlarda nitrojen bulunur. Yağmur ve sulama öncesi toprağa bırakılan kahve telvesinin içerisindeki nitrojen zamanla toprağa ve varsa gübreye karışarak toprağın ısısının artmasını ve bir müddet bu sıcaklıkta kalmasını sağlar. Artan ısı, toprakta istenmeden yetişen tüm yabani otları öldürür. Böylece kısa bir süre içerisinde toprağınızın tüm bu zararlı otlardan kurtulmuş bir şekilde ekime hazır olmasını mümkün kılar.
Kahve telvesinin bir başka kullanım alanı ise güçlü kokusu sayesinde bahçelere girerek burdaki bitkilere zarar veren karınca, yılan, ve kedi köpek gibi sokak hayvanlarını bitkilerinizden uzak tutmak. Bu amaçla telveye ek olarak portakal kabuğu ve benzeri doğal atıkları toprağınıza eklerseniz daha da etkili bir çözüm elde edebilirsiniz.
Sık kullanımdan dolayı mutfak lavabolarına zamanla yerleşen kötü kokulara çözüm olarak da kullanılan kahve telvesini belirli aralıklarda birkaç bardak miktarında kaynatılan su ile dökebilir, böylece kötü kokulardan kurtulabilirsiniz. Buzdolapları veya evdeki farklı noktalarda biriken kötü kokuların tümü için kahve telvesi kullanılabilir. Kuru ve karanlık bir yerde kurutulan kahve telvesini kokusundan rahatsız olduğunuz notkara asarak çözüm getirebilirsiniz.
İçerisinde yanmış veya yapışmış yemekler bulunan ve yıkaması zorlaşan tencere ve tavaları da kahve telvesi ile ovarak daha kolay bir şekilde temizleyebilirsiniz. Uzun kullanım sonrası üzerlerine kereviz, soğan, veya sarmısak gibi yemek kokuları sinen kesme tahtalarınızı kahve telvesi ile yıkayrak bu kokulardan kurtulabilirsiniz. Özellikle sıcak mevsimlerde heryeri kaplayan karıncalardan kurtulmak için tehlikeli kimyasallar kullanmak yerine karıncaların yollarına kahve teli yerleştirerek sizi rahatsız etmelerini engelleyebilirsiniz.
Evde beslediğiniz köpeğinizi yıkadıktan sonra üzerine kahve telvesi ile pudralar gibi masaj yaparak, derisinde barınan pireleri uzaklaştırabilirsiniz. Evdeki mobilyaların üzerindeki çiziklere sürülen ıslak kahve telvesinin çiziklerin ortadan kaldırılmasında yardımcı olması mümkün.
Bahçe ve temizlik alanlarındaki kullanımına ek olarak kahve teli, saçlarınızı yıkadığınız zaman kullandığınızda saçların parlaklığını arttırır. Yapısından dolayı cildiniz üzerinde eksfolian olarak da kullanılabileceğiniz kahve teli, kapalı gözeneklerinizin açılmasına ve derinizin temizlenmesine ve canlanmasına yardımcı olur. Ve bayanlar için büyük önem taşıyacak bir öneri: Dörtte bir bardak sıcak kullanılmış kahve telvesi ile 1 yemek kaşığı zeytinyağını karıştırarak ve problemli bölgenize sürerek çatlaklarınızdan kurtulabilirsiniz. Etkisini göstermesi için, hazırladığınız karışımı sürdükten sonra sarmanız, 10 dakika beklemeniz, ve daha sonra sıcak su ile banyo yapmanız öneriliyor. Kim bilir, bu doğal yöntem bugüne kadar denediğiniz tüm kozmetik ürünlerinden çok daha etkili olabilir!
Günün sonunda, tüm sorunlarımızın çözümü doğada mevcut. Bir sonraki kahvenizin telvesini kullanmadan çöpe dökerken ne kadar yararlı bir üründen vazgeçtiğinizi unutmayın. Elinizde tüm bu bahsettiğimiz amaçlar için yeterli kahve telvesi yoksa size bu ürünü seve seve verecek olan yaşadığınız bölgedeki kafelere veya komşularınıza sorun, eminim düşündüğünüzden daha fazla kahve tiryakisi olduğunu göreceksiniz!
Çise Ünlüer (1 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com
23/03/2012
Neden Bez Torba?
Etrafta görmüş olabileceğiniz bez torbaların pastik poşetlere kıyaslandığı zaman birçok avantajı olduğunu biliyor musunuz? Kullanıldıktan sonra yol kenarlarına atılan plastik poşetler zamanla denizlere ve içtiğimiz suya kadar karışarak sağlığımızı tehdit altına almakla kalmıyor, karada 800, suda 400 yıl gibi uzun bir zaman sonra yok olarak doğayı kirletiyor. Yani biz yok oluyoruz ama etrafa attığımız plastik poşetler bizden sonra yüzyıllar boyu kirlilik yaratmaya devam ediyor.
Plastikler, yapılarında karbon, hidrojen, oksijen, azot ve diğer organik ve inorganik elementler bulunduran monomerlerin bir araya gelerek oluşturduğu polimer yapıdaki bileşiklerdir. Bu poşetlerin yapımında kullanılan plastik, güneşe veya ısıya duyarlı bir madde olduğundan zamanla kimyasal değişime uğruyor. Bu değişimlerin bir ürünü yağ ile çözünüp kanserojen maddeye dönüşen zehirli polimerler. Bu nedenden dolayı, aşırı plastik kullanımının son yıllarda sayısı hızla artan kanser vakalarında büyük rol oynadığı düşünülüyor. Biraz düşünecek olursak, bugün hiç tereddüt etmeden kullandığımız, günlük hayatın bir parçası haline gelen plastik torba ve şişeler bundan bir kaç bin sene önce yoktu! Dolayısı ile beraberinde getirdikleri sorunlar da...
Daha yakın bir geçmişte bu ürünler henüz yaygınlaşmamışken pazardan ve bakkaldan alınan gıdalar kullanılmış gazete veya kaliteli kağıttan yapılmış kase kağıtlarına koyulur, insanlar yanlarında getirdikleri filelere aldıklarını yerleştirir, bu fileleri tekrar tekrar kullanırlardı. Bu alışkanlıklar daha pratik bir çözüm sunuyor gibi görünse de aslında sonumuzu getiren plastik torbalar çıktı çıkalı tamamı ile değişti.
Durumun esas korkutucu yanı plastiğin doğada tamamen yok olmaması ve nerdeyse 1000 yıla kadar uzayabilen ömrü. PET, PVC gibi bazı plastikler geri kazanılabilseler bile düşük yoğunluklu PE malzemeden üretilen plastik torbalar için geri dönüşüm söz konusu olmadığı gibi bu işlemin maliyeti de çok yüksektir. Peki sonuç? Büyük çöp sahalarında toplanan, veya rüzgar ve suyun etkisiyle kanalizasyon kanallarından, okyanus diplerine, tarım arazilerinden çeşitli canlıların sindirim sistemine kadar her yere dağılan plastik poşetler! Denizlerde yaşayan canlıların plastik torbaları yemeye çalışırken boğularak ya da yedikten sonra açlıktan öldüklerini duydunuz mu? Peki ışık etkisiyle fiziksel olarak parçalanarak toprağa karışan plastiklerin besin zincirine dahil olarak sofralarımıza kadar ulaştığını?
Bu soruna biraz da olsa çözüm getirmeyi amaçlayan gelişmiş ülkeler, plastik torbaların kullanımını azaltmak için kampanyalar düzenliyor, hatta bu ürünlerin kullanımını yasaklamaya kadar gidiyor. Bazı ülkelerde kullanılmış plastik şişeler toplatılarak geri dönüştürülüyor, böylece doğaya olan zararları biraz da olsun azaltılmış oluyor. Yakın komşumuz Türkiye'de ise "Bez Torba Kullananlar" girişimi "Dünyayı Bez Torbanda Taşı" sloganı ile bez torba kullanımını yaygınlaştırmaya çalışıyor. Türkiye’de yapılan çalışmalara göre senede kişi başına düşen ortalama plastik torba sayısı 500. Buna göre yılda 35 milyar plastik poşet çöpe atılıyor, doğayı kirletiyor.
Elinize aldığınız poşetlerin ve diğer çoğu plastiğin petrolün bir türevi olduğunu, yani petrol rafinerilerinde kullanılan ham petrolün işlenmesi sonucu arta kalan malzemelerden elde edildiğinin farkında mısınız? Üretimi ucuz olduğu için dünyada her yıl plastik torba üretimi için yaklaşık 250 milyon ton plastik kullanılıyor. Bunların dışında en çok kullanılan ürünler PET şişeler, PVC ambalajlar ve PE torbalar geliyor. Ancak unutmamak gerek ki çoğu plastik ambalaj malzemelerinin tekrar geri kazanılması mümkün olmadığı gibi bu ürünler bir süre sonra molekül yapıları bozularak kullanılmaz hale geliyor ve kirlilik yaratarak doğal kaynaklarımızı kirletiyor.
Geçtiğimiz yıllarda üretilmeye başlayan ve ülkemizdeki marketlerde de kullanılmaya başlanan “doğa dostu” poşetlere de yakından bakacak olursak, durumun o kadar da iç açıcı olmadığını görebiliriz. Doğayı daha az kirleten veya doğada kolay çözülen plastik torbalar doğayı kirletmeye devam ediyor ama bu poşetlerin üretici ve kullananları sanki gerekeni yapmış olduklarından içleri rahat olması gerekirmiş gibi düşünmeden doğayı kirletmeye devam ediyorlar. Oysa durumun farkında olan birçok ülkede tüketiciler plastik torbayı tamamı ile hayatlarından çıkararak kağıt veya bez torba kullanmaya başladı. Bazı ülkelerde ise plastik torba kullanımını caydırmak için plastik torbaya yüksek vergi uygulanıyor, plastik torbada ısrar eden tüketicilerden para talep ediliyor.
Gelin, hem sınırlı fosil kaynakların tüketimi anlamına gelen, hem de geriye dönülmez bir kirliliğin kaynağı olan plastik torbaların kullanımının ülkemizde de sınırlandırılması veya yasaklanması için adımlar atalım. Doğaya daha fazla zarar vermeye hakkımız olmadığını bilerek hep birlikte eskiden olduğu gibi alışverişe giderken filemizi veya bez torbamızı yanımıza alalım. Her insan dayanıklı, doğa dostu, anti bakteriyel ve geri dönüşümlü malzemelerden şık bez torbalar dikebilir ya da çok düşük bir ücrete satın alabilir, tekrar tekrar kullanabilir. Hatta yaratıcılığınızı da katarak farklı sap boylarında ve sınır tanımayan özgün tasarımlarda hazırlanan bez torbaların üzerine aile fotoğraflarınızı veya firmanızın tanıtıcı reklamlarını ekleyebilir, gerçekleştirdiğiniz çeşitli etkinlik veya sosyal sorumluluk projelerine değinebilirsiniz.
Çise Ünlüer (25 Mart 2012)
ciseunluer@gmail.com
Subscribe to:
Posts (Atom)












