Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

20/01/2012

Dubai’den Gözlenimler



En yüksek, en derin, en pahalı, en zengin, en yapay, en egzotik... Dubai’yi anlatmaya kelimeler yetmez. Çünkü dünyanın başka hiçbir yerinde yedi yıldızlı bir otele rastlayamaz, dünyanın ülkeleri şeklinde 200 adet insan yapımı bir ada dizisini ziyaret edemez veya dünyanın en yüksek binasına çıkamazsınız.

Her noktasında canlı ve kozmopolit bir hava esen Dubai’nin tüm modernliği ortasında plaj veya bir iş toplantısı sonrasında bir butiğe, bir golf turuna veya seçkin bir restoranına giderken asırlık çarşılar hala sıkı pazarlık etmek isteyenleri cezbeder. Ve tüm bunlara rağmen, günlük hayatta aklınıza gelmeyecek kadar yakındır şehri çevreleyen çöl. Şehir merkezinden biraz dışarı çıkıldığı zaman hayat daha geleneksel, biraz daha yavaş bir hal alır.

Eğer Dubai’yi ziyaret etmeyi düşünüyorsanız, ülke hakkında bilmeniz gereken bazı bilgiler şunlar: Ülkenin para birimi Birleşik Arap Emirlikleri dirhemi (AED). Dubai’i ile Kıbrıs arasında 2 saat zaman farkı var. Elektrik prizleri ülkemizdeki gibi üç pimlidir. Sıcaklıklar kışın (Aralık-Mart) gece en düşük sıcaklık olan 10°C’den yaz ortasında (Haziran-Ağustos) gündüz en yüksek sıcaklık olan 50°C’ye kadar değişiklik gösterir. Eğer fırsatınız olursa ziyaret etmek için en iyi zaman plajda uzun, rahat gündüzler ve dışarıda ılık geceler geçirebileceğiniz kusursuz ısı seviyesine sahip olan Ekim-Nisan ayları arasıdır. Havaya uygun olacak şekilde genellikle bol pamuklu kıyafetler günün sıcağında şapkalarla birlikte yıl boyu tercih edilmelidir. Ancak kış akşamlarının şaşırtıcı derecede serin olduğundan ve binalarda sürekli çalıştırılan klimalar sayesinde soğuk ortamlarda bulunabileceğinizden yanınızda ince bir kazak getirmek en doğrusu olacaktır.

GCC (Körfez Dayanışma Konseyi) ülkeleri için vize gerekmemektedir. İngiltere, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve çoğu Batı Avrupa ve Uzak Doğu ülkeleri vatandaşlarına geldiklerinde ücretsiz olarak 30 günlük sonradan uzatılabilen ziyaret vizesi verilir. Kıbrıs pasaportuna istenen vize yerel sponsor veya otel kanalıyla alınılabilir. Ülkede uyuşturucu yasaktır ve bu alandaki cezalar gerçekten çok serttir. Alkol tüketimi de lisanslı restoran, bar ve kulüplerde mümkün olmasına rağmen şehir içinde satın alınamaz. Bununla doğru orantılı olarak, alkollü araba kullanmak kabul edilemez bir durumdur ve suçlular için çok ağır cezalar vardır.

20. yüzyılın başlarında gelişen deniz aşırı ve yerel ticaret ile Arabistan’daki en büyük çarşılara sahip olan Dubai tarihindeki en büyük değişiklikler 1950’lerde önce bölgede petrol bulunmasından itibaren başlamıştır. Zengin bir mirasa sahip olan Dubai’nin modern tarihi 1966 yılında Fateh Petrol yatağında petrol bulunması; 1971 yılında ise ortak güvenlik ve refah için Birleşik Arap Emirlikleri kurulması ve Arap Birliği’ne katılması ile bilinir. Daha sonra bu olayları kentin ilk çok katlı yapısı olan Dubai Dünya Ticaret Merkezi’nin açılması ve Emirates Havayolları’nın kurulması takip eder. 1999 yılında açılan Burj Al-Arab dünyanın tek yedi yıldızlı oteli olarak bilinmektedir. Son olarak 2010 yılında dünyanın en yüksek binası olan 828 metrelik Burj Khalifa’nın inşaatı tamamlanır.

Ülke yöneticileri, ülkedeki tüm yatırımlarda güvendikleri petrol kaynaklarının bir gün tükenebileceğini biliyor olmalılar ki buna bağlı kalmayıp turizm ve benzeri alanlarda ülkelerini ön plana çıkarmaya yönelmişler. Birleşik Arap Emirlikleri’nin en çok konusulan ve yabancılar tarafından tercih edilen bölgesinin Dubai olmasında şehir için hazırlanmış başarılı tanıtım politikalarının rolü büyük. Düzenlenen farklı aktiviteler sayesinde ülkeye gelen turist sayısı her geçen gün hızla artıyor.

Biraz da Dubai’de görmeyi bekleyebileceğiniz insan profilinden kısaca bahsetmek istiyorum. Üniformaları boydan boya beyaz çarşaf ve terlikten oluşan erkek havaalanı memurlarından mı yoksa gelenlere vize vermekle görevlendirilmelerine rağmen ellerindeki telefonlar ile saatlerce müzik dinlemeyi tercih eden çalışanlardan mı başlasam. Altın süslemelerle donanmış havaalanı da dahil olmak üzere Dubai’de son birkaç senede yapılan çoğu bina gayet geniş, modern ve göz alıcı. Aralık ayının son haftalarında ziyaret ettiğim Dubai’deki toplumun çoğunu müslümanların oluşturmasına rağmen havaalanı da dahil olmak üzere şehrin birçok farklı noktasında noel baba kıyafetli animatörler ve altında hediye dolu dekoratif yılbaşı ağaçları görmek ve Christmas müzikleri dinlemek mümkün. Daha çok hristiyan dünyasına özgü olan bu süslemeler ve etraflarında dolaşan siyah çarşaflı kadınlar ile beyaz çarşaflı erkeklerin oluşturduğu tezat ilginç olduğu kadar komik. Ama unutmamak gerekir ki Dubai’ye çalışmak amaçlı gelen birçok yabancı var ve şehirdeki birçok şey burada yerleşik olan halka hitap edecek şekilde tasarlanmış.

Dubai nüfusunun büyük bir kısmını Hintliler oluşturmakta. Bindiğim taksilerden birinin şoförü genç yaşta çalışmak için Hindistan’dan Dubai’ye göç ettiğini anlatıyor. Ülkeye ilk geldiği günden itibaren birçok farklı işlerde çalışan ve zor şartlarda hayatta kalmaya çalışan Hintli şoför gerçekten sıfırdan nasıl bir hayat kurulabileceğinin güzel bir örneği. Yolculuk bitmeden, yaklaşık 10 sene Dubai’de çalışarak biriktirdiği para ile ülkesine dönüp kendi işini kurmak istediğini de ekliyor.

Şehri ilk kez ziyaret edenler az da olsa bir kültür şoku yaşayabilir çünkü Dubai’de dünyanın her köşesinden çalışmak için gelen birçok insanın yanında geleneksel Arap kıyafeti olan dishdash (beyaz erkek kıyafeti) ve abayalarıyla (tesettür) dolaşan yerliler ile karşılaşmak kaçınılmaz. Her ne kadar gökdelenlerle dolu olsa da şehirde namaz vakti geldi mi camilerin sesleri dört bir yandan duyuluyor. Hatta dünyanın en büyük alışveriş merkezlerinden olan Dubai Mall veya Mall of the Emirates’de bile mağazaların arasında dolaşan insanlara namaz vaktinin geldiği buradaki elektronik ekranlardan bildiriliyor. Günlük Dubai kültürünün bir başka parçası olarak sokaklarda sıkça Arapça konuşmaları ve nargile kokusunu duymak mümkün.

Her ne kadar da şehirde yaşayan yabancı toplumun da etkisi ile etrafındaki ülkelere kıyaslandığı zaman daha rahat bir tavır sergilense de, Dubai, günün sonunda yine de Müslüman kültürünün kabul gördüğü bir yer olduğundan toplum içinde temkinli davranılmalı, özellikle şehrin geleneksel bölümlerinde mütevazi bir giyim anlayışı benimsenmelidir. Bununla doğru orantılı olarak şehirde suç oranları oldukça düşük olduğundan sokaklarda dolaşmak oldukça güvenlidir.

Gelelim dinin halkın davranışlarının şekillenmesindeki rolüne. İslam dininin önemi Birleşik Arap Emirlikleri toplumu için tartışılmazdır. Halk, toplumun gerçek dokusu içerisinde vazgeçilmez bir rol oynayan dini inançlar doğrulutusunda çok kesin ahlaki esaslar bildiren Kuran’ı günlük hayatın her konusununda bir referans noktası olarak alır. Dubai’yi müslümanların kutsal ayı olan Ramazan’da ziyaret ederseniz bunu daha net bir şekilde görebilirsiniz. Bir İslam ülkesi olarak Dubai kültürü bu konuda çevredeki ülkelerden çok da farklı değildir ve birçok restoran ve kafe gündüz saatlerinde kapalıdır. Bu zamanlarda müslüman olmayanların da toplum içinde yemek yememesi, su içmemesi veya sigara kullanmaması beklenir.

Ülkedeki Arap toplumu için aile kavramı çok önemli olmakla birlikte yerli halk yabancılara karşı genellikle gayet misafirperver. İlk başlarda halkın gösterdiği bu yakınlığa biraz önyargılı davranmakta yarar var diye düşünseniz bile gittikçe bu samimiyet içinizi ısıtıyor. Örneğin Dubai’de altın veya baharatların satıldığı geleneksel pazarlara “souk” ismi veriliyor. Şehrin Deira bölgesinde bulunan baharat pazarındaki göz alıcı renklerdeki baharatların arasından çubuklar halide satılan tarçınlara gözüm takılıyor. Satıcı çocukla kısa bir sohbetin ardından bölgedeki halkın Türkler’e büyük bir sempati beslediğini anlıyorum. Çocuğun kasada oturan babası İngilizce konuşmamasına rağmen önündeki sandalyeyi göstererek bana çay ve yanında hurma ikram ediyor.

Geleneksel ile modern sentezi oluşturan Deira bölgesinden biraz bahsetmek istiyorum. Bölgenin batı tarafında bulunan çarşı etrafında ucuz lokantalara ek olarak her tür mal satan, dolup taşan dükkanları ve dar pasajlardan oluşan kalabalık mahalleleri görebilirsiniz. Deira’nın daha doğusunda körfez kıyısı boyunca kargolarını yükleyip boşaltan antik yelkenlileri ve gelişen iş bölgesinin ışıldayan cam ve çelik kuleleri gibi yükselen çarpıcı binaları mevcut. Dubai’nin bu bölgesindeki ilgi çekici noktaları arasında Deira alışveriş merkezi, Dubai Creek Golf & Yacht Club, Century & Irish Village ve daha birçok mağaza, restoran ve eğlence yerine sahip Dubai Festival Merkezi yer almaktadır.

Dubai'de dikkat çeken bir diğer nokta sadece üç yıl önce kurulan ve bugün 1500’den fazla şirkete ev sahipliği yapan TECOM (Dubai Internet City, Dubai Media City ve Knowledge Village). 2002 yılında yüzde yüz on (110%)’luk bir büyüme yakalayan Dubai Internet City, bu büyümeyi 2003'te de tekrarladı. Üç yıl önce kurulan Dubai Internet City bugün 600'ün üzerinde firmanın katılımı ile uluslararası bir bilişim topluluğu haline geldi. Günümüzde serbest bölgede 44 farklı ülkeden şirket faaliyet göstermekte ve otuz binden fazla bilgi çalışanı görev yapmaktadır.

5 yıldızlı otel cenneti olan Dubai, aynı zamanda dünya üzerindeki tek 7 yıldızlı otele de ev sahipliği yapıyor. Şekli bir yelkeni andıran Burj El Arab’ın önünde fotoğraf çektirmeden Dubai’ye gelmiş sayılmazsınız demek çok da yanlış olmaz sanırım. İsminin anlamı “Arap Kalesi” olan bina 321 metrelik yüksekliği ile dünyanın en uzun dördüncü hoteli. Çok çabuk bir kıyaslama yapacak olursak otel, Paris’teki Eiffel Kulesi’nden daha uzun, New York’taki Empire State Building’den ise sadece 60 metre daha kısa! Tasarımında Arap kültürünü yansıtacak şekilde bolca altın ve kristal parçaları kullanılan Burj Al Arab, Jumeriah plajından 280 metre dışarıda duran yapay bir ada üzerine inşa edilmiş ve bir köprü yardımı ile karaya bağlanmış.

Şanslı bir şekilde otele tam güneşin batmaya yakın olduğu saatlerde gittiğimden otelin güneşin batışıyla farklı renklerle ışıklandırılmasını izleyebiliyorum. Dubai’ye yolunuz düşerse, gözalıcı bu manzarayı kaçırmamanızı tavsiye ederim. Tabii otelde konaklama imkanları tahmin edeceğiniz gibi bayağı yüksek ücretlerle sunuluyor. Burj El Arab yerine biraz daha hesaplı ama yine de Dubai’nin sunduğu ihtişamlı ortamı yaşayarak kalabileceğiniz 5 yıldızlı oteller arasında Le Meridien, Hilton, Crowne Plaza, Ritz Carlton, Jumeirah Beach Hotel, Ramada ve Sheraton geliyor.

Alışveriş, gezilerle ilgili yazıları okuyan çoğu insanımızın merak ettiği bir nokta. Tahmin edebileceğiniz gibi, Dubai tam bir alışveriş cenneti. Elektronik eşya, telefon, fotoğraf makinesi, kıyafet, aksesuar.. İlgilendiğiniz ne olursa olsun Dubai’de bulmak mümkün. Yeter ki gitmeniz gereken yeri önceden öğrenin. Örneğin elektronikler için Al Fahiti sokağı, ayakkabı için City Center Alışveriş Merkezi veya pek çok spor malzemesini çok ucuza bulabileceğiniz Al Karama'da mağazalara uğrayabilirsiniz. Eğer deri çanta almak istiyorsanız Deira'daki dükkanları deneyebilir, yine bu bölgedeki Gold Souk'dan altın, çevre dükkanlardan envai çeşit kumaş, şal, baharat da alabilirsiniz. Dubai’de ne yiyeceğim diye uzun uzun düşünmeye de gerek yok. Fast food konusunda gayet geniş imkanlar sunan alışveriş merkezlerine ek olarak şehrin farklı noktalarında rastlayacağınız yerel tatlara kadar aradığınız her çeşit yemeği Dubai’de bulmak mümkün.

Çoğu zaman saymakta zorlanacağınız kadar şeritli kusursuz yolları olan Dubai’de bu şekilde seyahat etmenin tek zorluğu trafik miktarı. Şehrin çoğu önemli yerine ulaşan metroya ek olarak taksilerin de fiyatları oldukça makuldur. Ancak unutmamak gerekir ki şehirde görülmesi gereken çarşılar, tarihsel miras alanları ve müzelerin keyfini en iyi yürüyerek çıkarabilirsiniz. Tabii yaz aylarında artan sıcaklarda bu aktivitede zorluk yaşanabileceğini de unutmamak gerekir.

İster kafanızı dinlemek, ister gönlünüzce alışveriş yapmak ya da unutulmaz bir tatil yaşamak... Amacınız ne olursa olsun, kış ortasında yazı yaşamak için ideal bir seçim olan Dubai bunu karşılayacak nitelikte bir yer.

Çise Ünlüer (22 Ocak 2012)
ciseunluer@gmail.com










12/01/2012

Çöl Üzerinde Modern Dünya




Bugün sizlere bundan çok kısa süre önce sadece çöl kumlarından ibaret olan ancak 40 yıl gibi kısa zamanda bir alışveriş ve turizm cenneti haline getirilmiş bir yerden bahsetmek istiyorum.

Dubai kimilerine göre eşsiz bir örnek kimilerine göre doğanın katledildiği nokta. Bakış açınız her ne olursa olsun, Ortadoğu'nun modern yüzü, Birleşik Arap Emirlikleri'nin yedi emirliği arasında en popüler olanı Dubai, mutlaka görmeniz gereken bir yer! İstanbul'dan uçakla 4 saat uzaklıktaki Dubai, “Arap kültürüne Avrupa makyajı yapılarak oluşturulmuş bir kent”.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Ortadoğu'da Arap Yarımadası'nın güneydoğusunda bulunuyor. Ülkenin komşuları Umman ve Suudi Arabistan. BAE, Abu Dabi, Dubai, Acman, Füceyre, Resü'l-Hayme, Şerce ve Ummül-Kayveyn adlı yedi emirlikten meydana gelmekle birlikte, ülkenin başkenti ve en büyük ikinci emirliği olan Abu Dabi, aynı zamanda ülkenin siyasi, endüstriyel ve kültürel merkezi konumundadır.

Dubai’ye giderken beni nelerin beklediğini tam olarak tahmin edemiyordum. Hızlı gelişen inşaat şektörü, petrol zengini halkı ve muhafazakar bir kültürü olduğunu az çok biliyordum. Uçak Dubai’ye inerken yukardan gördüğüm yer karşısında şaşırmamak elde değildi. Kocaman bir çölün içerisine kurulu Dubai’de sonradan yapılan birkaç yeşilleştirme çabası dışında nerdeyse hiç ağaç yok! Uçakla Dubai havaalanına inerken sadece birkaç yüksek binayı barındıran bir kum yığını ortasına indiğinizi düşünüyorsunuz. Tüm şehri bir cümle ile özetleycek olursak: çölün ortasında kaybolmuş birkaç gökdelen.

Şehrin finans merkezinde uzun bir yol üzerinde yan yana yer alıyor gökdelenler. Ancak New York ve Singapore gibi finans merkezli şehirlerde görülen o dinamik çalışan insan kalabalığı Dubai’de biraz farklı bir hal almış şekilde. Özellikle metro kullanımı bu farkı daha da belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Ama kıyaslama yapmadan önce belirtmem gerek ki Dubai’nin yolları geniş, metrosu gayet modern, temiz ve düzenli. Trenler zamanında geliyor, insanlar medeni bir şekilde trenin gelmesini bekliyor. Ancak tüm trenlerin içinde sanki her noktası sabunlarla temizlenmiş gibi ağır bir sabun kokusunu andıran rahatsız edici bir koku mevcut. Genel olarak bu ülkelerde yaşayan insanların daha ağır kokuları tercih ettiklerini şehri biraz gezince kısa sürede anlamak mümkün.

Trene girdiğimde bir bütün vagonun tamamı ile kadınlardan oluştuğunu farkediyorum. Trende yolculuk yapan tüm erkek yolcular ise yan vagonlarda toplanmış. Bir sonraki istasyonda trende benim bulunduğum bölüme Dubai’ye yabancı oldukları belli olan turist bir çift giriyor. Trendeki güvenlik görevlisi hemen adamın yanına yaklaşıp o vagonun sadece bayanlar için ayrılmış olduğunu ve erkeklerin seyehat ettiği diğer vagona gitmesi gerektiğini belirtiyor. Böylece çift yolculukları boyunca ayrı vagonlarda seheyat etmek zorunda kalıyor. Bu durum şehirdeki otobüslerde de geçerli. Otobüs bekleme sırasında bir görevli yaklaşıyor, kadınları ve aileleri bir sıraya, yanlız olan erkeklerı ayrı bır sıraya girmeleri için teşvik ediyor. Otobüslerin içinde de ön kısım sadece kadın ve çocouklu aileler için ayrılmış olduğundan erkekler arkada durmak durumunda.

Dubai’de her ne kadar Avrupa standartlarının üstünde bir ulaşım sistemi kurulmuş olsa da, yerli halkın ve buraya işçi olarak çalışmaya gelmiş insanların bu duruma tam olarak adapte olduğu söylenemez. Hemen bir örnek verecek olursak, Avrupa’da tren durur, önce inecek olan insanlar iner, ve o durakta inmek isteyen en son insan ininceye kadar herkes kenarda bekler, sonra yeni binecek olan insanlar yavaşça içeriye girer. Genelde herkesin elinde okuyacak bir kitap veya gazete olur, kimse kimseye bakmaz, ilgilenmez. Dubai’de durum biraz farklı. Trenin gelmesini bekleyen yolcular tren gelince inecek olan insanların tam olarak inmesini beklemeden boş buldukları yerlerden trene girmeye başlıyor, böylece özellikle kalabalık duraklarda küçük bir karmaşa yaşanıyor. Diğer yandan burda geçirdiğim birkaç gün boyunca her gün metroya binmeme rağmen kimsenin elinde yolculuk boyunca boş vakit geçirmemek için okuduğu kitap veya gazete görmedim çünkü genellikle insanlar seyahat vaktini etrafa bakarak geçiriyor. Bunlar küçük noktalar olsa da aslında kültür farkları ile ilgili çok şey anlatıyorlar.

Şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden Mall of Emirates ve Dubai Mall dünyadaki tüm rakiplerini arkada bırakacak kadar lüks ve göz alıcı. Özellikle Mall of Emirates saatlerce gezmekle bitmeyecek kadar büyük ve ne ararsanız bulabileceğiniz bir alışveriş merkezi. İçinde tam donanımlı bir kayak merkezi (evet yanlış duymadınız, çölün ortasında bir kayak merkezi!), yurtdışında göreceğiniz tüm restoran zincirleri ve Avrupa ve Amerika’nın tüm gözde tekstil markalarını barındıran bu merkezlerde bol bol alışveriş yapmayı ihmal etmeyen beyaz çarşaflı erkekler ve yanlarında siyah çarşaflı, çoğunun sadece gözleri görünen eşlerini görmek mümkün.

Daha çok batının etkisinde tasarlanmış olan bu merkezlerde kendinizi mağzaların çeşitliliğinde kaybetmiş dolaşıyorsunuz ki aniden hoparlörlerle tüm alışveriş merkezini kapsaycak şekilde içeriye yansıtılan ezan sesi ile kendinize geliyorsunuz. Hocanın vaazı boyunca bina içerisinde normalde ürün reklamlarını yapan tüm elektronik ekranlarda bir camii resmi üzerinde “its prayer time” (dua etme zamanı) şeklinde geçen hatırlatmalar yayınlanıyor.

Ama bu noktada unutmamak gerek ki Dubai’nin nüfusunun büyük bir bölümü buraya çalışmak için gelen Asya, Hint ve Afrikalı insanlardan oluşuyor. Nüfusun sadece yüzde yirmi (20%)’si Arap, geriye kalanı yabancı uyruklu çalışanlar. Trene binmek için alacağınız bileti veren görevliden gün boyu çalışan ailelerin çocuklarına bakan bakıcılara, mağazalardaki servis görevlilerinden temizlik işçilerine kadar nerdeyse tüm çalışanlar yabancı! Bir de buna batıdaki krizden etkilenen şirketlerin buraya gönderdiği Amerika ve Avrupa’lı çalışanlarlı ekleyecek olursak Dubai’nin ne kadar kosmopolit bir yer olduğunu anlamak zor değil. Ancak her ne kadar da batının etkisinde kalmış olsa da, Dubai yine de bir müslüman şehri olduğundan insanın burda hareketlerine biraz daha dikkat etmesi gerekiyor. Tabii etrafındaki komşu müslüman ülkelere kıyaslandığı zaman Dubai’deki yerli halkın dışarıdan gelen insanlara karşı çok daha anlayışlı olduğunu belirtmekte yarar var. Örneğin sokakta rahat giyinimli bayanları, el ele dolaşan turistleri görmek mümkün, ki bu bazı ülkelerde kabul edilen bir durum değil.

Önümüzdeki hafta, çöller üzerine kurulmuş modern bir dünyayı temsil eden Dubai’deki farklı bölgeler ve ülkenin genel kültürünü anlatmaya devam edeceğiz.


Çise Ünlüer (15 Ocak 2012)
ciseunluer@gmail.com







05/01/2012



Örnek İnsan mısınız?




Geçtiğimiz haftalarda değindiğimiz yeşil girişimlerin arasından kendinize uygun olanları seçerek hayata geçirdiğinizi umarak, bu hafta, bizden sonraki nesillere gönül rahatlığı ile bırakabileceğimiz bir dünya yaratmak için benimseyecebileceğiniz birkaç basit adımdan daha bahsetmek istiyorum.

Ülkemizde toplu taşımada olan eksikliklerden dolayı bireysel araba kullanımı en fazla tercih edilen ulaşım metodlarından biri. Bundan vazgeçemeseniz bile, araba kullanırken daha az yakıt harcamak için alabileceğiniz basit önlemler var. Örneğin araba lastiklerinizin basıncını sık sık kontrol ederek gereksiz yere yakıt kullanımının önüne geçebilirsiniz. Her ne kadar kısıtlı olsa da ülkemizdeki toplu taşımacılık alternatiflerini göz önünde bulundurarak mümkün oldukça bu olanaklardan yararlanmak hem küresel ısınmaya karşı atılan olumlu bir adım hem de araç yakıtına harcadığınız miktarlada azalmaya neden olacaktır.

Yaşadığınız bölgedeki komşularınız arasında sizinle yakın yerlerde çalışanlar varsa, bu insanlarla aynı araçta işe gidip gelmek ihtiyaç duyulan enerjiyı azaltmak açısından verimli olmakla birlikte, yanlız gidilen sıkıcı araba yolcuklarından çok daha eğlenceli bir tecrübeye de dönüşebilir. Bir başka durumda, gitmek istediğiniz yerler yürünebilir veya bisikletle gidilebilir mesafede ise, bunun ne kadar sağlıklı bir seçim olacağından bahsetmeme gerek yok sanırım.

Evlerimizde elektrik ve suyu verimli olarak kullanmamız mümkündür. Ancak gerekli tasarrufu sağlamak için öncelikle alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekmektedir. En basit tasarrufların başında evdeki tüm lambaları enerji tasarrufu sağlayanlarla değiştirmek, evde soba veya klima gibi sıcaklığı ayarlayan aletler çalışırken yalıtımın iyi yapılmış olması ve ısı kaybını önlemek için herhangi bir pencere veya kapının açık bırakılmaması geliyor. Bu yaklaşımlar enerji sarfiyatını yarı yarıya azaltıyor. Evlerde ısınmak için kalorifer peteğinin üstünü açık tutmak bu aletlerin gereğinden fazla çalışmasını engellediği için etkili tedbirlerden biri olarak görülüyor.

Daha önce et tüketiminin neden olduğu sağlık sorunlarından bahsetmiştik. Özellikle başta kanser olmak üzere birçok hastalığın risk faktörlerinin başında gelen kırmızı eti hayatınızdan çıkarmak ve sebze ağırlıklı bir beslenme şeklini benimsemek sağlıklı bir hayat sürmek istiyorsanız atmanız gereken en önemli adımlardan biri. Et tüketimimizi mümkün oldukça limitleyerek neden olduğumuz karbon emisyonlarını da azaltabileceğimizi biliyor muydunuz?

Et yememek, yağ tüketimini azaltmanın en etkili ve kolay yollarından biridir. Günümüzde, modern çiftliklerde yetiştirilen hayvanlar daha çok kar elde etmek için kasıtlı bir şekilde farklı metodlar kullanarak şişmanlatılmaktadır. Bu alanda yapılan birçok araştırma, yağlı et tüketiminin kalp krizine ve kansere yakalanma riskini artırdığını kanıtlamıştır. Düzenli bir şekilde et tüketmenin insan sağlığı üzerindeki etkileri sandığımız kadar iç açıcı değil. Her yıl, milyonlarca gıda zehirlenmesi vakası kaydedilmektedir ve bunların çok büyük bir kısmı et yemekten kaynaklanmaktadır. Et yediğimizde hayvanların beslenmesi boyunca kullanılan hormonları da tüketmiş oluyoruz. Çoğu hamburger etlerinin dörtte biri, sığırlara verilen büyüme hormonlarını içermektedir. Bu hayvanları yetiştirirken sakin tutmak için sakinleştirici ilaçlar, ve çeşitli enfeksiyonlarla başa çıkmak için rutin olarak antibiyotik kullanılmaktadır. Tükettiğimiz etlerle birlikte bu ilaçları da vücudumuza almış oluyoruz. Büyüme hormonları ve ilaçlara ek olarak tükettiğimiz etlerin hayvanların kuyruk, ayak, rektum ve omurilik kısımlarını da kapsıyor olabileceğini, günlük hayatta düşünmeden tükettiğimiz sosisler gibi besinlerin öğütülmüş bağırsak ihtiva edebileceğini, ve bu bağırsakların öğütülme esnasında boş olduğundan hiçbir zaman emin olamayacağımızı akılda tutarak, yiyecek seçimlerimizi tekrardan gözden geçirmenin yararı olacaktır.

Unutmayın ki tüm dünya bizim gibi her haftasonu veya ilk fırsatta kurulan mangalda pişirilen etle beslenmiyor, çünkü birçok insan bunun ne kadar sağlıksız bir seçim olduğunu biliyor! Et kullanılmadan yapılabilecek basit, lezzetli ve sağlıklı yemekler hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız internetteki arama motorlarından vejeteryan yemekler üzerine küçük bir araştırma yaparak ne kadar fazla opsiyonunuz olduğunu görebilirsiniz.

Ülkemizdeki zor şartlarda ayakta kalmaya çalışan çiftçilerimizi desteklemek için kendi topraklarımızda yetişen ürünlere yönelmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Yurt dışından gelen tüm yiyecekler belli bir mesafe katederek marketlerimize kadar ulaştıklarından, mümkün oldukça ülkemizde yetişen ürünleri tüketmek hem ekonomimizin canlanmasına yardımcı olacak hem de karbon ayak izimizi azaltmamızı sağlayacaktır. Bu yolda kendimize sormamız gereken birkaç basit soru sayesinde hangi yiyecekleri tercih etmemiz gerektiğine kolayca karar verebiliriz: Bu yiyecek mevsime uygun mudur? Bana ulaşana kadar yaklaşık kaç mil seyahat etti? Eğer uzun mesafelerden gelmişse, yerli bir alternatifi var mıdır?

Hayatınızda yeşil girişimleri başlatmak için ne yeni bir yılın başlamasını, ne de kötü bir şeyin olmasını beklemeye gerek var. Hemen şimdi, son 3 haftada bahsettiğimiz girişimlerden veya kendi düşündüğünüz adımlardan birkaçını kendinize seçin ve ilk adımı atın. Hatta bu adımı atmakla kalmayın, bunu ciseunluer@gmail.com adresinde yazarak bizimle paylaşın! İster kullandığınız plastik poşet miktarını azaltmak, ister bahçenize ektiğiniz küçük bir fidan olsun – girişiminiz ne olursa olsun, çevreci olsun, yeşil olsun!


Çise Ünlüer (8 Ocak 2012)
ciseunluer@gmail.com

30/12/2011

2012’ye Girerken




Geçtiğimiz hafta yeşil bir yıl için ne gibi girişimlerde bulunabileceğimize kısaca değinmiş, basit adımlarla ne kadar büyük değişiklikler yapabileceğimizden bahsetmiştik. Bu hafta sizlere birkaç farklı girişimden daha bahsetmek istiyorum.

Her beş tuvaletten birinin akıttığını biliyor musunuz? Çoğu zaman sessiz bir şekilde gerçekleştiğinden tuvaletinizin akıttığının farkında olmayabilirsiniz. Akıtan bir tuvalet günde 120 ile 2000 litre arası su kaybına neden olabileceğinden basit bir yöntemle bu sorunun farkına varmak önemli. Tuvaletinizin akıtıp akıtmadığını anlamak için arkasındaki su deposuna normalde yiyecekleri renklendirmek için kullanılan sıvılardan birkaç damla bırakabilirsiniz. Eğer bu boya 15-20 dakika sonra tuvaletin içerisindeki suda da kendini belli ediyorsa, bu tuvaletiniz akıtıyor demektir! Genelde eski borulardan veya iyi takılmamış bir vanadan kaynaklanan bu sorun, evdeki basit tamirat işlerinden anlayan herkesin çözebileceği kadar basit.

Geri dönüştürülmüş tuvalet kağıdının varlığından haberdar mısınız? Markette ilk gördüğümde biraz önyargı ile yaklaşmış olsam da, hakkında kısa bir araştırma yapar yapmaz ne kadar mantıklı bir girişim olacağının farkına vardım. Siz de benim gibi sayılardan hoşlanıyorsanız, bunu anlamınıza güzel bir örnek: Sadece Amerika’da tüm insanlar normal tuvalet kağıdı yerine genelde aynı fiyata satılan geri dönüştürülmüş kağıttan yapılan tuvalet kağıtlarından alsa, bu, tonlarca klor kirliliğini engellemekle kalmaz, 356 milyon galon (1.35 milyar litre) temiz suyun kullanımı önlenir ve yaklaşık 1 miyon ağacın kesilmesine engel olur!

Mutfakta kullandığımız kağıt bezler ve yanımızda taşıdığımız kağıt mendiller de dünyanın en masum ürünleri değil ne yazık ki. Her ne kadar da gerekli olduklarını düşünseniz bile, kağıt mendiller birçok ağacın kesilmesine, suyun kirlenmesine ve atık çıkmasına neden oluyor. Bir sonraki market ziyaretinizde toz ve diğer pislikleri nerdeyse mıknatıs gibi toplayan mikrofiber bezlere yönelmenizi tavsiye ederim. Bu bezleri kirlendikleri zaman bile rahatlıkla yıkayıp aynı verimlilikle tekrar tekrar kullanabilirsiniz. Eğer sadece kağıt bezler kullanmanız gereken bir durum varsa bile, geri dönüştürülmüş olanlarını tercih etmek daha doğru olacaktır.

Evdeki bulaşık makinelerinizi bulaşıkları önceden yıkamadan yerleştirerek tamamı ile dolu çalıştırmak aynı miktarda bulaşığı elde yıkamaya kıyaslandığı zaman üçte bir daha az su kullanımına neden oluyor. Bu, günde 40 ile 80 litre arası su tasarrufu anlamına geldiğinden mümkün oldukça tercih edilmesi gereken bir durum.

Evde kullanılan elektrikli aletler arasında en fazla enerjiye ihtiyaç duyanı, bakmaya korktuğunuz enerji faturanızdaki miktarın yaklaşık yüzde onbeş (15%)’inden sorumlu olan buzluklar! Ne yapmalı diye düşünmeden elinizi buzluğunuzun termostatına götürün ve soğukluğu mümkün olan en kısık dereceye kadar çekin. Bu noktada yiyeceklerin erken bozulmamasını sağlayan ama aynı zamanda gereğinden fazla soğutmayan en uygun sıcaklığı bulmak gerekiyor. En başlarda 3 ile 6 derece arasında bir sıcaklığı deneyebilirsiniz. Buna ek olarak, buzluğunuzun arkasındaki tozlandığı zaman daha az verimli çalışan bobinleri her yıl temizlemek de enerji verimliliği açısından yararlı olacaktır.

Elektrik santralleri ülkemizde küresel ısınmaya neden olan en büyük endüstriyel kirlilik kaynakları. Kış ayalarında soğuyan havalarda ısınmak için hemen sobalara veya merkezi ısıtmaya yönelmeden dolaplarınızda sakladığınız battaniyelerinizin ne kadar sıcak ve aynı zamanda keyifli bir ortam yaratabileceğini hatırlayın. Eğer bu sizi henüz ikna etmeye yetmemişse, geçenlerde okuduğum bir çalışmadan bahsetmek istiyorum. Yapılan bir araştırmaya göre, kış aylarında merkezi ısıtma ve benzeri yollarla bulundukları ortamları ısıtan insanlar, vücutları ısınmak için enerji yakmadığından, daha soğuk ortamlarda kalan insanlara göre daha fazla kilo alıyor.

Bu haftaki yeşil tavisyeleri sonlandırmadan, çok çabuk ama bir o kadar da önemli bir adımdan daha bahsetmek istiyorum. Kuru temizleyicilerin çoğu ‘Perc’ veya ‘TCE’ olarak da bilinen ‘perchloroethylene’ adında kansere neden olan bir kimyasal kullanıyorlar. Bu kimyasalın kalıntıları, kuru temizlemeciden aldığınız elbiselerinizde kalıyor, daha sonra araba ve evinize kadar getirdiğiniz elbiselerden soluduğunuz havaya kadar geçiyor. Eğer kuru temizlemeden vazgeçemeyecek bir pozisyonda iseniz (ki bunu tekrar tekrar düşünmek gerekiyor!), temizlemeden sonra aldığız kıyafetleri eve sokmadan poşetlerinden çıkarın ve bir müddet dışarıda, açık havada bırakın. Ama her şekilde kuru temizleme gerektirmeyen kıyafet seçimleri yapmaya çalışmak sağlınız açısından en doğru karar olacaktır.


Çise Ünlüer (1 Ocak 2012)
ciseunluer@gmail.com

23/12/2011

Daha Yeşil Bir Yıl İçin



Yeni yıla girerken hepimizin daha güzel, daha verimli, daha başarılı bir yıl geçirme amaçlı yaptığı planar doğrultusunda aldığı kararlar var. Bu seneki yeni yıl kararınız neden daha yeşil bir sene olmasın? 2012 yılının ve sonrasının doğa ile daha barışık olması için atabileceğimiz birkaç basit adım, inanın kilo vermek, sigarayı bırakmak gibi çoğu zaman devamı gelmeyen hedeflerden çok daha basit, kalıcı, ve etkili!

Atılacak adımlardan biri çıkardığımız çöpü azaltmak! Belediye görevlilerinin toplaması için dışarıya bıraktığımız her çöp bidonu kadar çöpü meydana getirmek için 70 tane çöp bidonunu dolduracak atık kullanılıyor. Çıkardığımız çöp miktarını azaltmak için paketlemesi mümkün oldukça az olan ürünleri, veya paketlemeli ürünlerin de geri dönüşümü ya da tekrardan kullanımı olanları tercih edebiliriz. Henüz ülkemizde tam anlamına oturmuş bir servis olmasa da, sadece bir alüminyum kutunun geri dönüşümü sayesinde tasarruf edilen enerji miktarı bir televizyonu 3 saat çalıştıracak kadar fazla!

Daha yeşil bir yaşam yolunda atılacak bir diğer önemli adım plastik poşetlerden kurtulmak! Bu ürünlerin sağladıkları yarardan çok neden oldukları zararı anlamamıza yardımcı olacak bir örnek: Geçtiğimiz sene Amerika’da kullanılan 88.5 milyar plastik poşeti üretmek için 12 milyon varil petrol kullanılmış! Ve sanmayın ki kağıt veya kartondan yapılan poşetler iyi bir alternatif çünkü onları üretmek plastik olanlarını üretmekten 4 katı daha fazla enerjiye neden oluyor. Market veya mağazalardan yaptığımız tüm alışverişlerde yanımızda tekrar tekrar kullanabileceğimiz bez torbalarımızı ya da kumaş çantamızı götürmek en doğru yaklaşım olacaktır.

Her ne kadar karşı olsak da, nerdeyse hepimiz belli durumlarda pet şişelerde satılan sulardan almak durumunda kalıyoruz. Peki tek 1 litre su şişesini üretmek için tam 26 şişe su kullanıldığını ve bu işlemin 25 litre yeraltı suyunu kirlettiğini biliyor musunuz? Üstelik bu sadece 1 şişeyi üretmek için! Özellikle adamızın kuru ikliminden dolayı suyun değerini daha da iyi bilmemiz gereken bu zamanda bu kadar büyük bir su sarfiyatına neden olan plastik şişelere karşı tepkimizi koymamız gerekiyor. Dikkat ederseniz plastik şişelerin kullanım sonrası doğaya bırakıldıkları zaman yarattıkları kirlilikten bahsetmiyorum bile. Plastik yerine cam, çelik ve zamanla bozulmayan alüminyum şişeleri tercih edebiliriz. Bulunduğumuz ortamda plastikten başka bir alternatifimiz yoksa yapıldığı plastik türünü gösteren altındaki sayılara göre 3, 6, ve 7 numaralı olanlardan neden oldukları sağlık sorunlarını unutmayarak uzak durmalıyız!

Zaman zaman gittiğimiz mağazalardan ürün kataloglarını toplamak, beğendiğimiz dergilere üye olarak her ay eve gelmelerini sağlamak çoğumuzun zararını farketmeden yaptığı bir hareket. Düşündüğümüzden fazla kağıt kullanımı gerektiren ve çoğu zaman bir kere bile bakmadan çöpe attığımız bu katalog ve dergiler milyonlarca ağacın kesimine ve binlerce galon suyun kirlenmesine neden oluyor.

Temizlik amaçlı kullandığımız deterjanların tümü doğaya zarar vermekle kalmıyor, sağlığımızı da olumsuz etkiliyor. Bugün Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkede marketlerde rahatlıkla bulabileceğimiz bitki bazlı biyoçözünür doğal temizlik ürünleri en az kimyasal olanları kadar iyi temizliyor ve aynı zamanda sağlığımıza zarar vermiyor.

Evinizde kullandığınız sıcak sudan vazgeçebilir misiniz? Peki en azından çamaşır yıkarken soğuk su kullanabilir misiniz? İşte fikrinizi değiştirecek bir gerçek: Tipik bir çamaşır makinesinin çalıştığı süre boyunca ihtiyaç duyduğu enerjinin sadece yüzde on (10%)’u motorunu çalıştırmak için kullanılıyor. Geriye kadar yüzde doksan (90%)’ının çok büyük bir bölümü çamaşırlarımızı yıkarken kullandığımız suyu ısıtmaya kullanılıyor! Bunu öğrendiğinizde en az benim kadar etkilenmişşeniz, hemen bir deneme yapın. Göreceksiniz ki çoğu çamaşırınız 30 derece gibi düşük sıcaklıklarda da gayet iyi ve yüksek derecelerde yıkandığından çok daha az zarar görerek temizlenecek.

Evde kullandığınız aletlerden en fazla enerjiye ihtiyaç duyanlardan biri çamaşır kurutucuları. Bu aletler genellikle içerilerine konulan kıyafetleri gerekenden fazla kurutmakla kalmıyor, aynı zamanda enerji sarfiyatına ve gereksiz harcamalara neden oluyor. Özellikle elektrik fiyatlarının dünya avarajının üzerinde olan ülkemizde yılın çoğu zamanı gayet avantajlı miktarlarda olan güneş gibi verimli bir doğal kaynak varken çamaşır kurutmak gibi basit bir işlemi elektrik kullanarak yapmaya çalışmak gerçekten anlamsız.

Önümüzdeki hafta yeni yılda atacağımız yeşil adımlara devam edeceğiz.


Çise Ünlüer (25 Aralık 2011)
ciseunluer@gmail.com

16/12/2011

Pet Şişeler Hakkında Bilmedikleriniz



Tüm dünyada tüketimi en çok artan gıdanın ne olduğunu biliyor musunuz? Ambalajlı su! Plastik, ne yazık ki camdan daha pratik ve düşük maliyetli olduğundan yaygın bir şekilde tercih ediliyor. Biraz da bu nedenden dolayı plastik şişelerle yaşamak durumunda olduğumuzu kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu, plastik maddelerin bize vereceği zararı göz ardı etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.

Herhangi bir zararı önlemek için atılacak önemli adımlardan biri ambalajın güvenliğini sağlamak için pet şişeleri kesinlikle bekletmeden kullanmak, ve özellikle direk güneş ışığı alan yerlerde tutulanardan uzak durmak. Çünkü geçen hafta bahsettiğimiz gibi BPA, sıcak sıvılarla temas ettiği zaman açığa çıkarak insan vücuduna giriyor ve kanser riskini artırıyor. Bunlara en iyi örnek büfelerde bekletilen veya plajlarda gün boyu satılan şişeler. Bu ortamlarda tüketilecek en güvenli su cam şişeler içinde gelenler.

Günlük hayatta yaygın olarak kullanılan plastik damacana suyu yerine çeşme suyunu tercih etmek isterseniz, bu seçimin de tüm tehlikelerini göz önününde bulundurmak gerekir. Çeşme suyundaki yüksek miktarlardaki klor, organik maddelerle reaksiyona girerek kanser yapıcı “trihalometan”ın oluşmasına neden oluyor. Türk Standartları’na göre, “trihalometan” oranı en çok 100, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ne göre 150, ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA)’na göre 80, Avrupa Birliği (EC)’ne göre 100 olmalı. İstanbul, Ankara, ve İzmir gibi büyük şehirlerde trihalometan oranı genellikle 100’ün altında olduğundan bu açıdan güvenilir olduğu düşünülüyor. Ancak bu değerlerin sürekli kalitesi değişen ülkemizdeki sudaki oranlarının kaç olduğunu kontrol etmeden bu suyu bardağa dökmemek gerekiyor.

İçme suyundaki klorun insanlar üzerindeki zararını ortadan kaldırmak için şebekeden iki ayrı su verilmesi önerisi de bu konuya çözüm arayanlar tarafından tartışılan konulardan biri. İnsanın içme suyundan ilk beklentisi herhangi bir mikro-organizma içererek biyolojik hastalıklara neden olmaması. Şebekeden elde edilmiş dezenfekte su klor dioksit, klor ve ozon maddeleri içerir. Şebekelerde dolaşan suya temizlenmesi için karıştırılan klor mikropları öldürse de, mikroplar bu su musluğun ucuna gelinceye kadar suya tekrar bulaşır. Bu durumu göz önünde bulunduran yetkilier, tüm mikroplardan kurtulmak için gereğinden fazla kloru suya karıştırdığından evdeki musluklarımızdan akan su fazlasıyla klor içerir.

Ancak unutmamak gerekir ki klor kendi başına yeterince zehirli ve kanserojen! Evdeki klorlu sudan memnun kalmayan insanlar en pratik çözüm olarak görülen pet şişelerde satılan “doğal” ve “saf” suya yönelmeye başlıyor. Böylece, gittikçe kullanılan plastik miktarı artıyor ve tüm insanların doğuştan doğal hakkı olan su, adil bir dünyada avcumuza alıp rahat rahat içebileceğimiz su, plastik şişelere hapsedilerek yüksek fiyatlara bize yeniden sunuluyor!

Gelişmiş ülkelerdeki su erişimine çabucak bir bakacak olursak, Almanya, Avusturya, Hollanda, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde su arıtma tesislerinden evlere ulaşan su, çeşmelerden büyük bir güvenle içiliyor. Sağlık yetkilileri tarafından sürekli kontrol altında tutulan tesisler bu sayede uzun yıllardır sorunsuz bir şekilde hizmete devam ediyor. Bu alanda iyi bir örnek Avustralya’nın son 2 senedir pet şişe kullanmayan 2 bin nüfuslu Bundanook kasabası. Bu kasabada yaşayan insanların talebi doğrultusunda Bundanook dünyada pet şişe yasağı getiren ilk yerleşim birimi olarak biliniyor.

New York’da bulunan Doğal Kaynakları Koruma Konseyi (NRDC) her üç plastik şişe suyundan birinde sentetik organik kimyasallar ve bakteriler bulunduğunu belirterek insanların pet şişelerden daha güvenli ve ucuz içme suyuna erişimi olması gerektiği fikrini savunmuştu. NRDC’ye göre musluk suyunu arıtarak şişe suyundan çok daha ucuz ve güvenli su elde edilebilir. Amerika’da yetkililerin halkı suyu çeşmeden içmeye ikna etme çalışmaları doğrultusunda aralarında New York, Illinois ve Virginia eyaletlerinin bulunduğu 10 eyalette pet şişe suyu satışlarının azaltılması yönünde karar alındı.

Ülkemizde nerdeyse tüm yemek servisi yapan çalışma yerlerinde, yemeğin yanında istediğimiz su plastik şişede geliyor, plastik kokuyor! Üstelik bizim gibi yılın büyük bir kısmında sıcak havayla boğuşan ülkelerde tehlike çok daha büyük. Bulunduğumuz tüm ortamlarda mümkün oldukça cam şişelerin kullanılmını teşvik etmek hepimizin sağlığı için yararlı olacaktır.

Şimdiye kadar bahsettiğimiz tüm olumsuzluklarına ek olarak pet şişelerin üretiminde her yıl 17 milyon varil petrol kullanıldığını biliyor muydunuz? Yakından uzaktan çevreci olduğunuzu düşünmeseniz bile, kendinizin ve sevdiklerinizin sağlığını biraz düşünüyorsanız tüm plastiklerinizi çelik veya cam olanları ile değiştirin.


Çise Ünlüer (18 Aralık 2011)
ciseunluer@gmail.com

10/12/2011

BPA ve İnsan Sağlığı



Belli plastik türlerinde bulunan Bisfenol A (BPA)’nın öğrenme ve davranış üzerineki olumsuz etkileri arasında saldırganlığı artırması ve öğrenmeyi güçleştirmesi geliyor. Farelerde yapılan bilimsel araştırmalar, BPA alımının prostat büyümesi ve erken ergenliğe yol açtığını da ortaya koymuştur. Bunlar yetmezmiş gibi, BPA, obezite, diyabet, astım, ve kalp-damar hastalıkları ile de ilişkilendirilmekte; kadınlarda meme, erkeklerde prostat kanseri riskini de artırmaktadır. Bunlardan daha da korkutucu olanı, gençler üzerinde olan etkileri ve olumsuzluklarının bizden sonraki nesillerde çok daha belirgin ortaya çıkması ihtimali.

Peki Bisfenol A’dan korunmak için ne gibi önlemler alınılabilir? İlk olarak çocukları beslemek için kullanılan tüm biberonlarda cam olanlarının polikarbon olanlarının yerine tercih edilmesi ve sıcak veya kaynar süt ile su ve mamaların kesinlikle plastik şişelere konulmaması gerekir. BPA içeren biberonlar üzerinde yapılan sayısız araştırma, bebek ve çocuk sağlığının BPA yüzünden ciddi tehlikelerle karşı karşıya olduğunu kanıtlıyor. Bunun esas nedeni yapısında BPA barındıran plastik biberon, şişe ve yiyecek kaplarına sıcak bir sıvı veya yiyecek konduğu zaman kaptaki BPA’nın sıvıya geçmesi. BPA, ayrıca su depolarının iç yüzeyleri, döşemeler, cilalar, elektronik ürünlerin basılı çevrim kartları, tenis raketleri ve sörf tahtaları gibi birçok tabakalı malzemelerde ve yapıştırıcılarda da bulunur.

Bu kullanımlarının yanında BPA, termal kağıtların kaplanması, PVC plastiklerin üretimi ve fren sıvılarında da bir katkı maddesi olarak kullanılır. Kompozit diş dolguları ve protezleri de çeşitli BPA bileşiklerinden üretilir. Mobil telefonlar, su ısıtıcıları, kahve makineleri, bilgisayarlar, CD ve DVD’ler, biberonlar, yiyecek-içecek kutuları, bardakları, şişeleri ve saklama kaplarında da BPA bulunabilir. Her ne kadar üzerinde uygun olduğu belirtilse de, plastik kaplar mikrodalga fırında ısıtılmamalı, içi plastik kaplı metal kaplarda bulunan mamalar tercih edilmemelidir. Mutfaklarımızda gerçekleştirdiğimiz her işlem için mümkün oldukça polikarbonat kaplardan uzak durmalı, BPA salan türden plastik malzeme ile kaplı metal ve diğer kutularda satılan yiyeceklerden kaçınmalıyız.

Ülkemizde ev ve iş yerlerinde sıklıkla kullanılan damacanalardaki suyu hemen cam sürahi ve kaplara boşaltmak ve mümkün oldukça pet şişelerden uzak durmak sağlığımız açısından yararımıza olacaktır. Normalde 60-70 kez kullanılmak üzere üretilmiş damacanaları, ülkemizde herhangi bir kontrol olmadığından dolayı nerdeyse 1000 kez kullanıyoruz. Evimizde görevini tamamladıktan sonra şirket tarafından toplanan damacanaların ne kadar iyi yıkandığı ise tartışma kaldırır. Özellikte deterjan kullanılarak temizlenen damacanaların daracık ağızlarından iyi bir yıkama şekli gerçekleştirilemeyebileceğinden, deterjan kalıntısını gidermek son derecece güçtür.

Plastik şişelerle ilgili söyleyecek daha birkaç birşey var. Öncelikle plastik su şişelerinin buzluğa konulmaması, arabada bırakılan pet şişelerdeki suların da tüketilmemesi tavsiye ediliyor. Unutmamak gerekir ki plastik şişelerin dondurulması da, insanlarda kansere neden olan plastik içindeki Dioksin’i açığa çıkartmaktadır.

Unutmamak gerekir ki ilk kez piyasaya sunulan bir suyun üzerinde birçok kimyasal analiz yapılıyor. Bu veriler su paketlerinin üzerine yazılıyor olsa da, bu analiz sadece bir kez yapılıyor. Tekrar tekrar kullanılan plastik su paketlerinde durum çok farklı olduğundan bu analizin artık bir önemi kalmıyor çünkü artık o suyun içinde tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Uzmanların verdiği tavsiyelerin arasında 3 ayda bir kullanılan su markasını değiştirmek geliyor. Bu yöntemle en azından kronik zehirlenmenin önlenilebileceği düşünülüyor.

Tabii olaya bir de diğer taraftan bakmak lazım diye düşünecek olursak, Türk Plastik Sanayicileri Araştırma, Geliştirme ve Eğitim Vakfı (PAGEV)’nın pet şişelerin kanserojen olmadığını öne süren görüşleri ters yönde. PAGEV, BPA’nın insan vücuduna kanser yapan madde olarak bulaşabilmesi için bir yetişkinin günde 60 damacana, bir çocuğun ise 6 damacana su içmesi gerekli olduğunu iddia ediyor. Kurum, Avrupa’da bile yasaklanmayan polikarbonat biberonlara açılan savaşın yersiz olduğunu düşünmekle birlikte pet şişelerin, polyester esaslı oldukları için polikarbonatlara göre çok daha sağlıklı olduğunu düşünüyor.

Uzmanlar her ne kadar BPA’nın zararlarını tartışadursunlar, kendinizin ve sevdiklerinizin sağlığını riske atmak istemiyorsanız bu konuda risk almamak en doğru yaklaşım olacaktır.


Çise Ünlüer (11 Aralık 2011)
ciseunluer@gmail.com

02/12/2011

Plastiğin Diğer Tarafı





Oturduğunuz yerden etrafınıza bir bakın. Gün boyunca su ihtiyacınızı sağlayan damacanadan mutfaktaki saklama kaplarına kadar herşey plastik! İlk bakışta kullanışlı görünen bu malzemelerin aslında insan hayatının sonunu getirebileceği hiç aklınıza geldi mi?


Her ne kadar yeni bir konu olmasa da, plastiklerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Bu konuda bilimsellikten sapmayarak halkı doğru bilinçlendirmenin önemi tartışılmaz. Öncelikle üzerlerindeki farklı sayılarla belirtilen plastiklerin ne olduklarını ve hangi gruba ait olduklarını bilmek gerek. 1 numaralı “PET” işareti genellikle su, meşrubat, ve sıvı yağ şişelerinin üzerinde görülür. Bu ürünlerin “Polietilentereftalat” (PET)’ten üretildiğini belirten bu işaret, ürünlerin kullanım sonrası geri dönüştürüldüklerinde sentetik elyaf ve dolgu malzemesi olarak değerlendirilebileceklerini belirtir. 2  numaralı HDPE ve 4 numaralı LDP işaretlerinin ait oldukları PE (Polietilen) grubu deterjan, sampuan, çamaşır suyu, çöp torbaları, ve motor yağı kutularının üzerinde bulunur. Bu maddeler geri dönüştürüldükleri zaman aynı türde ürünlerin yapımını mümkün kılar.


3 numaralı PVC (Polivinilklorür) ise sıvı deterjan, çeşitli kimyasal maddeler, kozmetik ve sağlık ürünleri üzerinde görülür. PVC’ler geri dönüştürüldükleri zaman kirli su borusu, yer karosu ve dolgu malzemesi olarak değerlendirilebilirler. 5 numaralı PP (Polipropilen)’den yapılan ambalajlar genelde deterjan kutusu veya margarin kabı olarak karşımıza çıkar. Bu maddeler geri dönüştürüldüğünde sentetik halı tabanı gibi çeşitli plastik ürünlerin yapımında kullanılabilir.


6 numaralı PS (Polistiren) margarin ve yoğurt kaplarının yapımınında kullanılır. Geri dönüştürüldüğü zaman yalıtım malzemesi yapımında yer alır. Son olarak, 7 numaralı PC (Polikarbon) üzerinde bulunduğu malzemelerin, 1’den 6’ya kadar olan plastik türlerinin dışında kalan plastiklerden yapıldığının işaretidir. Bu ambalajlar, bozuştuğu zaman kansere yol açan Bisfenol A (BPA) içerir.


Peki nedir bu Bisfenol A? İşlevsel iki fenol grubu bulunduran organik bir bileşik olarak tanımlanan Binesfenol A, genellikle polikarbon ve benzeri plastiklerde görülen yüksek sıcaklıklar sayesinde şekillenerek sertleşebilen plastik hammaddelerin yapımında kullanılıyor. BPA yıllık 2.7 milyar kg üretim miktarıyla, dünyada en çok miktarda üretilen kimyasallardan biri olduğu gibi, her yıl atmosfere 100 ton salınıma neden oluyor. Bu kadar yüksek üretim miktarlarından anlaşılacağı gibi, BPA’nın yaygın bir kullanım alanı bulunuyor. Yukarda belirtilen Tip 3 PVC’lerde antioksidan olarak kullanılmasına ek olarak, tutuşma önleyici ya da geciktirici “Tetrabromobisfenol”ün de öncü maddesi olduğu biliniyor. 


Genelde tüm plastik malzemelerde türünü gösteren işaret bulunur. Unutmamak gerekir ki her plastik pet olmayabilir çünkü sıklıkla kullandığımız plastik kapların bazıları polikarbon içerir. Bu noktadan hareket ederek evimize soktuğumuz tüm plastiklerin çeşidine göre sunduğu riski bilerek hareket etmek yararımıza olacaktır. BPA, sert plastik şişelere ek olarak farklı alalarda da yaygın bir şekilde kullanıldığından, içinde plastik kaplama bulunan metal yiyecek ve içececek kutularında da bu risk geçerlidir. Tehlike arz eden başka alanların başında tıbbi ve diş hekimliği araçları, diş dolguları, doku yapıştırıcı, gözlük mercekleri, CD ve DVD’ler ve ev elektronikleri gelir. Cama benzeyen plastik biberon, bardak, tabak, çatal, bıçak ve karıştırıcı gibi birçok üründe de Bisfenol A olduğu biliniyor.


Gelişmiş ülkelerde kullanılan tüm plastiklerin üzerlerinde türlerini gösteren uyarılar bulunmasına rağmen ülkemizde bazı firmalar kendi çıkarları doğrultusunda bu konuyu görmezden gelmeyi tercih ediyor. Bu alanda çalışmalar yapan uzmanlara göre çoğu zaman işaretler olmadan pet ve polikarbon şişe ve kapları ayırt etmek mümkün olamayabiliyor. Bu ayrımın yapılması için bu kapların altında bulunan oklardan yapılmış üçgenlerin ortasında yazılı plastik türlerini belirten rakamlara dikkat etmek gerekiyor.  Kendine özgü bir grubu olmadığı için 7 numara ile gösterilen polikarbonlara ek olarak 3 numaralı PVC’ler de Bisfenol A içeriyor.


BPA içeren biberon ve yeniden kullanılabilen su şişeleri sayesinde günlük hayatta kullandığımız suya da karışan BPA ile ilgili endişenin artması doğal. Artan endişeyle doğru orantılı olarak aldıkları suyu evlerinde kullanmadan önce arıtan insanların sayısı gittikçe artıyor. Uzmanların “arıtma cihazı alamıyorsanız çeşme suyu için, daha iyi” tavsiyesi tehlikenin büyüklüğünü belli ediyor. Tabii ülkemizdeki çeşme suyunun ne kadar içilebilir olduğu tartışılır.


Önümüzdeki hafta bu maddeden korunmak için ne gibi önlemler alabileceğimize değineceğiz.




Çise Ünlüer (4 Aralık 2011)
ciseunluer@gmail.com

26/11/2011

Deniz Suyu Arıtma Sistemleri




Ülkemizde olduğu gibi su kaynakları sınırlı olan bölgelerde, turistik tesislerin yanında yerleşim yerlerinin de ihtiyaç duydukları suyu tankerlerle taşımak zorunda kaldığından deniz suyunun arıtılarak kullanılması ilk başta akla yatan bir yöntem. Dünyanın farklı yerlerinde olası kuraklığa karşı deniz suyu arıtma tesisleri yolda. Bu alanda yatırım yapan başka endüstriler arasında yüksek su ihtiyacı bulunan çelik ve tekstil gibi sanayi tesisleri de geliyor.

Yeraltı sularının kuraklığın etkisiyle derinlere çekilmesi bu suyun pompa yoluyla elde edilmesi maliyetini artırdı. Başka bir yöntem olan taşıma suyun da kalıcı bir çözüm olmadığı ortada. Bu durum su sıkıntısı yaşayan bölgelerde deniz suyu arıtma sistemlerinin hızla yaygınlaşmasına neden oldu. İlk olarak turistik alanlarda başlayan deniz suyu arıtma tesisi yatırımları, günümüzde yazlık siteler ve fabrikaların bulunduğu bölgelere de yayılmaya başladı.

Peki deniz suyu arıtma tesisleri suya duyduğumuz ihtiyacı ne kadar karşılayabilir? Bu yöntem, deniz kıyısındaki şehir, kasaba veya diğer yerleşim merkezleri ile bu bölgelerde kurulu sanayi tesislerinin kullanımı için tatlı su kaynaklarının bulunmaması veya kısıtlı olması halinde etkili çözüm yollarından biri olarak görülmektedir. Deniz suyu yüksek miktarlarda çözünmüş mineraller içerdiğinden dolayı içme, insan ihtiyaçları veya endüstriyel işlem suyu olarak kullanılamaz.

Özellikle ABD, Avustralya ve Körfez ülkelerinde yaygın olarak kullanılan deniz suyu arıtma sistemi, teknolojik gelişimle birlikte sadece verimliliği artırmakla kalmıyor, aynı zamanda fiyatların da düşmesine yardımcı oluyor. İşlem sırasında denizden çekilen suyun içindeki tuz yüksek basınç sayesinde ayrıştırılıyor. Deniz kıyısına açılan kuyulardan alınan suların 60 bar basınçla ayrıştırılması temeline dayanan ters osmos yöntemiyle 1 metreküp tatlı su elde etmenin maliyeti, deniz suyunun tuzluluk oranına göre değişmek üzere ortalama 1 dolara kadar inebiliyor. Bu şekilde elde edilen suyun maliyeti, belediyenin sağladığı şebeke suyunun maliyetinden daha az olduğundan tercih görüyor. Tabii unutmamak gerek ki bu miktarın içinde gereken tesisin yatırım maliyeti dahil değil.

Deniz suyunu arıtmak için kullanılan reverse osmosis (ters osmos) yöntemi suyun içerisinde bulunan Anyon ve Katyon iyonlarının giderilme işlemidir. Aynı zamanda ileri bir filtrasyon yöntemini uygulayan üniteler, doğadaki osmotik dengenin ters işleyişini kullanan bir çalışma prensibini benimseyen üst düzey bir teknolojiyle su arıtımını gerçekleştirebiliyor. Bu işlemin gerçekleşmesi için osmotik dengenin tersine çevrilmesi gerekiyor. Bu da ancak yüksek basınç pompalarıyla elde edilecek osmotik basınçtan daha fazla basınçla mümkündür. Bu pompalar sayesinde basıncı artırılan su, gözenekli zarlara iletilerek saflaştırılır. Bu işlem sonucunda atık hattından çıkan ağır konsantre su ise drenaja verilir.

Deniz suyundan tatlı su elde etmenin yanında doğal kaynak sularının arıtılması ve su şişeleme işletmelerinde kullanılan ters osmos sistemi, içerdiği özel zarlar sayesinde atık su veya çeşitli su ile karışık likitlerin geri kazanımlarında da iyi sonuçlar vermektedir. Bu tekoloji sayesinde ihtiyaç duyduğu suyu elde eden firmalar, artık doğal su kaynaklarını korumak ve çevresel sorumluluklarını yerine getirmek için bu yatırımlara ağırlık verdiklerini iddia ediyorlar. Bunun ne kadar gerçekçi olduğu tartışılır.

Bu alanda yapılan araştırmalar sayesinde gelişen teknolojiyle doğru orantılı olarak maliyetlerin daha da düşmesi bekleniyor. Talep arttıkça gelecekte denize yakın bölgede konumlandırılan tesisler de ister istemez avantajlı konuma gelecek. Turistik tesisler için bu yatırımların artık alternatif değil zorunluluk haline geldiğini düşünenler çoğunlukta. Denizden elde edilen suyun içme suyu olarak da kullanılması ve bu suyun çoğu zaman şebeke suyuna göre daha temiz olması bu yatırımları daha da çekici kılıyor.

Ancak bu yöntemin dezavantajları da gözardı edilecek gibi değil! Deniz suyu arıtma merkezine alınan her 100 galon su, bu işlem sonucunda 10-40 galon arası yüksek konsantrasyonlu tuzlu suyun açığa çıkmasına neden oluyor. Bu tuz daha sonra çevredeki deniz veya benzeri suya geri bırakıldığında bu alanlardaki suyun tuzluluk oranını ikiye katlıyor! Aniden tuz oranı artan bu su birikintilerinde yaşam süren tüm canlılar ister istemez bu değişiklikten etkileniyor. Bu ani tuz artışına ayak uyduramayan canlılar, bulundukları ortamda daha fazla yaşamlarını sürdüremediklerinden ya ölüyor ya da başka yerlere göç ediyor. Tuz oranının artmasıyla suyun sıcaklığı ve dolayısı ile çözünmüş oksijenin konsantrasyonu da artıyor. Güneş enerjisini ve organik besin maddelerini kullanarak daha yüksek enerji içeren moleküller meydana getiren mikroskopik bitkiler olan planktonlar da bu değişimden etkilenerek tüm gıda zincirine zarar veriyor.

Arıtma işlemi sonucunda ortaya çıkan tuzlu su bazı durumlarda yeraltı sularına bırakılarak bu temiz su kaynaklarının da kirlenmesine neden oluyor. Farklı organizmaların yaşadığı ortamlara kurulan su arıtma tesislerinin parçası olan borular, işlem boyunca bu organizmaları içine emerek canlıların sonunu getiriyor. Çevredeki canlılara verdiği zararın yanında, tuzlu su arıtma tesisleri büyük miktarlarda enerji kullandıklarından çok yüksek maliyetler içerirler. Bunların arasında en fazla enerjiye ihtiyaç duyanı suyu kaynatarak içerisindeki tuzu ayıran termal arıtma tesisleri. Ters osmos yöntemini içeren işlemler de gerekli basıncı sağlamak için yüksek enerjiye ihtiyaç duyar. Sonuç olarak, deniz suyu arıtma sistemleri sadece çevreye ve canlı yaşamına zararlı değil, aynı zamanda yüksek enerji sarfiyatina neden olan işlemlerdir. Özellikle yenilenebilir enerji kaynakları olmayan yerlerde bu tesisler fosil yakıtlar kullanılarak çalıştırıldığından çevreye verilen zarar düşünülenden daha fazladır.

Su arıtma teknolojisi konusunda bazı Türk şirketleri Ar-Ge çalışması yürütüyor. Bu şirketlerden biri olan Vestel, deniz suyundan hem enerji hem tatlı su üretimi yapabilecek bir proje üzerinde çalışıyor. Bu çalışmanın bir parçası olarak geliştirdikleri özel bir güneş paneli ile deniz suyundan elde edilecek buharla elektrik üretebilecek, buharın geri dönüşünde de tatlı su elde etmenin mümkün olabileceği bir entegre sistem oluşturulacağı belirtiliyor.


Çise Ünlüer (27 Kasım 2011)
ciseunluer@gmail.com