Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...
12/05/2012
Geri Dönüşümde Sınır Yok
Sadece 1 litre atık yağın lavobaya döküldüğü zaman 1 milyon metreküp suyu kirlettiğini biliyor musunuz? Peki atık pillerin çöpe atıldıkları zaman dış kaplarının zamanla delindiğini ve bünyelerindeki civa ve kadminyum gibi ağır metallerin ve kimyasal maddelerin toprağa ve suya karıştığını bildiğiniz halde bu konuda herhangi bir girişiminiz oldu mu?
Geri dönüşüm ile ilgili başarı hikayeleri için çok uzaklara bakmaya gerek yok. Bunun en güzel örneklerinden biri Çorum’da gerçekleştirilen ve Avrupa’ya da ihraç edilen bitkisel atık yağ toplama makinesi. Kullanım sonrası lavobalara dökülen bitkisel atık yağlar su kirliliğine neden olduğundan BAYTOM adı verilen bu buluş sayesinde yağlar toplanılarak belediyelere veriliyor. Bu sayede evde biriktirilen atık yağlar lavabodan dökülmek yerine bir kenarda bekletiliyor. Daha sonra alışveriş merkezlerine ve marketlere yerleştirilen BAYTOM'lara boşaltıyor. Makine sesli sistem sayesinde kullanıcısını rahat bir şekilde yönlendiriyor, dökülen yağın miktarını söylüyor. Yağın içindeki katı maddeler ve diğer tüm sıvılar süzgeçten geçirilerek ayrılıyor. En son elde edilen tamamen bitkisel yağ bir bölüme, diğer sıvı da başka bir bölüme aktarılıyor. Bu işlem sayesinde atık yağlarından kurtulan kişilere getirilen atık yağın miktarı karşılığında bir ücret ödeniyor. Avrupa’da da kullanılacak olan bu makine kullanıcılarına katılımları karşılığında araba yıkama ve indirim kuponu sunacak. Bu sayede toplanan yağlar atık yağ toplayan firmalar tarafından toplanarak değerlendirilecek.
Türkiye’nin Avrupa’da Almanya ve İtalya’dan sonra en çok bitkisel yağ tüketen üçüncü ülke olduğunu duymuş muydunuz? Genel olarak Türkiye’de yılda 1.5 milyon ton bitkisel yağ tüketimi gerçekleştiriliyor. Bunun da 350 bin tonu atık yağ oluyor. Resmi rakamlara göre 12 bin ton atık yağ toplanabilir durumda. Bu yağları en iyi değerlendirme yöntemi biyodizel üretimi olmasına rağmen yeterli miktarda yağ toplanamadığı için şu anda atık yağların çoğu Avrupa’ya ihraç ediliyor. Ancak ülkemizde durum bu noktaya bile gelmiş değil. Denizlerimizi kirleterek bu alanlarda yaşayan canlıların hayatını tehlikeye sokan atık yağların toplanmasında en önemli rollerden biri gıda sektörünün. Oteller ve restoranların ürettiği atık yağların uygun bir şekilde biriktirilip toplanması için çalışanların bilinçlendirilmesi gerekiyor.
Anadolu Cam, ÇEVKO, ve Zeytinburnu Belediyesi tarafından gerçekleştirilen “Cam Yeniden Cam” projesi, 2012 yılı sonuna kadar 57bin öğrenciye ulaşarak gelecek nesillere çevre bilincinin ve cam geri dönüşümünün aktarılmasını sağlayacak. Bu sayede, camın hem çevre hem de sağlık açısından en doğru ambalaj olduğunu çocuk yaştan öğrenerek bilinçlenen toplum, camın 100% geri dönüşebilen tek ambalaj malzemesi olduğunu bilerek hareket edecek.
Çocuklara yönelik bir başka örnek proje de Denizli’de gerçekleştirilen “atık pil at şeker al” projesi. Bu sayede okullarına yerleştirilen atık pillere karşılık şeker dağıtan atık pil toplama makinelerine bu pilleri getiren çocuklar, atık pil toplama konusunda eğitilecekler, atık pillerin kesinlikle evsel atıklara karıştırılmaması ve çöpe atılmamaları gerektiğini öğrenecekler. Bu yöntemle bünyelerinde bulunan çinko, mangan, gümüş ve civa gibi birçok ağır metalin toprağa ve suya karışarak canlı hayatını zehirlemesi yerine bu pillerin güvenli bir şekilde geri dönüşümü sağlanacak. Bu proje sayesinde küçük yaştan atık pil toplama alışkanlığı kazandırılan ve gerekli çevre eğitimi verilen çocukların ilerde çevreye karşı daha bilinçli bir toplum oluşturmaları ve hayatlarını bu doğrultuda yönlendirmeleri beklenebilir.
İlgi çeken bir başka proje ise çöpteki atıklardan elektrik ve enerji üretebilen ve bu sayede karbondioksit salınımlarını azaltan ve yerel yönetimlere kaynak sağlayan sistemler. Çöp alanlarında biriktirilen atıkların bozulması karbondioksit gazından 21 kat daha fazla küresel ısınma potansiyeli olan metan gazına neden oluyor. Günümüzde yeşil enerji ve çevre odaklı teknolojilere yatırım yapan ülkeler hem daha az karbondioksit üretimine neden oluyr hem de kendilerine iyi miktarlarda kar sağlayacak olan bu sektörde yer almayı başarıyor. Türkiye’de, Ankara, İstanbul ve Gaziantep’te olmak üzere beş tane atıktan enerji elde eden tesis bulunuyor. Bu tesislerden Ankara’da olanı, 2009 yılında, katı atık depolama tesislerinden çıkan metan gazını elektrik üretiminde değerlendirerek 520 bin ton karbondioksit eşdeğeri metan tasarrufu sağladı. Öte yandan İstanbul’da kullanılan çevreci teknolojiler ile yılda 1 milyon ton karbondioksit eşdeğeri sera gazı salımı tasarrufu gerçekleşiyor. Bu noktalarda sağlanan tasarrufların sertifikasyonu, kredilendirilmesi ve bu kredilerin gönüllü karbon piyasalarında satılması ile belediyelere yepyeni bir finansman kaynağı da oluşuyor.
İnsan sağlığını ciddi anlamda tehdit eden çöp birikintileri ile yüz yüze kalmış ülkemizde de benzeri projeler hayata geçirilerek etrafta rahatsızlık sağlayan çöplerden enerji üretilmesi mümkün.
Çise Ünlüer (13 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com
04/05/2012
Sofralarımızda GDO!
Geçtiğimiz haftalar giriş yaptığımız GDO’ların ithalatına bugünden dur demezsek yarın çok geç kalmış olacağımızı belirtmiştik. Farkında olmadan tükettiğimiz bu yiyecekler hakkında Greepeace’in anlatmaya çalıştığı ve bu yazıdan çıkarmamız gereken şu noktalar var: GDO’lu besinler, bir canlının genetik özelliklerinin laboratuar ortamında değiştirilmesi ile elde ediliyor. GDO, bu yemlere beslenmiş hayvanların eti, sütü, ve yumurtası olarak sofralarımıza geliyor. GDO’lu soya ve mısırın hayvan yemi olmasına çoktan izin verildi, birçok GDO’lu gıdanın onaylanması ise an meselesi. Tüketilmeleri durumunda GDO’lar ölümcül alerjik reaksiyonlar başta olmak üzere bir çok öngörülmesi mümkün olmayan risk içermektedir.
Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası'nın öncülüğünde 300 bilim insanı tarafından hazırlanan ve GDO'ların verim artışı sağlamadığı ve açlığa asla çözüm oluşturmadığını net bir şekilde belirten Dünya Tarım Raporu, aslında Türkiye'nin de imzasını taşıyor. GDO kullanımının esas amacına inecek olursak, bu girişimlerin arkasında verim artışı değil, ot ilaçlarına karşı direnç sağlamak ve yabancı böcekleri zehirlemek olduğu açıkca ortadadır. GDO’ların yaygınlaştırılma hedeflerının arkasında tohum üreten dev küresel şirketler duruyor. Bu şirketler aynı zamanda zirai ilaç da ürettiklerinden, geliştirdikleri GDO’lu tohumları yaygınlaştırarak kimyasal ilaç satışlarını arttırmayı ve üreticileri kendilerine daha da bağımlı hale getirmeyi hedefliyorlar.
İnsan sağlığı üzerindeki bilinmezsizliklerine ek olarak GDO'ların dayattığı endüstriyel tarım yöntemlerinden sadece devasa tarım şirketleri kazanç sağlarken, üreticiler, tüketiciler ve doğa büyük zarar görüyor. GDO’lu tohumlarını Hindistan’da yayarak bu ülkede her altı saatte bir çiftçinin intihar etmesine neden olan ABD merkezli şirketlerin bu girişimlerinden haberiniz var mı bilmiyorum ama insanın bu olanlarla kayıtsız kalması imkansız. 2002 yılında Amerika’nın genetiği değiştirilmiş pamuk tohumlarının Hindistan’a sokulmasıyla Hindistan’li çiftçiler kendi ürünlerini pazarlayamadıklarından büyük maddi sıkıntılarla yüz yüze kalmış ve tamamı ile “terminatör tohumları” diye adlandırılan GDO’lu tohumlara bağlanmışlardı. Sadece bir kez ürün verecek şekilde ayaralanan bu tohumlar yüzünden çiftçiler her ekim döneminde yeniden Amerika’lı şirketlerden tohum almak zorunda bırakıldı, ve herhangi bir verim artışı elde edilmediği halde zaten maddi çıkmazda olan çiftçilerin gittikçe bu şirketlere olan borçları arttı. Sonuç ortada.
GDO’ların kullanımı hakkında açıklama yapan Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Biyogüvenlik Kanunu ve ilgili yönetmelikler kapsamında Biyogüvenlik Kurulu tarafından oluşturulan bilimsel komitelerin değerlendirmelerini yapan uluslararası kuruluşların görüşlerini, bilimsel araştırmaların sonuçlarını, farklı ülkelerde üretim, tüketim durumları ile çevre ve insan sağlığına olası risklerini dikkate aldığını belirtti. Bakan Eker, “Bugüne kadar yem amaçlı izin verilen soya ve mısır çeşitlerinde risk oluşturabilecek bir unsura rastlanılmamıştır. Biyogüvenlik Kanunu ve Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik gereği kurulan Biyogüvenlik Kurulu, GDO veya ürünlerine ilişkin yapılan başvuru hakkında Bilimsel Komiteler tarafından bilimsel esaslara göre yapılan risk değerlendirmesi ve sosyo-ekonomik değerlendirme sonuçlarına göre karar vermektedir. Kurul ve komiteler çalışmalarında çok titizlikle hareket etmekte, insan ve hayvan sağlığı ile çevre konularında azami hassasiyet göstermektedir. Bakanlığımız, Biyogüvenlik Kurulu kararını dikkate almaktadır.” dedi.
Bu konuda örnek alınacak ülkelerden biri GDO'lu tohumlara en sert yasakları uygulayan ülkelerden olan Polonya. Ülkede’de Amerikan Monsanto şirketinin ürettiği “MON810” koduyla bilinen genetiği değiştirilmiş mısır tohumu ve beraber kullanılan tarım ilaçlarının öldürdüğü arılar bardağı taşıran son damla oldu. Binlerce çiftçi ve aktivistin protestoları sonuç verdi, ve arıların ölümüne sebep olan Amerikan mısır tohumunun Polonya'da kullanımı yasaklandı. Avrupa Birliği’nin geri kalanın tersine Polonya’da 2008'den bu yana genetiği değiştirilmiş tohumların ekilmesi ve satılması zaten yasak. “MON810” tohumu Polonya ile birlikte Avusturya, Macaristan, Yunanistan, Fransa, Lüksemburg, Bulgaristan ve Almanya’da da yasaklandı.
Bu noktada sorulacak en önemli soru şudur: GDO’lu ürünler olmayanlara göre daha ucuz olabileceklerinden hayvancılık maliyetlerini aşağı çekse bile, insan-hayvan-çevre sağlığı bu kadar ucuz mudur? Sofralarımızın ve sağlığımızın GDO’larca işgal edilmesini engellemek için bu konuda çalışmalar yapan çevreci kuruluşların kampanyalarına katılarak, çok geç olmadan, GDO’lara dur deyin!
Çise Ünlüer (6 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com
28/04/2012
GDO mu? Yemezler!
Greenpeace’in genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)’lu ürünlere dikkat çekmek ve halkı GDO’lara karşı uyarmak için düzenlediği “Yemezler” kampanyasını duydunuz mu? Peki Türkiye Biyogüvenlik Kurulu'nun 9 yeni GDO'lu mısır çeşidini kamuoyu görüşüne açtığını ve geçen hafta yapılan bir açıklama ile bu 9 mısır başvurusundan 6’sının riskli bulundukları için reddedildiğini?
Yemezler.org adresinden ulaşabileceğiniz kampanyaya katılmak için kısa bir işlemle üye olduktan sonra sitede katılımcılar "Senin rozetlerin" isimli sayfaya yönlendiriliyor ve bu sayfa üzerinde bulunan rozet resimlerinin üzerinde yer alan görevleri yerine getirebiliyorlar. Bu sayede hem kampanyanın bir adım ilerlemesini sağlamış oluyorlar, hem de kampanyaya dair hediyeler kazanıyorlar. Siteye göre, söz konusu rozetlerden 4 adet toplayana rozet, 10 adet toplayana kupa, 14 adet toplayana ise tişört hediye ediliyor.
Greenpeace Akdeniz Tarım Kampanyası sorumlusu Tarık Nejat Dinç’in konu hakkındaki açıklaması durumun ne kadar kritik olduğunu birkez daha gözler önüne seriyor: “Dün GDO’larla ilgili dünyada iki önemli gelişme yaşandı. Birincisi Çin Hükümeti’nin GDO’lu gıdaları ülke genelinde yasaklama kararıydı. Diğeri ise Türkiye’de Danıştay’ın aldığı yürütmeyi durdurma kararı gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın GDO yönetmeliğinde yaptığı değişiklikti. Bakanlık yaptığı değişiklikle antibiyotik direnç geni içeren GDO’ları yasaklamış gibi gösterirken, gerçekte izne tabi hale getirdi. Yani bir önceki yönetmelikte varolan yasağı fiiliyatta kaldırarak esasen hukuğun arkasından dolaştı. Çin’de ve Türkiye’de yaşanan bu iki farklı uygulamayı görünce ‘Herkes gider Mersin’e, Bakan Eker gider tersine’ demekten kendimizi alamıyoruz”.
Hızla yemek zincirimize girmeye hazırlanan GDO’lu mısır ve soyalar aslında düşündüğümüzden daha büyük bir tehlike yaratıyor çünkü içinde soya olmayan hemen hemen hiç bir paketli/endüstriyel gıda mevcut değil! Kahvaltıda yediğimiz peynir ve ekmekten margarine, çocuklarımıza verdiğimiz gofretten sakıza kadar çoğu üründe soya bulunuyor. Bir başka dikkat çekilen nokta ise oran konusu. AB standartlarına göre bir ürünün içeriğinde binde dokuz kadar GDO'ya izin veriliyor. AB’ye uyum çabaları içerisinde bu esası benimseyen Türkiye yine de tam olarak kullanılan GDO’ların oranının bir ürünün toplamında binde dokuz mu yoksa her bir içerik için binde dokuz mu olduğunu netleştirmedi. Yani bir gofrete eklenen soya lesitininin, soya lesitininin binde dokuzu oranında mı yoksa gofretin binde dokuzu oranında GDO içereceği kesin olarak belirtilmiyor. Bu kargaşada tam olarak neler tükettiğimizi bilmeden özellikle gelişme çağındaki çocuklarımızın aslında ne kadar tehlike altında olduklarını ne kadar iyi kavrayabileceğmiz belirsiz.
GDO’ların sağlığa ve çevreye olan zararları saymakla bitmez. Gelin sağlığa olanlardan başlayalım. GDO kullanımının ölümcül alerjilere neden olma ihtimali yüksek. GDO’lu yemler hayvanlarda antibiyotik direncini arttırdığından vücutta antibiyotiklerin etkisini azaltır. Çoğu GDO'nun içerdiği böcek öldüren toksinlere şimdiden hamile kadınların kanında ve fetusunda rastlanması geleceğimizin ne kadar tehlike altında olduğunu anlamamıza yeter. Yapılan araştırmalar, GDO’ların salgıladığı böcek zehirinin tamamının insan sindirim sisteminde parçalanmadığını ve toksik etki ve insanlarda hormonal dengeyi bozma riski taşıdığını ortaya koyuyor.
Bunlar yetmezmiş gibi, GDO kullanımının yarattığı süper dayanıklı böcek ve yabani bitki türlerinin varlığı ekosisteme ve tarıma büyük tehdit oluşturuyor. GDO’lar, bozdukları bitkilere ek olarak toprağa ve tozlaşma yoluyla doğal türlere bulaşarak biyoçeşitliliğe de zarar veriyor. Tüm bunlara bir son vermek ve geleceğimizi riske atmamak adına bir adım atmak istiyorsanız sofralarımızdan GDO’yu uzaklaştırmak için siz de imzanızı atın ve çok geç olmadan YEMEZLER deyin!
Çise Ünlüer (29 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com
20/04/2012
GDO’lar Geliyor
Dünyamız ve canlılar üzerinde yapılan tehlikeli bir deney olan GDO’ların varlığının ve hayatınızı nasıl değiştirebileceklerinin farkında mısınız?
Türkiye’de şu ana kadar 3’ü soya 13’ü mısır olmak üzere toplam 16 GDO çeşidinin ithaline izin verildi. Bunlara ek olarak birçok çeşit yem amaçlı GDO ve soyadan mısıra, şeker pancarından kanolaya gıda üretiminde kullanılacak farklı GDO’lar da izin bekliyor. Hayvan yemi olarak kullanılan bu GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlardan üretilen süt, peynir, yumurta, ve et gibi temel besinler direk olarak sofralarımıza kadar ulaşıyor. Üstelik tükettiğimiz et, süt, ve yumurtaların etiketlerinde hayvanların GDO’lu yem ile beslenmiş olduğuna dair hiçbir uyarı yok! Yani hiçbir tercih hakkımız bulunmuyor! Bunların yanında, GDO’lardan üretilecek olan mısırözü yağı, kanola yağı, mısır şurubu, mısır nişastası, soya lesitini gibi mamüller neredeyse satın aldığımız tüm paketli ürünlerin içinde bulunduklarından karşı karşıya kaldığımız tehlike gerçekten büyük.
Gelin, GDO’ya biraz yakından bakalım. GDO, yani Genetiği Değiştirilmiş Organizma, bir canlının genetik özelliklerinin insan eliyle laboratuar ortamında değiştirilmesiyle elde edilir. Genellikle bir canlı türünün doğal hayatta sahip olmadığı bir özelliğinin bir başka canlıdan gen aracılığıyla aktarılmasıyla ortaya çıkan bu işlemi anlamak için en iyi örneklerden biri mısıra zehir salgılayan bir bakteriden gen transfer edilerek mısırın böcek öldüren zehir üretmesi sağlanmasıdır.
Peki bir canlının genetiğini değiştirmek ne gibi sonuçlar doğurur? Bugün genetik bilimi üzerine araştırma yapan bilim insanlarının, canlıların gen yapısının detayları ve genlerin birbiriyle etkileşimleri hakkında çok az bilgiye sahip olduklarını kabul etmelerine rağmen sadece kar amaçlı olan GDO üreticileri olaya farklı bir açıdan bakıyor. GDO üreticileri tarafından lego muamelesi gören canlıların, global dünyadaki büyük gıda zincirlerini daha da zengin etmek için planlanan stratejiler doğrultusunda farklı parçaları değiştirilebilecek şekilde yap-boz şeklinde yapıları değiştiriliyor. Bu noktada göz ardı edilen esas konu, canlının bütünlüğünün on milyonlarca yıllık gelişimin sonucunda çok hassas bir denge ile oluştuğu ve bu hassas dengeyi korumak için canlıların kesinlikle yap-boz muamelesi görmemesi gerektiğidir.
Ancak unutmamak gerek ki GDO’ların zararsız olduklarını bilimsel bir özgüven ile söylemek şu an için olanaksız olması ve risklerin tam olarak ortaya konamaması, onların yok olduğu anlamına gelmez. Dünyada 25 ülkede kullanılan mısır, soya, kanola, ve pamuk GDO'larının nerdeyse tümü ya böcek öldüren zehir içeriyor ya da yabancı otları yok eden kimyasal ilaçlara dayanıklı şekilde geliştiriliyor. Bu da şu anlama geliyor ki, gıda zincirine eklenen GDO’lar sayesinde tarlararda rahatça yüksek miktarlarda zirai ilaç kullanılabilinecek!
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Kavak, Türkiye'ye ithal edilen tüm ürünler gibi soya ve türevlerinin de çok sıkı denetlendiğini ve gıda amaçlı genetiği değiştirilmiş hiçbir soya ürününün ülkeye girmediğini iddia etse bile son zamanlarda farklı çeşit gıdalarda ortaya çıkan sahtecilik olaylarından sonra denetlenmenin ne kadar iyi yapıldığı kesinlikle soru kaldırıyor! Mısır, soya, ve pamuk gibi ürünler Türkiye’nin hemen hemen tüm ekolojik bölgelerinde üretilebileceklerinden, Türkiye’nin GDO’lu yiyeceklere gerçekten ihtiyaç duyup duymadığı düşündürücü. GDO’lu tohumların topraklarımız ve dünyamıza bırakılmış birer saatli bomba olduğunu düşünen ve bu yiyeceklerin kontrolsüz tarım alanlarında ekimine izin verilmesine karşı olan insanların çoğunlukta olması, durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor.
Unutmamak gerek ki gıda sanayii GDO'lu soyaya muhtaç değil. Soya, gıda sanayiinde en çok lesitin olarak kullanılıyor ve GDO'lu soya lesitinine alternatif GDO'suz ayçiçek lesitini bulunuyor. Çocuklarınızın GDO’lu gıdaya maruz kalmasına razı değilseniz, bu konuda bilinçlenmek ve harekete geçmek gerekiyor.
Çise Ünlüer (22 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com
13/04/2012
Ete Benzeyen Et
"Biliyorum canınız sıkılacak, yüreğiniz kabaracak, üzüleceksiniz ama gerçekleri öğrenmeniz lazım. Daha yumurtadan çıkar çıkmaz civcive antibiyotik veriliyor. Kemikleri gelişmesin, sadece et yapsın diye... Tavuklar tarladaki patatesler gibi hiç kıpırdamadan yetiştiriliyor. Bıraksanız bile kıpırdayamıyorlar... Elinize aldığınızda kemikleri kırılıyor... Bu inanılmaz bir vicdansızlık... Sonra, görüyoruz her gün gencecik bir kadın meme kanserine yakalanıyor. Büyük olasılıkla daha sağlıklı diye sık sık tavuk yiyorlardır..."
Bu sözler İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar’a ait. Dizdar, sağlıklı diye yediğimiz tavukların tavuk olmadığını söylüyor. Eminim antibiyotik alan tavukları, gün ışığı görmeden büyüyen inekleri, veya kirli sularda yaşayan balıkları duymuşsunuzdur. Peki, doğal ortamlarından o kadar uzak bir şekilde yetişen bu hayvanların soframıza gelmesi bizim için ne anlama geliyor?
Eski zamanlarda, şimdilerdeki daha fazla kȃr yapma yolunda gözü dönmüş şirketler yerine, açık havada eşelenerek ot ve böcek yemesine izin verilen hayvanlar ve bitkilerin yetiştirilmesinde kullanılan doğal gübreleri vardı. Hayvan yetiştirme ve çiftlik yapılarındaki bir dizi değişim ve kurumsal tarımın yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkması ile hızla yayılan endüstriyel et üretimi, eksiden açık çiftliklerde ot ağırlıklı beslenerek yetiştirilen hayvanlardan çok farklı bir ürün çeşidi sunuyor: Ete benzeyen et!
Yaklaşık son elli yıldır dünyada ızgaralık tavuk yetiştirmek için gereken zaman 84 günden 45 güne indi. Eskinden çayırlarda rahat bir şekilde yetişen hayvanlar, güneş görmeyen, kapalı besleme alanlarında yetiştirilmeye başladı. Bu tavuklar eskiye oranla yarı yarıya daha az yem tüketip, geçmiştekinin üçte biri kadar sürede 2 kiloya ulaşabiliyor. İlk bakışta ne kadar iyi çalışan, etkili bir yöntem diye düşünüyor insan. Ancak bugün yediğimiz hayvanların daha hızlı büyümeleri ve daha dolgun bir yapıya sahip olmaları için geliştirilen yemler aslında hiç de saf değil.
Doğdukları andan itibaren antibiyotik verilen, güneş görmeyen ortamlarda yetişen civcivler gayet sağlıksız bir gelişim süreci gösterdiklerinden kemikleri de gelişmiyor. Ancak bu durum hayvanların kemikli değil etli olmasını isteyen üreticilerin işine geliyor. Hiçbir şekilde enerji harcamayarak sadece et yapmaya odaklandırılacak şekilde yetişen hayvanlar sonunda patates tarlasında yatan patates gibi hiçbir şekilde kaçamayan, ilk dokunuşta kemikleri kırılan, olduğu yerde büyüyen canlılar oluyor. Antibiyotik içeren ilaçlı yemleri tüketen hayvanlar hızla kilo alıyor ve yetiştiricilerinin kar oranını artırırken aynı anda bu hayvanları tüketen insanları zehirliyor.
İşin “komik” yanı, tarım ilaçlarının kullanılmasını tavsiye eden ziraat mühendislerinin büyük bir kısmı aynı zamanda tarım ilacı bayiliği yapıyor! Çiftçilere bu ilaçları satarak tarım ilacı satışını kontrol eden mühendislerin aynı zamanda kendi sastışını azaltarak ekinlerde kullanılan ilaç tüketimini denetlemesini beklemek ne kadar gerçekçi bir plan olabilir bilinmez!
Bu durum balıkçılık sektöründe da farklı değin ne yazık ki. Endüstrideki büyük değişimler sayesinde balıkçı filoları daha büyük, daha güçlü ve okyanusların en uzak köşelerinde avlanmakta bile daha usta hale geldi. Bu alanda kullanılan teknolojiler ise işi şansa bırakmayacak kadar gelişmiş. Bunların arasında sonar teknolojisi, uydu navigasyon sistemleri, derinlik algılayıcılar, ve okyanus tabanının detaylı haritaları geliyor. Durum böyle olunca sentetik liflerden yapılma dev ağlar ve büyük vinçler sayesinde, önceden ulaşılamayan ama balıkların toplanıp yumurtalarını bıraktıkları derin alanlarda bile avlanmak mümkün oluyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, sürülerin yerini tespit eden uçaklar ve değerli balık sürülerinin topluca avlanmasını mümkün kılan helikopterler devreye sokuluyor. Sonuç? Okyanuslardaki büyük balıkların yüzde doksan (90%)’ı yok olma tehlikesi yaşıyor! İlk bulunduklarında çok iyi fikirler gibi görünseler de, bu uygulamalar, daha büyük tekneler ve daha az sayıda balıkçıyla yüksek miktarlarda deniz mahsulü avlayarak daha fazla etin daha düşük fiyatlara üretilmesini ve işletmelerin kȃrlarının yükselmesini sağlamanın yanında, insan sağlığını tehlikeye atıyor, denizlerdeki genetik çeşitliliğin uzun vadeli istikrarını ciddi oranlarlarda tehdit ediyor.
Bütün bunlara son zamanlarda Türkiye’de sıkça gündemde olan yiyecek sahteciliklerini de eklemek gerek. Gıda ve Tarım Bakanlığı tarafından bu hafta yapılan bir açıklamada, sucuk, kavurma ve tulum peynirinde 6 firma ile ilgili olarak taklit ve hile görüldüğü ve yüzde yüz dana eti olarak tanıtılan sucukta “kanatlı eti”, pişmiş dana kavurmada “tek tırnaklı eti”, ve soyulmuş sosislerde “yabancı doku ve iç organ” tespit edildiği belirtildi. Ülkemize de getirilen bu ürünleri artık nasıl güvenle tüketiriz, kime nasıl inanırız bilmek zor.
Günün sonunda insan kendine sormadan edemiyor: Biz ne yapıyoruz böyle? Besleneceğiz diye bu kadar acımasız olmamız gerekiyor mu? Bu besin kaynakları hakkında giderek artan kaygılar, bizi daha iyi alternatiflere yöneltmesi gerekirken neden hiçbir adım atmıyoruz?
Çise Ünlüer (15 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com
06/04/2012
Alpler’in Eteklerinde Bergamo
Bergamo, İtalya’nın Lombardiya bölgensinde, merkezi Milano’nun 40 kilometre kuzeydoğusunda yer alan, yaklaşık 120 bin kişinin yaşadığı, İtalyan kültürünü seven ve merak eden herkes için görülmeye değer bir şehir.
Yukardaki eski ‘Citta Alta’ ve aşağıdaki modern ‘Citta Bassa’ olarak ikiye ayrılan kısımları ile şehir denizden 250 metre yukarda yer alıyor. Yukarı şehir olan Citta Alta çevresinde 16. yüzyıldan kalma surlar şehri adeta kucaklaycak şekilde sarıyor. Bu bölgede ikematgahlara çok büyük talep olduğu için ev ve daire fiyatları İtalya ortalamasının çok üzerinde. Bölgede yaşayan insanların maddi sıkıntılardan uzak rahat hayatlar sürdüklerini mağazaların vitrinleri arasında dolaşırken keyifle gezdirdikleri köpeklerinden ve saatlerce zaman geçirdikleri zevkli kafelerden anlamak mümkün.
Citta Alta'da 14. yüzyılda Milano Dükleri Viscontiler tarafından yapılan Cittadella (iç kale), 6200 metre uzunlukta şehrin çevresini kuştatan Mura Veneziane (Venedikliler surları), eski meydan Piazza Vecchia, ve 12. yüzyıldan kalama cephesinde süslü pencereler üzerinde Venedik devlet sembolü olan San Marco aslanı bulunan Palazzo della Ragione’yi ziyaret edebilirsiniz. Bergamo'nun modern merkezini oluşturan aşağı şehir Citta Bassa'da ise 19. yüzyılda eski Bergamo'yu diğer Lombardiya şehirlerine bağlayan ana yol üzerine "Borghi" adı verilen asil ve zenginler için yapılan konak ikematgahları yer alıyor. Bunlardan Borgo Palazzo, San Leonardo, ve Santa Caterina görülmeye değer. Ayrınca Carrara Güzel Sanatlar Akademisi Resim Galerisi ve GAMEC Modern Güzel Sanatlar Galerisi de aşağı şehirde bulunuyor. Alışveriş yapmak isteyenlerin uğrak noktası ise merkezde bulunan ana alışveriş ve pazar caddesi Via 20 Settembre.
Şehrin güzelliğini en iyi şekilde görebilmek için yukardaki surların etrafından aşağıya bakmak yetiyor. Burdan Alpler’in eteklerinde yemyeşil tepelerin arasında oturan şehrin tarihi mimarisini, ve araç girmeyen taş sokaklardaki insanları gördüğünüzde Bergamo’da olmanın verdiği mutluluk içinizi dolduruyor. Merkezinde şehrin en kalabalık noktalarından biri olan meydanı yer alıyor. Meydandan araya doğru dağılan sokaklarda İtalyan kültürüne özgü yemek yerleri ve vespa mağazalarını görmek mümkün. Burdan da anlaşılacağı gibi, İtalya’nın diğer birçok şehrinde olduğu gibi Bergamo’nun her noktasında vespa süren insanlara rastlıyorsunuz.
Şehrin içini oluşturan ve inanılmaz bir tarih barındıran dar ve taşlı yollardaki tahta pancurlu ve küçük balkonlu evlerin arasında dolaşırken etraftaki çeşitli unlu mamülleri vitrinlerinde sergileyen küçük fırın ve marketleri görmezden gelmek imkansız. Aniden taze pişmiş rengarenk sebzelerle donatılmış pizzalar ve birbirinden güzel görünen lezzetli tatlılar arasında seçim yapmaya çalışırken buluyorsunuz kendinizi. Hatta bu kadar seçenek arasında kalmışken birçok fırının kendi hazırladıkları ürünlerinin yanında raflarında bulunan paketlenmiş türlü türlü organik makarnalar dünyanın başka hiçbir yerinde olmayacak kadar çeşitli ve renkli bir görüntü oluşturuyor.
Şehir içi otobüsle ulaşım en kolay ve pratik seçenek olduğundan tercih edilebilir ancak yeni bir şehri keşfetmenin en iyi ve en zevkli yolunun şehrin sokaklarında yürüyerek ve havasını soluyarak olduğunu vurgulamak gerek. Bergamo şehir merkezinden her gün 05.49-00.10 arası; havaalanından ise 06.08-00.28 arası çalışan ve Bergamo tren istasyonuna da uğrayan otobüs yolcuğu ortalama 10 dakika sürüyor. Her 30 dakikada bir olan otobüslerin ücreti ise tek yön 2 Euro.
Doğruyu söylemek gerekirse uçakla Bergamo’ya gelen nerdeyse herkes, şehrin havalimanı Orio al Serio’dan direk olarak kalkan Milano otobüslerine biniyor ve Bergamo’yu görmeden ayrılıyor. Nerdeyse uçaktan iner inmez karşınıza çıkan bu otobüslerle 1 saatte Milano’nun merkezine varmak mümkün. Bu otobüs firmalarının sağladığı servislerden yararlanmak için ister otomatik makinelerden ister bilet gişelerinden yolculuk biletlerini temin edebiliyorsunuz. Bir diğer opsiyon olarak Bergamo şehrindeki tren istasyonundan tren alarak da gidilebiliyor Milan’a, hem böylece Bergamo’yu da görme fırsatını yakalıyorsunuz.
Bergamo, diğer birçok küçük şehir gibi, gittikleri ülkerleri kısa bir sürede hızlı bir şekilde görmeyi amaçlayan çoğu turistin rağbet ettiği popüler gezi kitaplarında yer almasa bile, kesinlikle görülmesi gereken, insanı sunduğu kültür ve güzellikleriyle içine alan, gezdikçe insanın içini huzurla kaplayan bir şehir.
İtalya’ya yolunuz düşerse, doğası, tarihi ve insanları ile dört dörtlük Bergamo’yu görmenizi tavsiye ederim. Temelde düşük maliyetli havayollarının tercih ettiği Orio al Serio Havalimanı küçük olmasına rağmen dinamik bir yapısı var. Buraya varan en önemli firmalardan biri olan Ryan Air’e ek olarak Pegasus Havayolları ile İstanbul’dan direk ve diğer şehirlerden aktarmalı olarak Bergamo’ya ulaşmak mümkün.
Çise Ünlüer (8 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com
30/03/2012
Kahve İçtim Telveli
Kültürümüzün vazgeçilmez bir parçasıdır Türk kahvesi. Özel bir tadı, köpüğü, kokusu, pişirilişi, ve ikramıyla kendine özgü bir kimliği, geleneği vardır. Telvesi ile ikram edilen tek kahve türüdür. İster sabahları uyanmamıza yardımcı olması için, ister yemekten sonra sevdiklerimizle geçirdiğimiz keyifli dakikalara keyif eklemesi için, amaç ne olursa olsun kahve adamızda en çok tüketilen içeceklerden biri.
Durum bu olunca kahve sonunda bardakta kalan telveyle neler yapılabilir, bu telveden tekrar nasl yararlanılabilir diye düşünmeden edemedim. Çevreye duyarlılığı yüksek olanlarımız kahve atıklarını daha sonra kompost yapmak için ayırırken, bu atıkların çoğu evde çöpe veya lavaboya döküldüğü de bir gerçek. Gelin kahve telvesi gibi gün boyunca sık miktarlarda elimize geçen bu “atık” üründen nasıl verim elde edebileceğimizi öğrenelim.
Adamızdaki rahat yerleşim yapısının bize sunduğu bir avantaj olarak çoğumuzun evinde az da olsa bitki yetiştirebileceği bir bahçesi veya küçük bir balkonu var. İçerisinde çeşitli besinler bulunduran kahve telvesinin bitkileriniz için doğal bir gübre görevi görebileceğini biliyor muydunuz? Toprağa karıştırıldığı zaman, kahve telvesi, bitkilerinizi böcek ve salyangozlardan korur, asitli toprakta daha iyi yetişen havuç ve turp gibi sebzeler; ve gül ve açelya gibi çiçeklerin de daha kolay büyümesini sağlar.
Kahve telvesinin içerisinde yüksek miktarlarda nitrojen bulunur. Yağmur ve sulama öncesi toprağa bırakılan kahve telvesinin içerisindeki nitrojen zamanla toprağa ve varsa gübreye karışarak toprağın ısısının artmasını ve bir müddet bu sıcaklıkta kalmasını sağlar. Artan ısı, toprakta istenmeden yetişen tüm yabani otları öldürür. Böylece kısa bir süre içerisinde toprağınızın tüm bu zararlı otlardan kurtulmuş bir şekilde ekime hazır olmasını mümkün kılar.
Kahve telvesinin bir başka kullanım alanı ise güçlü kokusu sayesinde bahçelere girerek burdaki bitkilere zarar veren karınca, yılan, ve kedi köpek gibi sokak hayvanlarını bitkilerinizden uzak tutmak. Bu amaçla telveye ek olarak portakal kabuğu ve benzeri doğal atıkları toprağınıza eklerseniz daha da etkili bir çözüm elde edebilirsiniz.
Sık kullanımdan dolayı mutfak lavabolarına zamanla yerleşen kötü kokulara çözüm olarak da kullanılan kahve telvesini belirli aralıklarda birkaç bardak miktarında kaynatılan su ile dökebilir, böylece kötü kokulardan kurtulabilirsiniz. Buzdolapları veya evdeki farklı noktalarda biriken kötü kokuların tümü için kahve telvesi kullanılabilir. Kuru ve karanlık bir yerde kurutulan kahve telvesini kokusundan rahatsız olduğunuz notkara asarak çözüm getirebilirsiniz.
İçerisinde yanmış veya yapışmış yemekler bulunan ve yıkaması zorlaşan tencere ve tavaları da kahve telvesi ile ovarak daha kolay bir şekilde temizleyebilirsiniz. Uzun kullanım sonrası üzerlerine kereviz, soğan, veya sarmısak gibi yemek kokuları sinen kesme tahtalarınızı kahve telvesi ile yıkayrak bu kokulardan kurtulabilirsiniz. Özellikle sıcak mevsimlerde heryeri kaplayan karıncalardan kurtulmak için tehlikeli kimyasallar kullanmak yerine karıncaların yollarına kahve teli yerleştirerek sizi rahatsız etmelerini engelleyebilirsiniz.
Evde beslediğiniz köpeğinizi yıkadıktan sonra üzerine kahve telvesi ile pudralar gibi masaj yaparak, derisinde barınan pireleri uzaklaştırabilirsiniz. Evdeki mobilyaların üzerindeki çiziklere sürülen ıslak kahve telvesinin çiziklerin ortadan kaldırılmasında yardımcı olması mümkün.
Bahçe ve temizlik alanlarındaki kullanımına ek olarak kahve teli, saçlarınızı yıkadığınız zaman kullandığınızda saçların parlaklığını arttırır. Yapısından dolayı cildiniz üzerinde eksfolian olarak da kullanılabileceğiniz kahve teli, kapalı gözeneklerinizin açılmasına ve derinizin temizlenmesine ve canlanmasına yardımcı olur. Ve bayanlar için büyük önem taşıyacak bir öneri: Dörtte bir bardak sıcak kullanılmış kahve telvesi ile 1 yemek kaşığı zeytinyağını karıştırarak ve problemli bölgenize sürerek çatlaklarınızdan kurtulabilirsiniz. Etkisini göstermesi için, hazırladığınız karışımı sürdükten sonra sarmanız, 10 dakika beklemeniz, ve daha sonra sıcak su ile banyo yapmanız öneriliyor. Kim bilir, bu doğal yöntem bugüne kadar denediğiniz tüm kozmetik ürünlerinden çok daha etkili olabilir!
Günün sonunda, tüm sorunlarımızın çözümü doğada mevcut. Bir sonraki kahvenizin telvesini kullanmadan çöpe dökerken ne kadar yararlı bir üründen vazgeçtiğinizi unutmayın. Elinizde tüm bu bahsettiğimiz amaçlar için yeterli kahve telvesi yoksa size bu ürünü seve seve verecek olan yaşadığınız bölgedeki kafelere veya komşularınıza sorun, eminim düşündüğünüzden daha fazla kahve tiryakisi olduğunu göreceksiniz!
Çise Ünlüer (1 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com
23/03/2012
Neden Bez Torba?
Etrafta görmüş olabileceğiniz bez torbaların pastik poşetlere kıyaslandığı zaman birçok avantajı olduğunu biliyor musunuz? Kullanıldıktan sonra yol kenarlarına atılan plastik poşetler zamanla denizlere ve içtiğimiz suya kadar karışarak sağlığımızı tehdit altına almakla kalmıyor, karada 800, suda 400 yıl gibi uzun bir zaman sonra yok olarak doğayı kirletiyor. Yani biz yok oluyoruz ama etrafa attığımız plastik poşetler bizden sonra yüzyıllar boyu kirlilik yaratmaya devam ediyor.
Plastikler, yapılarında karbon, hidrojen, oksijen, azot ve diğer organik ve inorganik elementler bulunduran monomerlerin bir araya gelerek oluşturduğu polimer yapıdaki bileşiklerdir. Bu poşetlerin yapımında kullanılan plastik, güneşe veya ısıya duyarlı bir madde olduğundan zamanla kimyasal değişime uğruyor. Bu değişimlerin bir ürünü yağ ile çözünüp kanserojen maddeye dönüşen zehirli polimerler. Bu nedenden dolayı, aşırı plastik kullanımının son yıllarda sayısı hızla artan kanser vakalarında büyük rol oynadığı düşünülüyor. Biraz düşünecek olursak, bugün hiç tereddüt etmeden kullandığımız, günlük hayatın bir parçası haline gelen plastik torba ve şişeler bundan bir kaç bin sene önce yoktu! Dolayısı ile beraberinde getirdikleri sorunlar da...
Daha yakın bir geçmişte bu ürünler henüz yaygınlaşmamışken pazardan ve bakkaldan alınan gıdalar kullanılmış gazete veya kaliteli kağıttan yapılmış kase kağıtlarına koyulur, insanlar yanlarında getirdikleri filelere aldıklarını yerleştirir, bu fileleri tekrar tekrar kullanırlardı. Bu alışkanlıklar daha pratik bir çözüm sunuyor gibi görünse de aslında sonumuzu getiren plastik torbalar çıktı çıkalı tamamı ile değişti.
Durumun esas korkutucu yanı plastiğin doğada tamamen yok olmaması ve nerdeyse 1000 yıla kadar uzayabilen ömrü. PET, PVC gibi bazı plastikler geri kazanılabilseler bile düşük yoğunluklu PE malzemeden üretilen plastik torbalar için geri dönüşüm söz konusu olmadığı gibi bu işlemin maliyeti de çok yüksektir. Peki sonuç? Büyük çöp sahalarında toplanan, veya rüzgar ve suyun etkisiyle kanalizasyon kanallarından, okyanus diplerine, tarım arazilerinden çeşitli canlıların sindirim sistemine kadar her yere dağılan plastik poşetler! Denizlerde yaşayan canlıların plastik torbaları yemeye çalışırken boğularak ya da yedikten sonra açlıktan öldüklerini duydunuz mu? Peki ışık etkisiyle fiziksel olarak parçalanarak toprağa karışan plastiklerin besin zincirine dahil olarak sofralarımıza kadar ulaştığını?
Bu soruna biraz da olsa çözüm getirmeyi amaçlayan gelişmiş ülkeler, plastik torbaların kullanımını azaltmak için kampanyalar düzenliyor, hatta bu ürünlerin kullanımını yasaklamaya kadar gidiyor. Bazı ülkelerde kullanılmış plastik şişeler toplatılarak geri dönüştürülüyor, böylece doğaya olan zararları biraz da olsun azaltılmış oluyor. Yakın komşumuz Türkiye'de ise "Bez Torba Kullananlar" girişimi "Dünyayı Bez Torbanda Taşı" sloganı ile bez torba kullanımını yaygınlaştırmaya çalışıyor. Türkiye’de yapılan çalışmalara göre senede kişi başına düşen ortalama plastik torba sayısı 500. Buna göre yılda 35 milyar plastik poşet çöpe atılıyor, doğayı kirletiyor.
Elinize aldığınız poşetlerin ve diğer çoğu plastiğin petrolün bir türevi olduğunu, yani petrol rafinerilerinde kullanılan ham petrolün işlenmesi sonucu arta kalan malzemelerden elde edildiğinin farkında mısınız? Üretimi ucuz olduğu için dünyada her yıl plastik torba üretimi için yaklaşık 250 milyon ton plastik kullanılıyor. Bunların dışında en çok kullanılan ürünler PET şişeler, PVC ambalajlar ve PE torbalar geliyor. Ancak unutmamak gerek ki çoğu plastik ambalaj malzemelerinin tekrar geri kazanılması mümkün olmadığı gibi bu ürünler bir süre sonra molekül yapıları bozularak kullanılmaz hale geliyor ve kirlilik yaratarak doğal kaynaklarımızı kirletiyor.
Geçtiğimiz yıllarda üretilmeye başlayan ve ülkemizdeki marketlerde de kullanılmaya başlanan “doğa dostu” poşetlere de yakından bakacak olursak, durumun o kadar da iç açıcı olmadığını görebiliriz. Doğayı daha az kirleten veya doğada kolay çözülen plastik torbalar doğayı kirletmeye devam ediyor ama bu poşetlerin üretici ve kullananları sanki gerekeni yapmış olduklarından içleri rahat olması gerekirmiş gibi düşünmeden doğayı kirletmeye devam ediyorlar. Oysa durumun farkında olan birçok ülkede tüketiciler plastik torbayı tamamı ile hayatlarından çıkararak kağıt veya bez torba kullanmaya başladı. Bazı ülkelerde ise plastik torba kullanımını caydırmak için plastik torbaya yüksek vergi uygulanıyor, plastik torbada ısrar eden tüketicilerden para talep ediliyor.
Gelin, hem sınırlı fosil kaynakların tüketimi anlamına gelen, hem de geriye dönülmez bir kirliliğin kaynağı olan plastik torbaların kullanımının ülkemizde de sınırlandırılması veya yasaklanması için adımlar atalım. Doğaya daha fazla zarar vermeye hakkımız olmadığını bilerek hep birlikte eskiden olduğu gibi alışverişe giderken filemizi veya bez torbamızı yanımıza alalım. Her insan dayanıklı, doğa dostu, anti bakteriyel ve geri dönüşümlü malzemelerden şık bez torbalar dikebilir ya da çok düşük bir ücrete satın alabilir, tekrar tekrar kullanabilir. Hatta yaratıcılığınızı da katarak farklı sap boylarında ve sınır tanımayan özgün tasarımlarda hazırlanan bez torbaların üzerine aile fotoğraflarınızı veya firmanızın tanıtıcı reklamlarını ekleyebilir, gerçekleştirdiğiniz çeşitli etkinlik veya sosyal sorumluluk projelerine değinebilirsiniz.
Çise Ünlüer (25 Mart 2012)
ciseunluer@gmail.com
09/03/2012
Japonya Depremi Sonrası
Geçen yıl
bugün Japonya’nın kuzeydoğusundaki okyanus açıklarında 8.9 büyüklüğünde meydana
gelen deprem ve arkasından etkili olan tsunami, pek çok can ve mal kaybına ve
binlerce insanın evsiz kalmasına neden oldu. Japonya gibi depreme hazırlıklı
bir ülke için bile muazzam bir güce sahip olan deprem, başkent Tokyo da dahil
olmak üzere geniş bir bölgeyi etkiledi. Depremden sonra oluşan dev dalgalar
Miyagi ve Fukuşima bölgelerini vurdu ve birçok yerleşim yerini yerle bir etti.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi bölgedeki nükleer santrallerin iki reaktöründeki
soğutma sistemleri bozuldu ve tesislerdeki ısıyı düşürebilmek için deniz suyu
pompalandı. Santrallerdeki bu sorundan etkilenen insanlar normallerin üstünde
radyasyona maruz kaldı. Japonya halen bu sorunlarla baş etmeye çalışıyor.
Ülkelerindeki bu sorunu daha
iyi anlamak için Cambridge Üniversitesi’nde doktora yapan 4 Japon arkadaşımın
bu konudaki görüşlerini almaya çalıştım. Deprem anında Tokyo’da olan Ken
Koyanagi ve araştırmalarına Cambridge’de devam eden Shun Uchida, Kei Yamamoto ve
Takaaki Kobayashi ile geçtiğimiz yıl ülkelerini derinden sarsan doğal afetler
ve insan kararlarıyla ilgili görüşleri üzerine yaptımığımız konuşma hem
bilgilendirici hem de göz açıcıydı.
Siz ve yakınlarınız meydana gelen deprem ve nükleer krizden nasıl etkilendiniz?
Ken: Öncelikle
söylemek isterim ki Japonlar deprem, tayfun ve volkanik patlamalar gibi doğal
afetlere hazırlıklı bir toplum. 11 Mart’ta meydana gelen deprem sonrası trenler
çalışmadığından Tokyo halkı kilometrelerce yürüyerek evlerine ulaşmak durumunda
kaldı, radyasyon korkusu olan birkaç aile ülkenin batı kıyılarına doğru yola
çıktı.
Shun: Ailem
Tokyo’nun 40 km doğusunda kalan Chiba bölgesinde yaşıyor. Deprem sırasında
Tokyo’da olan annem tren ulaşımının durması ile hemen bir bisiklet satın alarak
eve kadar bu şekilde geldi.
Kei: Annem
depremden sonra nükleer santrallerde çıkan sorunlardan dolayı enerji sıkıntısı
çektiklerini ve enerji tasarrufu yapmaya başladıklarını bildirdi.
Takaaki: Nükleer santrallerden yeterince uzak bir konumda yaşadığımız için pek
etkilendiğimiz söylenemez.
Fukushima’da deprem ve arkasından
gelen tsunamiden sonra hayatta kalan insanların devletten yeterli desteği
gördüğünü düşünüyor musunuz?
Ken: Kesinlikle
düşünmüyorum. Devlet olaydan etkilenenlere verilecek olan tazminatlarla ilgili
herhangi bir yasa geçirmemiş, depremden sonra evsiz kalan insanları güvenli
noktalara taşımakta gecikmiştir.
Shun: Yeterli
duygusal desteğin verilmediğini düşünüyorum. Bunu zamanla travma sonrası stres
bozukluğu yaşayan kişilerin sayısında artış oldukça daha net göreceğiz.
Kei: Devletimizin
genelde böyle olaylardan etkilenenlere gerekli yardımı yaptığına inanıyorum.
Takaaki: Bu uzun süreli bir sorun olduğundan zamanla daha iyi anlayacağız.
Sizce kısa zaman içinde Japon’ya için herşey normale
dönecek mi? Bu büyük felaketten sonra gelecekte neler değişecek?
Ken: İnsanlar bu
olayı İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgimizle kıyaslıyorlar. Çok çalışıp herşeyi
tekrardan yapacağız ama insanların olanları unutması ve korkularından tamamen
kurtulması imkansız.
Shun: 1995’te
meydana gelen Kobe depremi sonrası tüm şehrin tekrardan inşaa edilmesine rağmen
halen birçok finansal sorun yaşanmaktadır. Tsunami’nin vurduğu bölgelerde de
finansal sorunların devam edeceğini düşünüyorum ancak insanlar zamanla normale
dönecek, savaş sonrası zamanlarda olduğumuz gibi daha güçlü olacağız.
Kei: Önümüzdeki on
sene içinde yıkılan yapıların tekrar yapılacağını düşünüyorum ancak radyasondan
etkilenen bölgeler gittikçe boşaltılacak ve terk edilecek.
Takaaki: Ekonominin ve insanların zamanla toparlayacağına ve normale döneceğine
inanıyorum.
Hayatlarımız gittikçe daha fazla enerjiye bağımlı hale
geliyor. 11 Mart öncesi hiçbir şekilde yakıt ve enerji sorunu yaşamayan
Japonlar, bu durumun sağladığı rahatlıkla kullandıkları enerjinin nerden
geldiğine önem vermemeye başladılar. Sizce bu durum 11 Mart’ta nükleer
santrallerde yaşanan sorunlar sonrası değişmiş midir? İnsanların artık
kullandıkları enerjinin kaynağı hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğuna
inanıyor musunuz?
Ken: Herkes
nükleer enerjiye olan bağımlılığımızın farkındaydı ama yine de tsunami sonrası
çıkan olaylarda bu bağımlılığın boyutlarına hepimiz şaşırdık. Ancak Japonya’da
yeterli doğal kaynak bulunmadığından dolayı nükleerden hemen vazgeçmek zor
olacak.
Shun: İnsanların
artık bu konuda daha bilinçli olacaklarına inanıyorum. Geçen yıl yaşanan
tsunami sonrası hayatlarında ilk kez elektrik kesintisi yaşayan Japonlar artık
enerjinin nerden geldiğini ve nasıl kullanılması gerektiğinin farkında.
Kei: Japon’ya da
enerji hiçbir zaman ucuz olmadı. Eğitimli kısmın nükleer ve başka ülkelerden
ithal edilen petrola olan bağımlılığımızın farkında olmasına rağmen hayat
kalitemizi etkilememek için bile bile kullanmaya devam ediyoruz.
Takaaki: Evet çoğu insanın bu konudaki farkındalığının arttığına inanıyorum.
Deprem ve TEPCO (Tokyo Electric Power
Company)’nun nükleer kazasının insanların gelecekte kullanmak isteyecekleri
enerji konusunda görüşlerini değiştirdiğini düşünüyor musunuz?
Ken: Yaşanan
olaylar insanların nükleere olan bağımlılığımızı farketmesine neden olmuştur
ancak doğal kaynaklarımız olmamasından dolayı yapılan nükleer yatırımlarından
nasıl vazgeçeceğimiz ve özellikle yaz aylarında artan enerji ihtiyacımızı nasıl
karşılayacağımız net değildir.
Shun: Bugüne kadar
elektrik kesintisi yaşayacağımızı hayal bile etmememize rağmen bunun mümkün
olabileceğini hepimiz gördük. Bir kısım enerji üretimi için kömür kullanımına
geçilmesi söz konusu oldu ancak karbondioksit salınımları açısından iyi bir
seçim olmayacağını hepimiz biliyoruz. Rahat hayatlarımızdan vazgeçmek ve
karbondioksit salınımına neden olmak arasında bir seçim yapmamız gerekiyor.
Kei: Yaşananlar
öncesi nükleer enerjiyi destekleyen insan ve politikacıların bu konudaki
görüşlerinin artık değişeceğine inanıyorum.
Takaaki: TEPCO’ya olan tepki artmıştır ve halkın gelecekte yapılması planlanan
yeni nükleer santrallerin kurulmasının önüne geçeceğine inanıyorum.
Nükleer enerji santralleri
hakkında olan kaygılarımız doğrultusunda bu konuda neler yapılabilir?
Ken: Dünyada çoğu
ülkenin Japonya’nın yaşadığı kadar fazla doğal afetlerle yüzleşmek zorunda
kalmadığını hatırlatmak isterim. Halkı bunlara hazırlamak için gerekli
çalışmalar yapılmaktadır.
Shun: Japon
halkının zamanla nükleere olan korkusunun tekrardan azalacağını ve nükleer
santrallerin çalışmaya devam edeceğini düşünüyorum. Hiroshima ve Nagasaki’de
yaşayan insanların daha önceleri nükleer santrallere karşı çıkmalarına rağmen
bu gözardı edilerek santraller yapılmaya devam edilmişti. En azından bu yaşanan
olaylar sayesinde yeni inşaa edilen santraller daha güvenli olmak durumunda.
Fukushima’daki santralde yaşanan olay, tsunami yüzünden bozulan soğutma
sistemlerinin devre dışı kalması ile içerideki sıcaklığı çıkaracak bir yol
arayışından kaynaklandı. Burdan çıkarılan ders ülkenin geri kalanındaki nükleer
santrallerde uygulanacak ve herhangi bir acil durumda kullanılmak üzere
kurulacak ekstra soğutma sistemleri planlanacak.
Kei: Halkın
kendinin yapabileceği çok birşey yok. Yıkılan santralleri oldukları gibi
bırakmak durumunda kalacğız.
Takaaki: Yaşanan kazanın esas olarak eskiyen ekipman ve kötü yönetimden
kaynaklandığını düşünüyorum. Kazadan zarar gören nükleer santrallerin tekrardan
normale döndürülmesi veya güvenli bir şekilde tamamen ortadan kaldırımlası için
gerekli çalışmalar yapılmalıdır.
Önümüzdeki 30 yıl
içerisinde Japonya’nın toplam enerji kullanımında nükleerin oranı artmalı yoksa
azalmalı mıdır?
Ken: Biraz
azalmalıdır. Ancak söylemem gerekir ki ben nükleer santrallerden tamamen
vazgeçilmesi gerektiğini düşünen insanları desteklemiyorum. Çünkü bugün birçok
işyeri bu santrallerden sağlanan enerji ile işlem görüyor. Nükleerin ortadan
kaldırımlası ekonomiyi yakından etkileyecektir. Bunun yerine yavaş yavaş
nükleer enerji kullanımını azaltmalı, ve zamanla bu kaynaklara olan
bağımlılığımızı nerdeyse sıfıra indirmeliyiz.
Shun: Biraz
azalmalıdır ama gerçekte fazla bir değişikliğin olacağına inanmıyorum. Hem enerjiyi
kullanmak istiyoruz hem de aynı anda küresel ısınmaya neden olmak istemiyoruz.
Japon halkının hayatını büyük bir oranda değiştirmesini beklemek zor. Bundan
dolayı 5-10 sene içinde nükleere tam gaz geri döneceğimizi düşünüyorum. Ama
yine de aynı olayların tekrarlamaması için yeterli güvenlik önlemleri alınmalı.
Kei: Alıştığımız
yaşam standartlarının devamı için ne yazık ki nükleer enerji kullanımının
artması gerekiyor. Yabancı ülkelerden ithal ettiğimiz ve gittikçe artan petrol
talebimiz de unutulmamalıdır. Nükleer santrallerde yaşadığımız hatalar,
normalde sürdüğümüz rahat hayatlar için ödediğimiz bir bedel.
Takaaki: Biraz artmalıdır.
Yaşananlardan sonra sizce
günlük hayatta kullandığımız toplam enerji miktarını mı azaltmalıyız yoksa bu
talebi karşılamak için güvenilir yenilenebilir enerji kaynaklarına mı
yönelmeliyiz?
Ken: Her kisi de
- hem kullandığımız enerji miktarını azaltmalı hem güvenilir yenilenebilir
enerji kaynaklarına yönelmeliyiz. Ancak bugüne kadar nükleer enerjinin
sağladığı enerji miktarına yakın bir enerji sağlayan yöntemle
karşılaşmadığımızdan başka kaynakların devreye sokulması zaman alacak.
Shun: İhtiyaç
duyduğumuz enerjiyi azaltmak önemli. Japonya’da elimize ulaşan enerjiyi
düşünmeden kullanıyoruz. Örneğin çoğu şehir 24 saat canlı, büyük şehirlerde
çoğu mağaza 24 saat açık, her iki adımda bir atıştırmalık yiyecek satan
makineler bulunuyor. En başta bunların sayısı azaltılabilir.
Kei: Kullandığımız
enerji miktarını azaltmak kesinlikle daha mantıklı olacaktır ancak bunu
gerçekleştirmek o kadar kolay değildir. Japonya için nükleer enerji dışında
hiçbir enerji kaynağının toplam enerji talebini karşılayabileceğini düşünmüyorum.
Takaaki: Bence her iki yaklaşım da mümkün. Günün sonunda kullandığımız enerji
miktarını azaltabilir, güvenli yollardan elde ettiğimiz enerjiyi saklamanın
yollarını bulabiliriz.
Nükleer enerjinin tam
anlamı ile güvenilir olmadığının kanıtlanmasından sonra, Japonya’da hangi tür
yenilenebilir enerji kaynakları kullanılabilir?
Ken: Jeotermal
enerjinin en iyi seçenek olduğuna inanıyorum. Güneş enerjisi de iyi bir opsiyon
ancak güneş panallerinin yüksek maliyeti ancak devletten gelecek yardımlarla aşılabilir.
Bu konuda Almanya iyi bir örnek.
Shun: Keşke bunun
doğru bir yolu olsa. Her şekilde farklı enerji kaynaklarına yönelmemiz gerekir.
Kei: Bir fizikçi
olarak pek başka bir alternatif olduğunu düşünmüyorum.
Takaaki: Doğal gaz iyi bir opsiyon olabilir. Güneş ve rüzgar gibi temiz olduğu
düşünülen enerji türleri sabit bir enerji miktarı sunmadıklarından tek
başlarına kullanılmamalıdırlar.
Çise Ünlüer (11 Mart 2012)
ciseunluer@gmail.com
ciseunluer@gmail.com
02/03/2012
Soğukların Nedeni Buzulların Erimesi
Son aylarda ülkemizde yaşanan alışmadığımız kadar soğuk günler, bunun nedeninin küresel ısınma değil de soğuma olduğunu düşünenlerin sayısında bir artışa neden oldu. Ancak unutmamak gerekir ki, birkaç gün veya aylık hava durumunu gözlemleyerek iklim değişiklikleri konusunda kesin verilere varmak mümkün değildir.
Buna getirilecek en iyi yanıt Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen ve dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinin yer aldığı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) adına 220 bilim adamı tarafından 2 yılda tamamlanan "Aşırı Hava Koşulları Özel Raporu"nda belirtilen iklim özellikleridir. Raporda, 21. yüzyılda aşırı soğukların görülme sıklığında azalma olacağı ancak iklim değişikliğinin artan etkisiyle gerçekleşecek şiddetli yağmurlar, sert fırtınalar ve kuvvetli kuraklıkların önümüzdeki yıllarda tüm dünyayı etkisi altına alacağı belirtiliyor. Bu yetmezmiş gibi, aşırı sıcaklıkların görülme sıklığında ise yüzde 99-100 olasılıkla dünya çapında bir artış yaşanacağına değinen rapor, yükselen deniz seviyelerinin kıyı şeritlerinin hassasiyetini arttıracağını ve oluşan aşırı hava koşullarının birçok yerel ekonomiyi zarara uğratıp milyonlarca insanın hayatını yakından etkileyeceğini öngörüyor.
Özetlemek gerekirse havanın soğuk olması tamamen insanların neden olduğu iklim değişikliği, bir diğer bilinen şekliyle “küresel ısınma” yüzünden. Buna biraz daha netlik getirecek olursak, küresel ısınma, Kuzey Kutbu’ndaki deniz yüzeyindeki buzulların miktarında azalmaya neden oldu. Bu durumdan dolayı, Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kuzeylerinde yer alan Kuzey Kutbu’nu kapsayan ve normalde buzlarla kaplı olan Arktik Okyanusu’nun yüzeyi buzdan arındı. Bu buzsuz deniz yüzeyinin üzerindeki soğuk havayı ısıtması ile ısınan hava yükseldi. Bu sayede oluşan akımla denizden yükselen havanın yerini Avrupa kıtasının ortasındaki hava aldı ve Meksika Körfezi’nden kaynaklanan sıcak su akıntısının ılımanlaştırdığı havanın batıdan Avrupa kıtasına girmesini engelledi. Böylece esas nedeni küresel ısınma olan buzulların erimesi, rüzgar yönlerinde neden olduğu bir değişimle Avrupa’yı daha da soğuk yaptı. Ve sonuç, yıllardan sonra ülkemizde görülen kar!
Dünyanın birçok yerinde, buzulların kapladığı alanlarda, endişe verici boyutlarda büyük bir azalma ve geri çekilme saptanıyor. Buzulların erimesine bir diğer örnek Türkiye’deki Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde bulunan ve son 20 yılda hızlı bir artışla eriyen buzullar ve erimelerinden kaynaklanan temiz su depolarını kaybetme riski. Türkiye’de yaygın olarak Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'da bulunan buzulların azalması, buzul sularıyla beslenen akarsuları ve dolayısı ile geçim kaynaklarını bu sulardan sağlayan insanlara kadar tüm canlıları olumsuz bir şekilde etkileyecek.
Yukarda bahsettiğimiz rapora geri dönecek olursak, bilimsel modeller, yüzde yüz (100%)’e varan ısı dönemlerinin ve sıcaklık dalgalarının karasal alanlarda daha uzun, sık ve yoğun bir biçimde gerçekleşeğini belirtiyor. Bu şu anlama geliyor ki 20 yılda bir yaşanan rekor sıcaklıklar artık nerdeyse her yıl yaşanacak! Bu durumun sıcaklık değişimlerine hassas olan yaşlılar ve çocuklar için ne kadar ciddi tehlikelere neden olacağını söylemeye bile gerek yok! Buna ek olarak, aşırı yoğunlaşma ve metrekareye düşen yağış miktarının 21. yüzyılda dünyanın her yerinde artacağı ve bu yoğun yağış miktarlarıyla doğru orantılı olarak fırtınaların da küresel ısınmanın etkisini arttıracağına değiniliyor. Bu da şimdiden dünyadaki birçok can ve mal kaybına neden olan sel riskini arttıracak.
Dünyanın bir yerinde seller olurken ülkemizin de dahil olduğu başka yerlerinde ise azalan yoğunlaşma ve artan su kaybı ile kuraklıklar şiddetini arttıracak. Sel ve kuraklıklar dünyada yaşanılabilir olan bölgeler azalmasına neden olacak, ve göçlerde artışı ve dolayısı ile birçok dengesizliği beraberinde getirecek. Bu durumda her ne kadar ülkelerin coğrafi konumlarına göre iklim değişikliğinden ne kadar etkilenecekleri değişse de, gün geçtikçe etkisini gösteren iklim değişikliğinin tüm insanoğlunu etkileyeceği kesin! Son yıllarda yaşanan şiddetli doğal afetlerden de anlaşılacağı gibi, hava kouşulları alışılagelenden daha farklı, hızla değişmeye devam ediyor ve edecek.
WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak’ın da dediği gibi, iklim değişikliği ne politik, ne ekonomik, ne de ahlaki bir konudur. İklim değişikliği bir “hayatta kalma meselesi”dir. Bu kadar önemli birşeyi anlamak ve gerekli önlemleri almak bu kadar zor olmamalı. Bugün dışarda karlarla oynarken sevinmek yerine düşünmek ve önlem almak gerekir. Unutmayalım ki eğer ancak gerekli önlemler alınırsa birçok can ve mal kaybına neden olan bu doğal afetlerin ekonomiye ve canlılara olan etkisi büyük ölçüde azalabilir.
Çise Ünlüer (4 Mart 2012)
ciseunluer@gmail.com
Subscribe to:
Posts (Atom)














