Arayın, Yeşil Hayatı Tarayın...

30/06/2012

Doğanın İntikamı




İklim değişikliğinin hayatımızı nasıl etkilediği ve etkileyeceğinden daha önce bahsetmiştik. Bu değişikliklerden biri istenmeyen göçler. Asya Kalkınma Bankası’nın uyarılarına göre iklim değişikliği 2010-2011 yıllarında doğal afetlerden dolayı 42 milyon insanın evlerini terkettiği Asya’da toplu göçe neden olacak. Özellikle Pakistan ve Çin’de meydana gelen ve 30 milyon insanın yaşadıkları bölgeyi terketmesine neden olan seller iklim değişikliğinin hayatımızı nasıl etkileyebileceğinin iyi bir örneği. Kalkınma Bankası'nın bu konuda hazırladığı rapor, hükümetlere iklim kalkınma stratejileri ve bu sürece uyum önerileri ile iklim değişikliğinin artan göç hareketleri üzerindeki etkisini nasıl azaltacaklarına dair tavsiyeler sunuyor. Rapora göre iklim değişikliklerine karşı en savunmasız ülkeler arasında Asya-Pasifik bölgesinde yoğunlaşan Bangladeş, Hindistan, Nepal, Filipinler, Afganistan ve Myanmar geliyor.

Dünyanın en fazla göç yaşayan ülkeleri ise Çin, Hindistan ve Filipinler. Tahminlere göre bu ülkeler sırasıyla 35 milyon, 20 milyon ve 7 milyon göçmen veriyor. Tabii iklim değişikliği gibi bir sorunu kullanarak bazı hazırlıklar yapmak ve bu sayede hayat kalitesini biraz olsun geliştirmek mümkün. Örneğin, yaşam kalitesini arttırmak için kalkınma sürecini iyileştirmek, uzun vadeli çevre değişikliğine uyum sağlayacak kalkınma projeleri hazırlamak, afet riski yönetimini modernleştirmek, sosyal güvenliğe yatırım yapmak ve işgücünü ihtiyaç bölgelerine yönlendirmek mümkün.

Bu yönde yapılan çalışmalardan biri altında Türkiye Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın koordinasyonunu üstlendiği ve geçen yıl Mayıs ayında başlatılan İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı çerçevesinde Sağlık Bakanlığı, ilgili kuruluşların da katılımıyla aşırı hava olaylarının insan sağlığı üzerindeki etkilerini belirlemek için harekete geçti. Bu alanda yapılan ve 2020 yılına kadar sürecek olan çalışmalar, sıcak dalgaları, kasırgalar, seller ve kuraklık gibi aşırı hava olaylarının, mevcut ve geleceğe dair iklim projeksiyonlarına dayanarak insan sağlığı üzerindeki etkilerini ve risklerini değerlendirecek. Buna göre, aşırı hava olaylarının insan sağlığı üzerindeki etkilerinin azaltılması için erken uyarı sistemleri kurularak yaygınlaştırılacak ve acil durum uyarıları yapılacak.

Valilikler, Sağlık Bakanlığı ve üniversitelerin işbirliği ile üretilecek olan çalışma bulaşıcı hastalık ve sağlık risklerinin iklim değişikliği ile aralarındaki bağın araştırılarak önlemlerin belirlenmesini sağlaycak. Bulaşıcı hastalıklar ve iklim değişikliği arasındaki mevcut ve gelecekteki ilişki araştırılarak takibe alınacak, halk sağlığı açısından riskli bölgeler ve buralarda alınacak tedbirler belirlenecek. İklim değişikliğine bağlı risk haritalarından yararlanarak bölgesel tropikal hastalıklar için tanı laboratuvarları oluşturacak çalışmaya yerel yönetimler de destek verecek. Bu sayede ulusal sağlık sistemindeki iklim değişikliği kaynaklı riskler ile mücadele kapasitesi geliştirilecek ve riskli bölgelerde acil müdahale eylem planlarının oluşturulacak.

Sadece yurt içinde değil yurt dışında da iklim değişikliğinin insan sağlığı üzerine etkileri konusunda çalışan uluslararası kuruluşlar ve ülkelerle işbirliği yapılacak. İklim değişikliğinden etkilenen ve etkilenmesi beklenen tüm halkın olası bulaşıcı hastalıklar ve aşırı hava olayları esnasında yapmaları gerekenleri anlatan kılavuzlar hazırlanacak, yaygınlaştırılacak ve periyodik eğitimler verilecek. “İklim Değişikliği Uyum Programı” adı altında tüm ülkeye duyurulacak olan çalışma kapsamında koruyucu sağlık hizmetleri, aile sağlığı sistemi çalışanlarına yönelik iklim değişikliğine bağlı sağlık riskleri konusunda kapasite geliştirme faaliyetleri gerçekleştirecek.

İklim değişikliğinin yakından etkilendiği noktalardan biri Karadeniz. Küresel ısınmanın etkisi ile Karadeniz gölleri Akdeniz'den gelen tuzlu su yüzünden deniz karakteristiği edinmeye başladı. Bunun yanında, Karadeniz'deki balık türlerinin yaklaşık yüzde atmış (60%)'ının Akdeniz orijinli balıklardan oluşması ilk defa tespit edildi. Akdeniz orijinli 5 kaya balığı türünün daha önce Karadeniz bölgesinde yaşadığı bilinmiyordu. İklim değişikliğine bağlı olarak Karadeniz'in sıcaklığının artması ve dolayısı ile Akdeniz flora ve faunasının Karadeniz'e geçişinde de artış olması bekleniyor. Bu noktada unutmamak gerek ki Karadeniz'in ekosisteminde gerçekleşen değişiklikler mevcut oturmuş sisteme dışarıdan yapılan olumsuz müdahale yüzündendir. Özellikle tuzluluk ve sıcaklıkta görülen ciddi artış yüzünden Marmara'ya kadar ulaşan Kızıldeniz orijinli türler Karadeniz'e geçerek yerleşik popülasyon oluşturabilir. Bu da yerleşik doğal Karadeniz balıkları ile rekabete ve dolayısı ile Karadeniz'e özgü bazı türlerde azalmaya neden olabilir.

Geçtiğimiz yıl aşırı soğukların Avrupa başta olmak üzere tüm dünyayı dondurduğunu gördük. Bu yetmezmiş gibi önümüzdeki 15 yılın güneş faaliyeti nedeniyle daha da soğuk geçmesi ve küresel ısınmanın yerini artık “mini buzul çağı”nın alması bekleniyor. Daha yakından bakacak olursak, İngiltere’de yapılan bir araştırma çerçevesinde 30 bin ayrı meteoroloji ölçüm istasyonundan toplanan bilgilerden, dünyadaki hava sıcaklıklarının yükselmesinin 1998 yılında durduğu bulgusuna ulaşıldı. Veriler, önümüzdeki 15 yılın normalinden çok daha yavaş meydana gelen güneş faaliyeti nedeniyle daha da soğuk geçeceğini ortaya koyuyor. Bu yavaşlama, güneş üzerindeki lekelerin ve kutuplara yakın bölgelerdeki faaliyetlerin azalmasından da gözlemlenebiliyor.

Türkiye ve Avrupa’dan daha uzak bir noktaya bakacak olursak, dünyanın en hızlı büyüyen güçlerinden biri olan Çin'in orta kesimindeki Hubey eyaletinin Şıyen şehrinde şiddetli kuraklık nedeniyle yaklaşık 80 bin kişi içme suyu sıkıntısı çekiyor. Bu yetmezmiş gibi kuraklık sebebiyle geleceği tehlike altında olan tarım alanları ve depoladıkları su miktarı gittikçe azalan bölge barajları halkın gittikçe endişelenmesine neden oluyor.

İklim uzmanları uyarıyor: Sel felekatleri, kuraklık ve sıcak hava dalgası gibi aşırı hava koşulları, yakın gelecekte daha da artacak. Dünya nüfusunun üçte ikisi su kenarında yaşadığı için, küresel ısınmanın yol açacağı okyanuslardaki su seviyesinin yükselmesi, kıyı kentlerini doğrudan tehdit ediyor. Adamızın bu değişiklikten nasibini alacağı kesin.


Çise Ünlüer (1 Temmuz 2012)
ciseunluer@gmail.com

Organik Sektörü




Sağlıklı bir yaşam için doğru beslenmemiz ve günlük hayattaki ürün tercihlerimize dikkat etmemiz gerektiğini biliyoruz. Bugün kozmetikten gıdaya, farklı alanlarda yaptığımız tercihlerin bizi nasıl etkilediğinden, daha sağlıklı hayatlar sürebilmek için tercih edebileceğimiz alternatif ürünlerden, ve farklı ülkelerin bu konudaki girişimlerinden bahsetmek istiyorum.

Dış dünya ile esas temas noktamız olan cildimizin gün boyunca maruz kaldığı havadaki maddeler doğrudan bünyemiza katılıyor. Her ne kadar cildimize temas eden havayı kontrol edemesek de kullandığımız kozmetik ürünlerde veya giydiğimiz kıyafetlerde doğru seçimler yaparak vücudumuza zarar gelmesini önlememiz mümkün.

Gelin giydiğimiz kıyafetleri çok çabuk ele alalım. Sıkça tercih edilen gömleklerin ana malzemesi olan pamuk, işlenirken böcek ilacı, suni gübre ve daha birçok toksik malzemeye maruz kalır. Bu durum kozmetik ürünlerde de farklı değil. Daha genç ve sağlıklı olamabilmek için cildimize sürdüğümüz kozmetik ürünlerin içerisinde birçok tehlikeli kimyasal maddeler bulunuyor. Bunların en başında kanserojen tehlikeleri olan parabens geliyor. Oysa bilinçli seçimlerle organik ürünlere yönelerek cildinizi zehirlemekten vazgeçebiliriz. Aralarında nerdeyse 100% organik ürünlerden oluşan Burt’s Bees, NUXE, Biotherm Skin Ergetic ve Body Shop Nutriganics ve Earth Lovers’un bulunduğu doğal ürünler içerlerinde paraben, sülfat ve renklendiriciler bulundurmuyor.

Sağlıklı bir cilt için sağlıklı beslenmenin önemini bilmeyen yok. Hangi beslenme uzmanına sorarsanız sorun, bol sebze ve meyve tüketiminin dengeli bir beslenmede gerekli olduğunu vurgulayacaktır. Oysa son aylarda sıkça duyduğumuz yüksek oranda tarım ilacı bulunduran bitkilerin sağlığımız açısından ne kadar yararlı olduğu düşünce kaldırır. Her ne kadar üzücü de olsa, bu kötü haberlerin tüketiciler olarak bizleri uyandırmak, organik ürünlerin gerekliliğini biraz daha anlamak ve sağlıklı gıdalara yönelmek açısından büyük önem taşıdıklarını düşünüyorum.

Azımsanamayacak derecede tehlike saçan bu tarım ilaçlarının çocuklarımıza da verdiğimiz sebzelerde bulunması evimize kadar getirdiğimiz gıdaları özenle seçmemize neden oluyor. Tabii herşeyden sağlıklısı insanın mümkün oldukça kendi gıdasını üretmesi. Ancak herkesin bunu yapabilecek zamanı veya fırsatı olmayabilir. Ülkemizde belirli ürünlerin organik olanlarını marketlerde bulmak mevcut. Özellikle süt, et, ve ürünlerinin organiklerini tüketmekte yarar var. Hele bir de hayvanlara verilen antibiyotik ve GDO’lu yemleri düşünürsek, bu gıdaların organik olmayanlarını tüketmek büyük bir risk!

Organiğe yüksek talep gösteren toplumlardan biri Almanlar. Almaya’da artık her 5 kişiden biri haftada en az bir kez organik ürün satın alıyor. Geçtiğimiz yıl organik ürünlere 6 buçuk milyar euro para harcayan ülkede her yıl sık sık düzenlenen organik ürünler fuarında Avrupa’nın farklı noktalarından gelen çeşit çeşit sebzeyle karşılaşmak mümkün. Almanya’da organik ürünlere olan talep 2011 yılına kıyasla yüzde on (10%)’luk bir artış gösterdi. Bu talebe yetişemeyen yerli ziraatçiler çareyi yurtdışından ithal edilen organik ürünlerde buldu. Ülkeye giren organik süt ve etin büyük bir kısmı Avusturya, Danimarka, Hollanda ve İtalya’dan ithal edilirken; pirinç, kahve ve muz ihtiyaçları Pakistan, Ekvador ve Brezilya gibi uzak ülkelerden karşılanmaya çalışılıyor.

Almanya, bu kadar uzak mesafelerden getirilen organik ürünlerin bozulmadan tüketiciye ulaştırılması ve organik sertifikalarında belirtilen şartlara uyulması için büyük çaba sarfediyor. Durum böyle olunca, standartlara ve kurallara önem veren Alman pazarında tutunmak isteyen organik üreticilerin, Avrupa standartlarına uygun üretim yapıp, ona uygun sertifikayı taşıması gerekiyor. Tabii oraganik ürün sertifikalandırma konusunda zorluklar yaşayan üreticiler de yok değil çünkü dünyanın farklı noktlarındaki standartlar Avrupa’daki standartlar ile tam olarak uyuşmuyor. Arjantin, Kosta Rika ve Hindistan gibi ülkeler AB Komisyonu ile ticaret kolaylığı konusunda uzlaşmış olsa da Çin gibi diğer büyük organik üreticiler, sık sık eleştirilerin hedefinde bulunuyor. Ancak son yılların en büyük organik ürün skandalı, Almanya’ya da ithal ürün gönderen İtalya’nın 220 milyon euro değerinde sahte sertifikalı ürün ihraç etmesi!

Yiyecekten kıyafete organik pazarda büyük rol oynayan bir başka ülke Hindistan. Almanya’ya büyük oranda organik çay satışı yapan ve şu anda dünyanın en büyük tekstil ihracatçısı durumunda olan Hindistan’ın hedefi ise şimdi, Avrupa'da yıldızı gün geçtikçe parlayan organik tekstil pazarından büyük pay almak. Bu doğrultuda Hindistan, organik baharat sektörüne ek olarak organik pamuğa ağırlık veriyor.

Günün sonunda geleceği görebilien ve ona göre adımlar atabilen ülkeler kazanıyor. Organik ürünlere olan talep şu an oldukça yüksek ve artmaya devam edecek. Bu sektörden pay almak isteyen ülkeler arasındaki yarış arttıkça organik ürünlerin daha uygun fiyatlara sunulması beklenebilir.


Çise Ünlüer (24 Haziran 2012)
ciseunluer@gmail.com

14/06/2012

Haritadan Silinen Ülkeler



Bugüne kadar iklim değişikliği ile ilgili birçok noktaya değindik. Dünyanın farklı noktlarında yaşananların çoğu bize uzak veya gerçekçi bile gelmemiş olabilir. Bu yazının küresel ısınmaya inanmayan veya çok da ciddiye almayanlar için bir uyanış, bir kanıt olmasını hedefliyorum.

Hint Okyanusu’nda bulunan Maldiv Adaları’nı öyle veya böyle duymuşsunuzdur. Cennet görünümlü bu adaların 10-15 yıla kadar iklim değişikliğine kurban verilmesi bekleniyor. Sular altında kalacak olan adaların yönetimi, yaşanacaklardan tedirginlik duyan halkın geleceği için şimdiden hayatta kalma stratejileri geliştirmeye başladı. Çünkü deniz seviyesi gittikçe yükseliyor. Birleşmiş Milletler iklim uzmanlarının son hesaplamalarına göre önümüzdeki 90 yıl içinde, kutuplardaki buzulların erimesiyle denizler 60cm yükselecek. Bu haber denize göre alçak bir seviyede bulnan adalar için tamamı ile bir felaket. Maldiv Adaları’nın en yüksek tepesinin denizden yüksekliği sadece 1.5 metre kadar.  Yakın tarihte olacakları görmemek imkansız, değil mi?

Maldiv Adaları'nın Devlet Başkanı Muhammed Naşit’in konu hakkındaki açıklamaları şöyle: “Tabii ki hepimiz bir süre sonra her şeyimizi kaybetmekten endişeleniyoruz. Burada yaşayanlar balıkların azalmasından, içme suyunun tükenmesinden ve denizin adayı sular altında bırakmasıyla yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalmaktan korkuyorlar. Biz hepimiz ada sakinleriyiz. Biz adalar dışında başka bir yerde yaşayamayız.”

Peki su dalgalarının evlerinin duvarlarına kadar geldiği Maldiv Adaları sakinleri için bu noktada neler yapılabilir? Halkın ülkeyi terk etmeden yaşayabilmesi için başkent Male’nin birkaç kilometre uzağında iki kilometrekarelik yapay bir ada inşa ediliyor. Beton duvarlarla çevrilen bu alanın yapımında mercan molozu ve kum dökülerek Maldiv Adaları'nın normal yüksekliğinden bir metre daha yükseltiliyor. Maldivlerin sular altında kalacağı korkusunu yaşayan halk arasından 3000 kişi şimdiden bu yeni yapılan adaya yerleşmiş durumda. Kısa bir sürede bu sayının kat kat artması bekleniyor.

Tabii ki tek sorun kutuplardaki buzulların hızla erimesine bağlı olarak okyanuslardaki su seviyesinin yükselmesi değil. Adada yaşayanlar sıcaklığın da gittikçe artmasına endişeleniyor. 3 dereceye kadar artabilecek olan Hint Okyanusu’ndaki sıcaklıklar nedeni ile tehlikeli alçak basınç alanlarının oluşması bekleniyor. Maldivlerin dışında Hindistan’da son üç yılda oluşan çöllerin sayısı da iklim değişikliğinin kendini gösterdiğinin bir başka kanıtı.

Maldivler ve çevre adaları etkileyen bir başka sorun ise hızla tükenen içme suyu ve bununla doğru orantılı yükselen su fiyatları. Maldivler’de yaşayan halkın ana geçim kaynağı olan balıkçılık ve turizme yönelik hediyelik eşya tüketimi adadaki ekonominin az çok nasıl döndüğünü ortaya koyuyor. Her yıl binlerce turisti ağırlayan adanın turizm sektöründen geliri beklenilenin çok altında çünkü dev uluslararası şirketler bu sektördeki kazancın çoğunu elde ediyor. Bu durumda adada yaşayan halkın çoğunun günlük gelirinin 26 dolardan fazla olmaması şaşırtıcı değil.

Ne yazık ki Maldiv’ler iklim değişikliği yüzünden haritadan silinecek olan tek ada ülkesi değil. Pasifik'te her yıl 2 milimetre yükselen okyanus nedeniyle her geçen gün sular altında kalan 100 bin nüfuslu Kiribati, 2 bin kilometre uzaktaki komşusu Fiji’den toprak satın alarak halkının taşınmasını planlıyor. Fiji'nin Vanua Levu adasından alınacak yaklaşık 2 bin 500 hektarlık toprağa, 500 kadar çiftçinin yerleştirilmesi hedefleniyor. Tabii taşınma planından önce adada hayatın devam edebilmesi için başka yöntemler denendi ancak yükselen sulara karşı önlem olarak kullanılan kum torbaları işe yaramadı. Olanlar karşısında çocuklar korku içinde, yetişkinler gelecek yıllarda ne olacaklarını bilmediklerinden tedirgin. İşin acı tarafı bu adaların sakinleri hiçbir katkıları olmadığı bir sorunun ilk kurbanları!

Her şekilde unutmamak gerek ki iklim değişikliği küresel bir sorun olduğundan karbondioksit emisyonun azaltılması konusunda belli bir başarıya ulaşmak için hepimizin aynı doğrultuda adım atması gerekiyor. Zira bugün Kiribati ve Maldiv Adaları'nın sorunu yarın Kıbrıs’ı ve dünyanın geri kalanını da etkileyecektir.


Çise Ünlüer (17 Haziran 2012)
ciseunluer@gmail.com

09/06/2012

Geri Dönüşüm Muhteşem Olacak




Her ne kadar da ülkemizde yaygın olmasa da geri dönüşüm hepimizin bildiği ve ilgilendiği bir konu. İçerisinde evdeki artıklarımızı birleştirdiğimiz çöp torbalarını kapı önüne çıkarırken hiç düşünmeden attığımız cam kavanoz, karton kutu veya tenekelerin yeni malzemelerin üretiminde kullanılmak üzere geri dönüştürülebileceğini düşünmek içinizi acıtmıyor olamaz!

Aslında evsel atıkları geri dönüştürmeye başlamak sanıldığından çok daha kolay. Bugüne kadar yeşil bir yaşam yolunda atılabilecek birçok adıma değindik. Bunlardan biri evdeki çöplerimizi değerlendirme yöntemleri. Sebze ve meyve atıkları, kahve filtreleri, çay atıkları, gazete kağıtları ve hatta evde beslediğiniz kedi veya köpeklerin tüylerini bir araya getirerek oluşturacağınız kompostlarla kendi yetiştirdiğiniz bitkilerinizi gübreleyebilirsiniz. Kulağa zahmetli duyuluyor değil mi? Aslında hiç değil!

Evde kendi kompostunuzu hazırlamak için ihtiyaç duyacağınız tek şey küçük bir alan. Bu bir balkon veya evin arka bahçesi olabilir. Atıkları birleştirmek için ayırdığınız kompost kovasına evde biriktirdiğiniz organik atıkları yeşiller ve kahverengiler olarak ikiye ayırarak işe başlayabilirsiniz. Taze sebze-meyve atıkları, otlar ve mutfak atıkları komposta azot sağlayan yeşil atıklar; kuru yaprak ve ağaç parçaları, gazete kağıdı, talaş gibi malzemeler karbon içeriği yüksek olan kahverengi atıklardır. Kompostu hazırlamak için biriktirdiğiniz bu atıkları kompost kovanıza yerleştirirken bir kat kahverengi bir kat yeşil atık koyacak şekilde ayarlayarak azot-karbon oranını dengeleyebilirsiniz. Kat kat hazırladığınız kompostunuzun üzerini toprakla örterek birkaç ay beklettikten sonra gübreniz elinizde hazır!

Kendi gübrenizi elde etmek için hazırladığınız komposta neyin konulabilir neyin konulmaması gerektiğini öğrenmek önemli. Sebze-meyve atıkları, biçilmiş çim, kuru dal ve yapraklar, gazete kağıdı, şömine-mangal külü, kullanılmış kibrit, hayvan yem ve tüyü, yünlü ve pamuklu kumaş, bambu, şarap mantarı, bayat reçel-ekmek ya da kraker, pilav, makarna, kağıt torbalar, çay atığı kahve filtre ve telvesi gibi ürünleri kompost hazırlamada rahatlıkla kullanabilirsiniz. Öte yandan, et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, kedi-köpek dışkısı, yağlı yemek atığı, naylon ve alüminyumlu kağıtlar, çocuk bezi ve hijyenik ped, tıbbi atık, ve üzerinde tohum ya da hastalık olan bitkilerin kompost kutusuna girmemesi gerekiyor.

Kompost dışında neden olduğumuz bireysel atık miktarını azaltmak için alacağımız o kadar basit ama bir o kadar etkili önlemler var ki, saymakla bitmez! Ama ben yine de birkaçına değinmeden edemeyeceğim. İlk akla gelen adım marketlerde kasaların yanında yığılı naylon poşetler! Üzerinde 100% doğada çözündüğü yazan poşetler ne yazık ki sadece belirli koşullarda doğada çözünebiliyor ve bu koşullara bu sınırlar dahilinde rastlanmıyor. Bu gerçeği unutmayarak göz göre göre kendimizi kandırmaya gerek yok! Market alışverişimizi doğaya zarar vermeden taşımanın tek yolu bez torbalar. Üstelik o kadar güzel tasarımlanmış olanları var ki, hem şık hem kullanışlı!

Yaygın plastik kullanımı doğayı düşünen tüm insanları rahatsız eden bir nokta. Çünkü tek bir plastik şişe doğada üç bin yıl yok olmaz. Bu yetmezmiş gibi içerisinde bulunan kanserojen madde BPA nedeniyle insan sağlığı karşısındaki dev tehditlerden biri olan plastiği eve mümkün oldukça az sokmak gerekli. Belediyelerimiz ayrıştırılmış çöp toplamasa ve geri dönüşüm yapmasa bile çöplerimizi ayırarak tekrar kullanılabilecek olan malzemeleri belirleyebilir, veya kompost yapımında kullanabiliriz.

Atık yağlar mutfak lavabolarından döküldüğü zaman doğal su kaynaklarına karışarak inanılmaz bir kirliliğe neden oluyor. İçerisinde yağları biriktirebileceğiniz bir bidonu sokak girişine yerleştirerek komşularınızla birlikte bu alanda geri dönüşümün başlatılması için girişimlerde bulunabiliriz. Örneğin Türkiye’deki Alo Atık Hattı, halkın biriktirdiği atık yağlar beş litre civarını bulunca gelip yağı kapınızdan alıyor. Böyle bir servis bizde neden olmasın?

Zaman geçtikçe evde biriken bir başka atık ise eski elektronikler. Artık kullanmadığınız bilgisayar veya telefonların çöp olmadığını ve bu parçaları memnuniyetle kabul edecek geri dönüşüm şirketleri olduğunu unutmayın. Son olarak, kullanmadığınız kıyafet, mobilya, veya eğitim malzemelerini ihtiyacı olan birilerine vererek onları ne kadar sevindirebileceğinizi unutmayın. Bunu kılınızı kııpırdatmadan yapmanın yolları bile mevcut. Tüm dünyada yaygın bir şekilde kullanılan ve Türkiye’yi de saran freecycle akımından yararlanmak için freecycle.org’a danışabilirsiniz.


Çise Ünlüer (10 Haziran 2012)
ciseunluer@gmail.com

01/06/2012

Trafiğe Kesin Çözüm(ler)




Günlük hayatta kaliteli bir hayat sürme çabasında arkamızda bırtaktığımız çöp yığınlarının ve diğer tüm kirliliklerin hesabını nasıl veriyoruz? Bu zehirlerin daha sonra yediğimiz gıdadan içtiğimiz suya karışması sağlığımızı ne kadar etkiliyor? Geri dönüşüm kaynakların tükenmesine ne kadar gerçekçi bir çözüm sunuyor? Yaşadığımız şehirleri daha yaşanabilir hale getirmek için ne tür değişiklikler gerekli? Hayat kalitemizi artıma yolunda önümüze çıkan soruların sonu yok. Bugün cevaplama girişiminde bulunacağımız sorun: trafik!

Konumu ne olursa olsun, toplumun büyük bir oranına rahatsızlık veren konulardan biri ulaşımdaki yetersizlikler. Toplu taşımacılığın nerdeyse yok olduğu ülkemizdeki araba sayısı her geçen gün artarak trafik sorununa neden oluyor. İşin komik yanı, şu an araba sahibi olmayan insanların çoğu araba alma planları veya hayalleri içerisinde, yani kimsenin rahatından vazgeçmeye niyeti yok. Oysa kısa mesafelerde bisiklet kullanımı artsa bu sorun ortadan kalkacak. Saatlerimizi yiyerek hayatımızdan çalan trafiğin aynı zamanda karbon salınımlarına neden olarak göz göre göre gezegenimizin sonunu getirdiğini unutuyoruz, veya unutmak istiyoruz.

Ancak her konuda olduğu gibi trafik sorununa da çözüm var, hem de birçok! Türkiye’de de gündemde olan ve önümüzdeki yıllarda benzinle çalışan otomobillerin yerini alması beklenen hibrid otomobiller hem benzin hem de elektrik kullanarak çevreye daha az zarar veriyor. Özellikle yoğun trafik yaşanan yerlerde dur-kalk sırasında benzin yerine devreye giren elektrik gücü sayesinde karbon salınımları önemli ölçüde azalıyor. İstanbul’da bazı açık ve katlı otoparklara yerleştirilen şarj dolum üniteleri gittikçe yaygınlaşarak bu teknolojinin daha çok insan tarafından kullanılmasını mümkün kılıyor.

Hibrid veya elektrikli arabaların yaygınlaşmasını beklerken, trafik sorununa getirilecek bir başka etkili çözüm araç paylaşımı. Düşünün, her gün Mağusa veya Girne’den çıkıp Lefkoşa’daki işyerine giden kaç kişi var! Bu insanların çoğu ayrı ayrı otomobillerde, yan yana seyrederken hem yakıtı hem de karbon emisyonlarını paylaşabilecekleri olanakları gözden kaçırıyorlar. Oysa aynı yöne gidecek insanlarla araç paylaşımı yapmak, hem doğa dostu hem de eğlenceli bir deneyim halini alabilir. En azından denemekte yarar olduğuna inanıyorum. Özellikle bizim gibi haberlerin hızlı yayıldığı küçük toplumlarda, etrafınızda küçük bir araştırma yaparak bu deneyimi yaşayabileceğiniz birçok insanı bulabileceğinize eminim. İnsan yeter ki istesin.

Bizden daha büyük ülkelerde birbirini tanımayan ama her gün aynı yöne seyahat eden insanları buluşturan benzeri birçok platform var. Araç paylaşımını başarı ile düzenleyen birçok haberleşme sisteminden biri liftshare.com. Ülkemizde de benzeri bir düzeni kurmanın gayet kolay ve yararlı olacağı inancındayım. Zira ne kadar çok paylaşım, o kadar az karbon emisyonu!

Yurtdışında yaygın olarak görülen bir başka yöntem ise kısa dönemli araba kiralama kavramı. Bu sistemden yararlanmak için öncelikle uygulamayı sunan şirketlerin websitelerine üye olan kullanıcılar ülkenin farklı noktalarına yerleştirilmiş olan arabalardan istediklerini kullanabiliyor. İşin güzen yanı, bu arabaları ille de aldığınız noktaya bırakmanız gerekmiyor. Geniş bir kullanım ağı kuran şirketlerden biri Zipcar. Zipcar üyeleri şirket tartafından verilen kişisel kartlarını kullanarak ülkenin farklı noktalarında bulunan arabaları diledikleri kadar kullanabiliyor ve sadece kullanıkları kadar ödüyor. Bu süre ister bir gün ister yarım saat olabiliyor. Türkiye’de kullan ve bırak mentalitesi ile çalışan araba şirketlerinden biri driveyoyo.com. Yoyo kullanıcılarının tek bir kart ile İstanbul’da farklı noktalarda bulunan istedikleri aracı rezerve etmesi, kilidini açması, motorunu çalıştırması, ve kullandıktan sonra kilitleyerek bırakması mümkün.

Yukarda bahsettiğimiz kısa dönemli araç kiralamalarını içeren benzeri bir sistemin bisiklet veya arabaları kullanarak Kıbrıs’ta da uygulamaya konulmasının ülkedeki trafik sorununa katkısı olacağı kesin!



Çise Ünlüer (3 Haziran 2012)
ciseunluer@gmail.com

25/05/2012

Kişiye Özel Tedavi: Homeopati




Sadece iki gün öncesine kadar Homeopati’nin ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Oysa nerdeyse 250 yıllık geçmişi olan bir alan! Dünyanın farklı noktalarında yaygın olarak uygulandığını ve Türkiye’de de 23 yıllık bir tıp hekiminin bu alternatif tedavi yöntemini tercih ederek hastalarını iyileştirdiğini duyduğum andan itibaren öğrendiklerimi sizinle paylaşmak istedim. Peki nedir bu Homeopati?

Özünde doğal, bütüncül ve yan etkisiz bir tedavi yöntemi olan Homeopati, 1755-1843 yılları arasında yaşayan Alman doktor Samuel  Hahnemann tarafından geliştirildi. Bu tedavi yöntemi, her insanın kendine özgü bir vücudu ve sağlık durumu olduğu noktasından hareket ederek ve hastanın sözel hikayesine başvurularak uygulanan, ve bu süreçte tamamı ile doğal yöntemler kullanan,  fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duygusal iyileşmede etkili bir yaklaşım.

Homeopati, klasik tıp anlayışından çok farklı bir yöntem. Bu noktada belirtmek gerek ki, Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Asya, ve Afrika’da yaygın bir şekilde uygulanan ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından da tanınan bu  tedavi yönteminin etkisiz olduğunu düşünen doktorlar da var. Ancak Fransa, İtalya, Hindistan, ve Brezilya’da tıp fakültelerinde okutulan Homeopati’nin İngiltere'de birlikleri ve hastaneleri bile var.

Bu tedavi yöntemi alanında eğitim görmüş kişilere “homeopat” deniyor. Bir homeopat ile görüşme seansı en az iki saat sürüyor. Bu süre boyunca homeopatlar hastaların sadece bedenleri ile değil, insan bedeni ile bir bütün olduşturduğunu düşündükleri duygusal ve ruhsal dünyaları ile de ilgileniyor. Yani sadece fiziksel sorunlar değil bunların duygusal alanda yansımaları da araştırılıyor. Mesela hastanın kişilik ve fiziksel  özelliklerinin yanında, vücut fonksiyonlarının düzeni, çevresel etkiler, ailede hastalığın seyri, ve aile ve sosyal ilişkileri gibi konular da masaya yatırılıyor.

Klasik tıpta verilen ilaçların genelde hastalığa karşı değil semptomlara karşı verilmesini doğru bulmayan homeopatlar, bir hastanın daha önce nasıl hastalandığına göre tedavi uyguluyor. Bu alanda esas alınan temel her insanın farklı tecrübeler yaşadığı ve vücudunun buna göre diğer insanlarla aynı şekilde kategorize olamayacak kadar farklı sorunlar yaşayabileceğidir. Örneğin klasik tıp, midesinde ülser olan herkese aynı tedaviyi uygular. Oysa kimi insanların kızdığı zaman midesi ağrır, diğerleri üzüldüğü zaman. Kimisinin midesi gece yarısı ağrır, kimisinin açlıktan...

Klasik tıp görünen belirtileri ortadan kaldırmaya çalışır, gerektiğinde öksürüğü keser, ateşi düşürür, ağrıyı dindirir. Bugüne kadar uygulanan tıpta herkese özel olmayan ve genelde semptomların bastırılmasını sağlayan bir tedavi yöntemi geliştirilir. Ancak semptomları ortadan kaldırmakla hastalığın tamamen yok olmayacağı için semptomları bastırmak, hastalığın insanda daha derin yerlere ve daha büyük sistemlere çekilmesine neden olur. Oysa kişinin tüm özelliklerini içerisinde barındıran DNA sarmalı kendine özgüdür.

Homeopati belirtileri olduğu gibi ele alır, vücudun savunma sistemine dair işaretler olarak görür, bastırmaya çalışmaz ve hastalığın başka bir düzlemde olduğunu savunur. Homeopati’de hastalıklar sadece fiziksel boyut yerine, fiziksel, ruhsal, zihinsel ve duygusal boyutları olan bir bütün olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım özellikle kronik hastalıklarda etkili. Sık sık hasta olan, ya da depresyon veya astım gibi süregelen hastalıklarla baş etmeye çalışan bireyler homeopatiden kolayca yararlanabiliyor.

Kişiye özel geliştirilen tedavi sonrasında verilen homeopatik karışımların özünde bitkiler, mineraller, ve diğer organik ürünler bulunyor. Hastanın kendi gücü ile çalışan ve bu nedenden dolayı yan etkisi olmayan bu karışımlar, maddelerin enerji verici özelliklerinden faydalanarak vücuttaki uyum ve dengeyi tekrar sağlayarak, savunma ve iyileşme sistemlerini güçlendiriyor. Yani kişinin yaşama gücünü harekete geçiriyor. Doğru ilacı alan hasta genelde daha güçlü ve enerjik hissediyor çünkü bağışıklık sistemi fonksiyonları daha iyi çalışıyor.

Aslında biraz düşünürseniz o kadar da sıradışı bir fikir olmadığını göreceksiniz. İnsanın duygusal açından yorgun ve moralsiz hissettiği zamanlarda daha sık hastalanması bir tesadüf olmadığı gibi, insanlara yaşam enerjisi sunan bir tedavi yönteminin başarılı olması da tesadüf değil. Belirtileri bastırmak yerine tedavi eden bu kişiye özel yönteme kapılarımızı açmanın yararlı olabileceğini düşünüyorum.


Çise Ünlüer (27 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com

19/05/2012

Düşük Karbonlu Bir Gelecek İçin




Geri dönüştürülebilen veya geri dönüştürülmüş maddelerden oluşan, ve bu sayede doğal kaynakların tüketilmesini engelleyen ürünler “çevre dostu” olarak nitelendiriliyor. Bu alanda esas kriterlerden birkaçı ürünlerin içerisinde zehirli madde barındırmaması, üretim esnasında çevreye daha az zarar vermesi, ve enerji ve su tasarrufu sağlaması. Bugün sizlere geri kazanımlı malzemelerin mimaride kullanılması temeli üzerine kurulu olan “superuse” akımından bahsetmek istiyorum. Akımın kurucusu mimar Cesare Peeren lavabodan ev, uçaktan park, ve rüzgar jenaratöründen çocuk parkı yapmanın mümkün olduğunu anlatıyor.

Dünyada petrol ve türevlerinin gittikçe tükenmesiyle inşaat üretimi için farklı arayışların ortaya çıkması, superuse kavramının doğuşunda bir dönüm noktası. Eski rüzgar gülleri, çamaşır makineleri ve uçak pencereleri gibi hurdaya çıkmış atık malzemeleri kullanarak çocuk parkları, konser salonları ve tek katlı evler yaratan Peeren, bu işe çocukluk yıllarında evinin garajında geri dönüşümlü malzemelerden maketler yaparak başlamış. Superuse akımının esas dayandığı nokta estetik açıdan yeni fonksiyonel ve modern tasarımlarda kullanılan malzemelerin tekrar kullanılması.

Superuse bugün sadece Amerika, Avustralya ve Hollanda’da uygulanıyor. Akımın yatarıcısının inşaat kaynaklarının gittikçe tükenmesi ile geri kazanımlı malzemelerin inşaatın her alanında kullanılacağına olan inancı, yaratıcı ve varlıkları çevreye zarar vermeyen ürünlerin ortaya çıkmasına neden olmuş. Yaratıcı yöntemlerle geri dönüşüme katkı koymak isteyen tüm tasarımıcı ve mimarların bir araya gelmesini sağlayan Superuse akımı hakkında daha fazla bilgi için superuse.org adresine başvurabilirsiniz. Hatta bu alanda geliştirdiğiniz herhangi bir ürün veya tasarımı resimler yardımı ile sayfaya ekleyebilir, geri dönüşümle ilgilenen büyük bir gruba kısa yoldan ulaşabilirsiniz.

Superuse’a benzer bir başka adım ise Gaziantep Üniversitesi ve Büyükşehir Belediyesi'nin işbirliğiyle hazırlanan ''Yeşil Ev'' projesi. Bu proje sayesinde ortaya çıkacak olan binalar kendi enerjilerini üretmekle kalmaycak, içerdikleri çevreci teknolojilerle bölgede model halini alacak. Gerçekleşmesinde yeşil çatı, ısı yalıtımı, enerji verimliliği, yağmur suyunun yeniden kazanımı, ve akıllı bina uygulamalarının kullanılacağı proje, ülkenin yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği alanlarında model oluşturarak alternatif turizmin geliştirilmesine katkıda bulunacak. Proje altında inşa edilen yapıların yalıtımı, 25-40 santimetre kalınlığında yüksek yalıtım tabakalarının oluşturduğu ''kabuk sistemi'' tarafından sağlanacak. Uygulanacak yalıtım sayesinde ısıtma enerjisi tüketiminin ortadan kalkması bekleniyor. Bu sayede normal bir evden yüzde seksen (80%) daha az enerji kullanılacak ve yılda 3 bin ton daha az karbondioksit yayılımına neden olunacak. Kulağa ne kadar hoş duyuluyor!

Yeşil Ev projesi kapsamında önemsenen alanların başında ekoturizm ve eğitim geliyor. Proje sayesinde 500 ilköğretim öğrencisi alternatif enerji kaynaklarının kullanımı konusunda eğitim görecek. Aynı zamanda, ortaöğretim öğrencileri arasında gerçekleştirilecek olan doğal kaynakların ekonomiye kazandırılması konulu proje yarışmaları sayesinde gençlerin bu konuda bilinçlendirilmesi ve yeni fikirler üretmesi hedefleniyor.

Bu noktada merak uyandıran bir başka konu yeşil binaların maliyeti. Yukarda sıralanan yeni uygulamalar yüzünden yüksek olması beklenen yeşil bina maliyetleri aslında kayda değer bir oranda artmayarak alınacak sertifikanın seviyesine bağlı olarak, mevcut binalara göre sadece yüzde iki (2%)’lik bir artış gösteriyor. Yani, ülkemizde de nerdeyse her şehirde bulunan sosyal konutların da yeşil binalara dönüştürülmesi mümkün! Bunun gerçekleşmesi için uygulandığı diğer ülkelerde olduğu gibi devlet tarafından vergi ve kredi teşviklerinin sağlanması bekleniyor. Araziyi en uygun şekilde değerlendiren, dönüşebilen ve geri kazanılabilen malzemeler kullanan, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelen, fosil yakıtları olabildiğince az tüketen, gün ışığından maksimum şekilde yararlanan, iç hava kalitesini denetleyen, ısıtma, soğutma ve aydınlatma giderlerinde tasarruf sağlayan, gri su kullanan, yağmur suyu toplama ve arıtımına önem veren, katı atık yönetimini teşvik eden ve çatı, duvar, pencere yalıtımını en üst düzeye çıkaran yeşil binalar, bu girişimler sayesinde yüzde kırk (40%)’dan daha fazla enerji tasarrufu sağlayabiliyor.

Yeşil binalar, ekonomik krizde olan ülkelerde büyük bir talep ve dolayısı ile pazar ortaya çıkarararak bu ülkelere bir çıkış yolu sunuyor. Her ne kadar Avrupa’da yaygın bir şekilde uygulansa da, şu an Türkiye’de yeşil bina sertifikası alan sadece 22 bina bulunyor. Bunların arasında Unilever Türkiye Merkez Ofis Binası, Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Binası, Soyak Holding Merkez Ofisi, İstanbul'daki Birleşmiş Milletler Doğu Avrupa ve Orta Asya Bölgesel Ofisi, Ankara'daki Eser Holding Binası gibi yapılar yer alıyor. Bu noktada unutulması gereken esas nokta, normal bir binanın yeşil binaya dönüştürülmesinin maliyetinin oldukça düşük olması. Bu konuda verilen en iyi örneklerden biri Tayvan'daki 508 metrelik Taipei 101 kulesi. Bu devasa yapının yeşil binaya dönüşüm maliyeti yalnızca 2.2 milyon dolar.

Yeşil binalarda kullanılan güneş enerjisini elektrik enerjisine çeviren fotovoltaikler, çatı pencere yalıtımları, gri su kullanımı sağlayan mekanizmalar, dışarıdaki havaya göre ısıtma, soğutma ve havalandırmayı kontrol eden ısı pompaları, çevre dostu mobilyalar, ve aydınlatmayı ve gün ışığını kontrol eden otomasyon sistemlerini sayesinde enerji ve su sarfiyatı mümkün oldukça azaltılacak ve insan yaşam kalitesi yükselecek.


Çise Ünlüer (20 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com

12/05/2012

Geri Dönüşümde Sınır Yok




Sadece 1 litre atık yağın lavobaya döküldüğü zaman 1 milyon metreküp suyu kirlettiğini biliyor musunuz?  Peki atık pillerin çöpe atıldıkları zaman dış kaplarının zamanla delindiğini ve bünyelerindeki civa ve kadminyum gibi ağır metallerin ve kimyasal maddelerin toprağa ve suya karıştığını bildiğiniz halde bu konuda herhangi bir girişiminiz oldu mu?

Geri dönüşüm ile ilgili başarı hikayeleri için çok uzaklara bakmaya gerek yok. Bunun en güzel örneklerinden biri Çorum’da gerçekleştirilen ve Avrupa’ya da ihraç edilen bitkisel atık yağ toplama makinesi. Kullanım sonrası lavobalara dökülen bitkisel atık yağlar su kirliliğine neden olduğundan BAYTOM adı verilen bu buluş sayesinde yağlar toplanılarak belediyelere veriliyor. Bu sayede evde biriktirilen atık yağlar lavabodan dökülmek yerine bir kenarda bekletiliyor. Daha sonra alışveriş merkezlerine ve marketlere yerleştirilen BAYTOM'lara boşaltıyor. Makine sesli sistem sayesinde kullanıcısını rahat bir şekilde yönlendiriyor, dökülen yağın miktarını söylüyor. Yağın içindeki katı maddeler ve diğer tüm sıvılar süzgeçten geçirilerek ayrılıyor. En son elde edilen tamamen bitkisel yağ bir bölüme, diğer sıvı da başka bir bölüme aktarılıyor. Bu işlem sayesinde atık yağlarından kurtulan kişilere getirilen atık yağın miktarı karşılığında bir ücret ödeniyor. Avrupa’da da kullanılacak olan bu makine kullanıcılarına katılımları karşılığında araba yıkama ve indirim kuponu sunacak. Bu sayede toplanan yağlar atık yağ toplayan firmalar tarafından toplanarak değerlendirilecek.

Türkiye’nin Avrupa’da Almanya ve İtalya’dan sonra en çok bitkisel yağ tüketen üçüncü ülke olduğunu duymuş muydunuz? Genel olarak Türkiye’de yılda 1.5 milyon ton bitkisel yağ tüketimi gerçekleştiriliyor. Bunun da 350 bin tonu atık yağ oluyor. Resmi rakamlara göre 12 bin ton atık yağ toplanabilir durumda. Bu yağları en iyi değerlendirme yöntemi biyodizel üretimi olmasına rağmen yeterli miktarda yağ toplanamadığı için şu anda atık yağların çoğu Avrupa’ya ihraç ediliyor. Ancak ülkemizde durum bu noktaya bile gelmiş değil. Denizlerimizi kirleterek bu alanlarda yaşayan canlıların hayatını tehlikeye sokan atık yağların toplanmasında en önemli rollerden biri gıda sektörünün. Oteller ve restoranların ürettiği atık yağların uygun bir şekilde biriktirilip toplanması için çalışanların bilinçlendirilmesi gerekiyor.

Anadolu Cam, ÇEVKO, ve Zeytinburnu Belediyesi tarafından gerçekleştirilen “Cam Yeniden Cam” projesi, 2012 yılı sonuna kadar 57bin öğrenciye ulaşarak gelecek nesillere çevre bilincinin ve cam geri dönüşümünün aktarılmasını sağlayacak. Bu sayede, camın hem çevre hem de sağlık açısından en doğru ambalaj olduğunu çocuk yaştan öğrenerek bilinçlenen toplum, camın 100% geri dönüşebilen tek ambalaj malzemesi olduğunu bilerek hareket edecek.

Çocuklara yönelik bir başka örnek proje de Denizli’de gerçekleştirilen “atık pil at şeker al” projesi. Bu sayede okullarına yerleştirilen atık pillere karşılık şeker dağıtan atık pil toplama makinelerine bu pilleri getiren çocuklar, atık pil toplama konusunda eğitilecekler, atık pillerin kesinlikle evsel atıklara karıştırılmaması ve çöpe atılmamaları gerektiğini öğrenecekler. Bu yöntemle bünyelerinde bulunan çinko, mangan, gümüş ve civa gibi birçok ağır metalin toprağa ve suya karışarak canlı hayatını zehirlemesi yerine bu pillerin güvenli bir şekilde geri dönüşümü sağlanacak. Bu proje sayesinde küçük yaştan atık pil toplama alışkanlığı kazandırılan ve gerekli çevre eğitimi verilen çocukların ilerde çevreye karşı daha bilinçli bir toplum oluşturmaları ve hayatlarını bu doğrultuda yönlendirmeleri beklenebilir.

İlgi çeken bir başka proje ise çöpteki atıklardan elektrik ve enerji üretebilen ve bu sayede karbondioksit salınımlarını azaltan ve yerel yönetimlere kaynak sağlayan sistemler. Çöp alanlarında biriktirilen atıkların bozulması karbondioksit gazından 21 kat daha fazla küresel ısınma potansiyeli olan metan gazına neden oluyor. Günümüzde yeşil enerji ve çevre odaklı teknolojilere yatırım yapan ülkeler hem daha az karbondioksit üretimine neden oluyr hem de kendilerine iyi miktarlarda kar sağlayacak olan bu sektörde yer almayı başarıyor. Türkiye’de, Ankara, İstanbul ve Gaziantep’te olmak üzere beş tane atıktan enerji elde eden tesis bulunuyor. Bu tesislerden Ankara’da olanı, 2009 yılında, katı atık depolama tesislerinden çıkan metan gazını elektrik üretiminde değerlendirerek 520 bin ton karbondioksit eşdeğeri metan tasarrufu sağladı. Öte yandan İstanbul’da kullanılan çevreci teknolojiler ile yılda 1 milyon ton karbondioksit eşdeğeri sera gazı salımı tasarrufu gerçekleşiyor. Bu noktalarda sağlanan tasarrufların sertifikasyonu, kredilendirilmesi ve bu kredilerin gönüllü karbon piyasalarında satılması ile belediyelere yepyeni bir finansman kaynağı da oluşuyor.

İnsan sağlığını ciddi anlamda tehdit eden çöp birikintileri ile yüz yüze kalmış ülkemizde de benzeri projeler hayata geçirilerek etrafta rahatsızlık sağlayan çöplerden enerji üretilmesi mümkün.


Çise Ünlüer (13 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com

04/05/2012

Sofralarımızda GDO!




Geçtiğimiz haftalar giriş yaptığımız GDO’ların ithalatına bugünden dur demezsek yarın çok geç kalmış olacağımızı belirtmiştik. Farkında olmadan tükettiğimiz bu yiyecekler hakkında Greepeace’in anlatmaya çalıştığı ve bu yazıdan çıkarmamız gereken şu noktalar var: GDO’lu besinler, bir canlının genetik özelliklerinin laboratuar ortamında değiştirilmesi ile elde ediliyor. GDO, bu yemlere beslenmiş hayvanların eti, sütü, ve yumurtası olarak sofralarımıza geliyor. GDO’lu soya ve mısırın hayvan yemi olmasına çoktan izin verildi, birçok GDO’lu gıdanın onaylanması ise an meselesi. Tüketilmeleri durumunda GDO’lar ölümcül alerjik reaksiyonlar başta olmak üzere bir çok öngörülmesi mümkün olmayan risk içermektedir.

Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası'nın öncülüğünde 300 bilim insanı tarafından hazırlanan ve GDO'ların verim artışı sağlamadığı ve açlığa asla çözüm oluşturmadığını net bir şekilde belirten Dünya Tarım Raporu, aslında Türkiye'nin de imzasını taşıyor. GDO kullanımının esas amacına inecek olursak, bu girişimlerin arkasında verim artışı değil, ot ilaçlarına karşı direnç sağlamak ve yabancı böcekleri zehirlemek olduğu açıkca ortadadır. GDO’ların yaygınlaştırılma hedeflerının arkasında tohum üreten dev küresel şirketler duruyor. Bu şirketler aynı zamanda zirai ilaç da ürettiklerinden, geliştirdikleri GDO’lu tohumları yaygınlaştırarak kimyasal ilaç satışlarını arttırmayı ve üreticileri kendilerine daha da bağımlı hale getirmeyi hedefliyorlar.

İnsan sağlığı üzerindeki bilinmezsizliklerine ek olarak GDO'ların dayattığı endüstriyel tarım yöntemlerinden sadece devasa tarım şirketleri kazanç sağlarken, üreticiler, tüketiciler ve doğa büyük zarar görüyor. GDO’lu tohumlarını Hindistan’da yayarak bu ülkede her altı saatte bir çiftçinin intihar etmesine neden olan ABD merkezli şirketlerin bu girişimlerinden haberiniz var mı bilmiyorum ama insanın bu olanlarla kayıtsız kalması imkansız. 2002 yılında Amerika’nın genetiği değiştirilmiş pamuk tohumlarının Hindistan’a sokulmasıyla Hindistan’li çiftçiler kendi ürünlerini pazarlayamadıklarından büyük maddi sıkıntılarla yüz yüze kalmış ve tamamı ile “terminatör tohumları” diye adlandırılan GDO’lu tohumlara bağlanmışlardı. Sadece bir kez ürün verecek şekilde ayaralanan bu tohumlar yüzünden çiftçiler her ekim döneminde yeniden Amerika’lı şirketlerden tohum almak zorunda bırakıldı, ve herhangi bir verim artışı elde edilmediği halde zaten maddi çıkmazda olan çiftçilerin gittikçe bu şirketlere olan borçları arttı. Sonuç ortada.

GDO’ların kullanımı hakkında açıklama yapan Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Biyogüvenlik Kanunu ve ilgili yönetmelikler kapsamında Biyogüvenlik Kurulu tarafından oluşturulan bilimsel komitelerin değerlendirmelerini yapan uluslararası kuruluşların görüşlerini, bilimsel araştırmaların sonuçlarını, farklı ülkelerde üretim, tüketim durumları ile çevre ve insan sağlığına olası risklerini dikkate aldığını belirtti. Bakan Eker, “Bugüne kadar yem amaçlı izin verilen soya ve mısır çeşitlerinde risk oluşturabilecek bir unsura rastlanılmamıştır. Biyogüvenlik Kanunu ve Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik gereği kurulan Biyogüvenlik Kurulu, GDO veya ürünlerine ilişkin yapılan başvuru hakkında Bilimsel Komiteler tarafından bilimsel esaslara göre yapılan risk değerlendirmesi ve sosyo-ekonomik değerlendirme sonuçlarına göre karar vermektedir. Kurul ve komiteler çalışmalarında çok titizlikle hareket etmekte, insan ve hayvan sağlığı ile çevre konularında azami hassasiyet göstermektedir. Bakanlığımız, Biyogüvenlik Kurulu kararını dikkate almaktadır.” dedi.

Bu konuda örnek alınacak ülkelerden biri GDO'lu tohumlara en sert yasakları uygulayan ülkelerden olan Polonya. Ülkede’de Amerikan Monsanto şirketinin ürettiği “MON810” koduyla bilinen genetiği değiştirilmiş mısır tohumu ve beraber kullanılan tarım ilaçlarının öldürdüğü arılar bardağı taşıran son damla oldu. Binlerce çiftçi ve aktivistin protestoları sonuç verdi, ve arıların ölümüne sebep olan Amerikan mısır tohumunun Polonya'da kullanımı yasaklandı. Avrupa Birliği’nin geri kalanın tersine Polonya’da 2008'den bu yana genetiği değiştirilmiş tohumların ekilmesi ve satılması zaten yasak. “MON810” tohumu Polonya ile birlikte Avusturya, Macaristan, Yunanistan, Fransa, Lüksemburg, Bulgaristan ve Almanya’da da yasaklandı.

Bu noktada sorulacak en önemli soru şudur: GDO’lu ürünler olmayanlara göre daha ucuz olabileceklerinden hayvancılık maliyetlerini aşağı çekse bile, insan-hayvan-çevre sağlığı bu kadar ucuz mudur? Sofralarımızın ve sağlığımızın GDO’larca işgal edilmesini engellemek için bu konuda çalışmalar yapan çevreci kuruluşların kampanyalarına katılarak, çok geç olmadan, GDO’lara dur deyin!


Çise Ünlüer (6 Mayıs 2012)
ciseunluer@gmail.com

28/04/2012

GDO mu? Yemezler!


Greenpeace’in genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)’lu ürünlere dikkat çekmek ve halkı GDO’lara karşı uyarmak için düzenlediği “Yemezler” kampanyasını duydunuz mu?  Peki Türkiye Biyogüvenlik Kurulu'nun 9 yeni GDO'lu mısır çeşidini kamuoyu görüşüne açtığını ve geçen hafta yapılan bir açıklama ile bu 9 mısır başvurusundan 6’sının riskli bulundukları için reddedildiğini?

Yemezler.org adresinden ulaşabileceğiniz kampanyaya katılmak için kısa bir işlemle üye olduktan sonra sitede katılımcılar "Senin rozetlerin" isimli sayfaya yönlendiriliyor ve bu sayfa üzerinde bulunan rozet resimlerinin üzerinde yer alan görevleri yerine getirebiliyorlar. Bu sayede hem kampanyanın bir adım ilerlemesini sağlamış oluyorlar, hem de kampanyaya dair hediyeler kazanıyorlar. Siteye göre, söz konusu rozetlerden 4 adet toplayana rozet, 10 adet toplayana kupa, 14 adet toplayana ise tişört hediye ediliyor.

Greenpeace Akdeniz Tarım Kampanyası sorumlusu Tarık Nejat Dinç’in konu hakkındaki açıklaması durumun ne kadar kritik olduğunu birkez daha gözler önüne seriyor: “Dün GDO’larla ilgili dünyada iki önemli gelişme yaşandı. Birincisi Çin Hükümeti’nin GDO’lu gıdaları ülke genelinde yasaklama kararıydı. Diğeri ise Türkiye’de Danıştay’ın aldığı yürütmeyi durdurma kararı gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın GDO yönetmeliğinde yaptığı değişiklikti. Bakanlık yaptığı değişiklikle antibiyotik direnç geni içeren GDO’ları yasaklamış gibi gösterirken, gerçekte izne tabi hale getirdi. Yani bir önceki yönetmelikte varolan yasağı fiiliyatta kaldırarak esasen hukuğun arkasından dolaştı. Çin’de ve Türkiye’de yaşanan bu iki farklı uygulamayı görünce ‘Herkes gider Mersin’e, Bakan Eker gider tersine’ demekten kendimizi alamıyoruz”.

Hızla yemek zincirimize girmeye hazırlanan GDO’lu mısır ve soyalar aslında düşündüğümüzden daha büyük bir tehlike yaratıyor çünkü içinde soya olmayan hemen hemen hiç bir paketli/endüstriyel gıda mevcut değil! Kahvaltıda yediğimiz peynir ve ekmekten margarine, çocuklarımıza verdiğimiz gofretten sakıza kadar çoğu üründe soya bulunuyor. Bir başka dikkat çekilen nokta ise oran konusu. AB standartlarına göre bir ürünün içeriğinde binde dokuz kadar GDO'ya izin veriliyor. AB’ye uyum çabaları içerisinde bu esası benimseyen Türkiye yine de tam olarak kullanılan GDO’ların oranının bir ürünün toplamında binde dokuz mu yoksa her bir içerik için binde dokuz mu olduğunu netleştirmedi. Yani bir gofrete eklenen soya lesitininin, soya lesitininin binde dokuzu oranında mı yoksa gofretin binde dokuzu oranında GDO içereceği kesin olarak belirtilmiyor. Bu kargaşada tam olarak neler tükettiğimizi bilmeden özellikle gelişme çağındaki çocuklarımızın aslında ne kadar tehlike altında olduklarını ne kadar iyi kavrayabileceğmiz belirsiz.

GDO’ların sağlığa ve çevreye olan zararları saymakla bitmez. Gelin sağlığa olanlardan başlayalım. GDO kullanımının ölümcül alerjilere neden olma ihtimali yüksek. GDO’lu yemler hayvanlarda antibiyotik direncini arttırdığından vücutta antibiyotiklerin etkisini azaltır. Çoğu GDO'nun içerdiği böcek öldüren toksinlere şimdiden hamile kadınların kanında ve fetusunda rastlanması geleceğimizin ne kadar tehlike altında olduğunu anlamamıza yeter. Yapılan araştırmalar, GDO’ların salgıladığı böcek zehirinin tamamının insan sindirim sisteminde parçalanmadığını ve toksik etki ve insanlarda hormonal dengeyi bozma riski taşıdığını ortaya koyuyor.

Bunlar yetmezmiş gibi, GDO kullanımının yarattığı süper dayanıklı böcek ve yabani bitki türlerinin varlığı ekosisteme ve tarıma büyük tehdit oluşturuyor. GDO’lar, bozdukları bitkilere ek olarak toprağa ve tozlaşma yoluyla doğal türlere bulaşarak biyoçeşitliliğe de zarar veriyor. Tüm bunlara bir son vermek ve geleceğimizi riske atmamak adına bir adım atmak istiyorsanız sofralarımızdan GDO’yu uzaklaştırmak için siz de imzanızı atın ve çok geç olmadan YEMEZLER deyin!


Çise Ünlüer (29 Nisan 2012)
ciseunluer@gmail.com